Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 332 | Ağustos  2006

                   

 

 


                            11. Abant Konsili: BOP’da Bizim de Tuzumuz Olsun

                                                                                                                  Mehmed Durmuş

 "Küresel Politikalar ve Ortadoğu'nun Geleceği" ana başlıklı 11. Abant toplantısı, 14-15 Temmuz 2006 tarihlerinde, doğum yeri olan Abant'ta, Abant Palace Hotel'de yapıldı. Üç kez yurt dışında toplanan Abant'ın bu toplantısı, yurt içindekinin sekizincisi idi.
Abant'ın 12.si muhtemelen Mısır veya Ürdün gibi bir ülkede yapılacak. Çünkü Mısır, Ürdün ve Lübnan delegeleri, Abant'ı ülkelerine davet etmişler.
11. Abant'ta "Siyaset, güvenlik ve demokrasi"; "Ekonomi: Kaynakların Kullanımı ve Bölüşümü"; "Küreselleşmenin Yansımaları: Çatışma, Meydan Okuma, Uyum"; "Ortadoğu'nun geleceği" gibi alt başlıklar tartışılmış, bu alanlarda 12 tebliğ sunulmuş. Artık Abant, toplantıyı canlı olarak yayınlayan Mehtap TV gibi yayın organına da sahip.
Verilen bilgilere göre 11. Abant'a yurtiçinden yüz, yurtdışından otuz müzakereci katılmış. Dışişleri bakanı Abdullah Gül ile, Devlet Bakanı Mehmet S. Aydın'ın, Mısır'dan Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musâ'nın katılamamış boş kalan sandalyeleri, önemli bir eksiklikmiş…
11. Abant'ta adından en çok bahsedilen isim, İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu olsa gerek. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, eski dışişleri bakanı Yaşar Yakış da katılımcılar arasında. Katılımcılardan bazıları şunlar: Prof. Şevket Pamuk (B.Ü.), Prof. Reşat Kasaba (Washington Ü.), Mete Tunçay (Bilgi Ü.), Kemal Karpat (Wisconsin Ü.), MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Bolat, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Cengiz Çandar, Mümtaz'er Türköne, Gündüz Aktan, Hayreddin Karaman, Kenan Gürsoy, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Mahir Kaynak, Yasin Aktay, Bekir Karlığa, Mehmet Bekaroğlu, Mehmet Ocaktan, Nihal Bengisu Karaca, Eyüp Can, Elif Şafak, Metin Münir, Semih İdiz, Cengiz Özdemir, Nuray Başaran, Lamia Ayhan, Kerim Balcı, Ahmet Taşgetiren, Ömer Lütfü Mete, Osman Özsoy, Mustafa Özcan, İlnur Çevik.
Türkiye dışından Mısır eski Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir, el-Ahram Politik ve Stratejik Araştırma Merkezi Başkan Yardımcısı Muhammed Seyyid Said, Türkolog Ahmet el-Khatoury, Beyrut Stratejik Araştırmalar Başkanı Muhammed Nureddin, Ürdün Prensi Danışmanı Büyükelçi Hasan Abu Nimah, İsrail'den Prof. Benny Morris, Efraim İnbar, ve Sunday Times, Al Ahram, Lemonde, BBC gibi yayın organlarından muhabirler katılmışlar. Cengiz Çandar'ın, 'İran'ın en büyük İslâm düşünürü dediği Abdulkedim Süruş ameliyat olduğu için Abant'ı onurlandıramamış.
11. Abant'a bazı Filistinliler de davet edilmiş ama, yaşadıkları fiili durum nedeniyle gelememişler.
Abantın Misyonu
Abant toplantılarının misyonu nedir? Nereden nereye koşmaktadır? Biz aslında her Abant toplantısını değerlendirişimizde bu misyona dikkat çekmeye çalışıyoruz. Zaten bu husustaki kanaatimizi yansıtmak için de baştan beri 'Abant Konsili' dedik ve bu kanaatimiz gittikçe daha da pekişmektedir. Lakin, Abant'ın etkin isimlerinden biri olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman, isim vermeden de olsa, bizim bu tespitimize itiraz ediyor ve Abant'ın "rûhânîler meclisi (konsil) filan" olmadığını ileri sürüyor. Hayreddin Karaman, "iyi zan beslemek", "öküzün altında buzağı aramak" yerine, "açık beyanlara itibar etmek, komplo teorilerine saplanıp kalmamak, kişiler hakkında hükme varmak için objektif kanıtlara itibar etmek" gerektiğini, bunun "hem dinimizin hem de ahlakımızın gereği" olduğunu söylüyor.(1) Elhak doğru, gerçekten de, şahsım adına, açık beyanlara itibar etmeyi severim, komplo teorilerine kesinlikle saplanıp kalmam. Kişiler hakkında objektif kanıtlar olmaksızın bir hükme varmayı ahlakî bulmam.
Hayreddin Karaman daha önce de, Abant'la ilgili değerlendirmelerimiz vesilesiyle Abant'a konsil denilemeyeceğini ileri sürmüştü. 13 Mart 2005 Pazar günü STV'de Hüseyin Gülerce'nin sunduğu Pazar sohbeti programına telefon bağlantısıyla katılan H. Karaman, Abant toplantılarına 'konsül' denilemeyeceğini, böyle diyenlerin ya Abant'ı, ya da konsülleri bilmediklerini iddia ediyor, eğer her ikisini de bilerek bu benzetmeyi yapıyorlarsa, "kötü bir kasda istinad" edeceğini iddia ediyordu. Acaba Abant ve benzeri toplantıların ardında "kötü bir kasıt arayan", ilk başta Hayreddin Karaman'ın kendisi olabilir mi? Bu konuyu biraz açıklığa kavuşturmamız gerekiyor.
Hayreddin Karaman, "Son yıllarda dinlerarası diyalog toplantılarını daha çok belli bir cemaatin mensupları yürüttüğü için işin geçmişini bilmeyenlere, bu faaliyette kötü bir niyet bulunduğu zannı verilmeye çalışıldı. Aynı cemaat Abant toplantılarını da tertip ediyordu…"(2) sözleriyle, gerek dinlerarası diyalog, gerekse Abant gibi toplantılar arkasında bir art niyet, bir 'çapanoğlu' arayanları eleştirmektedir. Karaman, Şubat 1976'da Libya Trablus'da yapılan dinlerarası diyalog toplantısını değerlendirirken, orada yapılan konuşmalar ve alınan bazı kararlar gözden geçirildiğinde diyaloğun yararlı olduğunu belirtmekte ve ardından şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:
"Ancak bu ve benzeri toplantılarda alınan kararların çoğunun kağıt üzerinde kaldığı, toplantıların arka planında hemen daima başka maksatların bulunduğu ve asıl bu maksatların gerçekleşmesi için gayret gösterildiği de bir gerçektir."(3)
Evet, birilerinin sayın Karaman'a, neden bu toplantılar ardında art niyet/çapanoğlu arıyorsun demesi gerekmez mi? Kendisi başkalarını, öküz altında buzağı aramakla suçlayan bir 'hoca'nın bu yaptığı, acaba neyin altında buzağı aramaktır? Bu kadar çelişki, Mümtaz'er Türköne'nin "Türkiye'nin en büyük İslâm âlimlerinden" biri olduğunu söylediği bir zat için biraz fazla değil mi?
Evet bizler, hiçbir faaliyetin arkasında durduk yere çapanoğlu aramıyoruz. Bizim yaptığımız, Karaman'ın dediği gibi, bu toplantıların arka planında başka maksatların bulunduğuna ve asıl bu maksatların gerçekleşmesi için gayret gösterildiğine dikkat çekmekten ibarettir.
