|

SIRÂT-I MÜSTAKÎM
Hem sin
harfiyle de yazılabilen 'sırât' kelimesi, sözlükte yol, cadde, geniş düz
yol anlamına gelmektedir. Kur'an'da kırkbeş kadar ayette geçen 'sırât'
çoğunlukla, 'mustaqîm' kelimesini sıfat olarak almak suretiyle,
'es-Sırâtu'l-mustaqîm' şeklinde kullanılmıştır. Bazı ayetlerde mesela
'sırâtı'l-Azîzi'l-Hamîd' (Azîz ve Hamid Allah'ın yolu) (14/İbrahim, 1;
34/Nur, 6), bazen 'sırâtı'l-Hamîd' (Hamîd Allah'ın yolu) (22/Hac, 24),
'sırâtullah' (Allah'ın yolu) (42/Şûrâ, 53) biçiminde kullanılmıştır.
'Sırâtul cehîm' (37/Saffât, 23), kelime olarak 'cehîmin yolu' demek
olup, insanı cehenneme götüren yol demektir.
İbrahim Peygamber, babasına, "Babacığım, sana gelmeyen bir ilim bana
geldi; bana uy ki seni düz bir yola çıkarayım" (19/Meryem, 43) derken
bunu 'sırâtan seviyyen' sözcükleriyle ifade ediyordu. Muhammed (a.s)a
söyletilen, "De ki, herkes beklemekte, siz de bekleyin. Yakında
anlayacaksınız, düzgün yolun ashabı kimmiş, hidayette olanlar kimmiş!"
(20/Taha, 135) çağrısında yer alan 'es-sırâtu's-seviyyi' 'sırât-ı
mustaqîm'le anlam olarak aynıdır. Davûd'a gelen davacıların ona, "…bizi
Yol'un düz olanına ilet" (ve'hdinî ilâ sevâi's-sırât) (38/Sa'd, 22) diye
başvuruda bulunurken sarfettikleri 'sevaü's-Sırât', adaletten kinaye
idi. Bu demektir ki, 'sırât'ı tamamlayan bir kelime olan 'mustaqîm'le
'seviyye' (tesviye)nin anlam yakınlığı bulunmaktadır.
Sırât kelimesinin yalın olarak kullanılması istisnai bir durumdur.
Mü'minun suresi 74 ile, Yasin suresi 66. ayetinde yalın, fakat marife
olarak ('sırât' değil, 'es-Sırât') kullanılmıştır ve bu ikisinde
'sırât-ı mustaqîm'le aynı anlamdadır. Yalnızca A'raf suresinin 86.
ayetinde harfi tarifsiz ve tamlamasız olarak kullanılmıştır, fakat
burada da yine mecazî anlamdadır ve gidişat, insanların yaşam tarzları
kastedilmiştir.
'Dümdüz yol' demek olan 'sırât', körlük temsili ile kullanıldığı ayette
daha da açıklık kazanmaktadır: "Dilesek onların gözlerini büsbütün kör
ederdik. O zaman es-Sırât'ı bulmaya koşuşurlardı, ama nasıl
göreceklerdi?" (36/Yasin, 66). Bu ayetin yaptırdığı çağrışıma bakalım:
kör insan, herhangi bir sokak, ev, merdiven, arazi gibi, bulunduğu bir
yerden, ana yola, düz yola çıkmak istemektedir. Fakat görme sorunu
olmayan bir insan gibi, bunu rahatlıkla başaramaz. Aslında buna ne kadar
da muhtaçtır, çok istemektedir, fakat yapamamaktadır. İşte o kör insanın
muhtaç olduğu, adeta hayat-memat meselesi olan ana cadde, büyük/düz yol
'sırât-ı mustaqîm'dir.
