Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 332 | Ağustos  2006

                   

 

 


                                                              SIRÂT-I MÜSTAKÎM

Hem sin harfiyle de yazılabilen 'sırât' kelimesi, sözlükte yol, cadde, geniş düz yol anlamına gelmektedir. Kur'an'da kırkbeş kadar ayette geçen 'sırât' çoğunlukla, 'mustaqîm' kelimesini sıfat olarak almak suretiyle, 'es-Sırâtu'l-mustaqîm' şeklinde kullanılmıştır. Bazı ayetlerde mesela 'sırâtı'l-Azîzi'l-Hamîd' (Azîz ve Hamid Allah'ın yolu) (14/İbrahim, 1; 34/Nur, 6), bazen 'sırâtı'l-Hamîd' (Hamîd Allah'ın yolu) (22/Hac, 24), 'sırâtullah' (Allah'ın yolu) (42/Şûrâ, 53) biçiminde kullanılmıştır. 'Sırâtul cehîm' (37/Saffât, 23), kelime olarak 'cehîmin yolu' demek olup, insanı cehenneme götüren yol demektir.
İbrahim Peygamber, babasına, "Babacığım, sana gelmeyen bir ilim bana geldi; bana uy ki seni düz bir yola çıkarayım" (19/Meryem, 43) derken bunu 'sırâtan seviyyen' sözcükleriyle ifade ediyordu. Muhammed (a.s)a söyletilen, "De ki, herkes beklemekte, siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız, düzgün yolun ashabı kimmiş, hidayette olanlar kimmiş!" (20/Taha, 135) çağrısında yer alan 'es-sırâtu's-seviyyi' 'sırât-ı mustaqîm'le anlam olarak aynıdır. Davûd'a gelen davacıların ona, "…bizi Yol'un düz olanına ilet" (ve'hdinî ilâ sevâi's-sırât) (38/Sa'd, 22) diye başvuruda bulunurken sarfettikleri 'sevaü's-Sırât', adaletten kinaye idi. Bu demektir ki, 'sırât'ı tamamlayan bir kelime olan 'mustaqîm'le 'seviyye' (tesviye)nin anlam yakınlığı bulunmaktadır.
Sırât kelimesinin yalın olarak kullanılması istisnai bir durumdur. Mü'minun suresi 74 ile, Yasin suresi 66. ayetinde yalın, fakat marife olarak ('sırât' değil, 'es-Sırât') kullanılmıştır ve bu ikisinde 'sırât-ı mustaqîm'le aynı anlamdadır. Yalnızca A'raf suresinin 86. ayetinde harfi tarifsiz ve tamlamasız olarak kullanılmıştır, fakat burada da yine mecazî anlamdadır ve gidişat, insanların yaşam tarzları kastedilmiştir.
'Dümdüz yol' demek olan 'sırât', körlük temsili ile kullanıldığı ayette daha da açıklık kazanmaktadır: "Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman es-Sırât'ı bulmaya koşuşurlardı, ama nasıl göreceklerdi?" (36/Yasin, 66). Bu ayetin yaptırdığı çağrışıma bakalım: kör insan, herhangi bir sokak, ev, merdiven, arazi gibi, bulunduğu bir yerden, ana yola, düz yola çıkmak istemektedir. Fakat görme sorunu olmayan bir insan gibi, bunu rahatlıkla başaramaz. Aslında buna ne kadar da muhtaçtır, çok istemektedir, fakat yapamamaktadır. İşte o kör insanın muhtaç olduğu, adeta hayat-memat meselesi olan ana cadde, büyük/düz yol 'sırât-ı mustaqîm'dir.