Gelelim, Hayreddin Karaman'a göre, Abant neden konsül değilmiş? Şundan: "Bilindiği gibi bu konsüllere en aşağısı piskopos derecesinde olan Hristiyan din adamları katılırlar. Orada İncil'lerin yorumu, İncil'ler arasında tercih (ortada dolaşan İncil'lerin bir kısmını sahte ilan ederek reddetme, bir kısmını sahih kabul etmek), İncil'ler arasındaki önemli farkların uzlaştırılması, bazı önemli inanç konuları ve benzerleri üzerinde müzakere ve münakaşa yaparlar, sonunda karar alırlar. … Yani konsüllere katılan din adamlarının yetkileri İslam'da hiçbir din alimi, imamı, müçtehidi, evliyası, ermişi için tanınmamıştır. Bunların tamamı isabet de hata da edebilecek, beşer arasındadırlar. Sözleri ve görüşlerine ilmi ve ehliyeti olanlar itiraz edebilirler, tartışabilirler."(4)
Demek ki, günümüzde bir toplantının 'konsil' olabilmesi için, Karaman'a göre, katılımcıların en aşağısı piskopos derecesinde Hristiyan din adamı olması gerekir; arkasından, konunun mutlaka İncil/ler olması gerekir; sonra, İnciller arasındaki önemli farkların uzlaştırılması, bazı önemli inanç konuları ve benzerleri üzerinde müzakere ve münakaşa yapmaları gerekir… Bir de acaba, bir toplantının 'konsil' olabilmesi için, Abant değil de, Saint Pierre kilisesi gibi 'kutsal' bir mekanda olması mı icabeder? Her şeyden önce Abant toplantısına, kelime anlamıyla 'consil' demenin nasıl bir sakıncası olabilir? Zira İngilizcede 'council' meclis, divan, konsey, encümen, danışma kurulu demektir. Terim olarak Abant'ın Hristiyan konsillerine benzer tarafı ise çok fazladır.
Hristiyan konsillerinin mihverini evet İncil oluşturuyordu. Abant toplantılarının mihverini de, belki kimse inanmayacak ama, Kur'an oluşturuyor. Hristiyan konsillerinde İncillerin bir kısmı sahte ilan ediliyordu, önemli farklar uzlaştırılmaya çalışılıyordu. Abant'ta da Kur'an'ın, bugünkü egemen evrensel siyasi paradigmaya ters gelen kısımları yumuşatılarak, uyumlu ve ılımlı hale getirilmeye çalışılıyor. İslam'ın siyasi ilkeleri, modern laik-demokratik siyasetle uzlaştırılmaya çalışılıyor. Abant'ın 'uzlaşmacı' olduğunu, oranın en yetkili isimleri zaten itiraf ediyorlar.(5) Abant toplantılarında, mesela hakimiyet gökte Allah'a tanınırken, yeryüzünde beşer hayatında halka (insana/beşere) tanınabilmiştir. Bunun, adeta evrenin mimarını emekliye sevk eden deizmle ne farkı var? Böyle bir takdir yetkisini kendinde bulanlar, acaba daha nasıl 'konsül' olmayı arzu etmektedirler?
Yukarıda bahsi geçen Trablus diyalog toplantısında, bir ara salona gelen ve bir konuşma yapan ev sahibi Muammer Kaddafi'nin (körün taşı misali), Yahudi ve Hristiyanlar Hz. Muhammed'i neden Peygamber olarak kabul etmiyorlar? sorusu, Hristiyan heyetini çok zor durumda bırakmış, Vatikan temsilcisi Kardinal Pignodelli söz alarak, Hz. Muhammed'in peygamberliği meselesinin Vatikan'da incelenmekte olduğunu ifade etmiştir. Bu 'cevabı' değerlendiren H. Karaman, "Yüzlerce seneden beri bu inceleme bir türlü bitmiyor ve sanırım hala inceliyorlar veya böyle geçiştiriyorlar."(6) diyerek hem diyalog toplantıları arkasında 'art niyet' arıyor, hem de bu 'art niyet'e rağmen, hala bu toplantıların en önemli savunuculuğunu yapıyor. İşte Abant benzeri toplantılar, başta Muhammed (sav)in peygamberliği olmak üzere, modern putperest paradigmaya sıkıntı veren İslam elbisesini elden geçirip, gerektiğinde daraltmak, gerektiğinde bollaştırıp, gerektiğinde kırparak, ekler, yamalar yaparak, çağın putperestliklerine, zulümlerine uyumlu, ılımlı bir hale getirmek için vardırlar. İşte bunun için Abant, bir konsildir; kendi alanında yetkin bir kısım katılımcının, söylediği kimi güzel sözlere rağmen…
Sayın Karaman bir açıdan haklı olabilir, hiçbir Hristiyan Konsilinin konusu doğrudan İslam olmadığı için, oralarda İslam ve Müslümanlar bu kadar aşağılanmamış, İslam'ın mukaddesleri bu kadar hırpalanmamıştır Bu açıdan, Abant diğer konsillere benzemez elbette…
Abant Çıkmaz Sokağı
Abant konsili hakkında yavaş yavaş 'patlamalar' başlamıştır. 11. Abant vesilesiyle -nihayet!- sabrı taşanlardan biri de Hüseyin Hatemi'dir. Hatemi, "Sevgili Harun Tokak/Bu sokak çıkmaz sokak!" sözleri özeti sayılabilecek, 11. Abant'ı eleştiren bir yazı kaleme aldı. İsim vermeden Cengiz Çandar'ı eleştiren Prof. Hatemi, Mehmet Bekaroğlu'nun Çandar'ı neo-con'a benzetmesini çok beğenmiş görünüyor. "Esasen ilk Abant toplantısından sonra derhal -rehîne almak dahil- bu toplantıların sevgi ve adalet açısından hiçbir işe yaramaması için gerekli önlemler perde arkasında alınmıştır." diyen Hatemî, Abant'la ilgili, müdellel hale getirmesi beklenen bir iddia ortaya atıyor. Özellikle 'rehîne almak' dahil derken kastettiği şeyi açmasında yarar var. Hatemi, Abant toplantısını Neocon İttifakı'nın 'ruhu' ile düzenlenen, "Neocon ittifakının 'uyuşturarak saldırma' tertiplerinden ve tedbirlerinden birisi olduğunun sanılmasına yol açacak", "zararsız ve yararsız bir boş zaman faaliyeti"; "Beyrut'un hali ortada iken, Abant'ta mükellef kahvaltı ve öğle yemeklerinden sonra basan rehavet içinde, amaç birliği olmayan insanların sohbetinden" çıkan "kabak çekirdeği" gibi benzetmelerle tanımlıyor. Arkasından, Abantçılara şu çok ciddi eleştirileri yöneltiyor: "Nüfus kâğıdında Müslüman görünen bir alay 'beşer', ittifaka taraf olmaya bile lâyık görülmediklerini bile bile, canavar ittifakının ayak işlerini yapmaya talip olarak bundan kendileri için büyük bir onur (!) ve övünme payı çıkarmıyorlar mı? … Silme ahmak olanlara da, neocon ittifakının ayak işleri ve şakşakçılığına gönüllü-fahrî veya gönüllü-asgarî ücretli olarak talip olanlara da bunu anlatamazsınız."(7)
İşte şimdi sayın Hatemî, Hayreddin Karaman kavlince, bir yerlerde buzağı ve kötü bir kasıt arayanlar, komplo teorilerine saplanıp kalanlar cümlesine dahil olmuştur. Fakat pirincinin taşını ayıklarken sayın Hatemi de, Noam Chomsky'yi imdada çağıracaksa, iyi bir ayıklama olmayacak…
Ortadoğu Üzerine Ne İle Konuşulur?
