|

Bizim Özel Günlerimiz(!)
Mustafa Bozacıoğlu
Batı
dünyasının icat ettiği ve bize de ihraç ettiği gün ve gecelerin birer
felsefesinin, arka planının olduğu ve bunlardan hareketle bir semere,
ürün ve sonuç devşirdikleri, çıkar sağladıkları bir gerçektir. Maalesef,
bizi de bu batağa, çekmeyi başarmışlardır. Suç ise fifti-fifti
aslında... Biz çanak tutmasak, onlar doldurabilirler mi?
Gelelim bizim kendi icatlarımıza; bu icatların felsefesi, batının icadı
özel günlerinkilerle yüzde yüz aynı olmasa da benzerlikleri
azımsanmayacak kadar fazladır. Hele sonuçları düşünüldüğünde; mal
tüketme ile dinî tüketme takdir edersiniz ki kıyas bile edilemeyecek
kadar farklı fecaatlerdir. Bizdekiler her ne kadar iyi niyetle(!)
yapılmış olsalar da sonuçları itibariyle "kaş yapayım derken göz
çıkarma" ameliyesine dönüşmüştür... İnsanları öyle veya böyle kazanma,
uzaklaştırmama, kuru bir imanı yeterli görme anlayışları ucuzcu,
beleşçi, sığınmacı, şefaati güya garantiye almış, Kuran'ın mesajından ve
Hz.Muhammed'in sahih sünnetinden uzak tipler oluşmasına neden olmuştur.
Burada hümanizmin, tasavvuf kültürünün etkilerinden de söz edilebilir.
Batıda gerçek Kur'an İslamı'nın 'İ'sine bile tahammül gösterilmezken; bu
tarz, tövbe bozma temalı, Allah Teala'nın sadece affının öne
çıkarıldığı, soft ve light kültürel söylemin kabul edilişinin ve adeta
teşvik edilmesinin altında bir bit yeniği aranması gerekmez mi?
Hal böyle olunca; bizdeki gün ve geceler daha fazla eleştiriyi hak
etmektedirler. Dahası eleştiri az gelebilir; reddi gerektirecek, en
azından içlerinin tamamen temizlenip, yeniden sahih anlam yüklemelere
ihtiyaç duyulacak haldedirler. Pansumanla geçiştirilemeyecek ameliyatlık
vak'a durumundadırlar. Batılılar bir ''tüketme'' kültürü ile bunu
yaparlarken ve bu, onların dünya görüşleri, inançları açısından normal
bir olgu iken, bizler de dini tüketenler durumuna düşmüşüz!.. Onlar
açısından kaybedilecek bir şey yok; zaten her şeyleri dünyaya matuf...
Konu 'din' olunca, 'üretme' ve 'tüketme' konularında çok titizlenmesi
gereken bizlerin içine düştüğü durum 'az gülüp, çok ağlamak' gereken bir
durumdur. Din konusunda çok daha fazla titizlenmek, sapla samanı
karıştırmamak gerekiyor... Durumun uhrevî boyutu olduğu için kayıpların
ve yanlışların telafisi de mümkün değil. Kaş yapayım derken, gözümüzü
çıkartmayalım!..
Kutlanacak bir doğum varsa, bu elbette Hz. Muhammed'in doğumudur, ancak;
"O, ölür veya öldürülürse topuklarınızın üzerinde gerisin geriye mi
döneceksiniz?" ilahî hitabına gerçek manada muhatap olabilecek
kifayetsizlik ve niteliksizliği sergileyenler ve o doğumu, ilahî mesajın
ışığında, cahiliyeden ve karanlıklardan aydınlığa, kendi doğumlarına
(hidayetlerine) vesile kılamayanlar için Mevlid Kandili'nin; Kur'an'ın
kadrini bilmeyenler ve onun mesajının aydınlığına sığınmayanlar, o gece
ile beraber imanî ve zihnî dönüşümünü sağlayamayanlar ve hayatının hiç
bir anında Kur'an ve ahkamına yer vermeyenler için Kadir Gecesi'nin;
İslam'a bütünüyle rağbet etmeyenler, sorumluluktan kaçanlar için Regaib
Kandili'nin; beraat etmek için hiç bir çaba ve sa'y göstermeyen, amelden
soyutlanmış, kuru bir iman iddiasında bulunan beleşçiler için Beraat
Kandili'nin ne getirisi vardır, götürdükleri yanında... Kur'an'ın;
"...Allah emretmediği halde ruhbanlık ihdas edip ona da hakkıyla
uymadılar!" hitabı, ne de güzel ifade ediyor meramımızı...
