|

11. Abant Konsili: BOP’da Bizim de Tuzumuz Olsun
Mehmed Durmuş

"Küresel
Politikalar ve Ortadoğu'nun Geleceği" ana başlıklı 11. Abant toplantısı,
14-15 Temmuz 2006 tarihlerinde, doğum yeri olan Abant'ta, Abant Palace
Hotel'de yapıldı. Üç kez yurt dışında toplanan Abant'ın bu toplantısı,
yurt içindekinin sekizincisi idi.
Abant'ın 12.si muhtemelen Mısır veya Ürdün gibi bir ülkede yapılacak.
Çünkü Mısır, Ürdün ve Lübnan delegeleri, Abant'ı ülkelerine davet
etmişler.
11. Abant'ta "Siyaset, güvenlik ve demokrasi"; "Ekonomi: Kaynakların
Kullanımı ve Bölüşümü"; "Küreselleşmenin Yansımaları: Çatışma, Meydan
Okuma, Uyum"; "Ortadoğu'nun geleceği" gibi alt başlıklar tartışılmış, bu
alanlarda 12 tebliğ sunulmuş. Artık Abant, toplantıyı canlı olarak
yayınlayan Mehtap TV gibi yayın organına da sahip.
Verilen bilgilere göre 11. Abant'a yurtiçinden yüz, yurtdışından otuz
müzakereci katılmış. Dışişleri bakanı Abdullah Gül ile, Devlet Bakanı
Mehmet S. Aydın'ın, Mısır'dan Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musâ'nın
katılamamış boş kalan sandalyeleri, önemli bir eksiklikmiş…
11. Abant'ta adından en çok bahsedilen isim, İKÖ Genel Sekreteri
Ekmeleddin İhsanoğlu olsa gerek. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi
Güler, eski dışişleri bakanı Yaşar Yakış da katılımcılar arasında.
Katılımcılardan bazıları şunlar: Prof. Şevket Pamuk (B.Ü.), Prof. Reşat
Kasaba (Washington Ü.), Mete Tunçay (Bilgi Ü.), Kemal Karpat (Wisconsin
Ü.), MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Bolat, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Cengiz
Çandar, Mümtaz'er Türköne, Gündüz Aktan, Hayreddin Karaman, Kenan
Gürsoy, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Mahir Kaynak, Yasin Aktay, Bekir
Karlığa, Mehmet Bekaroğlu, Mehmet Ocaktan, Nihal Bengisu Karaca, Eyüp
Can, Elif Şafak, Metin Münir, Semih İdiz, Cengiz Özdemir, Nuray Başaran,
Lamia Ayhan, Kerim Balcı, Ahmet Taşgetiren, Ömer Lütfü Mete, Osman
Özsoy, Mustafa Özcan, İlnur Çevik.
Türkiye dışından Mısır eski Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir, el-Ahram
Politik ve Stratejik Araştırma Merkezi Başkan Yardımcısı Muhammed Seyyid
Said, Türkolog Ahmet el-Khatoury, Beyrut Stratejik Araştırmalar Başkanı
Muhammed Nureddin, Ürdün Prensi Danışmanı Büyükelçi Hasan Abu Nimah,
İsrail'den Prof. Benny Morris, Efraim İnbar, ve Sunday Times, Al Ahram,
Lemonde, BBC gibi yayın organlarından muhabirler katılmışlar. Cengiz
Çandar'ın, 'İran'ın en büyük İslâm düşünürü dediği Abdulkedim Süruş
ameliyat olduğu için Abant'ı onurlandıramamış.
11. Abant'a bazı Filistinliler de davet edilmiş ama, yaşadıkları fiili
durum nedeniyle gelememişler.
Abantın Misyonu
Abant toplantılarının misyonu nedir? Nereden nereye koşmaktadır? Biz
aslında her Abant toplantısını değerlendirişimizde bu misyona dikkat
çekmeye çalışıyoruz. Zaten bu husustaki kanaatimizi yansıtmak için de
baştan beri 'Abant Konsili' dedik ve bu kanaatimiz gittikçe daha da
pekişmektedir. Lakin, Abant'ın etkin isimlerinden biri olan Prof. Dr.
Hayreddin Karaman, isim vermeden de olsa, bizim bu tespitimize itiraz
ediyor ve Abant'ın "rûhânîler meclisi (konsil) filan" olmadığını ileri
sürüyor. Hayreddin Karaman, "iyi zan beslemek", "öküzün altında buzağı
aramak" yerine, "açık beyanlara itibar etmek, komplo teorilerine
saplanıp kalmamak, kişiler hakkında hükme varmak için objektif kanıtlara
itibar etmek" gerektiğini, bunun "hem dinimizin hem de ahlakımızın
gereği" olduğunu söylüyor.(1) Elhak doğru, gerçekten de, şahsım adına,
açık beyanlara itibar etmeyi severim, komplo teorilerine kesinlikle
saplanıp kalmam. Kişiler hakkında objektif kanıtlar olmaksızın bir hükme
varmayı ahlakî bulmam.
Hayreddin Karaman daha önce de, Abant'la ilgili değerlendirmelerimiz
vesilesiyle Abant'a konsil denilemeyeceğini ileri sürmüştü. 13 Mart 2005
Pazar günü STV'de Hüseyin Gülerce'nin sunduğu Pazar sohbeti programına
telefon bağlantısıyla katılan H. Karaman, Abant toplantılarına 'konsül'
denilemeyeceğini, böyle diyenlerin ya Abant'ı, ya da konsülleri
bilmediklerini iddia ediyor, eğer her ikisini de bilerek bu benzetmeyi
yapıyorlarsa, "kötü bir kasda istinad" edeceğini iddia ediyordu. Acaba
Abant ve benzeri toplantıların ardında "kötü bir kasıt arayan", ilk
başta Hayreddin Karaman'ın kendisi olabilir mi? Bu konuyu biraz açıklığa
kavuşturmamız gerekiyor.
Hayreddin Karaman, "Son yıllarda dinlerarası diyalog toplantılarını daha
çok belli bir cemaatin mensupları yürüttüğü için işin geçmişini
bilmeyenlere, bu faaliyette kötü bir niyet bulunduğu zannı verilmeye
çalışıldı. Aynı cemaat Abant toplantılarını da tertip ediyordu…"(2)
sözleriyle, gerek dinlerarası diyalog, gerekse Abant gibi toplantılar
arkasında bir art niyet, bir 'çapanoğlu' arayanları eleştirmektedir.
Karaman, Şubat 1976'da Libya Trablus'da yapılan dinlerarası diyalog
toplantısını değerlendirirken, orada yapılan konuşmalar ve alınan bazı
kararlar gözden geçirildiğinde diyaloğun yararlı olduğunu belirtmekte ve
ardından şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:
"Ancak bu ve benzeri toplantılarda alınan kararların çoğunun kağıt
üzerinde kaldığı, toplantıların arka planında hemen daima başka
maksatların bulunduğu ve asıl bu maksatların gerçekleşmesi için gayret
gösterildiği de bir gerçektir."(3)
Evet, birilerinin sayın Karaman'a, neden bu toplantılar ardında art
niyet/çapanoğlu arıyorsun demesi gerekmez mi? Kendisi başkalarını, öküz
altında buzağı aramakla suçlayan bir 'hoca'nın bu yaptığı, acaba neyin
altında buzağı aramaktır? Bu kadar çelişki, Mümtaz'er Türköne'nin
"Türkiye'nin en büyük İslâm âlimlerinden" biri olduğunu söylediği bir
zat için biraz fazla değil mi?
Evet bizler, hiçbir faaliyetin arkasında durduk yere çapanoğlu
aramıyoruz. Bizim yaptığımız, Karaman'ın dediği gibi, bu toplantıların
arka planında başka maksatların bulunduğuna ve asıl bu maksatların
gerçekleşmesi için gayret gösterildiğine dikkat çekmekten ibarettir.