Sanıyorum Abant toplantısının zamanlamasının, İsrail'in Filistin'e ve Lübnan'a büyük çaplı yeni bir saldırısıyla aynı günlere denk gelmesi -eğer ebced hesabıyla tutturmuş değillerse!- Allah'ın bir hikmetiydi. Çünkü İsrail'in her gün bütün bir dünyaya, küçücük bedeni mermilerle delik deşik olmuş onlarca Filistin'li bebek cesedi armağan ettiği, Mehmet Akif'in Çanakkale savaşını anlatırken tasvir ettiği gibi, ortalığın kopan kafalar, kollar, bacaklar ve paramparça insan vücutlarıyla dolup taştığı bu savaş günlerinde, kimin söyleyecek ne gibi bir sözü vardı, belli olması için bundan iyi bir imtihan olmazdı. Filistin'li bebekleri öldüren makinalı tüfek seslerinin duyulmadığı Abant gölü kıyısında bakalım, bu bebeklerimiz gıyabında Abant konsili hangi nutuklara sahne oldu?
Ortadoğu deyince bugün aklımıza Filistin gelmektedir. Aslında 'Ortadoğu' ismi tamamen oryantalistik ve batının, İslam coğrafyası üzerindeki hegemonyasını yansıtan önemli bir kanıt niteliği taşır. İşte Ali Bulaç bu duruma dikkat çekmektedir. Batı'nın Filistin'e isim vermesinin orayı tanımlaması, müdahale etmesi ve sömürmesi anlamına geldiğini söyleyen(8) Bulaç, "Müslüman dünyaya giydirilmiş deli gömleği" olarak da tanımladığı Ortadoğu coğrafyasının sorunlarına, "İslami prensip ve milli kültürlerin korunmasıyla" çözüm bulunabileceğini söylemiş ve bu fikir, katılımcılar tarafından pek de itibar görmemiş.(9) "Bölgenin kültürel dışlanmışlık yaşadığını, küresel sistemin Müslümanları içine almak istemediğini" söyleyen(10) Bulaç, "Nasıl çekiç önüne çıkan her şeyi çivi olarak görüyorsa, Batı da dünyayı askeri kontrol alanı görür; ama askeri kontrolün amacı ekonomik sömürü ve kültürel mankurtlaştırmadır."(11) tespitlerini yapmaktadır. Fakat acı olan, işte bu kültürel mankurtlaşmayı batının, nedense herkesin, adını bir türlü söyleyemediği bazı cemaatler, onların uzlaşmacı, işbirlikçi liderleri eliyle gerçekleştirmekte olduğudur. Mankurtlaşma şu anda diyalog, hoşgörü ve uzlaşma çabalarıyla bütün hızıyla devam etmektedir.
11. Abant toplantısında, kendini en çok dinletenlerden birinin, İKÖ Genel sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu olduğu anlaşılıyor. İhsanoğlu'nun konuşması duygu yoğunluklu ve eleştirel olmuş. "Ortadoğu'nun bu dönemde yaşadığı sorunları tarihin hiç bir döneminde yaşamadığını" kaydeden genel sekreter, Filistin halkına yaşama hakkı verilmediği için bölgede büyük dramatik olayların yaşandığına dikkat çekmiş. 1916'da Rusya, İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı İmparatorluğunun mirasını paylaşmak amacıyla aralarında gizli bir antlaşmaya [Sykes-Picot] vardığını ve bu bölgeyi paylaştıklarını, bu gizli anlaşmanın Bolşevik İhtilalinin ardından açığa çıktığını ve böylelikle devre dışı kaldığını(12) belirten İhsanoğlu, Orta Doğu haritasının nasıl çizildiğini anlamdan bu bölgenin sorunlarına çözüm getirilemeyeceğini(13) söylemektedir. Irak ve Filistin, dolayısıyla bütün bölgeye umutla bakmanın zor olduğunu belirtmesi ise, doğru olmakla beraber, eksiktir. Çünkü bölgeye umutla bakabilmenin en ciddi kaynağına tamamen Müslümanlar sahip bulunuyorlar. Bu kaynak hiç şüphesiz ki Kur'an'dır. Kur'an varken Müslümanların 'çaresizlikten' dem vurmaları büyük bir talihsizliktir.
Ekmeleddin İhsanoğlu'nun, İsrail politikalarının bölgeyi hızla felakete sürüklediğini ve (bu son saldırılarda) İsrail'in haklı tarafı bulunmadığını söylemiş olması, olayların sadece bir onbaşının kaçırılması meselesi olmadığının altını çizmesi gayet yerindedir. Şu sözleri de gerçeğin ifadesinden başka bir şey değildir: "Mesele İsrail'in, Güvenlik Konseyi kararlarına, Madrid ve Oslo'daki anlayışa ve daha sonra teklif edilen yol haritası ve tüm uluslararası belgelere aykırı olarak sınırlarını saptaması, inşa ettiği tecrit duvarının arkasındaki toprakları kendi toprakları ilan etmesi ve ardındakileri ölüme terk etmesi meselesidir." Genel sekreter, Arap Birliği nezdinde Filistin'e çok para toplandığını ama, Amerika ve AB'nin koydukları yasak nedeniyle hiçbir bankanın bu paraları transfer edemediğini de sözlerine ekliyor.(14)
Türkiye'nin Rolü ve Önemi
Abant'a katılamayan Abdullah Gül'ün yerini kısmen de olsa doldurduğu söylenen Yaşar Yakış, değerlendirmelerini Abant'a iyi yakıştırmış. Yakış, Ortadoğu'da Türkiye'nin rolünün abartıldığını, Mısır, ABD, Rusya ve AB ülkelerine de dikkat edilmesi gerektiğini vurgularken kısmen haklı olabilir. Ama kanaatimce eski bakanın dikkatinden kaçan husus, Türkiye'nin Ortadoğu'da bir model ülke olduğudur. Yaşar yakış, ABD ve İsrail ağzıyla konuşarak, İran'ın nükleer enerji üretme hakkı olduğunu fakat Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı üyesi İran'ın gizli girişimde bulunma hakkı olmadığını; İran'ın nükleer programının haklı olarak çevre ülkeleri ürküttüğünü, İran'ın nüfuzunun bölge dengelerini bozacak boyuta ulaştığını söylüyor.(15) Sabık bakanın, İsrail'in nükleer silahları, uluslar arası hiçbir yasayı tanımayan ve Filistin'de her şeyi yakan, yok eden saldırganlığına söyleyecek bir tek cümlesinin bulunmaması çok manidardır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler ise konuşmasında, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının açılışına değinerek, Türkiye'nin enerji koridoru haline geldiğini, Samsun-Ceyhan, ardından bir de Azerbeycan'dan Avrupa'ya uzanan Nabucco hatlarının da eklenmesiyle Türkiye'nin koridor olmaktan çıkıp, terminal olacağını belirtmiş; bir gazetecinin benzetmesiyle iyi bir 'icraatın içinden' yapmış. AKP hükümetinin enerji bakanına da herhalde, Türkiye'nin enerji koridoru olmasına bu kadar sevinmek yaraşır…
Ortadoğu, Petrol ve ABD İlgisi
Konu ABD, yer de Abant olunca, en iyi haber Cengiz Çandar'dan alınır. ABD'nin Ortadoğu'ya neden 'ilgi' duyduğunu Çandar şöyle açıklıyor: Dünyanın en zengin petrol kaynakları bu bölgede olduğu sürece, ABD mevcudiyetini bulundurmaya devam edecektir! Bu sebeple, görünebilir bir gelecekte, petrol yerini başka bir enerji kaynağına bırakmadıkça bu bölgenin istikrara kavuşması hayaldir!(16)
Mehmet Bekaroğlu'nun, Neocon gibi konuşmakla suçladığı Çandar'a göre, İsrail-Filistin sorunu aslında çözülmüştür, 'patırtısı' ise 5 yıl daha sürecektir. Çünkü diyor Çandar, (bu görüşüne delil olarak), Arap dünyası iki devletli çözümü kabul etmiştir ve Büyük İsrail Projesi sona ermiştir. Irak'taki durumu ve BOP'u (kendisi Büyük İsrail Projesi diyor) da değerlendiren Çandar, "ABD Irak'ta saplandı kaldı. BOP tıkandı." söylemini yanlış buluyor ve "Böyle bir durum yok. Hayale kapılmayalım." diye ekliyor.(17) Zaman yazarı Nihal Bengisu Karaca Çandar'ın bu konuşmalarını, "adeta 'tecavüz kaçınılmazsa tadını çıkarın' türünden kabul edilemez mesajlar"(18) olarak yorumlamakta, fakat bana kalırsa bu yorum eksiktir. Bence Cengiz Çandar daha ileri bir şey söylüyor ve diyor ki, ABD tecavüz etmekte tabi ki haklıdır, tecavüz edecektir ve bu tecavüzler devam edecektir. Var mı itirazınız?