Kur'an bu sefer çok daha canlı bir örnek vererek, bizi tezekkür ve tefekküre davet etmektedir: "Şimdi (düşünün bakalım), yüz üstü kapanarak yürüyen mi (varılacak) yere daha iyi erişir, yoksa dosdoğru bir yolda, düz şekilde yürüyen mi?!" (67/Mülk, 22). Her ne kadar bu temsilde karşılaştırılan, zahirde sürüngen canlılarla insan ise de, mecaz yoluyla verilmek istenen asıl mesaj, sürüngen canlılarla kafirler, 'sırât-ı mustaqîm' üzerinde düz şekilde yürüyenlerle de mü'minlerin kıyaslanmasıdır. İstediğimiz herhangi bir sürüngen canlıyı gözümüzün önüne getirelim; bunlardan hiçbiri, kendisine yol yapan, yol edinen, yoldan giden, yaptığı yollarla uzakları yakın eden, engelleri aşan insan gibi hızlı ve pratik hareket edemez, uzun mesafeler kat edemez. Etse bile bu, amaçsız bir gidiş olacaktır, sadece sürünmüş olacak, sadece mekan değiştirmiş olacaktır. Üstelik de binbir çeşit çile ve ızdırapla…
İşte, Allah'ın yasakladığı eğri yollarla, emrettiği 'dosdoğru yol'un farkı budur.
'Sırât-ı mustaqîm'in zıt anlamlılarından biri, 'ıvec' kelimesidir. Ayın, vav ve cim harflerinden oluşan 'ıvec', ağaç dalının eğriliğini, yerin düz olmamasını, yolun kıvrımlı, virajlı olmasını ifade eder. Ivec kelimesi, Kur'an'da 'sırât'la değil de, yine yol anlamına gelen 'sebîl'le birlikte kullanılmış ve genellikle, "Allah'ın yolundan (sebîlillah) alıkoyanlarla, Yol'un eğri olmasını isteyenler"e dikkat çekilmiştir. (3/Al-i İmran, 99; 11/Hud, 19; 14/İbrahim, 3; 7/A'raf, 45, 86) Mesela Medyen halkı Şuayb'ın lisanıyla, her yolun başına oturup, insanları Allah yolundan alıkoymak ve Allah yolunu eğri-büğrü göstermek teşebbüsüne karşı uyarılmıştır, her ne kadar kavmi bu uyarıyı tamamen alayla karşılamışlarsa da… (7/A'raf, 86-88).
Kıyamet kopunca, dağlar parçalanacak, yeryüzü dümdüz olacak; yeryüzünde ne bir eğrilik (ıvec), ne de bir iniş çıkış olmayacaktır. (20/Taha, 107). Kur'an 'ıvec'siz bir Kitap'tır; onda hiçbir eğrilik, anlaşılmazlık, çelişki yoktur; pürüzsüzdür. (18/Kehf, 1; 39/Zümer, 28).
Şu halde 'sırât', eğriliği olmayan, insanları kolaylıkla ve daha kısa mesafeden menzile ulaştıran geniş, dümdüz, aşikar yoldur. Bu yolun özelliği, neredeyse 'kör' bir insan bile ondan rahatlıkla yürür, yolu şaşırmaz. Sanki günümüzdeki 'otoban' (otoyol), işbu sırât kavramının tefsiri olsun diye inşa edilmiş gibidir…
Sırât kelimesi hangi formda kullanılmış olursa olsun, sonuçta öznesi insandır. Sırât insan için vardır ve insanın üzerinde yürüyeceği bir 'düz yol'dur. Bir tek ayette 'sırât'ın öznesi Allah'dır. Bu ayette "Rabbim dosdoğru bir yoldadır" (inne Rabbî alâ sırâtın mustaqîm) denmektedir. (11/Hud, 56). Fakat bu, Allah'ın âlim olması, âdil olması, semî ve basîr olması gibi bir şeydir. Allah her zaman hak üzeredir, hakkın kendisidir. Allah'ın kendi ef'ali ve sünneti de, bize emrettiği sırâtı mustaqîme uygundur. O'nun sırâtı mustaqîm üzerinde olması da bu anlamdadır. İnsana düşen, Allah'ın sırâtı mustaqîminden yürümektir.
Acaba, üzerinden yürümemiz istenen 'sırâtı mustaqîm' nasıl bir yoldur? Kur'an'ın ilk muhatabı olmayan bugünün insanı, 'sırâtı mustaqîm'i nasıl tanıyabilir? Şimdi buna bakalım.
Beş vakit namazı kılan her mü'minin günde en az onyedi kere okuduğu Fatiha suresinde tekrar ettiği bir söz var: Allah'dan bizi, 'sırâtı mustaqîm'e dahil etmesini niyaz ediyoruz. Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahîm, din gününün maliki Allah'a hamdettikten sonra, bizi 'sırâtı mustaqîm'e iletmesi için dua ediyoruz, ardından da, "öyle sırât ki…" diyerek, onun temel özelliklerini sıralıyoruz.