Gelelim, Hayreddin Karaman'a göre, Abant neden konsül değilmiş? Şundan:
"Bilindiği gibi bu konsüllere en aşağısı piskopos derecesinde olan
Hristiyan din adamları katılırlar. Orada İncil'lerin yorumu, İncil'ler
arasında tercih (ortada dolaşan İncil'lerin bir kısmını sahte ilan
ederek reddetme, bir kısmını sahih kabul etmek), İncil'ler arasındaki
önemli farkların uzlaştırılması, bazı önemli inanç konuları ve
benzerleri üzerinde müzakere ve münakaşa yaparlar, sonunda karar
alırlar. … Yani konsüllere katılan din adamlarının yetkileri İslam'da
hiçbir din alimi, imamı, müçtehidi, evliyası, ermişi için tanınmamıştır.
Bunların tamamı isabet de hata da edebilecek, beşer arasındadırlar.
Sözleri ve görüşlerine ilmi ve ehliyeti olanlar itiraz edebilirler,
tartışabilirler."(4)
Demek ki, günümüzde bir toplantının 'konsil' olabilmesi için, Karaman'a
göre, katılımcıların en aşağısı piskopos derecesinde Hristiyan din adamı
olması gerekir; arkasından, konunun mutlaka İncil/ler olması gerekir;
sonra, İnciller arasındaki önemli farkların uzlaştırılması, bazı önemli
inanç konuları ve benzerleri üzerinde müzakere ve münakaşa yapmaları
gerekir… Bir de acaba, bir toplantının 'konsil' olabilmesi için, Abant
değil de, Saint Pierre kilisesi gibi 'kutsal' bir mekanda olması mı
icabeder? Her şeyden önce Abant toplantısına, kelime anlamıyla 'consil'
demenin nasıl bir sakıncası olabilir? Zira İngilizcede 'council' meclis,
divan, konsey, encümen, danışma kurulu demektir. Terim olarak Abant'ın
Hristiyan konsillerine benzer tarafı ise çok fazladır.
Hristiyan konsillerinin mihverini evet İncil oluşturuyordu. Abant
toplantılarının mihverini de, belki kimse inanmayacak ama, Kur'an
oluşturuyor. Hristiyan konsillerinde İncillerin bir kısmı sahte ilan
ediliyordu, önemli farklar uzlaştırılmaya çalışılıyordu. Abant'ta da
Kur'an'ın, bugünkü egemen evrensel siyasi paradigmaya ters gelen
kısımları yumuşatılarak, uyumlu ve ılımlı hale getirilmeye çalışılıyor.
İslam'ın siyasi ilkeleri, modern laik-demokratik siyasetle
uzlaştırılmaya çalışılıyor. Abant'ın 'uzlaşmacı' olduğunu, oranın en
yetkili isimleri zaten itiraf ediyorlar.(5) Abant toplantılarında,
mesela hakimiyet gökte Allah'a tanınırken, yeryüzünde beşer hayatında
halka (insana/beşere) tanınabilmiştir. Bunun, adeta evrenin mimarını
emekliye sevk eden deizmle ne farkı var? Böyle bir takdir yetkisini
kendinde bulanlar, acaba daha nasıl 'konsül' olmayı arzu etmektedirler?
Yukarıda bahsi geçen Trablus diyalog toplantısında, bir ara salona gelen
ve bir konuşma yapan ev sahibi Muammer Kaddafi'nin (körün taşı misali),
Yahudi ve Hristiyanlar Hz. Muhammed'i neden Peygamber olarak kabul
etmiyorlar? sorusu, Hristiyan heyetini çok zor durumda bırakmış, Vatikan
temsilcisi Kardinal Pignodelli söz alarak, Hz. Muhammed'in peygamberliği
meselesinin Vatikan'da incelenmekte olduğunu ifade etmiştir. Bu 'cevabı'
değerlendiren H. Karaman, "Yüzlerce seneden beri bu inceleme bir türlü
bitmiyor ve sanırım hala inceliyorlar veya böyle geçiştiriyorlar."(6)
diyerek hem diyalog toplantıları arkasında 'art niyet' arıyor, hem de bu
'art niyet'e rağmen, hala bu toplantıların en önemli savunuculuğunu
yapıyor. İşte Abant benzeri toplantılar, başta Muhammed (sav)in
peygamberliği olmak üzere, modern putperest paradigmaya sıkıntı veren
İslam elbisesini elden geçirip, gerektiğinde daraltmak, gerektiğinde
bollaştırıp, gerektiğinde kırparak, ekler, yamalar yaparak, çağın
putperestliklerine, zulümlerine uyumlu, ılımlı bir hale getirmek için
vardırlar. İşte bunun için Abant, bir konsildir; kendi alanında yetkin
bir kısım katılımcının, söylediği kimi güzel sözlere rağmen…
Sayın Karaman bir açıdan haklı olabilir, hiçbir Hristiyan Konsilinin
konusu doğrudan İslam olmadığı için, oralarda İslam ve Müslümanlar bu
kadar aşağılanmamış, İslam'ın mukaddesleri bu kadar hırpalanmamıştır Bu
açıdan, Abant diğer konsillere benzemez elbette…
Abant Çıkmaz Sokağı
Abant konsili hakkında yavaş yavaş 'patlamalar' başlamıştır. 11.
Abant vesilesiyle -nihayet!- sabrı taşanlardan biri de Hüseyin
Hatemi'dir. Hatemi, "Sevgili Harun Tokak/Bu sokak çıkmaz sokak!" sözleri
özeti sayılabilecek, 11. Abant'ı eleştiren bir yazı kaleme aldı. İsim
vermeden Cengiz Çandar'ı eleştiren Prof. Hatemi, Mehmet Bekaroğlu'nun
Çandar'ı neo-con'a benzetmesini çok beğenmiş görünüyor. "Esasen ilk
Abant toplantısından sonra derhal -rehîne almak dahil- bu toplantıların
sevgi ve adalet açısından hiçbir işe yaramaması için gerekli önlemler
perde arkasında alınmıştır." diyen Hatemî, Abant'la ilgili, müdellel
hale getirmesi beklenen bir iddia ortaya atıyor. Özellikle 'rehîne
almak' dahil derken kastettiği şeyi açmasında yarar var. Hatemi, Abant
toplantısını Neocon İttifakı'nın 'ruhu' ile düzenlenen, "Neocon
ittifakının 'uyuşturarak saldırma' tertiplerinden ve tedbirlerinden
birisi olduğunun sanılmasına yol açacak", "zararsız ve yararsız bir boş
zaman faaliyeti"; "Beyrut'un hali ortada iken, Abant'ta mükellef
kahvaltı ve öğle yemeklerinden sonra basan rehavet içinde, amaç birliği
olmayan insanların sohbetinden" çıkan "kabak çekirdeği" gibi
benzetmelerle tanımlıyor. Arkasından, Abantçılara şu çok ciddi
eleştirileri yöneltiyor: "Nüfus kâğıdında Müslüman görünen bir alay
'beşer', ittifaka taraf olmaya bile lâyık görülmediklerini bile bile,
canavar ittifakının ayak işlerini yapmaya talip olarak bundan kendileri
için büyük bir onur (!) ve övünme payı çıkarmıyorlar mı? … Silme ahmak
olanlara da, neocon ittifakının ayak işleri ve şakşakçılığına
gönüllü-fahrî veya gönüllü-asgarî ücretli olarak talip olanlara da bunu
anlatamazsınız."(7)
İşte şimdi sayın Hatemî, Hayreddin Karaman kavlince, bir yerlerde buzağı
ve kötü bir kasıt arayanlar, komplo teorilerine saplanıp kalanlar
cümlesine dahil olmuştur. Fakat pirincinin taşını ayıklarken sayın
Hatemi de, Noam Chomsky'yi imdada çağıracaksa, iyi bir ayıklama
olmayacak…
Ortadoğu Üzerine Ne İle Konuşulur?