Mehmet Bekaroğlu'nun gözlemine göre de Çandar, ABD'nin Irak'taki ilk valisi Bremer'in "Karşı çıkan herkesi, izleyeceğiz, yakalayacağız ve öldüreceğiz" demesine benzer şekilde "Bölge ABD ile yeniden doğuyor, iş bitmiştir, hiçbir şansınız yok, yok olacaksınız" tehdidini savurmuş.(19)
İşte Çandar bu şekilde küfrediyor, tehditler yağdırıyor, İsrailli Prof. Benny Morris'in ağzıyla verip veriştiriyor. Abant'ın konsil olduğunu kabul etmeyen 'dini bütün' en büyük İslam alimleri ise gayet sakin, tam bir Müslüman ve âlim vakarıyla bu küfürleri dinliyorlar, mikrofondan yayılanı 'rahmet-i ilahî' sanıyorlar. Yine Bekaroğlu'nun tanıklığına başvuralım, diyor ki, "Hayrettin Karaman Hoca'nın beni 'köyün delisi' durumuna düşürmeye çalışan çıkışı oldu." Oturumu yöneten Karaman, adeta 'Abant ruhu' adına, Çandar'a sahip çıkıyor, konuşma hakkını savunuyor ve Bekaroğluna da, "heyecanlıdır, sert konuşur, sivri kelimeler seçer" dedikten sonra, onun konuşmasının bir tür çeşni olduğu anlamına gelen sözlerle meseleyi kapatıyor.(20) İşte Abant konsilinde, "birbirimizi kavga etmeden dinlemek", "bir araya gelmesi düşünülemeyen kimseleri bir araya getirmek gibi bir başarı" dedikleri budur.
Peki nerden 'böyle' oluyor, bu işin bir sırrı var mı? Elbette var, çünkü Cengiz Çandar, sözlerinin arasına, o sihirli cümleyi yerleştiriyor: "Bu diyaloğun mayasını muhterem Fethullah Gülen çaldı. Onu şükranla hatırlamamız gerekiyor."(21) Bu cümleden sonra, var mı itirazı olan?
Evet, Fethullah Gülen'in çaldığı maya tutmuştur! Hayreddin Karaman'ın ve Mehmet S. Aydın'ın Abant'ta diktikleri demokrasi ağacı büyümektedir! Ortadoğu'da İsrail, teröristlere karşı savaşını sürdürmektedir! Condoleezza Rice Ortadoğu'yu yeniden kurmaktadır!
Cengiz Çandar, Abant konsilinde tebliğini sunarken, İmam İbni Teymiyye'nin ismini anmadan edemiyor. Tıpkı Moğol ordusu gibi, Çandar ve ABD de İbni Teymiyye'den rahatsız. Güya akıllarınca, cihadcı/selefî İslam, kendini İbni Teymiyye'ye dayandırmaktaymış. Emekli büyükelçi Gündüz Aktan'ın da "hıh" dediği bu tez, Yasin Aktay ve Cemal Uşşak tarafından, İbn Teymiyye ve Modern Selefilik üzerine yapılan açıklamalarla çürütülesiymiş.(22) Eski ve yeni Moğollar hiç düşünmüyorlar mı acaba ki, İmam İbni Teymiyye yokken, Müslüman mücahidler, kendilerini kime dayandırarak, canlarıyla ve mallarıyla Allah yolunda cihad yapıyorlardı? Siz, 'düşünmüyorlar mı?' dediğime bakmayın, tabi ki düşünüyorlar ve işte Abant gibi konsiller, cihad kavramının asıl kaynağını [Kur'an'ı] kurutmak için vardırlar. Kur'an'ı, olanca iman ve cihad dinamizminden boşaltabildikleri an rahat edecekler bu konsil babaları. Bunun içindir ki, bu konsillerde kendisine şükran duyulanlar modern ruhânîlerle, şükran duyan modern piskopos [neo-con]lar tam bir koalisyon içinde çalışmaktadırlar.
Abant'ta Yahudi Zılgıtı
Abant'ın 'Küreselleşmenin Yansımaları: Çatışma-Meydan Okuma-Uyum' başlıklı oturumu hararetli geçmiş. İsrail'den -mutlaka 'maya' daha iyi tutsun diye- davet edilen, Ben Gurion Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Benny Morris, birazcık akıl, iz'an ve insafı kalmış olanlar için, aslında iyi bir 'ders' vermiş görünmektedir. Mustafa Özcan'ın "Adeta pervasızlıklarıyla kendilerini değil de İsrail'i temsil ettiler" (diğeri Efraim İnbar) dediği bu başı kippalı Yahudi Profesör, Filistin'de iki devletli bir çözümü savunuyor. Diyor ki, "Arapların daha çok bulunduğu topraklar Arap devletinin, Yahudilerin daha çok bulunduğu topraklar da Yahudilerin olabilir. Böylece sorun çözülür." Ne kadar ilginç değil mi? Ama acele edip de bu Yahudi'nin Filistinli Müslümanlara da hak-hukuk tanıdığı gibi bir zehaba kapılmayalım. İki devletli çözüm önerisini şu gerekçeyle istiyor: Eğer diyor tek devlet olursa, Yahudiler kısa sürede azınlık durumuna düşer. Çünkü Arap nüfusu sürekli artarken (%75'i 25 yaşın altında), Yahudi nüfusu azalmaktadır.