Kur'an bu sefer çok daha canlı bir örnek vererek, bizi tezekkür ve
tefekküre davet etmektedir: "Şimdi (düşünün bakalım), yüz üstü kapanarak
yürüyen mi (varılacak) yere daha iyi erişir, yoksa dosdoğru bir yolda,
düz şekilde yürüyen mi?!" (67/Mülk, 22). Her ne kadar bu temsilde
karşılaştırılan, zahirde sürüngen canlılarla insan ise de, mecaz yoluyla
verilmek istenen asıl mesaj, sürüngen canlılarla kafirler, 'sırât-ı
mustaqîm' üzerinde düz şekilde yürüyenlerle de mü'minlerin
kıyaslanmasıdır. İstediğimiz herhangi bir sürüngen canlıyı gözümüzün
önüne getirelim; bunlardan hiçbiri, kendisine yol yapan, yol edinen,
yoldan giden, yaptığı yollarla uzakları yakın eden, engelleri aşan insan
gibi hızlı ve pratik hareket edemez, uzun mesafeler kat edemez. Etse
bile bu, amaçsız bir gidiş olacaktır, sadece sürünmüş olacak, sadece
mekan değiştirmiş olacaktır. Üstelik de binbir çeşit çile ve ızdırapla…
İşte, Allah'ın yasakladığı eğri yollarla, emrettiği 'dosdoğru yol'un
farkı budur.
'Sırât-ı mustaqîm'in zıt anlamlılarından biri, 'ıvec' kelimesidir. Ayın,
vav ve cim harflerinden oluşan 'ıvec', ağaç dalının eğriliğini, yerin
düz olmamasını, yolun kıvrımlı, virajlı olmasını ifade eder. Ivec
kelimesi, Kur'an'da 'sırât'la değil de, yine yol anlamına gelen
'sebîl'le birlikte kullanılmış ve genellikle, "Allah'ın yolundan
(sebîlillah) alıkoyanlarla, Yol'un eğri olmasını isteyenler"e dikkat
çekilmiştir. (3/Al-i İmran, 99; 11/Hud, 19; 14/İbrahim, 3; 7/A'raf, 45,
86) Mesela Medyen halkı Şuayb'ın lisanıyla, her yolun başına oturup,
insanları Allah yolundan alıkoymak ve Allah yolunu eğri-büğrü göstermek
teşebbüsüne karşı uyarılmıştır, her ne kadar kavmi bu uyarıyı tamamen
alayla karşılamışlarsa da… (7/A'raf, 86-88).
Kıyamet kopunca, dağlar parçalanacak, yeryüzü dümdüz olacak; yeryüzünde
ne bir eğrilik (ıvec), ne de bir iniş çıkış olmayacaktır. (20/Taha,
107). Kur'an 'ıvec'siz bir Kitap'tır; onda hiçbir eğrilik,
anlaşılmazlık, çelişki yoktur; pürüzsüzdür. (18/Kehf, 1; 39/Zümer, 28).
Şu halde 'sırât', eğriliği olmayan, insanları kolaylıkla ve daha kısa
mesafeden menzile ulaştıran geniş, dümdüz, aşikar yoldur. Bu yolun
özelliği, neredeyse 'kör' bir insan bile ondan rahatlıkla yürür, yolu
şaşırmaz. Sanki günümüzdeki 'otoban' (otoyol), işbu sırât kavramının
tefsiri olsun diye inşa edilmiş gibidir…
Sırât kelimesi hangi formda kullanılmış olursa olsun, sonuçta öznesi
insandır. Sırât insan için vardır ve insanın üzerinde yürüyeceği bir
'düz yol'dur. Bir tek ayette 'sırât'ın öznesi Allah'dır. Bu ayette
"Rabbim dosdoğru bir yoldadır" (inne Rabbî alâ sırâtın mustaqîm)
denmektedir. (11/Hud, 56). Fakat bu, Allah'ın âlim olması, âdil olması,
semî ve basîr olması gibi bir şeydir. Allah her zaman hak üzeredir,
hakkın kendisidir. Allah'ın kendi ef'ali ve sünneti de, bize emrettiği
sırâtı mustaqîme uygundur. O'nun sırâtı mustaqîm üzerinde olması da bu
anlamdadır. İnsana düşen, Allah'ın sırâtı mustaqîminden yürümektir.
Acaba, üzerinden yürümemiz istenen 'sırâtı mustaqîm' nasıl bir yoldur?
Kur'an'ın ilk muhatabı olmayan bugünün insanı, 'sırâtı mustaqîm'i nasıl
tanıyabilir? Şimdi buna bakalım.
Beş vakit namazı kılan her mü'minin günde en az onyedi kere okuduğu
Fatiha suresinde tekrar ettiği bir söz var: Allah'dan bizi, 'sırâtı
mustaqîm'e dahil etmesini niyaz ediyoruz. Âlemlerin Rabbi, Rahman ve
Rahîm, din gününün maliki Allah'a hamdettikten sonra, bizi 'sırâtı
mustaqîm'e iletmesi için dua ediyoruz, ardından da, "öyle sırât ki…"
diyerek, onun temel özelliklerini sıralıyoruz.
