|

İRAN’DA CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ
İran'da
yapılan seçimleri, kimilerince 'muhafazakar', kimilerince 'katı dinci'
Mahmut Ahmedinecad kazandı. Genel katılımın % 50'ler civarında olduğu ve
ilk kez ikinci tura kalan seçimlerin sonucunda, Haşimi Rafsancani'nin
oylarını ikiye katlayarak, % 61'lik oy oranı ile seçilen Ahmedinecad,
seçimlerden hemen sonra Humeyni'nin kabrini ziyaret ederek, genel
siyasetine ilişkin ilk mesajı da vermiş oldu. Gerek seçimlerden önce
yürüttüğü kampanyada, gerekse seçim sonrasında yaptığı açıklamalarda,
Ahmedinecad'ın, 'reformcu' olarak nitelenen Hatemi'nin politikalarından
farklı bir icraata imza atacağı açıktır. Ancak burada medyanın geneli
tarafından yapılan yorumların aşırılığına dikkat edilmeli ve bu
icraatın, Humeyni dönemindeki uygulamalar oranında radikal
olamayacağının altı çizilmelidir.
Öncelikle Ahmedinecad'ın seçilmesini doğru bir şe-kilde yorumlamak
gerekmektedir. Açıktır ki, bu so-nuç, en başta Hatemi döneminin
'reformcu' uygulamalarının başarısız olmasıyla ilişkilidir. Özellikle
Hatemi'nin ikinci kez seçildiği dönemde, kendisini iktidara taşıyan
'reformcu' vaadlerin hemen hiçbirini gerçekleştirememiş olması, reform
politikalarına karşı halkta bir güvensizlik hissi doğurmuştur. Aslında
burada bu politikaların ne denli 'reform' (ya da ıslah) özelliği
taşıdığı ciddi olarak sorulmalıdır. Ayrıca Batılıların kimi
beklentilerinin de 'reform' talepleri arasında zikredildiği de
hatırlanmalıdır. Bu türden beklentilerin, mevcut düzen içinde
karşılanması çok zor olduğu için, bunların gerçekleşmemesini, doğrudan
reform politikalarının başarısızlığı olarak yorumlamak doğru değildir.
Fakat bu arada, İran'ın kendi meselelerini çözmek için yapması gereken
'ıslah' çalışmalarının da bir türlü başlayamadığını görmek gerekir.
Hatemi'nin söylem ve icraatına bakıldığında, karşınızda, İran'ın sahiden
ihtiyacı olan 'ıslah' çabasına girişmiş bir tipoloji olmadığını
görürsünüz. Üstelik Hatemi, pek çok kereler, basına verdiği beyanlarda,
İran'ın, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir ülke olması için
çalıştığına dair ifadeler kullanmıştır. Bunların bazılarını, beyan
verilen medya kuruluşlarının hoşlarına gidecek ifadelerin bilinçli
olarak seçilmiş olmasına hamletmek mümkün olmakla birlikte, siyasal
hedefler açısından, Hatemi'nin neredeyse 'liberal' bir üsluba sahip
olduğu görülmektedir. Kimileri, bu söylemin, bilinçli bir tercihin ürünü
olduğunu ve gizli ve açık ambargolarla kuşatılmış olan İran'ın dışarıya
açılması ve zeminini güç-lendirmesi için tercih edildiğini ileri sürse
de mesele bununla kalmamaktadır. Hatemi döneminde, bu üslubun, resmi
söyleme hakim olduğu net olarak gözlemlenmiştir. Bunun temel nedeni ise,
sadece Batı ülkelerinin değil, İslam dünyasındaki diğer ülkelerin
yöneticilerinin de üslubunu tayin eden, 'demokratik söylem'den
etkilenmişlik ve orijinal İslami kavramların içselleştirilmesi
noktasındaki yetersizliktir. Devrim döneminde bile, bazı Batılı
kavramların gelişigüzel kullanımında sakınca görmeyen İran, İslami
terminolojiyi gereğince kullanamadığı gibi, giderek demokratik üslubu
içsel-leştirme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu süreç, Hatemi
döneminde hayli hızlanmıştır. Ahmedine-cad dönemine gelince, bu noktada
ciddi bir değişikliğin olma ihtimali görünmemektedir. Sadece Humeyni'nin
siyasal düşünce ve ideallerine özlem duyan bir kişilik olarak
Ahmedinecad'ın, bazı tali alanlarda farklı bir yol takip edeceği
düşünülebilir.