Yoksa Benny Morris'e göre, Yahudiler bölgede "Batı'nın ilerici değerleri"ni temsil ediyorlar; Araplar ve Filistinliler ise "İslami/geri değerler"de ısrar ediyorlar. Araplar, gayrimüslimleri, kadını ve eşcinselleri horluyorlar, dışlıyorlar. Bu iki kültürel değerin bir arada yaşaması mümkün değildir.(23)
Konuşmasına tepki gösteren ve İslam'a karşı saygısızlık yaptığını söyleyen Arap delegelere (eksik olmasınlar Arap kardeşlerimiz, son derece uyanıktırlar, 'İslam'a hakareti' çok tez anlayıveriyorlar!). Benny Morris, "İslam'a karşı saygısızlık yapmadım. İslamî yazılarda Kur'an da dahil olmak üzere maymun ve domuzun oğullarından bahsediliyor. Bunun Yahudiler olduğu söylenir. Hamas'ın tüzüğünde de var ve silinemez."(24) cevabını veriyor. Bu kadarla da yetinmeyen Profesör, "Tarih boyunca Müslümanlar ve elbette özellikle Araplar, Yahudilere büyük zulümleri reva görmüşlerdir. Öyle ki Müslümanların Yahudileri bir katliama uğrattıkları dahi söylenebilir." şeklinde saldırıya devam ediyor ve sözlerini aynen şu cümle ile bitiriyor: "İsmail'in çocuklarının ulusu tarih boyunca Yahudilere zulmetti, onları dışladı."(25)
Bir gazetecinin, adı geçen Profesörle ilgili gözlemleri şöyle: "Benny Moris'in konuşmalarından çıkarak söylemek gerekirse, İsrail halkının hemen büyük bir bölümü, Filistinlilerin bu dünyada yaşama hakkına sahip olduğuna inanmıyor." "Benny Moris, konuşmasının hiçbir bölümünde, henüz adı bile konmamış bebeklerin ölümünden rahatsız olduğunu ifade eden tek cümleye yer vermedi. … 'insanlık durumu' ile ilgili tek cümle etmedi, ama tarihte Müslümanların Yahudileri katlettiğini ve İslam'da Yahudiler hakkında hep olumsuz ifadeler kullanıldığını çok pervasız bir dille söylemekten de geri kalmadı. … Yahudiler İspanya'dan sürüldüklerinde, Avrupa'da katliama uğradıklarında hangi Müslüman ülkeye sığındılar' sorusunu da duymazlıktan geldi."(26)
Evet, görüldüğü gibi, Yahudilerin asıl derdi Kur'an'la, Peygamber Muhammed (sav) ile, Müslümanların Allah'ı iledir. (Elie Weisel adında bir Yahudi, Ehud Olmert'in ve Ariel Şaron'un adaletli olduğu, Allah'ın adaletli olmadığı kanısındaymış.(27)). Görüldüğü gibi, Türkiye'nin en büyük alimlerinin gözlerinin içine baka baka, Müslümanlara ve onların kitabı Kur'an'a kini kusarak konuşan Yahudi bilginin, sadece sin-kaflı küfür etmediği kalıyor. Evet, Kur'an, Yahudilerden bir kısmını Allah'ın, "aşağılık maymunlar olun" (Bakara, 65; A'raf, 166) ve "İçlerinden maymunlar, domuzlar ve tağuta tapıcılar çıkardık" (Maide, 60) emri ile zelil ettiğini haber vermektedir. Bunu tartışmanın yeri burası olmamakla birlikte, bu ifade, birçok müfessirin takıldığı gibi, gerçek anlamda insanların maymuna ve domuza dönüştüğü anlamına gelmemektedir. Burada bahsedilen, biri insana şeklen diğerlerinden daha çok benzeyen ve taklitçi; diğeri ise, eti yenilmesi yasaklanmış, adı ancak hakaret amaçlı kullanılan iki hayvandır ve ilgili Yahudileri aşağılamak için kullanılmış bir benzetmedir.
Büyük Ortadoğu Projesi'ne hizmet eden herkes Kur'an'ın bu benzetmesinden rahatsız olmaz mı? Abantçıları rahatsız eden de budur. Aslında uzlaşmacılar için hoşa gidecek Kur'an, Yahudi, Hristiyan ve diğer müşrik gruplara hiçbir eleştiri getirmeyen, herkesin putunu öven, ikiyüzlülüklerini deşifre etmeyen bir Kur'an'dır. Her ne kadar böyle bir şey artık imkansız ise de, hermönetik yoluyla, ne kadar yumuşatırsak kardır gözüyle bakıyorlar.
Müslümanların, veya 'İsmail'in çocukları'nın (bildiğim kadarıyla İsmail'e 'kara kadının oğlu' derler) tarih boyunca kendilerine zulmettiğini, katliama uğrattığını söyleyen bu fanatik Yahudi bilim adamına, Abant salonunda demek ki doğru dürüst bir tane 'İsmail'in oğlu' yokmuş ki, müessir bir cevap verememişler. Adam tek başına, ama sanki İsrail ordusu gibi orayı etkisiz hale getirmiş.
Aslında Benny Moris bu fikirlerinde yalnız değil. Türkiye'den, İsrail'in Filistin'de teröristlerle savaştığını doğrudan yazabilen yazarlar (Özdemir İnce, Ertuğrul Özkök v.b.) olduğu gibi, Abant konsilinde, Benny Morris de yalnız değildir. Prof. Dr. Mehmet Altan'ın konuşması da Morris'i aratmaz. Küreselleşmenin Yansımaları: Çatışma-Meydan Okuma-Uyum" başlıklı toplantının başkanlığını yapan Mehmet Altan: İsrail, Hamas ve Hizbullah'ın aslında 'savaş yanlısı' tarafı oluşturduğunu söylemekte; "Şartlanmaları, alışkanlıkları, kültürleri ve sosyo ekonomik konumları nedeniyle insanların [Filistinliler'in] 'barış' yerine 'savaşı' seçme gibi bir tuzağa" düştüklerini, "nitelikli bir yaşamın peşinde koşmak yerine, intikam peşinde koşarak helak olduklarını" (çünkü bu, "Şark'ın bir geleneği"dir diyor) ileri sürmektedir.(28) Altan demek istiyor ki, Hamas ve Hizbullah savaş yanlısı iki örgüttür; savaşa ve intikam almaya şartlanmışlardır, zaten bu, geleneklerinde (ve genlerinde) var. Şöyle, tıpkı ashab-ı Abant gibi, gününü gün etmek varken, Amerika'ya ve İsrail'e kafa tutmakta, dolayısıyla kaşınmaktadırlar! Eh, o halde ABD ve İsrail'e düşen de, onları yakarak yok etmektir!
İşte Mısırlı Türkoloji Profesörü Ahmet Al Khatoury'nin, merd-i Kıptî usulünce, "meğer hiçbir Arap ülkesinin vatandaşları, İsrailliler'in katıldıkları toplantılara iştirak etmezmiş. Uzun yıllar sonra ilk kez bu toplantıda, İsrailliler'le bir arada olmuşlar."(29) dediği Abant'ta bunlar konuşulmuş.