'Sırât'ın sıfatı olan 'mustaqîm' kelimesi, dümdüz, dosdoğru anlamlarına gelmektedir. Yolun düz bir hat/çizgi üzerinde uzanıp gitmesine istikâmet denir. İstikametle hak yol kastedilir. Ahlakı güzel insanlara 'istikameti düzgün' denir.
Buna göre, 'sırâtı mustaqîm'in belki de en başta gelen özelliği, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği kimselerin, o yoldan gitmekte oluşlarıdır. Allah'ın kendilerine nimetler verdiği kimseler, ilk başta peygamberlerdir; sonra da, onlara tabi olmuş mü'min sâlih kimselerdir. Allah'ın bu insanlara verdiği 'nimetler'i para pul, servet olarak anlayamayız. Çünkü bu tür nimetleri Allah mü'min-kafir demeden herkese vermektedir. Bu nîmet, Allah'a teslim olma, Müslüman şerefi ve izzetiyle yaşama, kafirlere itaat etmeme, Allah'ı, peygamberleri ve mü'minleri velî edinme, Allah'ın düşmanlarını velî edinmeme nimetidir, akletme, tefekkür ve tezekkür nîmetidir. Yeryüzünde Allah'a iman etmekten ve Allah'ın dışındaki birtakım nesneleri veya insanları ilah edinmemekten, kalbi Allah sevgisiyle dopdolu olmaktan daha büyük nîmet olamaz.
İsimleri Kur'an'da anılsa da, anılmasa da, İbrahim (16/Nahl, 121), Musâ, Hârun (37/Saffat, 118), Muhammed (a.s) (36/Yasin, 4; 43/Zuhruf, 43) ve diğerlerinin (6/En'am, 83-87), hepsinin yolu 'sırâtı mustaqîm'den başkası değildir. Peygamberlerin yolu, Allah'ın belirlediği 'sırâtı mustaqîm'den başkası asla olamaz. 'Sırâtı mustaqîm'ın beşer içindeki temsilcileri ve o yolun daima mâmur olmasının garantisi, Allah'ın şerefli elçileridir. Her Peygamber o yoldan yürümüştür. Her Peygamber'in yolu, yordamı, metodu, ibadeti ve niyazı tek ve aynı idi. Peygamberler başka metodlar benimsemediler. Çeşitlilik, çoğulculuk, çok kültürlülük gibi kavramlara onlar aşina değildi. Bu süslü zehirler, peygamberlerin olmadığı dönemlerin ürünüdür. Demek ki, 'sırâtı mustaqîm'in ne olduğu hususunda bir tereddüt yaşamamıza hiç gerek yoktur. Peygamberlerin sîretini tanımak, 'sırâtı mustaqîm'ı tanımamız için yeterlidir.
Kur'an öyle bir istiare kullanıyor ki, gözümüzün önünde, Nuh'la başlayıp, Muhammed (sav)e kadar kesintisiz süregelen; hiç kimsenin tanımakta zorluk çekmeyeceği, geniş, açık, düz, engebesiz, sapaksız bir yol canlanmaktadır. Peygamberler sanki bu yolun ara istasyonları gibidir. Yolun son istasyonu Muhammed (a.s) ise de, yolun kendisi orada bitmiş değildir, kıyamete kadar devam etmektedir. İşte bu yolun adı İslam'dır ve Allah'a ulaştırmada hiçbir eksiği (ıvec) bulunmamaktadır.
Muhammed (sav), bu uzun ve büyük yolun çok önemli bir ara durağı olan İbrahim'e nisbet edilmektedir. Bunun belki iki önemli sebebi vardı. Biri, İbrahim (a.s)ın tevhid mücadelesindeki, yeri doldurulamaz önemi, diğeri de, Yahudiler'in kendilerini Hz. İbrahim'e nisbet etmeleri idi. Halbuki iki yüzlü, Peygamber katili Yahudilerle İbrahim'in bir alakası yoktu. İbrahim'in dininin belli başlı üç özelliği şöylece vardı: hanîfdi, 'sırâtı mustaqîm'di ve 'dînün kayyım' (ebediyen kalıcı, sapasağlam bir din)di. (6/En'am, 161). Bu demektir ki, İbrahim (a.s)ın çizgisinde bir tevhidi sadeliğe, onun gibi muvahhid duruşa sahip olmayan herhangi bir 'din', İbrahim'in Dini İslam olamaz.