Dolayısıyla İran'ın asli sorunu derindedir ve ciddidir. Bu sorunu, kendi
(fıkhi) geleneğini sorgulayamaması olarak tanımlayabiliriz. Devrim
sürecinde elde edilen kimi siyasal tecrübeler de, bu olumsuz-luktan
etkilenmektedir. Öncelikle düşünce alanında ciddi anlamda bir devrim
(veya 'ıslah') yaşanmadan, İran'ın dışarıya karşı, küresel ölçekte güçlü
bir duruş sergilemesi zordur. Humeyni döneminde de facto ortaya çıkan
bazı 'aykırı' görüş ve tavırların ise (Velayet-i fakih inancı ve
takiyyenin kaldırılması teklifi) arkası getirilememiştir. Rafsancani'nin
'pragmatik' Dar'üt-takrib-i mezahib (mezheplerin yakınlaştırılması)
çabası ise, fiilen diğer mezhepleri Şiiliğe yaklaştırma gayretine
dönünce, başladığı yerde bitmiştir. Reformcu diye bilinen kesimlerin de,
ciddi anlamda geleneği sorgulama çabaları olmadığı bilinmektedir.
Açıkçası, İran'ın reform çabaları, konjonktürel şartlardan
etkilenmektedir. Bu ise, sahici anlamda bir 'ıslah'ın gerçekleşmesini
engellemektedir.
Devrim yılları hatırlandığında görülecektir ki, İran'da ortaya çıkan
dinamizmi besleyen temel saikin, Şia'nın fıkhi kaideleri değil, İslam'ın
kitleleri harekete geçirici ilkeleri ve devrimin kendine özgü şartları
olduğu görülecektir. Ve şurası da bir gerçektir ki, Devrim'in
gerçekleşmesinde, İslam dünyasının genelinde esen 'uyanış dalgası'nın da
payı vardır. Siyasal egemenliğini bütünüyle yitirmiş İslam dünyasında,
Şeriat'ı yeniden hakim kılma arzusunun kitlelere verdiği heyecan,
İran'ın yanında daha başka coğrafyalarda da başka hareketler ve
kalkışmalar doğurmuştur. İran, belki de bu genel dalganın patlama
noktası olmuştur. İşte bu süreç, Humey-ni'nin kişiliğine bakıldığında
bile, onun geleneksel Şia ruhanilerinden farklı bir tarza sahip olmasını
açıklar. Onun içindir ki, bu süreç içinde, bin yıllık "Mehdi'nin
gaybubeti zamanında, siyasete kayıtsız kalma" anlayışı, fiilen de olsa
geçerliliğini yitirebilmiştir.
İşte İran'da (ve İslam dünyasının diğer bölgele-rinde) yapılması gereken
şey, bu dinamizmi sürdü-rebilmektir. Bunun yolu ise, her şeyden önce,
dü-şüncenin önündeki engellerin kaldırılması ve sorgulayıcı bir akla
sahip olunmasıdır. Çünkü her türlü sorunun çözümü buradan başlar.
İran'da dev-rim sürecinde kimi emareleri görünen bu sürecin arkası
getirilememiştir. Devrim'i gerçekleştiren kadrolar, ülkeyi dışarıdan
gelen baskı ve tazyiklere karşı korumak adına, içerde olması gereken
dinamizmin zayıflamasına engel olamamışlardır. Bu, elbette, devrim
sürecinin ilanihaye devam etmesine yönelik hissi bir talep değildir.
Devrim süreci, dünyadaki diğer örneklerde görüldüğü gibi, bir süre sonra
biter. Ancak yine dünyadaki diğer örneklerde görüldüğü gibi, bu süreç
bitse de, Devrimin başarısı, ideallerinin yaygınlaşmasıyla ölçülür.
Fransız ve Rus devrimleri, bunun son yüzyıllardaki en yakın
örnekleridir. İran Devrimi'nin de benzeri bir süreci takip etmesi için
(eğer edecekse), yöresel özellikler üzerinde değil, genel İslami
doğrular üzerinde yürümesi gerekir. Bunun için, mezhebi kayıtlardan
kurtulmak ve 'öze dönüş'ü öncelemek esastır. Bu yapılmadığında, İran,
asli sorunlarını çözemeyecektir.