Yahudilerin 'İzzeti', 'Müslümanım' Diyenlerin Zilleti
11. Abant, sonuç bildirisi yayınlayamayan ilk Abant oldu. Sonuç bildirisi yayınlanamaması da, toplantının ne gibi amaçlara hizmet ettiğini göstermesi bakımından ibret vesikasıdır. Olayın serencamından kısaca bahsetmek yerinde olacak
Toplantı sonunda sekiz maddelik bir sonuç bildirisi hazırlanmış ve eş başkan Mete Tunçay tarafından okunmuş. Mısır eski Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir, metnin ısmarlama olduğunu ve kendilerinin önceden buna muttali olmadıklarını söyleyerek, metinde geçen "Ortadoğu halkları onaltıncı asırdan yirminci asrın başlarına kadar asırlarca huzur içinde yaşamışken, bölgenin geçtiğimiz yüzyıl içinde dünya gündemini en uzun süreli meşgul eden sorunlar yumağı haline gelmesinin nedenleri sorgulanmalıdır. Bu konuda doğru bir teşhiste bulunmadan çözüme ulaşmak güçtür..." cümlesine ve "Üç manevi din için kutsal olan Kudüs her üç din müntesibinin de rahatça ibadet ettiği, bir arada yaşadığı barışın sembolü bir şehir olmalıdır" sözlerine itiraz etmiş ve "Kudüs Filistin toprağıdır" demiş. Mete Tunçay ile sert tartışmaya giren Mahir, son cümlenin metinden çıkarılmasını, aksi taktirde metnin sadece eş başkanı bağlayacağını söylemiş. Bundan sonra yapılan diğer tartışmaların da etkisiyle, bu yıl ortak bildiri yayınlanmamasının uygun görüldüğü açıklanmış.(30) Ahmed Mahir'in bildirinin tamamına itiraz ettiği anlaşılınca, katılımcılar, herkesi bağlamayan, sadece 11.Abant Platformu Düzenleme Kurulu adına bir açıklama yapılmasını önermişler ve böylece sekiz sayfalık bir metin yayınlanmış.
Aslında bir diğer rivayete göre de, Arap katılımcıların asıl tepkisi, Ortadoğu'da yaşanan son gelişmelerden sonra metinde, İsrail'i suçlayan cümlelerin yer almamasıdır. Kimisi de sonuç bildirisi metninin bir oldu-bittiye getirildiği kanaatindedir. Yayına hazırlanıp akim kalmış sonuç bildirisinde yer alan, "orantısız ve ölçüsüz şiddetin karşısındayız"(31) cümlesi, Abant'ın maskeli bir neo-con toplantısı olduğunun göstergesidir. Dikkat edilirse, İsrail adına konuşan herkes İsrail'in orantısız güç kullandığı gibi sözler geveliyor. İsrail devletinin bizatihî 'orantısız' olduğunu söylemek tabi ki yürek istiyor. Demek ki İsrail, bugüne kadar genel olarak yaptığı gibi, orantılı güç kullanıp, bütün dünyayı ayağa kaldırmadan, ara sıra da Kofi Annan'ın birkaç memuruna namluları doğrultmadan Filistinli çocukların işini bitirse, sorun yok!
Gündüz Aktan, Mısırlı katılımcıların ortak metne gösterdikleri tepkinin nedenini, Kudüs'ün üç dinin kutsal mekanı olduğuna vurgu yapılması, Filistin'in başkenti olduğuna dair ise bir göndermenin yapılmamış olmasına bağlamaktadır. Fakat diyor Aktan, "orada İsrailli katılımıcılar da vardı ve böyle bir gönderme yakışmazdı."(32) Tabi ki, İsrailli heyete yakışan neyse, Abant da o kararı almalıdır… Prof. Dr. Hayreddin Karaman, "Kudüs'ün Müslümanların elinde kalması ve gücümüz yeterse Filistin devletinin başkenti olması bütün Müslümanların arzusu, rüyası ve kesin talebidir, bunu kimse tartışmaz" diyor(33) ama, hem çelişkisine dikkat etmiyor, hem de büyük bir cesaret gösteriyor! Kaldı ki Prof. Karaman 'Türkiye'nin en büyük alimi' ünvanına da çok güvenmemeli, zira Abant'ın da en büyük emektarı olduğuna filan bakmazlar, neo-conlar onu da kara listeye alırlar. Bizden söylemesi…
Neticede değerlendirme metnine, "Hiçbir kişi, grup veya toplumun davranışı veya şiddet eylemi, topyekün ait oldukları millete ve mensup oldukları dine mal edilemez. Bütün dünyada 'öteki'ni daha baştan hasım ilan eden öğretiler eğitim müfredatlarından çıkarılmalıdır."(34) cümlesi ilave edilerek, Yahudi fanatizmine iyi bir kıyak daha geçilmiştir. Genelleme yapmamak, toptan reddetmemek adına, şu anda yeryüzünün en şerîr toplumu, hak etmediği bir saygınlıkla anılmıştır.
Türkiye'nin Rolü
Bilindiği gibi Türkiye Büyük Ortadoğu (Condoleezza Rice'ın yeni ifadesiyle 'Yeni Ortadoğu') Projesinde 'model ülke' rolünü oynamaktadır. Türkiye'nin bu rolü, avcıların keklik avlamak için kafeste taşıdıkları ve öterek, avlanması gereken keklikleri yanına çekmesi beklenen tuzak kekliğe benzemektedir. ABD'nin gözünde Türkiye'nin 'değeri' buradan kaynaklanmaktadır. Fakat Türkiye'ye bu rolü oynatmak tamamen sorunsuz da değildir. Her şeyden önce, Türkiye içinden birtakım 'hoca'lar, 'hocaefendiler', 'üstad'lar, halk üzerinde nüfuzu olan akademisyenler 'kafes'e girdirilip, iyi keklik sesi çıkartacak biçimde eğitilmeleri gerekir. Bunlar evet bir yere kadar kolaydır, fakat aynı zamanda bu kimselerin, ciddi görünümlü, göz dolduran bazı etkinliklerde bulunmaları da icabeder. Ardından, bu oluşumlar, ABD, İsrail ve batılı devletlerin kayığını çalıcı söylemler geliştirecekler. Fakat bu tür manevralar hemen bir anda olmuyor. İşte Abant gibi platformların şu anki işlevi tam olarak budur.
Türkiye, laik/demokratik kültürle İslam'ı pekala bağdaştırabilmiş bir ülke olarak BOP'da önemli bir rol oynamaktadır. Abant toplantısında Türkiye'nin bu yönüne sık sık atıf yapılması rastgele ve tesadüfî değildir. Abant'a katılan, el-Ahram Politik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Muhammed Seyyid Said bu rolü şöyle açıklıyor: "[Türkiye,] demokrasi ve İslam'ın birlikte olabileceğini gösteren bir örnek. Türkiye'nin demokrasi tecrübesi, demokrasiye geçişini barış içinde gerçekleştirmiş olması da bizim için bir ilham kaynağı. İslam ve sekülerizmin bir aradalığının imkânının örneği olarak Türkiye, Ortadoğu ülkeleri için çok önemli bir rol model konumunda. Çünkü İslam'ın demokrasiyle bir arada olmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Demokrasinin İslam'la bağdaşacağını gösterdiği gibi, İslam'ın da demokrasiye katkıları olacağının delili…"(35)
İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu da Türkiye'nin rolü bağlamında, İslam-demokrasi uyuşmazlığının söz konusu olmadığını belirtmektedir: "İslam ve demokrasi arasında bir çelişki veya kavga yoktur. İslamiyet demokratik prensiplerin birçoğunu kendi mesajları olarak sunmaktadır. Demokrasinin evrensel değerleri İslam ülkelerinde de kabul görmektedir. Bununla birlikte her ülkede gelişme seviyesinin ve şartların farklı olması bu konuda her devletin farklı bir rota çizmesi gerekliliğini zorunlu kılar."(36)
Ezberciliği, tepeden inme fikirleri, 'anı geçmiş asırlar özlemi'ni, 'İslam altın çağı', 'Asr-ı Saadet' gibi özlemleri eleştiren Prof. Dr. Kemal Karpat, bunlar çok güzel olmakla beraber artık oraya dönemeyeceğimizi, İslam'ın altın devrinin nasıl kurulduğunu anlamamız gerektiğini söylemekte. O altın devri incelediğiniz zaman bugün modern çağın pek çok şartlarını o gün orada yerine getirildiğini, "demokrasinin esası olan tüm önemli tecrübeleri ve altın çağı yaratan nedenlere" bakmamız gerektiğini ve okulda bunları okutmamız gerektiğini salık vermekte. Karpat, "İslam, demokrasiyle uyuşur mu?" diye sorduktan sonra, cevabını şu şekilde vermektedir: "İslam cemiyetine ve Ortadoğu'ya gelince, illa demokrasinin bir kökünü dinde bulmak isterseniz bunu İslam'da kolayca bulabilirsiniz. İcma'dan tutunuz, meşverete, şûraya kadar bu ana mefhumlar demokratik mefhumlardır. İlla bu mefhumları dinde, kültürde arayacaksanız, bunları İslam'da bulabilirsiniz. Fakat bu umdeler ve bu prensipler yüzlerce seneden beri İslam'ın bünyesinde yaşamasına rağmen, buna dayanarak bir demokrasi kurulmamıştır. Bunlarla, yani bu prensiplerin, kendiliğinden harekete geçerek bir demokrasi kurmasına imkan yoktur. Demokrasi nihayet insanların ileriye dönük isteklerinden, vizyonlarından, insan anlayışından, toplum anlayışından doğan ve bunu kendi kültürüyle, geleneğiyle birleştiren bir düşünceden, bir histen doğar."(37) Demek ki İslamî mefhumlardan bir demokrasi doğurtulması için her türlü sun'î ilkah çalışmaları devam etmektedir.