Sanıyorum Abant toplantısının zamanlamasının, İsrail'in Filistin'e
ve Lübnan'a büyük çaplı yeni bir saldırısıyla aynı günlere denk gelmesi
-eğer ebced hesabıyla tutturmuş değillerse!- Allah'ın bir hikmetiydi.
Çünkü İsrail'in her gün bütün bir dünyaya, küçücük bedeni mermilerle
delik deşik olmuş onlarca Filistin'li bebek cesedi armağan ettiği,
Mehmet Akif'in Çanakkale savaşını anlatırken tasvir ettiği gibi,
ortalığın kopan kafalar, kollar, bacaklar ve paramparça insan
vücutlarıyla dolup taştığı bu savaş günlerinde, kimin söyleyecek ne gibi
bir sözü vardı, belli olması için bundan iyi bir imtihan olmazdı.
Filistin'li bebekleri öldüren makinalı tüfek seslerinin duyulmadığı
Abant gölü kıyısında bakalım, bu bebeklerimiz gıyabında Abant konsili
hangi nutuklara sahne oldu?
Ortadoğu deyince bugün aklımıza Filistin gelmektedir. Aslında 'Ortadoğu'
ismi tamamen oryantalistik ve batının, İslam coğrafyası üzerindeki
hegemonyasını yansıtan önemli bir kanıt niteliği taşır. İşte Ali Bulaç
bu duruma dikkat çekmektedir. Batı'nın Filistin'e isim vermesinin orayı
tanımlaması, müdahale etmesi ve sömürmesi anlamına geldiğini söyleyen(8)
Bulaç, "Müslüman dünyaya giydirilmiş deli gömleği" olarak da tanımladığı
Ortadoğu coğrafyasının sorunlarına, "İslami prensip ve milli kültürlerin
korunmasıyla" çözüm bulunabileceğini söylemiş ve bu fikir, katılımcılar
tarafından pek de itibar görmemiş.(9) "Bölgenin kültürel dışlanmışlık
yaşadığını, küresel sistemin Müslümanları içine almak istemediğini"
söyleyen(10) Bulaç, "Nasıl çekiç önüne çıkan her şeyi çivi olarak
görüyorsa, Batı da dünyayı askeri kontrol alanı görür; ama askeri
kontrolün amacı ekonomik sömürü ve kültürel mankurtlaştırmadır."(11)
tespitlerini yapmaktadır. Fakat acı olan, işte bu kültürel
mankurtlaşmayı batının, nedense herkesin, adını bir türlü söyleyemediği
bazı cemaatler, onların uzlaşmacı, işbirlikçi liderleri eliyle
gerçekleştirmekte olduğudur. Mankurtlaşma şu anda diyalog, hoşgörü ve
uzlaşma çabalarıyla bütün hızıyla devam etmektedir.
11. Abant toplantısında, kendini en çok dinletenlerden birinin, İKÖ
Genel sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu olduğu anlaşılıyor. İhsanoğlu'nun
konuşması duygu yoğunluklu ve eleştirel olmuş. "Ortadoğu'nun bu dönemde
yaşadığı sorunları tarihin hiç bir döneminde yaşamadığını" kaydeden
genel sekreter, Filistin halkına yaşama hakkı verilmediği için bölgede
büyük dramatik olayların yaşandığına dikkat çekmiş. 1916'da Rusya,
İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı İmparatorluğunun mirasını paylaşmak
amacıyla aralarında gizli bir antlaşmaya [Sykes-Picot] vardığını ve bu
bölgeyi paylaştıklarını, bu gizli anlaşmanın Bolşevik İhtilalinin
ardından açığa çıktığını ve böylelikle devre dışı kaldığını(12) belirten
İhsanoğlu, Orta Doğu haritasının nasıl çizildiğini anlamdan bu bölgenin
sorunlarına çözüm getirilemeyeceğini(13) söylemektedir. Irak ve
Filistin, dolayısıyla bütün bölgeye umutla bakmanın zor olduğunu
belirtmesi ise, doğru olmakla beraber, eksiktir. Çünkü bölgeye umutla
bakabilmenin en ciddi kaynağına tamamen Müslümanlar sahip bulunuyorlar.
Bu kaynak hiç şüphesiz ki Kur'an'dır. Kur'an varken Müslümanların
'çaresizlikten' dem vurmaları büyük bir talihsizliktir.
Ekmeleddin İhsanoğlu'nun, İsrail politikalarının bölgeyi hızla felakete
sürüklediğini ve (bu son saldırılarda) İsrail'in haklı tarafı
bulunmadığını söylemiş olması, olayların sadece bir onbaşının
kaçırılması meselesi olmadığının altını çizmesi gayet yerindedir. Şu
sözleri de gerçeğin ifadesinden başka bir şey değildir: "Mesele
İsrail'in, Güvenlik Konseyi kararlarına, Madrid ve Oslo'daki anlayışa ve
daha sonra teklif edilen yol haritası ve tüm uluslararası belgelere
aykırı olarak sınırlarını saptaması, inşa ettiği tecrit duvarının
arkasındaki toprakları kendi toprakları ilan etmesi ve ardındakileri
ölüme terk etmesi meselesidir." Genel sekreter, Arap Birliği nezdinde
Filistin'e çok para toplandığını ama, Amerika ve AB'nin koydukları yasak
nedeniyle hiçbir bankanın bu paraları transfer edemediğini de sözlerine
ekliyor.(14)
Türkiye'nin Rolü ve Önemi
Abant'a katılamayan Abdullah Gül'ün yerini kısmen de olsa doldurduğu
söylenen Yaşar Yakış, değerlendirmelerini Abant'a iyi yakıştırmış.
Yakış, Ortadoğu'da Türkiye'nin rolünün abartıldığını, Mısır, ABD, Rusya
ve AB ülkelerine de dikkat edilmesi gerektiğini vurgularken kısmen haklı
olabilir. Ama kanaatimce eski bakanın dikkatinden kaçan husus,
Türkiye'nin Ortadoğu'da bir model ülke olduğudur. Yaşar yakış, ABD ve
İsrail ağzıyla konuşarak, İran'ın nükleer enerji üretme hakkı olduğunu
fakat Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı üyesi İran'ın gizli girişimde
bulunma hakkı olmadığını; İran'ın nükleer programının haklı olarak çevre
ülkeleri ürküttüğünü, İran'ın nüfuzunun bölge dengelerini bozacak boyuta
ulaştığını söylüyor.(15) Sabık bakanın, İsrail'in nükleer silahları,
uluslar arası hiçbir yasayı tanımayan ve Filistin'de her şeyi yakan, yok
eden saldırganlığına söyleyecek bir tek cümlesinin bulunmaması çok
manidardır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler ise konuşmasında,
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının açılışına değinerek, Türkiye'nin enerji
koridoru haline geldiğini, Samsun-Ceyhan, ardından bir de Azerbeycan'dan
Avrupa'ya uzanan Nabucco hatlarının da eklenmesiyle Türkiye'nin koridor
olmaktan çıkıp, terminal olacağını belirtmiş; bir gazetecinin
benzetmesiyle iyi bir 'icraatın içinden' yapmış. AKP hükümetinin enerji
bakanına da herhalde, Türkiye'nin enerji koridoru olmasına bu kadar
sevinmek yaraşır…
Ortadoğu, Petrol ve ABD İlgisi
Konu ABD, yer de Abant olunca, en iyi haber Cengiz Çandar'dan
alınır. ABD'nin Ortadoğu'ya neden 'ilgi' duyduğunu Çandar şöyle
açıklıyor: Dünyanın en zengin petrol kaynakları bu bölgede olduğu
sürece, ABD mevcudiyetini bulundurmaya devam edecektir! Bu sebeple,
görünebilir bir gelecekte, petrol yerini başka bir enerji kaynağına
bırakmadıkça bu bölgenin istikrara kavuşması hayaldir!(16)
Mehmet Bekaroğlu'nun, Neocon gibi konuşmakla suçladığı Çandar'a göre,
İsrail-Filistin sorunu aslında çözülmüştür, 'patırtısı' ise 5 yıl daha
sürecektir. Çünkü diyor Çandar, (bu görüşüne delil olarak), Arap dünyası
iki devletli çözümü kabul etmiştir ve Büyük İsrail Projesi sona
ermiştir. Irak'taki durumu ve BOP'u (kendisi Büyük İsrail Projesi diyor)
da değerlendiren Çandar, "ABD Irak'ta saplandı kaldı. BOP tıkandı."