Seçim sonuçlarının, aktif politika açısından değerlendirmesine gelince,
Ahmedinecad'ın seçim süre-cinde yaptığı açıklamalardan hareketle bazı
çıka-rımlarda bulunmak mümkün görünmektedir. Öncelikle, İran'ın yeni
siyaseti, Hatemi döneminden farklı olacaktır. Buna kuşku yoktur. Bu
noktada, İran-Amerika ilişkilerinde bazı gelişmeler olabileceği hesaba
katılmalıdır. Aslında İran'daki seçimin sonucunu, Amerika'da
neo-con'ların iktidara geli-şine bağlamak da mümkündür. İran halkı,
İran'a karşı sertleşen Amerikan yönetiminin karşısına, Hatemi yönetimine
göre daha 'sertlik yanlısı' bir kişiyi çıkarmıştır. Bu şu anlama gelir:
İran ve Amerika arasındaki ilişkilerin gerginleşme ihtimali artmıştır.
Bunun ilk işaretlerini, Ahmedinecad'ın: "Amerika ile ilişkileri
geliştirme zorunluluğumuz yok" ve "nükleer enerji hakkımız" türü
açıklamala-rında görmek mümkündür. Bu durum ise, bir yönden Bush
yönetiminin işine gelir. Zira İran'da 'sertlik yanlısı' bir kişinin
iktidara gelmesi, Amerika'nın sert politikalarına bir nebze de olsa
meşruiyet zemini oluşturur. Bunun Amerikan yönetimince de gö-rüldüğünü
bilmek ve yeni dönemde İran'ı kışkırtmaya yönelik bazı taktik
denemelerde bulunulması ihtimali olduğunu hesaba katmak gerekir. Bu
noktada, İran'ın nükleer programı, önemli bir test aracı olarak
görülecektir. Ancak İran'ın bu noktada, 'reel politika'nın gereklerinden
fazla sapmayacağını da akıldan çıkarmamak gerekir.
Rafsancani'nin yenilgisi ise, hem iyi bir imajının olmaması hem de seçim
sürecinde net bir siyasal program önerememesinden kaynaklanmıştır.
Aslın-da Rafsancani, belki de kelimenin gerçek anlamıyla bir
'pragmatist' olduğu için kaybetmiştir dense yeridir. Zira, pragmatist,
döneme göre politika belirler. Onun için, doğrunun ölçüsü, faydadır.
Hu-meyni döneminde dahi, Rafsancani'nin tarzı ve tutumu bu olmuştur. Bu
tarzın, Humeyni döneminde hem faydası hem de zararları olmakla birlikte,
Hatemi'den sonraki dönemde, bir pragmatistin pek şansının olamayacağı
açıktır. Zira halk, bu kez 'fayda' yerine, 'ilke'yi veya 'sorun çözme'yi
öne alacaktır. İşte Rafsancani'nin asıl şanssızlığı buradadır. Dahası,
reformcuların oylarına talip olması da, siyasal çizgisinin halkın
gözünde bulanıklaştırmıştır. Ayrıca iki dönem boyunca yaptığı icraatlar
sonucunda hayli zenginleşmiş olması, fakir kesimlerin oylarının
Ahmedinecad'a kaymasının bir başka nedenidir.
Yeni dönemde Ahmedinecad yönetimimin, başında Talabani'nin bulunduğu
Irak yönetimiyle ilişkileri, bazı açılardan sertleşebilir. Zira Kürt
unsurlar, Amerika'nın Irak'a yerleşmesi noktasında aktif destek
vermişlerdir. Bu nedenle, Humeyni çizgisini takip etme niyeti taşıyan
bir yönetimin buna bir biçimde tepki göstermesi beklenebilir. Ayrıca
Sistani liderliğindeki Irak Şiilerinin de yeni İran yönetimiyle
ilişkileri nisbeten daha gergin olacaktır. Çünkü Sistani'nin anlayış ve
siyaset tarzı, yeni yönetimle uyuşmamaktadır. İran, ancak kendi
anlayışına uygun düşen küçük Şii örgütlerle iyi ilişkiler kurabilir ki,
bu da Irak siyasi denkleminde önemsiz bir unsur olarak görülmelidir.
Bütün bu değerlendirmelerden sonra, yeni dönem-de İran'ın, özellikle
Amerika ile ilişkilerinin sıkıntılı geçeceği değerlendirmesinde
bulunabiliriz. Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında Irak'a yerleşen ve
yakın dönemde çıkma niyeti de olmayan Ameri-ka'nın, Suriye ve İran'ı
öncelikli hedef olarak seçtiği artık belli olmuştur. Amerika, bundan
sonraki dö-nemde bu iki ülkenin rejim değişikliğine gitmesi yönünde
çalışmalarını hızlandıracaktır. Yeni dö-nemde nisbeten 'sert' bir
politika takip edeceği görülen Ahmedinecad yönetiminin tarzı, öyle
görünüyor ki Amerika'nın da işine gelecektir… |