Hayreddin Karaman, Abant konsilinde, konuşmacılar tarafından "İslam'da da laik demokrasiye geçişi kolaylaştıracak yorumlara ihtiyaç bulunduğu ifade edildi" dedikten sonra, kendi görüşü olarak, "Demokrasi de İslam da tek bir yorum ve uygulamaya bağlı değildir; birden fazla demokrasi anlayışı ve İslam yorumu (mezheb, ictihad vb.) vardır. İslam ile uzlaşacak bir demokrasi yorum ve uygulaması bulunabilir."(38) sözleriyle, uzlaşma köprüsünden geçerek demokrasi alanına ayak bastığını göstermektedir.
Benim kendisini, Fethullah Gülen'in ZAMAN'daki sözcüsü gibi algıladığım Hüseyin Gülerce, batılılaşmış bir Türkiye'nin Doğu'yla ilişkilerini nasıl dengede tutacağına değinmektedir: "Türkiye bölgenin en önemli ülkesidir. Çünkü hem Amerika ve İsrail ile ilişkileri, hem de bölge ülkeleri ile iyi ilişkileri var Üstelik demokrasi ve İslam'ın çatışmadan bir arada bulunabileceğini gösteriyor. Türkiye, Arap ülkeleri ve Ortadoğu ile ilişkilerini uzun bir süre askıya aldı. Yüzümüzü Batı'ya çevirmenin, Doğu'yu ihmal etme anlamına gelmediğini anladığımızda ise ne kadar zarar ettiğimizi de fark ettik."(39)
Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fuat Keyman, Türkiye AB'ye ne kadar çok yönelirse Ortadoğu için barış imkanının da o kadar artacağını; Türkiye-AB ilişkileri ne kadar derinleşirse Ortadoğu'nun da demokratikleşme ve reform hareketlerine o kadar yöneleceğini savunmaktadır.(40)
Abant toplantısında, Ortadoğu gerçeğine ilişkin en insaflı değerlendirmeleri Ali Bulaç'ın yaptığını teslim etmek gerekir. "Daha 80 sene öncesine kadar Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan ve Yemen'e kadar olan bölge bizimdi. Şimdi bu ülkeler -psikolojik olarak- bize Latin Amerika ülkeleri kadar uzak geliyor. Bölgeyle ilgili bilgi ve kanaatlerimizin büyük bölümü oryantalist çizimlere dayanıyor;" "Koca koca adamlar, anlı şanlı tarihçiler bugünkü trajediyle ilgili görüş beyan ederken, 'Araplar, Filistinliler müstahak, Osmanlı'ya arkadan vurmanın cezasını çekiyorlar' diyebiliyor. 400 sene bize taş atmayı aklından geçirmeyen Arap halkını töhmet altında bırakan bu söylem, tarihî hiçbir hakikate dayanmıyor. Bir avuç kendini bilmez gafilin İngilizlerin kışkırtmasına kapılmasından nasıl bütün Araplar sorumlu tutuluyor, bugün Filistinlilerin yaşadığı insanlık trajedisi bu marjinal hadiseye bağlanabiliyor? Balkan halkları bize başkaldırdı, 5 milyon insanımızın hayatına kastetti, hepsi ayrıldı; neden onların başına musibet gelmiyor da bu zavallı Araplar ha bire cezalandırılıyor? Bu ne biçim suç ve ceza, bu ne biçim hukuk ve adalet anlayışı?"(41)
"İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ülkemizi işgal etti, binlerce ve on binlerce insanımızı şehit etti; son toprak parçamızı da parçalamak istedi. Bugün bundan hiç söz etmiyor, bu dünün işgalcileri ve emperyalistleriyle AB içinde yer almak için akla karayı seçiyoruz. Bunu unutabiliyoruz da, küçük bir kabilenin ihanetini ve gafletini nasıl bundan sonraki hattı hareketimizin temeli haline getirebiliyoruz? Yoksa bizim hiçbir şekilde bölgeyle ilgilenmemizi istemeyen, bölgeyi sadece kendi kontrolünde tutmak isteyenler mi bize bunu sık sık hatırlatıyor?"(42)
SONUÇ
11. Abant'ta konuşulanları ana hatlarıyla özetlemeye çalıştım. Bu konuşulanlar Türkiye'de ilk değildir, herhalde son da olmayacaktır. Ama bizim de bu uyarı görevimizi yapmamız gerekir.
Ortadoğu bölgesinde ABD sınırları yeniden çiziyor, rejimler tek tek elden geçiriliyor. Arap rejimlerinin belki de hemen hepsini, Saddam Hüseyin türü bir akıbet bekliyor. Tabi ki liderlerin akıbetleri, onların kendi sorunu, Amerika'nın, istediği harita değişikliği hedefine ulaşıp ulaşamayacağı da ayrı bir tartışma. Fakat ABD'nin asıl düşmanı İslam'dır, ABD'nin bundan başka nihaî hesabı-kitabı da yoktur. Büyük Ortadoğu Projesi, İslam'ı dönüştürme, sekülerleştirme, batının değerleriyle, demokratik yaşam biçimiyle tamamen uyumlu hale getirme girişimidir. Bu, ABD'nin 'havuç' politikasıdır. Bu politikayı açıklamak için bir kez daha Ali Bulaç'ın tespitlerine başvuracağız. Bu tespitin de, 'Abant ruhu'na ters olup olmadığını bu yazıyı okuyanlar değerlendirsin lütfen: "İslamiyet'i, Neo-conların babası Norman Podhoretz'in deyimiyle 'Ortadoğu'dan kazımak' ve İslam dinini salt 'seküler ritüeller seviyesine indirgeyecek' projeleri eğitim, kadın hareketleri ve STK'lar (laik misyoner kuruluşlar ve Batılı fonlarca finanse edilen stratejik, ekonomik, sosyal, kültürel araştırma merkezleri) aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmak."(43)
Benim bu satırlara ekleyebileceğim tek şey var, o da şudur: Sadece 'batılı fonlar'la finanse edilen değil, 'yerli fonlarla' finanse edilen, ya da ediliyor görünen, rengi yeşile çalan STK'lara da dikkat etmek gerekiyor.