Öte yandan; bu gibi gün ve geceleri toptan reddetmeli miyiz? Ya da ıslah
etmeye mi çalışmalıyız? Bu anlam kaymasını tümden değiştirebilecek bir
etki mümkün müdür? Bu az bir çabayla olacak gibi görünmüyor. Zira,
köprülerin altından çok sular akmış, yanlışların üzerine yanlışlar
eklenmiştir. Bir yanlışı düzeltmenin, bir doğruyu ikame etmekten çok zor
olduğu bilinen bir gerçektir. Bu uzun süreçli bir eğitim işidir. Bu
eğitim seferberliğinde herkes elini taşın altına koymak, Hoca
Nasıreddin'nin dediği gibi; "Bilenler bilmeyenlere anlatmak, bilmeyenler
öğrenip gelmek ve bilenlere sormak" zorundadır.
Kaynağın başında oturanlar, suyu istedikleri oranda bulandırmaya devam
edeceklerdir. Bu, onların işi... Kaynağın hadimliği ise bir cehd işidir.
Buradan sızlanarak, söylenerek elde edeceğimiz hiç bir şey yoktur.
Olamaz da... Bizim işimiz; "karanlığa küfretmektense, kalkıp bir mum
yakmak" olmalıdır... Olaylara bir bütün olarak bakmayı ihmal etmemeli,
ayrıntılarda boğulmamalıyız.
Bugünkü haliyle, bu gün ve geceler İslam'ın aslında olmayan ucuzcu,
bedavacı, beleşçi bir söylemi haizdirler. Sorumluluktan uzak, eyyamcı
tiplere hitap etmektedirler. Çalışmadan, emek sarfetmeden kazanmak,
maddî anlamda faizdir, nemadır, tefedir!.. Bu anlamda, manevî olarak
ahirette kazanmak da çaba ve sa'y (emek) gerektirmektedir. Ekmeden
biçmek yok! İslam'ı vicdanlara indirgeyeceksin, kalp temizliğinden
(arielle yıkanmış!) bahsedeceksin, ibadetlerini ve hukukunu görmezden
geleceksin, işine geleni, işine geldiği zaman ve işine geldiği kadar
yapacaksın... sonra da bir gün veya gecede cennet umacaksın!.. Öyle
yağma yok!
"...şeytan sizi Allah diyerek kandırmasın!", "...yoksa siz kitabın bir
kısmına inanıyor, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?", "...ona indirilene
gündüzün bir vakti inanıp, gece inkar edin!" ilahî ikazları ne ifade
etmektedir. Yine; "...siz içinizden iman edenlerle cihad edenler belli
olmadan cennete girivereceğinizi mi zannediyorsunuz?", "..insan için
ancak sa'yinin karşılığı vardır.", "...tüm nimetlerden sual
edileceksiniz.", "...Allah onlardan malları ve canları karşılığında
cenneti satın almıştır.", "...herkes önceden elleriyle ne hazırlayıp
gönderdiğine baksın.", "...sizden öncekilere öyle yokluk, öyle darlık
dokundu ki, peygamber ve beraberindekiler (Allah'ın yardımı ne zaman?)
diyecek kadar darlandılar." vb. ayetler kime ve niçin indirilmiştir?
Kime hitap etmektedirler?
Allah yolunda öldürülenler, sürülenler, sıkıntılara yokluklara düşenler,
yardan-serden vazgeçenler bu kolaycılığı bilmiyorlar mı(ydı)? Hayatını
Allah'ın boyası ile boyayanlar, ibadet ve imanında tutarlı davrananlar
bu konuyu anlamamış veya yanlış mı anlamışlar(dı)? İleri geçenler ve
orta yolcular... Ne mutlu onlara... Hareketi, yola koyulmayı aklının
ucundan bile geçirmeyenler bekleyedursun bir gün ve gecede, torpil ile
beleşten onlara kavuşmayı/ulaşmayı!...