söylemini yanlış buluyor ve "Böyle bir durum yok. Hayale kapılmayalım."
diye ekliyor.(17) Zaman yazarı Nihal Bengisu Karaca Çandar'ın bu
konuşmalarını, "adeta 'tecavüz kaçınılmazsa tadını çıkarın' türünden
kabul edilemez mesajlar"(18) olarak yorumlamakta, fakat bana kalırsa bu
yorum eksiktir. Bence Cengiz Çandar daha ileri bir şey söylüyor ve diyor
ki, ABD tecavüz etmekte tabi ki haklıdır, tecavüz edecektir ve bu
tecavüzler devam edecektir. Var mı itirazınız?
Mehmet Bekaroğlu'nun gözlemine göre de Çandar, ABD'nin Irak'taki ilk
valisi Bremer'in "Karşı çıkan herkesi, izleyeceğiz, yakalayacağız ve
öldüreceğiz" demesine benzer şekilde "Bölge ABD ile yeniden doğuyor, iş
bitmiştir, hiçbir şansınız yok, yok olacaksınız" tehdidini savurmuş.(19)
İşte Çandar bu şekilde küfrediyor, tehditler yağdırıyor, İsrailli Prof.
Benny Morris'in ağzıyla verip veriştiriyor. Abant'ın konsil olduğunu
kabul etmeyen 'dini bütün' en büyük İslam alimleri ise gayet sakin, tam
bir Müslüman ve âlim vakarıyla bu küfürleri dinliyorlar, mikrofondan
yayılanı 'rahmet-i ilahî' sanıyorlar. Yine Bekaroğlu'nun tanıklığına
başvuralım, diyor ki, "Hayrettin Karaman Hoca'nın beni 'köyün delisi'
durumuna düşürmeye çalışan çıkışı oldu." Oturumu yöneten Karaman, adeta
'Abant ruhu' adına, Çandar'a sahip çıkıyor, konuşma hakkını savunuyor ve
Bekaroğluna da, "heyecanlıdır, sert konuşur, sivri kelimeler seçer"
dedikten sonra, onun konuşmasının bir tür çeşni olduğu anlamına gelen
sözlerle meseleyi kapatıyor.(20) İşte Abant konsilinde, "birbirimizi
kavga etmeden dinlemek", "bir araya gelmesi düşünülemeyen kimseleri bir
araya getirmek gibi bir başarı" dedikleri budur.
Peki nerden 'böyle' oluyor, bu işin bir sırrı var mı? Elbette var, çünkü
Cengiz Çandar, sözlerinin arasına, o sihirli cümleyi yerleştiriyor: "Bu
diyaloğun mayasını muhterem Fethullah Gülen çaldı. Onu şükranla
hatırlamamız gerekiyor."(21) Bu cümleden sonra, var mı itirazı olan?
Evet, Fethullah Gülen'in çaldığı maya tutmuştur! Hayreddin Karaman'ın ve
Mehmet S. Aydın'ın Abant'ta diktikleri demokrasi ağacı büyümektedir!
Ortadoğu'da İsrail, teröristlere karşı savaşını sürdürmektedir!
Condoleezza Rice Ortadoğu'yu yeniden kurmaktadır!
Cengiz Çandar, Abant konsilinde tebliğini sunarken, İmam İbni
Teymiyye'nin ismini anmadan edemiyor. Tıpkı Moğol ordusu gibi, Çandar ve
ABD de İbni Teymiyye'den rahatsız. Güya akıllarınca, cihadcı/selefî
İslam, kendini İbni Teymiyye'ye dayandırmaktaymış. Emekli büyükelçi
Gündüz Aktan'ın da "hıh" dediği bu tez, Yasin Aktay ve Cemal Uşşak
tarafından, İbn Teymiyye ve Modern Selefilik üzerine yapılan
açıklamalarla çürütülesiymiş.(22) Eski ve yeni Moğollar hiç
düşünmüyorlar mı acaba ki, İmam İbni Teymiyye yokken, Müslüman
mücahidler, kendilerini kime dayandırarak, canlarıyla ve mallarıyla
Allah yolunda cihad yapıyorlardı? Siz, 'düşünmüyorlar mı?' dediğime
bakmayın, tabi ki düşünüyorlar ve işte Abant gibi konsiller, cihad
kavramının asıl kaynağını [Kur'an'ı] kurutmak için vardırlar. Kur'an'ı,
olanca iman ve cihad dinamizminden boşaltabildikleri an rahat edecekler
bu konsil babaları. Bunun içindir ki, bu konsillerde kendisine şükran
duyulanlar modern ruhânîlerle, şükran duyan modern piskopos [neo-con]lar
tam bir koalisyon içinde çalışmaktadırlar.
Abant'ta Yahudi Zılgıtı
Abant'ın 'Küreselleşmenin Yansımaları: Çatışma-Meydan Okuma-Uyum'
başlıklı oturumu hararetli geçmiş. İsrail'den -mutlaka 'maya' daha iyi
tutsun diye- davet edilen, Ben Gurion Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.
Dr. Benny Morris, birazcık akıl, iz'an ve insafı kalmış olanlar için,
aslında iyi bir 'ders' vermiş görünmektedir. Mustafa Özcan'ın "Adeta
pervasızlıklarıyla kendilerini değil de İsrail'i temsil ettiler" (diğeri
Efraim İnbar) dediği bu başı kippalı Yahudi Profesör, Filistin'de iki
devletli bir çözümü savunuyor. Diyor ki, "Arapların daha çok bulunduğu
topraklar Arap devletinin, Yahudilerin daha çok bulunduğu topraklar da
Yahudilerin olabilir. Böylece sorun çözülür." Ne kadar ilginç değil mi?
Ama acele edip de bu Yahudi'nin Filistinli Müslümanlara da hak-hukuk
tanıdığı gibi bir zehaba kapılmayalım. İki devletli çözüm önerisini şu
gerekçeyle istiyor: Eğer diyor tek devlet olursa, Yahudiler kısa sürede
azınlık durumuna düşer. Çünkü Arap nüfusu sürekli artarken (%75'i 25
yaşın altında), Yahudi nüfusu azalmaktadır.
Yoksa Benny Morris'e göre, Yahudiler bölgede "Batı'nın ilerici
değerleri"ni temsil ediyorlar; Araplar ve Filistinliler ise "İslami/geri
değerler"de ısrar ediyorlar. Araplar, gayrimüslimleri, kadını ve
eşcinselleri horluyorlar, dışlıyorlar. Bu iki kültürel değerin bir arada
yaşaması mümkün değildir.(23)
Konuşmasına tepki gösteren ve İslam'a karşı saygısızlık yaptığını
söyleyen Arap delegelere (eksik olmasınlar Arap kardeşlerimiz, son
derece uyanıktırlar, 'İslam'a hakareti' çok tez anlayıveriyorlar!).