ABD'nin bu havuç politikası yanında bir de 'sopa' politikası var ki işte, İran, Hizbullah ve HAMAS gibi, "değişmeyeceğim!" diyenlerin payına bu politika düşmektedir. Kuşkusuz Allah, tevhid akidesi üzerinde sağlam duran, kafirlerin tuzaklarına düşmeyen gerçek mü'minlere zaferler nasip edecektir. Zaten tevhidî çizgisi eğri olan yapılar, savaş kazansalar bile 'başarılı' sayılamazlar. Dolayısıyla, yaşanan olaylardan ders alıp, Allah'a imanımızı daha da güçlü ve kusursuz hale getirmek zorundayız.
Daha önceki yazılarımda da söylemiştim, bundan sonra Abant'a benzeyen yeni yerli-misyoner teşkilatların zuhur etmesi muhtemeldir. Hristiyan misyonerleri bağlamında ortalığı vaveylaya veren seslerin, Abant benzeri bir çok nurlu, ışıklı v.s. misyonerlik faaliyetlerini hiç görmemeleri, bir ahbap-çavuş ilişkisini çağrıştırmaktadır. Hristiyanların kendi başlarına medetleri yokken, kalkıp da Ortadoğu halklarını, Türkiye'yi hristiyanlaştırmaları gibi bir tehlike mevcut değildir. Bu iddia tam bir hedef saptırmadır. Fakat şöyle bir tehlike mevcuttur: Saddam'ın attığı birkaç füzeden korkan İsrail çocuklarına göz yaşı döken, uykuları kaçan keramet-meâb hocalar, Filistin'de, Lübnan'da İsrail kurşunlarıyla delik deşik edilen, yakılıp kavrulan çocuklar için 'tıs' bile çıkarmasa da, küçük dünyasının mesîhî kerametlerle dolu olduğuna inanan bir zümre oluşmuştur. Bu zümre, diyalog ve hoşgörü adı altında, hergün artan Hristiyan-Yahudi ittifakının İslam düşmanlığını hafifsemede üzerine düşeni bihakkın yapmaktadır. Yine bu zümre, artık günümüzde tam olarak hayat-memat meselesi haline gelen, İslam-çağdaş batı medeniyeti sorgulamasında, İslam'ı, batı medeniyetinin bütün kavramları ve kurumlarıyla uzlaşan, uyuşan bir din haline getirme misyonunu da hakkıyla ifa etmektedir. Elbette bu misyonda anılan zümre yalnız da değildir.
Bu cümleden olarak, biz Müslümanlar, sadece ve sadece Allah'ın dinine talip olmak, Allah'dan ve Allah'ın dininden razı olmak, Müslüman adından başka isim almamak, Allah'ın çizdiği hedeflerden başka hedeflere heveslenmemek, kafirleri veli edinmemek ve kafirlerin ekmeğine yağ sürücü hiçbir faaliyete katılmamak durumundayız. Şeytan sağdan yanaşarak bize, çok değersiz, denî metaları yüce hedefler gibi gösterebilir. Şeytandan Allah'a sığınmalıyız.

Dipnotlar
1-Hayreddin Karaman, Abnat 2006, Yeni Şafak, 14.07.2006.
2-Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, İst-2005, s. 12.
3 -Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, s. 33.
4 -Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, s.67-68.
5 -Hüseyin Gülerce, Bu Maya Bir Tutarsa, Zaman, 20.07.2006. "…diyaloğu, hoşgörüyü ve uzlaşmayı, yegane çözüm yolu olarak savunmak kolay değil."
6 -Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, s. 30.
7 -Hüseyin Hatemi, Sevgi Ahdi, Yeni Şafak, 27.07.2006.
8 -Ali Bulaç, Ortadoğu: Bu İsmi Kim Verdi?, Zaman, 26.07.2006.
9 -Ortadoğu'da Sorun Bitmez, Bugün, 16.07.2006.
10 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
11 -Ali Bulaç, Ortadoğu: Bu İsmi Kim Verdi?, Zaman, 26.07.2007.
12 -Abant Platformu Ortadoğu'nun Geleceği İçin Toplandı, www.haber7.com, 14.07.2006.
13 -Süleyman Özışık, 11. Abant Platformu Başladı, www.sonsayfa.com, 14.07.2006.
4 -Semih İdiz, Sorunun Temelinde Filistin Meselesi Var, Milliyet, 17.07.2006.
5 -Murat Sabuncu, Abant'tan Osmanlının Rahmine Bir Bakış, Referans, 15.07.2006; Abant Platformu Ortadoğu'nun Geleceği İçin Toplandı, www.haber7.com, 14.07.2006.
6 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
7 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
8 -Nihal Bengisu Karaca, Abant'tan Banttan Yayın, Zaman, 19.07.2007.
9 -Mehmet Bekaroğlu, Liberal Totalitarizm Abant Ruhunu Katlediyor, Gerçek Hayat, 2006/27.
20 -Mehmet Bekaroğlu, Liberal Totalitarizm Abant Ruhunu Katlediyor, Gerçek Hayat, 2006/27.
21 -Hüseyin Gülerce, Bu Maya Bir Tutarsa, Zaman, 20.07.2006.
22 -Mümtaz'er Türköne, Abant: Ortadoğu İçin Umut Var mı?, Zaman, 18.07.2006.
23 -Ali Bulaç, Neden İki Devletli Çözüm, Zaman, 19.07.2006.
24 -Emre Soncan, Ortadoğu'daki Sorun Eğitimle Çözülür, Zaman, 16.07.2006.
25 -Ali Bulaç, Neden İki Devletli Çözüm, Zaman, 19.07.2006.
26 -Mehmet Ocaktan, Bir İsrailli Abant'ta da İsraillidir, Yeni Şafak, 18.07.2006.
27 -Mustafa Özcan, Ortadoğu'nun Sıcağı Abant'a Yansıdı, Yeni asya, 19.07.2006.
28 -Mehmet Altan, Ortadoğuyu Anlamak, Sabah, 17.07.2006.
29 -Osman Özsoy, İsrailliler Mısırlı Bakanı Alkışladı, HO Tercüman, 18.07.2006.
30 -Aydın demir, Ortak Metin Krizi, Yeni Şafak, 16.07.2007.
31 -Elif Yıldız, Abant Tartışması Sürüyor, Yeni Şafak, 17.07.2006.
32 -Elif Yıldız, Abant Tartışması Sürüyor, Yeni Şafak, 17.07.2006.
33 -Hayreddin Karaman, Abant 2006, Yeni Şafak, 21.07.2006.
34 -Emre Soncan, Ortadoğu'daki Sorun Eğitimle Çözülür, Zaman, 16.07.2006.
35 -Hande Ekşioğlu'nun Röportajı, www.abantplatform.org, 11.07.2006.
36 -Murat Sabuncu, Abant'tan Osmanlının Rahmine Bir Bakış, Referans, 15.07.2006.
37 -Kemal Karpat, Kendine Güvenen Bir Türkiye AB'yi Güçlendirir, Zaman, 16.07.2006.
38 -Hayreddin Karaman, Abant-2006 (3), Yeni Şafak, 28.07.2006.
39 -Hüseyin Gülerce, 11. Abant: Ortadoğu'nun Geleceği, Zaman, 14.07.2006.
40 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
41 -Ali Bulaç, 11. Abant: Ortadoğu, Zaman, 17.07.2006.
42 -Ali Bulaç, 11. Abant: Ortadoğu, Zaman, 17.07.2006.
43 -Ali Bulaç, Ortadoğu: Bir Deli Gömleği-1, Zaman, 28.07.2006.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...