'Sırât'ın sıfatı olan 'mustaqîm' kelimesi, dümdüz, dosdoğru anlamlarına
gelmektedir. Yolun düz bir hat/çizgi üzerinde uzanıp gitmesine istikâmet
denir. İstikametle hak yol kastedilir. Ahlakı güzel insanlara
'istikameti düzgün' denir.
Buna göre, 'sırâtı mustaqîm'in belki de en başta gelen özelliği,
Allah'ın kendilerine nimetler verdiği kimselerin, o yoldan gitmekte
oluşlarıdır. Allah'ın kendilerine nimetler verdiği kimseler, ilk başta
peygamberlerdir; sonra da, onlara tabi olmuş mü'min sâlih kimselerdir.
Allah'ın bu insanlara verdiği 'nimetler'i para pul, servet olarak
anlayamayız. Çünkü bu tür nimetleri Allah mü'min-kafir demeden herkese
vermektedir. Bu nîmet, Allah'a teslim olma, Müslüman şerefi ve izzetiyle
yaşama, kafirlere itaat etmeme, Allah'ı, peygamberleri ve mü'minleri
velî edinme, Allah'ın düşmanlarını velî edinmeme nimetidir, akletme,
tefekkür ve tezekkür nîmetidir. Yeryüzünde Allah'a iman etmekten ve
Allah'ın dışındaki birtakım nesneleri veya insanları ilah edinmemekten,
kalbi Allah sevgisiyle dopdolu olmaktan daha büyük nîmet olamaz.
İsimleri Kur'an'da anılsa da, anılmasa da, İbrahim (16/Nahl, 121), Musâ,
Hârun (37/Saffat, 118), Muhammed (a.s) (36/Yasin, 4; 43/Zuhruf, 43) ve
diğerlerinin (6/En'am, 83-87), hepsinin yolu 'sırâtı mustaqîm'den
başkası değildir. Peygamberlerin yolu, Allah'ın belirlediği 'sırâtı
mustaqîm'den başkası asla olamaz. 'Sırâtı mustaqîm'ın beşer içindeki
temsilcileri ve o yolun daima mâmur olmasının garantisi, Allah'ın
şerefli elçileridir. Her Peygamber o yoldan yürümüştür. Her Peygamber'in
yolu, yordamı, metodu, ibadeti ve niyazı tek ve aynı idi. Peygamberler
başka metodlar benimsemediler. Çeşitlilik, çoğulculuk, çok kültürlülük
gibi kavramlara onlar aşina değildi. Bu süslü zehirler, peygamberlerin
olmadığı dönemlerin ürünüdür. Demek ki, 'sırâtı mustaqîm'in ne olduğu
hususunda bir tereddüt yaşamamıza hiç gerek yoktur. Peygamberlerin
sîretini tanımak, 'sırâtı mustaqîm'ı tanımamız için yeterlidir.
Kur'an öyle bir istiare kullanıyor ki, gözümüzün önünde, Nuh'la
başlayıp, Muhammed (sav)e kadar kesintisiz süregelen; hiç kimsenin
tanımakta zorluk çekmeyeceği, geniş, açık, düz, engebesiz, sapaksız bir
yol canlanmaktadır. Peygamberler sanki bu yolun ara istasyonları
gibidir. Yolun son istasyonu Muhammed (a.s) ise de, yolun kendisi orada
bitmiş değildir, kıyamete kadar devam etmektedir. İşte bu yolun adı
İslam'dır ve Allah'a ulaştırmada hiçbir eksiği (ıvec) bulunmamaktadır.
Muhammed (sav), bu uzun ve büyük yolun çok önemli bir ara durağı olan
İbrahim'e nisbet edilmektedir. Bunun belki iki önemli sebebi vardı.
Biri, İbrahim (a.s)ın tevhid mücadelesindeki, yeri doldurulamaz önemi,
diğeri de, Yahudiler'in kendilerini Hz. İbrahim'e nisbet etmeleri idi.
Halbuki iki yüzlü, Peygamber katili Yahudilerle İbrahim'in bir alakası
yoktu. İbrahim'in dininin belli başlı üç özelliği şöylece vardı:
hanîfdi, 'sırâtı mustaqîm'di ve 'dînün kayyım' (ebediyen kalıcı,
sapasağlam bir din)di. (6/En'am, 161). Bu demektir ki, İbrahim (a.s)ın
çizgisinde bir tevhidi sadeliğe, onun gibi muvahhid duruşa sahip olmayan
herhangi bir 'din', İbrahim'in Dini İslam olamaz.