Mevlamız, elbette ğafurdur, rahmandır, rahimdir, tövbeleri kabul
edendir... Lakin O (c.c), kahhardır, cebbardır, azabı ve cezası çetin
olandır da... Herşeyden önce ve öte, ahdinden dönmeyen, adil olan ve
ahkem'ül-hakimîndir... Yoksa; "...büyüklerinden sakınırsanız, küçük
günahlarınızı affedeceğim" ikazı kime, ne anlatmaktadır?
Bu gün ve geceleri, "Safa-Merve gibi, kurbanlıklar gibi şeairden
sayabilir, eğitimimizin bir parçası kılabiliriz!" denilirse; o halde,
gündeme eklemlenmeden, özgün ve ilkeli, alternatif programları gündeme
taşımalıyız, gündemde tutmalıyız.. Lafı eğmeden, bükmeden, söylenmeyi
bırakıp, en güzel bir yöntemle, taşı gediğine koyacak biçimde
söyleyerek... Kaynağın dışına akan suyu, tekrar kaynağına taşıyarak,
gereğinde bulanık olan suyu bizzat dışarı atarak; yanlışını doğrusuyla,
çirkinini güzeliyle, zararlısını faydalısıyla, çürüğünü sağlamıyla,
batılını hakkıyla değiştirerek... Asla; pragmatist, nemelazımcı,
pazarlıkçı, uzlaşmacı, hurafeci ve eklektik davranmadan...
Konuyla bağlantılı olarak; 'cehennemden çıkış', 'şefaat', 'kabir azabı',
'mehdi/Hz.İsa'nın nüzûlü', 'iman-amel ilişkisi', 'Kur'an'ın anlaşılması
meselesi', 'salavat', 'fırkai naciye ', 'ibadet', 'hatim ve anlamadan,
Arapça'sından, sırf sevap kazanmak için ve de ölmüşlere ithafen Kur'an
okuma', 'yatır/türbe ziyaretleri ve adaklar/beklentiler', 'israiliyyat
ve mevzu hadis kaynaklı rivayet kültürü', 'tasavvuf külliyatı' vb.
hususların acele ele alınıp tashih edilmeleri gerekmektedir. 'Minareyi
çalanın kılıfı hazırlaması' ve karşılıklı olarak 'katalizör' işlevi
gören bu meselelerin Kur'an süzgecinde elimine edilerek, yeni bir zihin
inşasında bulunulması gerekmektedir.
"Köpeğe su vererek kurtuluşa eren gayri meşru bir hayat içindeki kadın",
"kahvehanede kumar oynarken tv'nin sesini kısma", "boyunlarına (ALLAH)
lafzını ve cevşenleri takan mankenler", "her türlü gayri meşru hayatı
yaşayıp dindarlık söyleminde bulunan malum sosyete", "cuma ve bayram
akşamları içki içmeme anlayışı", "ibadetleri belli yaşa ve emekliliğe
hasretme", "namaz denilince, sadece Bayram Namazı ve nikahı düşmesin
diye kılınan Cuma Namazı'nı anlama", "mecliste başörtülü vekîleye karşı
tavrının yanında, aynı şahsın, misyonerlik tehlikesinden bahsetmesi",
"benim dedem de hocaydı, ninem de başörtüsü takardı söylemi", "öyle veya
böyle bir şeyhin eteğine tutunmuş olma", "tv dizilerinde imamın
tesettüre riayet etmeyen eşi ve mafya liderinin rol gereği ölümü sonrası
kılınan cenaze namazı, verilen taziye ilanı", "tv dizisinde
peygamberlerin hayatından kıssalar anlatılmasına rağmen,
sergilenen/örneklendirilen/özendirilen/dayatılan gayri ahlakî bir hayat
tarzı" ve bunun gibi daha nice anlayış, İslam'ın ana karakterinden
uzaklaştırılmış, mecrasından saptırılmış, türetilmiş, özel gün ve gecede
kurtulma anlayışının, dejenere edilmiş bir din anlayışının yol açtığı
zihinsel depremlerdir. Bilgi kirliliğinin ve acil zihin inkılabı
ihtiyacının göstergeleridir. Eleştirilen bu yaklaşımların, Kur'an'ın
'atalar dini' diyerek tel'in ettiği anlayıştan ne farkı vardır?
Kimse, üzerine açılacağından emin olmadığı/olamayacağı paraşüt takıp da
kendini güvende sanmasın!...
Sözlerimizi, sözlerin en güzeli/doğrusu ile noktalayalım; "EY İMAN
EDENLER, İMAN EDİNİZ..." |