İkinci olarak, 'sırâtı mustaqîm'in ayırıcı vasfı, bu yolun, Allah'ın kendilerine gazap ettiği insanların ve 'sırâtı mustaqîm'den sapmış, dalaletteki insanların yolu olmamasıdır. Tefsirlerde, birinci sınıfın (mağdûb) Yahudiler, ikinci sınıfın (dâllîn) Hristiyanlar olarak tefsir edilmesi, bu tanımlamaları sınırlamaktadır. Kur'anın ilk muhatapları için, belki 'mağdûb' ve 'dâllîn' için, akla gelen en yakın örnek, gözlerinin önündeki Yahudi ve Hristiyan zümrelerdi, fakat aynı toplum, daha önceki kavimleri de bilmekteydi. Nuh kavmi, Âd kavmi, Lut, Semûd, Firavun hanedanı gibi kavimleri de biliyorlardı. Andığımız bu kavimlerin Allah'ın gazabına uğramışlar ve sapmışlar olmadığı söylenebilir mi? Kaldı ki, 'mağdûb' ve 'dâllîn', iki ayrı kategori değil, bir kavmin, birbirini tamamlayan iki ayrı sıfatı olarak da düşünülmelidir.
Kitap Ehli'nin yolunun 'sırâtı mustaqîm' olmadığı açıktır. Medine'de kıblenin Kudüs'ten Mescid-i Haram'a tahvil edilmesini problem eden Yahudileri, Kur'an, 'beyinsiz' (sefîh) olarak niteledikten sonra, doğu da batı da Allah'ındır; Allah dilediği kimseleri 'sırâtı mustaqîm'e iletir der. (2/Bakara, 142). Bu ifade onların 'sırâtı mustaqîm'de bulunmadıklarına delalet eder.
Peki günümüzde 'mağdûb' ve 'dâllîn' adında iki zümre var mıdır ki, biz de onları tanıyarak, onların gittiği sırâtın, 'sırâtı mustaqîm' olmadığını anlamış olalım? Günümüzde eğer bu iki isimde iki zümre ararsak hiçbir şey bulamayız. Çünkü bu zamanda 'mağdûb' ve 'dâllîn' sıfatı, pek çok zümrede birlikte varlığını sürdürmektedir. 'Mağdub'luk sıfatı belki tartışılabilir, yani, madem ki Allah'ın gazabını hak etmişlerse, neden Allah gazap etmiyor? denebilir. Lakin, 'dâllîn'lik sıfatını 'hakkıyla' taşıyan o kadar zümre var ki, artık bunları tek tek saymak çok zahmetli, uzun ve bıktırıcı bir işlemdir. Bunun yerine, 'sırâtı mustaqîm'de olanları tanımak ve tanımlamak, bir 'eşkal bilgisi' çıkartmak çok daha kolay ve sağlıklı bir yoldur. Ama şu kadarını kaydetmeden geçmeyelim, 'mağdûb' ve 'dâllîn' sınıfından sayabileceğimiz zümreler çok uzaklarda değil, içimizde, çok yakınımızda bulunmaktadır. Artık zamanımızda pek çok 'müslüman' zümre, bugünün yeni-ehli kitabı denecek denli, klasik ehli kitaba benzemektedir.
Gerek eski, gerekse yeni 'mağdûb' ve 'dâllîn' sınıfını tanımanın en emin yolu, Kur'an diline iyi vakıf olmak, Kur'an'ın tanımlamalarını ciddiye almak ve ne dediğine iyi kulak vermektir. Tevhid dini İslam'ın en yaman hasmı, dini kabul etmiş görünmekle birlikte, onu kendi arzularına uydurmuş, Dinin kavramlarını ve akidesini tahrif eden, sözde dindar zümreler olmuştur. 'Sırâtı mustaqîm'de olmayanlar ilk başta bunlardır.
Kur'an 'sırâtı mustaqîm'i tanımamızı sağlamak için, belli başlı özelliklerini saymayı sürdürmektedir.