İkinci olarak, 'sırâtı mustaqîm'in ayırıcı vasfı, bu yolun, Allah'ın
kendilerine gazap ettiği insanların ve 'sırâtı mustaqîm'den sapmış,
dalaletteki insanların yolu olmamasıdır. Tefsirlerde, birinci sınıfın
(mağdûb) Yahudiler, ikinci sınıfın (dâllîn) Hristiyanlar olarak tefsir
edilmesi, bu tanımlamaları sınırlamaktadır. Kur'anın ilk muhatapları
için, belki 'mağdûb' ve 'dâllîn' için, akla gelen en yakın örnek,
gözlerinin önündeki Yahudi ve Hristiyan zümrelerdi, fakat aynı toplum,
daha önceki kavimleri de bilmekteydi. Nuh kavmi, Âd kavmi, Lut, Semûd,
Firavun hanedanı gibi kavimleri de biliyorlardı. Andığımız bu kavimlerin
Allah'ın gazabına uğramışlar ve sapmışlar olmadığı söylenebilir mi?
Kaldı ki, 'mağdûb' ve 'dâllîn', iki ayrı kategori değil, bir kavmin,
birbirini tamamlayan iki ayrı sıfatı olarak da düşünülmelidir.
Kitap Ehli'nin yolunun 'sırâtı mustaqîm' olmadığı açıktır. Medine'de
kıblenin Kudüs'ten Mescid-i Haram'a tahvil edilmesini problem eden
Yahudileri, Kur'an, 'beyinsiz' (sefîh) olarak niteledikten sonra, doğu
da batı da Allah'ındır; Allah dilediği kimseleri 'sırâtı mustaqîm'e
iletir der. (2/Bakara, 142). Bu ifade onların 'sırâtı mustaqîm'de
bulunmadıklarına delalet eder.
Peki günümüzde 'mağdûb' ve 'dâllîn' adında iki zümre var mıdır ki, biz
de onları tanıyarak, onların gittiği sırâtın, 'sırâtı mustaqîm'
olmadığını anlamış olalım? Günümüzde eğer bu iki isimde iki zümre
ararsak hiçbir şey bulamayız. Çünkü bu zamanda 'mağdûb' ve 'dâllîn'
sıfatı, pek çok zümrede birlikte varlığını sürdürmektedir. 'Mağdub'luk
sıfatı belki tartışılabilir, yani, madem ki Allah'ın gazabını hak
etmişlerse, neden Allah gazap etmiyor? denebilir. Lakin, 'dâllîn'lik
sıfatını 'hakkıyla' taşıyan o kadar zümre var ki, artık bunları tek tek
saymak çok zahmetli, uzun ve bıktırıcı bir işlemdir. Bunun yerine,
'sırâtı mustaqîm'de olanları tanımak ve tanımlamak, bir 'eşkal bilgisi'
çıkartmak çok daha kolay ve sağlıklı bir yoldur. Ama şu kadarını
kaydetmeden geçmeyelim, 'mağdûb' ve 'dâllîn' sınıfından sayabileceğimiz
zümreler çok uzaklarda değil, içimizde, çok yakınımızda bulunmaktadır.
Artık zamanımızda pek çok 'müslüman' zümre, bugünün yeni-ehli kitabı
denecek denli, klasik ehli kitaba benzemektedir.
Gerek eski, gerekse yeni 'mağdûb' ve 'dâllîn' sınıfını tanımanın en emin
yolu, Kur'an diline iyi vakıf olmak, Kur'an'ın tanımlamalarını ciddiye
almak ve ne dediğine iyi kulak vermektir. Tevhid dini İslam'ın en yaman
hasmı, dini kabul etmiş görünmekle birlikte, onu kendi arzularına
uydurmuş, Dinin kavramlarını ve akidesini tahrif eden, sözde dindar
zümreler olmuştur. 'Sırâtı mustaqîm'de olmayanlar ilk başta bunlardır.
Kur'an 'sırâtı mustaqîm'i tanımamızı sağlamak için, belli başlı
özelliklerini saymayı sürdürmektedir.
