|

EKRANLA TANIŞMA*
Ayfer TUNÇ
Radyo alçakgönüllüydü,
vakurdu, inatçıydı ama yeni değildi. Televizyon ise hayatımıza ağır bir
vakıa olarak girdi; radyoyu, kardeşi doğunca ihmal edilen büyük çocuğa
benzetti. Şımarıktı, kaprisliydi ve çok çekiciydi. Televizyonla birlikte
özellikle küçük şehirlerde hayatın ağır ritmi değişti, alışkanlıklar
terk edildi. Yazın evlerin bahçeleri boşaldı. Çay bahçelerinde oturup
dondurma yiyenler azaldı. Kış gecelerine tat veren akşam oturmalarından
vazgeçildi, komşular bir araya geldiklerinde ortaya çıkan iskambil
kağıtları çekmecelerde unutuldu, sinemalar kapandı, kızlar nakışlarını
gündüz işler, babalar gazetelerini “dairede” okur oldular. Ağır, ama
kendine göre lezzetli olan bir yaşama biçimini, siyah-beyaz bir ekranda
değişen görüntüler belirler oldu.
Görüntüyle tanışıncaya kadar, dünyanın ülkemizden, hatta şehrimizden
ibaret olduğunu sanırdık. Dünyada başka ülkeler, başka yaşama biçimleri
olduğunu bilmesine biliyorduk, ama bu birşey demek değildi. Bir tür
körlük içindeydik. Dışımızdaki dünyayı gazetelerde ve dergilerde ara
sıra gördüğümüz fotoğraflardan tanıyorduk. Kapalı bir ülkenin
insanlarıydık. Kahraman askerlerimizin inançla beklediğinden emin
olduğumuz sınırlarımızın içinde kendi kendimize bir hayat yaşıyorduk.
Görmenin ne demek olduğunu televizyonla birlikte fark ettik. Odalarımıza
giren “değişen görüntüler” hayatımızdaki durgunluğu hızla dağıttı.
Televizyon, radyo gibi alçak gönüllü ve sakin değildi. Şaşırtıcıydı.
Gözlerimizi ondan alamıyorduk.
Oysa bize tanışma ve alışma zamanı verilmişti. Önceleri haftada bir kaç
gün ve birkaç saat yayın yapıyordu. Çok az eve girmişti, günlük hayat bu
birkaç saatlik yayından pek etkilenmiyordu. Çocukların dışında,
televizyona maddi durumu elverişli, yenilikten hoşlanan babalarla, yeni
evli “modern” çiftler ilgi gösteriyorlardı. Orta halli ailelerin çoğu,
bu merakın da geçeceğine inanıyor, birkaç saatlik keyif için hatırı
sayılır derecede pahalı olan bu yatırımı yapmaya pek yanaşmıyorlardı.
Oysa televizyon çocuklar için müthiş bir şeydi. Biraz televiz-yon,
seyredebilmek için aile terbiyelerinden ödün vermekten çekinmediler. Bir
eve çağırılmadan gitmenin ayıp olduğunun sıkıca öğretildiği yıllarda,
çocuklar çağrılmadıkları halde televizyonlu evlere gitmeye, başına
oturup her şeyi unutmaya başladılar.
..............
Televizyondan önce aileler arasında nazik ziyaretler yapılırdı.
Kadın-erkek bir arada oturulur, hal hatır sorulur, sohbet edilir, çaylar
içilip meyveler yenir, hatta oyunlar oynanır; herkes ortak bir alemin
parçası olurken; bu ziyaretler, televizyon seyretme seanslarına dönüştü.
Yenilikte öncü olmanın bir bedeli vardı. Mahallede herkesten önce
televizyonlandıkları için kurumla gezinen öncü ailelerin evleri,
televizyon seyretmeye gelen komşularla, ahbaplarla, habersiz gelen
akrabalarla dolup taşmaya başladı. Ortak alemin parçası olma hali
ortadan kalktı, herkes televizyonu rahatça görebileceği bir yere
yerleşip televizyonun yarattığı alemde kaybolmayı tercih etti.
..............
* Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, 70’li yıllarda
Hayatımız, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001: 85. |