Benny Morris, "İslam'a karşı saygısızlık yapmadım. İslamî yazılarda
Kur'an da dahil olmak üzere maymun ve domuzun oğullarından bahsediliyor.
Bunun Yahudiler olduğu söylenir. Hamas'ın tüzüğünde de var ve
silinemez."(24) cevabını veriyor. Bu kadarla da yetinmeyen Profesör,
"Tarih boyunca Müslümanlar ve elbette özellikle Araplar, Yahudilere
büyük zulümleri reva görmüşlerdir. Öyle ki Müslümanların Yahudileri bir
katliama uğrattıkları dahi söylenebilir." şeklinde saldırıya devam
ediyor ve sözlerini aynen şu cümle ile bitiriyor: "İsmail'in
çocuklarının ulusu tarih boyunca Yahudilere zulmetti, onları
dışladı."(25)
Bir gazetecinin, adı geçen Profesörle ilgili gözlemleri şöyle: "Benny
Moris'in konuşmalarından çıkarak söylemek gerekirse, İsrail halkının
hemen büyük bir bölümü, Filistinlilerin bu dünyada yaşama hakkına sahip
olduğuna inanmıyor." "Benny Moris, konuşmasının hiçbir bölümünde, henüz
adı bile konmamış bebeklerin ölümünden rahatsız olduğunu ifade eden tek
cümleye yer vermedi. … 'insanlık durumu' ile ilgili tek cümle etmedi,
ama tarihte Müslümanların Yahudileri katlettiğini ve İslam'da Yahudiler
hakkında hep olumsuz ifadeler kullanıldığını çok pervasız bir dille
söylemekten de geri kalmadı. … Yahudiler İspanya'dan sürüldüklerinde,
Avrupa'da katliama uğradıklarında hangi Müslüman ülkeye sığındılar'
sorusunu da duymazlıktan geldi."(26)
Evet, görüldüğü gibi, Yahudilerin asıl derdi Kur'an'la, Peygamber
Muhammed (sav) ile, Müslümanların Allah'ı iledir. (Elie Weisel adında
bir Yahudi, Ehud Olmert'in ve Ariel Şaron'un adaletli olduğu, Allah'ın
adaletli olmadığı kanısındaymış.(27)). Görüldüğü gibi, Türkiye'nin en
büyük alimlerinin gözlerinin içine baka baka, Müslümanlara ve onların
kitabı Kur'an'a kini kusarak konuşan Yahudi bilginin, sadece sin-kaflı
küfür etmediği kalıyor. Evet, Kur'an, Yahudilerden bir kısmını Allah'ın,
"aşağılık maymunlar olun" (Bakara, 65; A'raf, 166) ve "İçlerinden
maymunlar, domuzlar ve tağuta tapıcılar çıkardık" (Maide, 60) emri ile
zelil ettiğini haber vermektedir. Bunu tartışmanın yeri burası olmamakla
birlikte, bu ifade, birçok müfessirin takıldığı gibi, gerçek anlamda
insanların maymuna ve domuza dönüştüğü anlamına gelmemektedir. Burada
bahsedilen, biri insana şeklen diğerlerinden daha çok benzeyen ve
taklitçi; diğeri ise, eti yenilmesi yasaklanmış, adı ancak hakaret
amaçlı kullanılan iki hayvandır ve ilgili Yahudileri aşağılamak için
kullanılmış bir benzetmedir.
Büyük Ortadoğu Projesi'ne hizmet eden herkes Kur'an'ın bu benzetmesinden
rahatsız olmaz mı? Abantçıları rahatsız eden de budur. Aslında
uzlaşmacılar için hoşa gidecek Kur'an, Yahudi, Hristiyan ve diğer müşrik
gruplara hiçbir eleştiri getirmeyen, herkesin putunu öven,
ikiyüzlülüklerini deşifre etmeyen bir Kur'an'dır. Her ne kadar böyle bir
şey artık imkansız ise de, hermönetik yoluyla, ne kadar yumuşatırsak
kardır gözüyle bakıyorlar.
Müslümanların, veya 'İsmail'in çocukları'nın (bildiğim kadarıyla
İsmail'e 'kara kadının oğlu' derler) tarih boyunca kendilerine
zulmettiğini, katliama uğrattığını söyleyen bu fanatik Yahudi bilim
adamına, Abant salonunda demek ki doğru dürüst bir tane 'İsmail'in oğlu'
yokmuş ki, müessir bir cevap verememişler. Adam tek başına, ama sanki
İsrail ordusu gibi orayı etkisiz hale getirmiş.
Aslında Benny Moris bu fikirlerinde yalnız değil. Türkiye'den, İsrail'in
Filistin'de teröristlerle savaştığını doğrudan yazabilen yazarlar
(Özdemir İnce, Ertuğrul Özkök v.b.) olduğu gibi, Abant konsilinde, Benny
Morris de yalnız değildir. Prof. Dr. Mehmet Altan'ın konuşması da
Morris'i aratmaz. Küreselleşmenin Yansımaları: Çatışma-Meydan
Okuma-Uyum" başlıklı toplantının başkanlığını yapan Mehmet Altan:
İsrail, Hamas ve Hizbullah'ın aslında 'savaş yanlısı' tarafı
oluşturduğunu söylemekte; "Şartlanmaları, alışkanlıkları, kültürleri ve
sosyo ekonomik konumları nedeniyle insanların [Filistinliler'in] 'barış'
yerine 'savaşı' seçme gibi bir tuzağa" düştüklerini, "nitelikli bir
yaşamın peşinde koşmak yerine, intikam peşinde koşarak helak
olduklarını" (çünkü bu, "Şark'ın bir geleneği"dir diyor) ileri
sürmektedir.(28) Altan demek istiyor ki, Hamas ve Hizbullah savaş
yanlısı iki örgüttür; savaşa ve intikam almaya şartlanmışlardır, zaten
bu, geleneklerinde (ve genlerinde) var. Şöyle, tıpkı ashab-ı Abant gibi,
gününü gün etmek varken, Amerika'ya ve İsrail'e kafa tutmakta,
dolayısıyla kaşınmaktadırlar! Eh, o halde ABD ve İsrail'e düşen de,
onları yakarak yok etmektir!
İşte Mısırlı Türkoloji Profesörü Ahmet Al Khatoury'nin, merd-i Kıptî
usulünce, "meğer hiçbir Arap ülkesinin vatandaşları, İsrailliler'in
katıldıkları toplantılara iştirak etmezmiş. Uzun yıllar sonra ilk kez bu
toplantıda, İsrailliler'le bir arada olmuşlar."(29) dediği Abant'ta
bunlar konuşulmuş.
Yahudilerin 'İzzeti', 'Müslümanım' Diyenlerin Zilleti
11. Abant, sonuç bildirisi yayınlayamayan ilk Abant oldu. Sonuç
bildirisi yayınlanamaması da, toplantının ne gibi amaçlara hizmet
ettiğini göstermesi bakımından ibret vesikasıdır. Olayın serencamından
kısaca bahsetmek yerinde olacak
Toplantı sonunda sekiz maddelik bir sonuç bildirisi hazırlanmış ve eş
başkan Mete Tunçay tarafından okunmuş. Mısır eski Dışişleri Bakanı Ahmed
Mahir, metnin ısmarlama olduğunu ve kendilerinin önceden buna muttali
olmadıklarını söyleyerek, metinde geçen "Ortadoğu halkları onaltıncı
asırdan yirminci asrın başlarına kadar asırlarca huzur içinde
yaşamışken, bölgenin geçtiğimiz yüzyıl içinde dünya gündemini en uzun
süreli meşgul eden sorunlar yumağı haline gelmesinin nedenleri
sorgulanmalıdır. Bu konuda doğru bir teşhiste bulunmadan çözüme ulaşmak
güçtür..." cümlesine ve "Üç manevi din için kutsal olan Kudüs her üç din
müntesibinin de rahatça ibadet ettiği, bir arada yaşadığı barışın
sembolü bir şehir olmalıdır" sözlerine itiraz etmiş ve "Kudüs Filistin
toprağıdır" demiş. Mete Tunçay ile sert tartışmaya giren Mahir, son
cümlenin metinden çıkarılmasını, aksi taktirde metnin sadece eş başkanı
bağlayacağını söylemiş. Bundan sonra yapılan diğer tartışmaların da
etkisiyle, bu yıl ortak bildiri yayınlanmamasının uygun görüldüğü
açıklanmış.(30) Ahmed Mahir'in bildirinin tamamına itiraz ettiği
anlaşılınca, katılımcılar, herkesi bağlamayan, sadece 11.Abant Platformu
Düzenleme Kurulu adına bir açıklama yapılmasını önermişler ve böylece
sekiz sayfalık bir metin yayınlanmış.