Mesela, 'sırâtı mustaqîm', insanları zulumattan nura çıkartan bir
yoldur. (14/İbrahim, 1; 5/Maide, 16). Bunu şöyle de ifade etmek
mümkündür: İnsanları karanlıklardan nura/aydınlığa çıkartmanın adı işte
'sırâtı mustaqîm'dir. 'Sırâtı mustaqîm'de olmak aynı zamanda hidayete
ermiş olmak demektir. (20/Taha, 135). Allah bu yola, dilediği kimseleri
çıkartır (hidayet eder). (2/Bakara, 142, 213; 4/Nisa, 175; 6/En'am, 39;
10/Yunus, 25; 24/Nur, 46). Fakat Allah'ın hidayet etmesi, kişi hidayet
edilmeyi hak etmeden, kendi köşesinde yatıyor haldeyken, tutup da onu,
hatta belki kendi iradesini de hiçe sayarak o yola girdirme anlamında
değildir. Gerçi Kur'an, "Allah kimi hidayete erdirmek dilerse, onun
kalbini İslam'a açar, kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi
kalbini iyice daraltır. Allah mü'min olmayanların üstüne böyle murdarlık
indirir." buyurmaktadır. (6/En'am, 125). Fakat burada, insanın göğsünün
İslam'a açılması ya da iyice daralması keyfiyetinin kişinin tamamen
kendisiyle ilgili olduğu unutulmamalıdır. Bunun olabilmesi için, insanın
irade beyan etmesi gerekir. Bu husus, yine bir istiare ile açıklığa
kavuşturulmuştur: Allah'ın sırâtına dahil olmak isteyen bir kimse,
Fatiha suresinde "Allahım! Bizi sırâtı mustaqîme hidayet eyle!" diye
yalvarmasının ötesinde, Allah(ın ipin)e sımsıkı sarılıp, tutunmak
zorundadır. (3/Al-i İmran, 101). Sanki Allah'ın gökten sarkıttığı bir ip
(urvetül vüsqâ) vardır ve mü'minler ona sağlamca tutunmak zorundadırlar.
(2/Bakara, 256). Kendilerine ilim verilen kimseler, Kur'an'ın Allah
tarafından gelmiş bir hak kitap olduğunu bilir, ona iman ederlerse
kalpleri huzur bulur, mutmain olur ve böylece Allah onları 'sırâtı
mustaqîm'e hidayet eyler. (22/Hac, 54).
Peygamber'in kendisi 'sırâtı mustaqîm' üzerinde bulunmaktadır (36/Yasin,
4) ve onun işi, insanları 'sırâtı mustaqîm'e davet etmek (23/Mü'minun,
73; 34/Sebe, 6), o yola sevk etmektir. (42/Şura, 52). İnsanlara düşen
ise, davetçinin davetine icabet etmek, sapık yollara tevessül etmemek,
en ulvî yol dururken en süflî olanlara yüzünü çevirmemektir. Zira,
'sırâtı mustaqîm'e hidayet olmayan insan, tıpkı İbrahim'in babası gibi,
şeytana kulluk etmek gibi bir sefaletle karşı karşıyadır. İbrahim (a.s),
babasına, bana tabi ol da seni 'sırâtı mustaqîm'e ulaştırayım demişti
(19/Meryem, 43), fakat babası, eğer onun tanrılarından yüz çevirirse
İbrahim'i taşlamakla tehdit ederek, kendi yolunu seçmiş, Allah
tarafından 'sırâtı mustaqîm'e hidayet edilme bahtiyârlığını elinin tersi
ile itmişti. (19/Meryem, 46).
Peygamber'in 'sırâtı mustaqîm'e davet etmesini Kur'an yine hayatın
içinden seçtiği çok canlı bir temsille açıklamaktadır: İki kişi var,
bunlardan biri, dilsizdir, hiçbir şey beceremiyor ve efendisinin üzerine
bir yükten başka bir şey değildir. Zira efendisi onu nereye gönderse,
hiçbir hayır getirememektedir. Diğer kişi ise, dosdoğru bir yol
üzerinde, düzgünce yürümekte ve adaleti emretmektedir! Şimdi bununla,
birincisi hiç birbirine eş değerde olabilir mi? (16/Nahl, 76). Bu
temsilde, dosdoğru yolda (sırâtı mustaqîm) yürüyen ve adaleti emreden
kişi, peygamberdir. Diğeri ise, İslam'a düşmanlık yapan, Peygamber'in
tebliğini de önlemeye çalışan kafirlerdir. Allah, tezekkür etmek
(zikrederek öğüt almak) isteyen kimseler için ayetlerini böyle
tafsilatlı bir şekilde açıklamaktadır. (6/En'am, 126). Allah'ın
ayetlerini inkar edenler, dosdoğru yolu bulamamış, karanlıklar içinde
bocalayan sağır ve dilsizlerdir. Allah dilemedikçe onların düze
çıkmaları mümkün değildir. (6/En'am, 39).