Mesela, 'sırâtı mustaqîm', insanları zulumattan nura çıkartan bir yoldur. (14/İbrahim, 1; 5/Maide, 16). Bunu şöyle de ifade etmek mümkündür: İnsanları karanlıklardan nura/aydınlığa çıkartmanın adı işte 'sırâtı mustaqîm'dir. 'Sırâtı mustaqîm'de olmak aynı zamanda hidayete ermiş olmak demektir. (20/Taha, 135). Allah bu yola, dilediği kimseleri çıkartır (hidayet eder). (2/Bakara, 142, 213; 4/Nisa, 175; 6/En'am, 39; 10/Yunus, 25; 24/Nur, 46). Fakat Allah'ın hidayet etmesi, kişi hidayet edilmeyi hak etmeden, kendi köşesinde yatıyor haldeyken, tutup da onu, hatta belki kendi iradesini de hiçe sayarak o yola girdirme anlamında değildir. Gerçi Kur'an, "Allah kimi hidayete erdirmek dilerse, onun kalbini İslam'a açar, kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah mü'min olmayanların üstüne böyle murdarlık indirir." buyurmaktadır. (6/En'am, 125). Fakat burada, insanın göğsünün İslam'a açılması ya da iyice daralması keyfiyetinin kişinin tamamen kendisiyle ilgili olduğu unutulmamalıdır. Bunun olabilmesi için, insanın irade beyan etmesi gerekir. Bu husus, yine bir istiare ile açıklığa kavuşturulmuştur: Allah'ın sırâtına dahil olmak isteyen bir kimse, Fatiha suresinde "Allahım! Bizi sırâtı mustaqîme hidayet eyle!" diye yalvarmasının ötesinde, Allah(ın ipin)e sımsıkı sarılıp, tutunmak zorundadır. (3/Al-i İmran, 101). Sanki Allah'ın gökten sarkıttığı bir ip (urvetül vüsqâ) vardır ve mü'minler ona sağlamca tutunmak zorundadırlar. (2/Bakara, 256). Kendilerine ilim verilen kimseler, Kur'an'ın Allah tarafından gelmiş bir hak kitap olduğunu bilir, ona iman ederlerse kalpleri huzur bulur, mutmain olur ve böylece Allah onları 'sırâtı mustaqîm'e hidayet eyler. (22/Hac, 54).
Peygamber'in kendisi 'sırâtı mustaqîm' üzerinde bulunmaktadır (36/Yasin, 4) ve onun işi, insanları 'sırâtı mustaqîm'e davet etmek (23/Mü'minun, 73; 34/Sebe, 6), o yola sevk etmektir. (42/Şura, 52). İnsanlara düşen ise, davetçinin davetine icabet etmek, sapık yollara tevessül etmemek, en ulvî yol dururken en süflî olanlara yüzünü çevirmemektir. Zira, 'sırâtı mustaqîm'e hidayet olmayan insan, tıpkı İbrahim'in babası gibi, şeytana kulluk etmek gibi bir sefaletle karşı karşıyadır. İbrahim (a.s), babasına, bana tabi ol da seni 'sırâtı mustaqîm'e ulaştırayım demişti (19/Meryem, 43), fakat babası, eğer onun tanrılarından yüz çevirirse İbrahim'i taşlamakla tehdit ederek, kendi yolunu seçmiş, Allah tarafından 'sırâtı mustaqîm'e hidayet edilme bahtiyârlığını elinin tersi ile itmişti. (19/Meryem, 46).
Peygamber'in 'sırâtı mustaqîm'e davet etmesini Kur'an yine hayatın içinden seçtiği çok canlı bir temsille açıklamaktadır: İki kişi var, bunlardan biri, dilsizdir, hiçbir şey beceremiyor ve efendisinin üzerine bir yükten başka bir şey değildir. Zira efendisi onu nereye gönderse, hiçbir hayır getirememektedir. Diğer kişi ise, dosdoğru bir yol üzerinde, düzgünce yürümekte ve adaleti emretmektedir! Şimdi bununla, birincisi hiç birbirine eş değerde olabilir mi? (16/Nahl, 76). Bu temsilde, dosdoğru yolda (sırâtı mustaqîm) yürüyen ve adaleti emreden kişi, peygamberdir. Diğeri ise, İslam'a düşmanlık yapan, Peygamber'in tebliğini de önlemeye çalışan kafirlerdir. Allah, tezekkür etmek (zikrederek öğüt almak) isteyen kimseler için ayetlerini böyle tafsilatlı bir şekilde açıklamaktadır. (6/En'am, 126). Allah'ın ayetlerini inkar edenler, dosdoğru yolu bulamamış, karanlıklar içinde bocalayan sağır ve dilsizlerdir. Allah dilemedikçe onların düze çıkmaları mümkün değildir. (6/En'am, 39).