Aslında bir diğer rivayete göre de, Arap katılımcıların asıl tepkisi,
Ortadoğu'da yaşanan son gelişmelerden sonra metinde, İsrail'i suçlayan
cümlelerin yer almamasıdır. Kimisi de sonuç bildirisi metninin bir
oldu-bittiye getirildiği kanaatindedir. Yayına hazırlanıp akim kalmış
sonuç bildirisinde yer alan, "orantısız ve ölçüsüz şiddetin
karşısındayız"(31) cümlesi, Abant'ın maskeli bir neo-con toplantısı
olduğunun göstergesidir. Dikkat edilirse, İsrail adına konuşan herkes
İsrail'in orantısız güç kullandığı gibi sözler geveliyor. İsrail
devletinin bizatihî 'orantısız' olduğunu söylemek tabi ki yürek istiyor.
Demek ki İsrail, bugüne kadar genel olarak yaptığı gibi, orantılı güç
kullanıp, bütün dünyayı ayağa kaldırmadan, ara sıra da Kofi Annan'ın
birkaç memuruna namluları doğrultmadan Filistinli çocukların işini
bitirse, sorun yok!
Gündüz Aktan, Mısırlı katılımcıların ortak metne gösterdikleri tepkinin
nedenini, Kudüs'ün üç dinin kutsal mekanı olduğuna vurgu yapılması,
Filistin'in başkenti olduğuna dair ise bir göndermenin yapılmamış
olmasına bağlamaktadır. Fakat diyor Aktan, "orada İsrailli katılımıcılar
da vardı ve böyle bir gönderme yakışmazdı."(32) Tabi ki, İsrailli heyete
yakışan neyse, Abant da o kararı almalıdır… Prof. Dr. Hayreddin Karaman,
"Kudüs'ün Müslümanların elinde kalması ve gücümüz yeterse Filistin
devletinin başkenti olması bütün Müslümanların arzusu, rüyası ve kesin
talebidir, bunu kimse tartışmaz" diyor(33) ama, hem çelişkisine dikkat
etmiyor, hem de büyük bir cesaret gösteriyor! Kaldı ki Prof. Karaman
'Türkiye'nin en büyük alimi' ünvanına da çok güvenmemeli, zira Abant'ın
da en büyük emektarı olduğuna filan bakmazlar, neo-conlar onu da kara
listeye alırlar. Bizden söylemesi…
Neticede değerlendirme metnine, "Hiçbir kişi, grup veya toplumun
davranışı veya şiddet eylemi, topyekün ait oldukları millete ve mensup
oldukları dine mal edilemez. Bütün dünyada 'öteki'ni daha baştan hasım
ilan eden öğretiler eğitim müfredatlarından çıkarılmalıdır."(34) cümlesi
ilave edilerek, Yahudi fanatizmine iyi bir kıyak daha geçilmiştir.
Genelleme yapmamak, toptan reddetmemek adına, şu anda yeryüzünün en
şerîr toplumu, hak etmediği bir saygınlıkla anılmıştır.
Türkiye'nin Rolü
Bilindiği gibi Türkiye Büyük Ortadoğu (Condoleezza Rice'ın yeni
ifadesiyle 'Yeni Ortadoğu') Projesinde 'model ülke' rolünü oynamaktadır.
Türkiye'nin bu rolü, avcıların keklik avlamak için kafeste taşıdıkları
ve öterek, avlanması gereken keklikleri yanına çekmesi beklenen tuzak
kekliğe benzemektedir. ABD'nin gözünde Türkiye'nin 'değeri' buradan
kaynaklanmaktadır. Fakat Türkiye'ye bu rolü oynatmak tamamen sorunsuz da
değildir. Her şeyden önce, Türkiye içinden birtakım 'hoca'lar,
'hocaefendiler', 'üstad'lar, halk üzerinde nüfuzu olan akademisyenler
'kafes'e girdirilip, iyi keklik sesi çıkartacak biçimde eğitilmeleri
gerekir. Bunlar evet bir yere kadar kolaydır, fakat aynı zamanda bu
kimselerin, ciddi görünümlü, göz dolduran bazı etkinliklerde bulunmaları
da icabeder. Ardından, bu oluşumlar, ABD, İsrail ve batılı devletlerin
kayığını çalıcı söylemler geliştirecekler. Fakat bu tür manevralar hemen
bir anda olmuyor. İşte Abant gibi platformların şu anki işlevi tam
olarak budur.
Türkiye, laik/demokratik kültürle İslam'ı pekala bağdaştırabilmiş bir
ülke olarak BOP'da önemli bir rol oynamaktadır. Abant toplantısında
Türkiye'nin bu yönüne sık sık atıf yapılması rastgele ve tesadüfî
değildir. Abant'a katılan, el-Ahram Politik ve Stratejik Araştırmalar
Merkezi Başkan Yardımcısı Muhammed Seyyid Said bu rolü şöyle açıklıyor:
"[Türkiye,] demokrasi ve İslam'ın birlikte olabileceğini gösteren bir
örnek. Türkiye'nin demokrasi tecrübesi, demokrasiye geçişini barış
içinde gerçekleştirmiş olması da bizim için bir ilham kaynağı. İslam ve
sekülerizmin bir aradalığının imkânının örneği olarak Türkiye, Ortadoğu
ülkeleri için çok önemli bir rol model konumunda. Çünkü İslam'ın
demokrasiyle bir arada olmasının mümkün olduğunu gösteriyor.
Demokrasinin İslam'la bağdaşacağını gösterdiği gibi, İslam'ın da
demokrasiye katkıları olacağının delili…"(35)
İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu da Türkiye'nin rolü bağlamında,
İslam-demokrasi uyuşmazlığının söz konusu olmadığını belirtmektedir:
"İslam ve demokrasi arasında bir çelişki veya kavga yoktur. İslamiyet
demokratik prensiplerin birçoğunu kendi mesajları olarak sunmaktadır.
Demokrasinin evrensel değerleri İslam ülkelerinde de kabul görmektedir.
Bununla birlikte her ülkede gelişme seviyesinin ve şartların farklı
olması bu konuda her devletin farklı bir rota çizmesi gerekliliğini
zorunlu kılar."(36)
Ezberciliği, tepeden inme fikirleri, 'anı geçmiş asırlar özlemi'ni,
'İslam altın çağı', 'Asr-ı Saadet' gibi özlemleri eleştiren Prof. Dr.