Ayrıca, 'sırâtı mustaqîm'de bulunmanın, adaletle hükmetmeyi gerektirdiği
de bu temsilden anlaşılmaktadır. (ayrıca bkz. 38/Sa'd, 22).
'Sırâtı mustaqîm' kısaca, Allah'a ibadet etmenin genel adıdır. Bunu
Kur'an daha açık söylemektedir: "Allah benim de Rabbim, sizin de
Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. İşte dosdoğru yol (sırâtı
mustaqîm) budur." (3/Al-i İmran, 51). Bu söz aslında bütün
peygamberlerin davasının esası olmakla beraber, İsa'nın (19/Meryem, 36;
43/Zuhruf, 64) ve Hûd'un sözüne (11/Hûd, 56) bilhassa yer verilmiştir.
Peygamber'in "Bu benim dosdoğru yolumdur" dediği yolun işaret taşları
nelerdir? Bunlar başta tevhiddir, yani Allah'a hiçbir şeyi eş koşmadan
O'na iman etmektir. Sonra, ana-babaya iyi davranmak; rızık korkusuyla
çocukları öldürmemek; gizli veya aşikar hiçbir fuhşiyatı işlememek;
haksız yere bir insanın canına kıymamak; henüz küçük yaştaki yetimlerin
mallarını hile ile ele geçirmemek; ölçü ve tartıda hile yapmamak,
adaletli olmak; şahitlik yapılacağı zaman, insanın kendi yakınları
aleyhine bile olsa adaletli yapmak ve son olarak, Allah'a verilen sözü
tutmak. (6/En'am, 151-152). İşte bu işaret taşları, Peygamber'in 'sırâtı
mustaqîm'idir. Bu kurallara uymamak insanı başka yollara
yönlendirecektir (6/En'am, 153) ve o yolun sonu da Cehîm, yani
cehennemdir. (37/Saffât, 23).
Allah, cehennemi kazanmamak için, şeytanın ayartmalarına karşın insanı
uyarmış, şeytanın insana düşman olduğunu, sadece Allah'a ibadet etmeleri
gerektiğini (elçileri vasıtasıyla) hatırlatmıştır. (36/Yasin, 60-64;
67/Mülk, 8-10). Ama insanın öğüt almaya meyli yoktur.
Allah'ın yolu (sırât) açıktır, fakat o yolda hiçbir tehlikenin
olmadığını zannetmek yanıltıcı olur. 'Sırâtı mustaqîm'in üzerinde daima,
bizi yanıltmaya yönelik alternatif yol işaretçisi bulunabilmektedir. Bu
işaretçi, şeytan (İblis)den başkası değildir. Allah insanı yarattığında
meleklere, insana secde etmelerini emretmişti. Şeytanın dışında bütün
melekler bu emri tuttular. Şeytan, kendince bazı gerekçeler göstererek
Allah'ın emrine karşı durdu. Allah da onu recmetti ve cennetten kovdu.
Bunun üzerine şeytan Allah'dan şöyle bir görev (misyon) talep etti:
Şeytan, 'sırâtı mustaqîm'in üzerine oturacak, sonra da insanların
önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşarak onları
azdıracaktı. Böylece insanlar Allah'a şükretmeyen kimseler olacaktı.
Üstelik de şeytanın Allah'dan istediği bu ruhsatın süresi kıyametin
kopmasına kadardı. (7/A'raf, 11-17). Allah şeytana, kıyametin kopmasına
kadar istediği bu ruhsatı vermiştir. (15/Hicr, 37-38).