Ayrıca, 'sırâtı mustaqîm'de bulunmanın, adaletle hükmetmeyi gerektirdiği de bu temsilden anlaşılmaktadır. (ayrıca bkz. 38/Sa'd, 22).
'Sırâtı mustaqîm' kısaca, Allah'a ibadet etmenin genel adıdır. Bunu Kur'an daha açık söylemektedir: "Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. İşte dosdoğru yol (sırâtı mustaqîm) budur." (3/Al-i İmran, 51). Bu söz aslında bütün peygamberlerin davasının esası olmakla beraber, İsa'nın (19/Meryem, 36; 43/Zuhruf, 64) ve Hûd'un sözüne (11/Hûd, 56) bilhassa yer verilmiştir.
Peygamber'in "Bu benim dosdoğru yolumdur" dediği yolun işaret taşları nelerdir? Bunlar başta tevhiddir, yani Allah'a hiçbir şeyi eş koşmadan O'na iman etmektir. Sonra, ana-babaya iyi davranmak; rızık korkusuyla çocukları öldürmemek; gizli veya aşikar hiçbir fuhşiyatı işlememek; haksız yere bir insanın canına kıymamak; henüz küçük yaştaki yetimlerin mallarını hile ile ele geçirmemek; ölçü ve tartıda hile yapmamak, adaletli olmak; şahitlik yapılacağı zaman, insanın kendi yakınları aleyhine bile olsa adaletli yapmak ve son olarak, Allah'a verilen sözü tutmak. (6/En'am, 151-152). İşte bu işaret taşları, Peygamber'in 'sırâtı mustaqîm'idir. Bu kurallara uymamak insanı başka yollara yönlendirecektir (6/En'am, 153) ve o yolun sonu da Cehîm, yani cehennemdir. (37/Saffât, 23).
Allah, cehennemi kazanmamak için, şeytanın ayartmalarına karşın insanı uyarmış, şeytanın insana düşman olduğunu, sadece Allah'a ibadet etmeleri gerektiğini (elçileri vasıtasıyla) hatırlatmıştır. (36/Yasin, 60-64; 67/Mülk, 8-10). Ama insanın öğüt almaya meyli yoktur.
Allah'ın yolu (sırât) açıktır, fakat o yolda hiçbir tehlikenin olmadığını zannetmek yanıltıcı olur. 'Sırâtı mustaqîm'in üzerinde daima, bizi yanıltmaya yönelik alternatif yol işaretçisi bulunabilmektedir. Bu işaretçi, şeytan (İblis)den başkası değildir. Allah insanı yarattığında meleklere, insana secde etmelerini emretmişti. Şeytanın dışında bütün melekler bu emri tuttular. Şeytan, kendince bazı gerekçeler göstererek Allah'ın emrine karşı durdu. Allah da onu recmetti ve cennetten kovdu. Bunun üzerine şeytan Allah'dan şöyle bir görev (misyon) talep etti: Şeytan, 'sırâtı mustaqîm'in üzerine oturacak, sonra da insanların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşarak onları azdıracaktı. Böylece insanlar Allah'a şükretmeyen kimseler olacaktı. Üstelik de şeytanın Allah'dan istediği bu ruhsatın süresi kıyametin kopmasına kadardı. (7/A'raf, 11-17). Allah şeytana, kıyametin kopmasına kadar istediği bu ruhsatı vermiştir. (15/Hicr, 37-38).