Kemal Karpat, bunlar çok güzel olmakla beraber artık oraya
dönemeyeceğimizi, İslam'ın altın devrinin nasıl kurulduğunu anlamamız
gerektiğini söylemekte. O altın devri incelediğiniz zaman bugün modern
çağın pek çok şartlarını o gün orada yerine getirildiğini, "demokrasinin
esası olan tüm önemli tecrübeleri ve altın çağı yaratan nedenlere"
bakmamız gerektiğini ve okulda bunları okutmamız gerektiğini salık
vermekte. Karpat, "İslam, demokrasiyle uyuşur mu?" diye sorduktan sonra,
cevabını şu şekilde vermektedir: "İslam cemiyetine ve Ortadoğu'ya
gelince, illa demokrasinin bir kökünü dinde bulmak isterseniz bunu
İslam'da kolayca bulabilirsiniz. İcma'dan tutunuz, meşverete, şûraya
kadar bu ana mefhumlar demokratik mefhumlardır. İlla bu mefhumları
dinde, kültürde arayacaksanız, bunları İslam'da bulabilirsiniz. Fakat bu
umdeler ve bu prensipler yüzlerce seneden beri İslam'ın bünyesinde
yaşamasına rağmen, buna dayanarak bir demokrasi kurulmamıştır. Bunlarla,
yani bu prensiplerin, kendiliğinden harekete geçerek bir demokrasi
kurmasına imkan yoktur. Demokrasi nihayet insanların ileriye dönük
isteklerinden, vizyonlarından, insan anlayışından, toplum anlayışından
doğan ve bunu kendi kültürüyle, geleneğiyle birleştiren bir düşünceden,
bir histen doğar."(37) Demek ki İslamî mefhumlardan bir demokrasi
doğurtulması için her türlü sun'î ilkah çalışmaları devam etmektedir.
Hayreddin Karaman, Abant konsilinde, konuşmacılar tarafından "İslam'da
da laik demokrasiye geçişi kolaylaştıracak yorumlara ihtiyaç bulunduğu
ifade edildi" dedikten sonra, kendi görüşü olarak, "Demokrasi de İslam
da tek bir yorum ve uygulamaya bağlı değildir; birden fazla demokrasi
anlayışı ve İslam yorumu (mezheb, ictihad vb.) vardır. İslam ile
uzlaşacak bir demokrasi yorum ve uygulaması bulunabilir."(38)
sözleriyle, uzlaşma köprüsünden geçerek demokrasi alanına ayak bastığını
göstermektedir.
Benim kendisini, Fethullah Gülen'in ZAMAN'daki sözcüsü gibi algıladığım
Hüseyin Gülerce, batılılaşmış bir Türkiye'nin Doğu'yla ilişkilerini
nasıl dengede tutacağına değinmektedir: "Türkiye bölgenin en önemli
ülkesidir. Çünkü hem Amerika ve İsrail ile ilişkileri, hem de bölge
ülkeleri ile iyi ilişkileri var Üstelik demokrasi ve İslam'ın çatışmadan
bir arada bulunabileceğini gösteriyor. Türkiye, Arap ülkeleri ve
Ortadoğu ile ilişkilerini uzun bir süre askıya aldı. Yüzümüzü Batı'ya
çevirmenin, Doğu'yu ihmal etme anlamına gelmediğini anladığımızda ise ne
kadar zarar ettiğimizi de fark ettik."(39)
Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fuat Keyman, Türkiye AB'ye ne
kadar çok yönelirse Ortadoğu için barış imkanının da o kadar artacağını;
Türkiye-AB ilişkileri ne kadar derinleşirse Ortadoğu'nun da
demokratikleşme ve reform hareketlerine o kadar yöneleceğini
savunmaktadır.(40)
Abant toplantısında, Ortadoğu gerçeğine ilişkin en insaflı
değerlendirmeleri Ali Bulaç'ın yaptığını teslim etmek gerekir. "Daha 80
sene öncesine kadar Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan ve Yemen'e
kadar olan bölge bizimdi. Şimdi bu ülkeler -psikolojik olarak- bize
Latin Amerika ülkeleri kadar uzak geliyor. Bölgeyle ilgili bilgi ve
kanaatlerimizin büyük bölümü oryantalist çizimlere dayanıyor;" "Koca
koca adamlar, anlı şanlı tarihçiler bugünkü trajediyle ilgili görüş
beyan ederken, 'Araplar, Filistinliler müstahak, Osmanlı'ya arkadan
vurmanın cezasını çekiyorlar' diyebiliyor. 400 sene bize taş atmayı
aklından geçirmeyen Arap halkını töhmet altında bırakan bu söylem,
tarihî hiçbir hakikate dayanmıyor. Bir avuç kendini bilmez gafilin
İngilizlerin kışkırtmasına kapılmasından nasıl bütün Araplar sorumlu
tutuluyor, bugün Filistinlilerin yaşadığı insanlık trajedisi bu marjinal
hadiseye bağlanabiliyor? Balkan halkları bize başkaldırdı, 5 milyon
insanımızın hayatına kastetti, hepsi ayrıldı; neden onların başına
musibet gelmiyor da bu zavallı Araplar ha bire cezalandırılıyor? Bu ne
biçim suç ve ceza, bu ne biçim hukuk ve adalet anlayışı?"(41)
"İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ülkemizi işgal etti,
binlerce ve on binlerce insanımızı şehit etti; son toprak parçamızı da
parçalamak istedi. Bugün bundan hiç söz etmiyor, bu dünün işgalcileri ve
emperyalistleriyle AB içinde yer almak için akla karayı seçiyoruz. Bunu
unutabiliyoruz da, küçük bir kabilenin ihanetini ve gafletini nasıl
bundan sonraki hattı hareketimizin temeli haline getirebiliyoruz? Yoksa
bizim hiçbir şekilde bölgeyle ilgilenmemizi istemeyen, bölgeyi sadece
kendi kontrolünde tutmak isteyenler mi bize bunu sık sık
hatırlatıyor?"(42)
SONUÇ
11. Abant'ta konuşulanları ana hatlarıyla özetlemeye çalıştım. Bu
konuşulanlar Türkiye'de ilk değildir, herhalde son da olmayacaktır. Ama
bizim de bu uyarı görevimizi yapmamız gerekir.
Ortadoğu bölgesinde ABD sınırları yeniden çiziyor, rejimler tek tek
elden geçiriliyor. Arap rejimlerinin belki de hemen hepsini, Saddam
Hüseyin türü bir akıbet bekliyor. Tabi ki liderlerin akıbetleri, onların
kendi sorunu, Amerika'nın, istediği harita değişikliği hedefine ulaşıp
ulaşamayacağı da ayrı bir tartışma. Fakat ABD'nin asıl düşmanı
İslam'dır, ABD'nin bundan başka nihaî hesabı-kitabı da yoktur. Büyük
Ortadoğu Projesi, İslam'ı dönüştürme, sekülerleştirme, batının
değerleriyle, demokratik yaşam biçimiyle tamamen uyumlu hale getirme
girişimidir. Bu, ABD'nin 'havuç' politikasıdır. Bu politikayı açıklamak
için bir kez daha Ali Bulaç'ın tespitlerine başvuracağız. Bu tespitin
de, 'Abant ruhu'na ters olup olmadığını bu yazıyı okuyanlar
değerlendirsin lütfen: "İslamiyet'i, Neo-conların babası Norman
Podhoretz'in deyimiyle 'Ortadoğu'dan kazımak' ve İslam dinini salt
'seküler ritüeller seviyesine indirgeyecek' projeleri eğitim, kadın
hareketleri ve STK'lar (laik misyoner kuruluşlar ve Batılı fonlarca
finanse edilen stratejik, ekonomik, sosyal, kültürel araştırma
merkezleri) aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmak."(43)
Benim bu satırlara ekleyebileceğim tek şey var, o da şudur: Sadece
'batılı fonlar'la finanse edilen değil, 'yerli fonlarla' finanse edilen,
ya da ediliyor görünen, rengi yeşile çalan STK'lara da dikkat etmek
gerekiyor.