Her ne kadar İblis 'sırâtı mustaqîm' üzerinde konuşlanmış ve biz
insanları 'sırâtı mustaqîm'den saptırmak, başka batıl yollara, İslam
dışı din ve ideolojilere yöneltmek için çalışıyorsa da, telaşa
kapılmamız ve korkmamız için bir neden bulunmamaktadır. Zira Allah'ın
bizim yolumuzu aydınlatmak, yolumuzu bize yerli yerince tanıtmak ve o
yoldan gitmemiz için yaptığı yardımların yanında, şeytanın faaliyetleri
bir hiç mesabesindedir. Zaten Allah daha baştan şeytana şöyle demişti:
"Ancak onlardan ihlaslı kullarım müstesna" (15/Hicr, 40); "Şurası
muhakkak ki, (gerçekte) benim kullarım üzerinde senin hiçbir
gücün/nüfuzun olmayacaktır. Onlara vekîl olarak Rabbin yeter." (17/İsra,
65). Ama şu da var ki, her şeye rağmen şeytanın sözüne uyanlar olursa,
onları da şeytanla beraber cehenneme doldurmak da, Allah'ın vaîdidir.
(7/A'raf, 18; 38/Sa'd, 85; 17/İsra, 63).
Görüldüğü gibi, Allah'ın kitabı son derece açıktır. Allah'ın mübîn
kitabı, bize Allah'ın, üzerinden gitmemizi emrettiği yolunu da gayet
açık bir şekilde beyan etmektedir. Bu yolu anlamakta hiçbir güçlük
yoktur. Yolun kapalı, muğlak, girift olduğunu ancak kalbinde hastalık
(maraz) olanlar isterler.
Yüzlerce ve hele de son yüz yıldır Kur'an'ı bir hayat nizamı olmaktan
çıkartıp, hurafelerle örülü bir tapınak kitabı haline getirmeye, onu
insan hayatından tamamen çıkartmaya çalışanlar yanılmaktadırlar. Bu
projenin sahipleri her ne kadar 'içeriden', 'sırât'ı demokrasiye,
laikliğe, çağdaşlığa eşitleyen Samirîler besleyip büyütmüşlerse de,
hiçbirinin diğerine faydası olmayacaktır. Allah'ın dini İslam, yani
'sırâtı mustaqîm' ne laikliktir, ne demokrasidir, ne dindar
muhafazakarlıktır, ne sağcılık, ne de solculuktur. Ayrıca 'sırâtı
mustaqîm' hiçbir uzlaşmayı, işbirlikçiliği, kafirlere yaltaklık yapmayı
kabul etmez. İslam ya İslam'dır, ya da başka bir şeydir.
Şeytan emekliye ayrılmayacağına göre, hala 'sırâtı mustaqîm' üzerindeki
mevzîsinden, elinden geleni yapmaktadır. Dememiz odur ki, şeytan
şimdilerde bol bol 'sağdan' yanaşmaktadır. Müslüman uyanışı yoğunlaşıp,
ciddi İslamî gelişmelere doğru ivme kazandıkça, şeytanın sağdan
yanaşması da biçim değiştirerek yoğunlaşacaktır. Günümüzde buna işte
'ılımlı İslam' diyorlar, fakat isimler sıklıkla değişebilir. Mahiyet
olarak islamizasyon politikaları, şeytanın sağdan yanaşması olarak devam
edecektir. Fakat şeytanın bütün hileleri gibi bu hilesi de zayıftır.
Elimizdeki Kur'an, bütün şeytanî hileleri deşifre edecek güçtedir.
İslamın dışında başka yollar arayanlar kendilerine herhangi bir
'tarikat' (yol) edinebilirler, fakat nasıl ki örümceğin ağı evlerin en
dayanıksızı ise, İslam dışı bütün tarikatlar da öyledir. Müslümanlar
İslam'dan başka hiçbir yola razı olamazlar, hiçbir rüşvete fit
olamazlar. Bir Müslüman, günde onlarca kez okuduğu "bizi 'sırâtı
mustaqîm'e hidayet eyle!" niyazına bağlı kalmalı, Allah'dan böyle bir
niyazda bulunmanın şerefini ölünceye kadar hiçbir değersiz metâya
değişmemelidir.
Son olarak şunu da belirtmeliyiz ki, ahirette cehennemin üzerine sırât
köprüsü kurulacağı, kıldan ince kılıçtan keskin olacağı, onu geçenin
cennete, geçemeyenin cehenneme düşeceği gibi inanışlar, sırât kavramının
tahrifi ile elde edilmiş, tamamen uydurma söylencelerdir. Hiç kimse
Allah'ın dinini bu kadar ciddiyetsiz gösterme hakkına sahip olmamalıdır.
Sırât bu dünyadadır ve bizim imtihanımızdır. |