Her ne kadar İblis 'sırâtı mustaqîm' üzerinde konuşlanmış ve biz insanları 'sırâtı mustaqîm'den saptırmak, başka batıl yollara, İslam dışı din ve ideolojilere yöneltmek için çalışıyorsa da, telaşa kapılmamız ve korkmamız için bir neden bulunmamaktadır. Zira Allah'ın bizim yolumuzu aydınlatmak, yolumuzu bize yerli yerince tanıtmak ve o yoldan gitmemiz için yaptığı yardımların yanında, şeytanın faaliyetleri bir hiç mesabesindedir. Zaten Allah daha baştan şeytana şöyle demişti: "Ancak onlardan ihlaslı kullarım müstesna" (15/Hicr, 40); "Şurası muhakkak ki, (gerçekte) benim kullarım üzerinde senin hiçbir gücün/nüfuzun olmayacaktır. Onlara vekîl olarak Rabbin yeter." (17/İsra, 65). Ama şu da var ki, her şeye rağmen şeytanın sözüne uyanlar olursa, onları da şeytanla beraber cehenneme doldurmak da, Allah'ın vaîdidir. (7/A'raf, 18; 38/Sa'd, 85; 17/İsra, 63).
Görüldüğü gibi, Allah'ın kitabı son derece açıktır. Allah'ın mübîn kitabı, bize Allah'ın, üzerinden gitmemizi emrettiği yolunu da gayet açık bir şekilde beyan etmektedir. Bu yolu anlamakta hiçbir güçlük yoktur. Yolun kapalı, muğlak, girift olduğunu ancak kalbinde hastalık (maraz) olanlar isterler.
Yüzlerce ve hele de son yüz yıldır Kur'an'ı bir hayat nizamı olmaktan çıkartıp, hurafelerle örülü bir tapınak kitabı haline getirmeye, onu insan hayatından tamamen çıkartmaya çalışanlar yanılmaktadırlar. Bu projenin sahipleri her ne kadar 'içeriden', 'sırât'ı demokrasiye, laikliğe, çağdaşlığa eşitleyen Samirîler besleyip büyütmüşlerse de, hiçbirinin diğerine faydası olmayacaktır. Allah'ın dini İslam, yani 'sırâtı mustaqîm' ne laikliktir, ne demokrasidir, ne dindar muhafazakarlıktır, ne sağcılık, ne de solculuktur. Ayrıca 'sırâtı mustaqîm' hiçbir uzlaşmayı, işbirlikçiliği, kafirlere yaltaklık yapmayı kabul etmez. İslam ya İslam'dır, ya da başka bir şeydir.
Şeytan emekliye ayrılmayacağına göre, hala 'sırâtı mustaqîm' üzerindeki mevzîsinden, elinden geleni yapmaktadır. Dememiz odur ki, şeytan şimdilerde bol bol 'sağdan' yanaşmaktadır. Müslüman uyanışı yoğunlaşıp, ciddi İslamî gelişmelere doğru ivme kazandıkça, şeytanın sağdan yanaşması da biçim değiştirerek yoğunlaşacaktır. Günümüzde buna işte 'ılımlı İslam' diyorlar, fakat isimler sıklıkla değişebilir. Mahiyet olarak islamizasyon politikaları, şeytanın sağdan yanaşması olarak devam edecektir. Fakat şeytanın bütün hileleri gibi bu hilesi de zayıftır. Elimizdeki Kur'an, bütün şeytanî hileleri deşifre edecek güçtedir.
İslamın dışında başka yollar arayanlar kendilerine herhangi bir 'tarikat' (yol) edinebilirler, fakat nasıl ki örümceğin ağı evlerin en dayanıksızı ise, İslam dışı bütün tarikatlar da öyledir. Müslümanlar İslam'dan başka hiçbir yola razı olamazlar, hiçbir rüşvete fit olamazlar. Bir Müslüman, günde onlarca kez okuduğu "bizi 'sırâtı mustaqîm'e hidayet eyle!" niyazına bağlı kalmalı, Allah'dan böyle bir niyazda bulunmanın şerefini ölünceye kadar hiçbir değersiz metâya değişmemelidir.
Son olarak şunu da belirtmeliyiz ki, ahirette cehennemin üzerine sırât köprüsü kurulacağı, kıldan ince kılıçtan keskin olacağı, onu geçenin cennete, geçemeyenin cehenneme düşeceği gibi inanışlar, sırât kavramının tahrifi ile elde edilmiş, tamamen uydurma söylencelerdir. Hiç kimse Allah'ın dinini bu kadar ciddiyetsiz gösterme hakkına sahip olmamalıdır. Sırât bu dünyadadır ve bizim imtihanımızdır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...