ABD'nin bu havuç politikası yanında bir de 'sopa' politikası var ki
işte, İran, Hizbullah ve HAMAS gibi, "değişmeyeceğim!" diyenlerin payına
bu politika düşmektedir. Kuşkusuz Allah, tevhid akidesi üzerinde sağlam
duran, kafirlerin tuzaklarına düşmeyen gerçek mü'minlere zaferler nasip
edecektir. Zaten tevhidî çizgisi eğri olan yapılar, savaş kazansalar
bile 'başarılı' sayılamazlar. Dolayısıyla, yaşanan olaylardan ders alıp,
Allah'a imanımızı daha da güçlü ve kusursuz hale getirmek zorundayız.
Daha önceki yazılarımda da söylemiştim, bundan sonra Abant'a benzeyen
yeni yerli-misyoner teşkilatların zuhur etmesi muhtemeldir. Hristiyan
misyonerleri bağlamında ortalığı vaveylaya veren seslerin, Abant benzeri
bir çok nurlu, ışıklı v.s. misyonerlik faaliyetlerini hiç görmemeleri,
bir ahbap-çavuş ilişkisini çağrıştırmaktadır. Hristiyanların kendi
başlarına medetleri yokken, kalkıp da Ortadoğu halklarını, Türkiye'yi
hristiyanlaştırmaları gibi bir tehlike mevcut değildir. Bu iddia tam bir
hedef saptırmadır. Fakat şöyle bir tehlike mevcuttur: Saddam'ın attığı
birkaç füzeden korkan İsrail çocuklarına göz yaşı döken, uykuları kaçan
keramet-meâb hocalar, Filistin'de, Lübnan'da İsrail kurşunlarıyla delik
deşik edilen, yakılıp kavrulan çocuklar için 'tıs' bile çıkarmasa da,
küçük dünyasının mesîhî kerametlerle dolu olduğuna inanan bir zümre
oluşmuştur. Bu zümre, diyalog ve hoşgörü adı altında, hergün artan
Hristiyan-Yahudi ittifakının İslam düşmanlığını hafifsemede üzerine
düşeni bihakkın yapmaktadır. Yine bu zümre, artık günümüzde tam olarak
hayat-memat meselesi haline gelen, İslam-çağdaş batı medeniyeti
sorgulamasında, İslam'ı, batı medeniyetinin bütün kavramları ve
kurumlarıyla uzlaşan, uyuşan bir din haline getirme misyonunu da
hakkıyla ifa etmektedir. Elbette bu misyonda anılan zümre yalnız da
değildir.
Bu cümleden olarak, biz Müslümanlar, sadece ve sadece Allah'ın dinine
talip olmak, Allah'dan ve Allah'ın dininden razı olmak, Müslüman adından
başka isim almamak, Allah'ın çizdiği hedeflerden başka hedeflere
heveslenmemek, kafirleri veli edinmemek ve kafirlerin ekmeğine yağ
sürücü hiçbir faaliyete katılmamak durumundayız. Şeytan sağdan yanaşarak
bize, çok değersiz, denî metaları yüce hedefler gibi gösterebilir.
Şeytandan Allah'a sığınmalıyız.
Dipnotlar
1-Hayreddin Karaman, Abnat 2006, Yeni Şafak, 14.07.2006.
2-Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, İst-2005, s. 12.
3 -Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, s. 33.
4 -Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, s.67-68.
5 -Hüseyin Gülerce, Bu Maya Bir Tutarsa, Zaman, 20.07.2006. "…diyaloğu,
hoşgörüyü ve uzlaşmayı, yegane çözüm yolu olarak savunmak kolay değil."
6 -Hayreddin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, s. 30.
7 -Hüseyin Hatemi, Sevgi Ahdi, Yeni Şafak, 27.07.2006.
8 -Ali Bulaç, Ortadoğu: Bu İsmi Kim Verdi?, Zaman, 26.07.2006.
9 -Ortadoğu'da Sorun Bitmez, Bugün, 16.07.2006.
10 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi
Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
11 -Ali Bulaç, Ortadoğu: Bu İsmi Kim Verdi?, Zaman, 26.07.2007.
12 -Abant Platformu Ortadoğu'nun Geleceği İçin Toplandı, www.haber7.com,
14.07.2006.
13 -Süleyman Özışık, 11. Abant Platformu Başladı, www.sonsayfa.com,
14.07.2006.
4 -Semih İdiz, Sorunun Temelinde Filistin Meselesi Var, Milliyet,
17.07.2006.
5 -Murat Sabuncu, Abant'tan Osmanlının Rahmine Bir Bakış, Referans,
15.07.2006; Abant Platformu Ortadoğu'nun Geleceği İçin Toplandı,
www.haber7.com, 14.07.2006.
6 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi
Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
7 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi
Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
8 -Nihal Bengisu Karaca, Abant'tan Banttan Yayın, Zaman, 19.07.2007.
9 -Mehmet Bekaroğlu, Liberal Totalitarizm Abant Ruhunu Katlediyor,
Gerçek Hayat, 2006/27.
20 -Mehmet Bekaroğlu, Liberal Totalitarizm Abant Ruhunu Katlediyor,
Gerçek Hayat, 2006/27.
21 -Hüseyin Gülerce, Bu Maya Bir Tutarsa, Zaman, 20.07.2006.
22 -Mümtaz'er Türköne, Abant: Ortadoğu İçin Umut Var mı?, Zaman,
18.07.2006.
23 -Ali Bulaç, Neden İki Devletli Çözüm, Zaman, 19.07.2006.
24 -Emre Soncan, Ortadoğu'daki Sorun Eğitimle Çözülür, Zaman,
16.07.2006.
25 -Ali Bulaç, Neden İki Devletli Çözüm, Zaman, 19.07.2006.
26 -Mehmet Ocaktan, Bir İsrailli Abant'ta da İsraillidir, Yeni Şafak,
18.07.2006.
27 -Mustafa Özcan, Ortadoğu'nun Sıcağı Abant'a Yansıdı, Yeni asya,
19.07.2006.
28 -Mehmet Altan, Ortadoğuyu Anlamak, Sabah, 17.07.2006.
29 -Osman Özsoy, İsrailliler Mısırlı Bakanı Alkışladı, HO Tercüman,
18.07.2006.
30 -Aydın demir, Ortak Metin Krizi, Yeni Şafak, 16.07.2007.
31 -Elif Yıldız, Abant Tartışması Sürüyor, Yeni Şafak, 17.07.2006.
32 -Elif Yıldız, Abant Tartışması Sürüyor, Yeni Şafak, 17.07.2006.
33 -Hayreddin Karaman, Abant 2006, Yeni Şafak, 21.07.2006.
34 -Emre Soncan, Ortadoğu'daki Sorun Eğitimle Çözülür, Zaman,
16.07.2006.
35 -Hande Ekşioğlu'nun Röportajı, www.abantplatform.org, 11.07.2006.
36 -Murat Sabuncu, Abant'tan Osmanlının Rahmine Bir Bakış, Referans,
15.07.2006.
37 -Kemal Karpat, Kendine Güvenen Bir Türkiye AB'yi Güçlendirir, Zaman,
16.07.2006.
38 -Hayreddin Karaman, Abant-2006 (3), Yeni Şafak, 28.07.2006.
39 -Hüseyin Gülerce, 11. Abant: Ortadoğu'nun Geleceği, Zaman,
14.07.2006.
40 -Emre Soncan, Güvenlik Sorunu Çözülmeden Ortadoğuda Demokrasi
Yerleşmez, Zaman, 16.07.2006.
41 -Ali Bulaç, 11. Abant: Ortadoğu, Zaman, 17.07.2006.
42 -Ali Bulaç, 11. Abant: Ortadoğu, Zaman, 17.07.2006.
43 -Ali Bulaç, Ortadoğu: Bir Deli Gömleği-1, Zaman, 28.07.2006. |