|

Analar
Bilirim...*
İsmail Bingöl
Güldüğünde yüzünde güller
açan... Güldüğünde dünyanın da onunla beraber güldüğünü sandığınız
analar... Gülücükleriyle her yana huzur dağıtan, mutluluk saçan analar...
Hiçbir olayın, hiç bir hüznün, yüzündeki güleçliği söndüremediği,
acılarını yüreğine hapsedip, hayatın karşısında bir nebze olsun
eğilmeyen, gerilemeyen, görene yaşama âzmi ve sevgisi aşılayan analar...
Analar Bilirim...
Yüreciği acıdan şerha şerha olmuş, çektikleri yüzünden bir ıstırap
yumağına dönüşmüş analar... Güzellikten, neşeden ve mutluluktan bîhaber
yaşayıp giden... Ve ömrü; başladığı gibi yine hüzünle biten...
Ağlamaktan, göz pınarlarında yaş kalmamış analar... Boynu bükük... Bir
eli hep yüreğinde, bir eli dizinde... Ama yine de; halinden şikayet
etmeyip, kadere boyun bükerek, yaşadıklarına tahammül gösteren, sabrına
dayanıp duran analar... Rahatı ve huzuru kendine haram edip, sevdikleri
için hayatın getirdiği sıkıntılara direnen, karşı koyan ve mücadeleyi
hiçbir zaman elden bırakmayan analar... Ve bütün bunların karşılığını,
mükâfatını hep ötelerden bekleyen...
Analar bilirim...
Yavrularını doya doya öpüp koklayamadan, memleketinden uzakta canını
ecele teslim edip, bir başka diyara göçen... Aradan yıllar geçse de,
ardında bıraktığı acı halâ dinmeyen... Mezarının kaldığı gurbet
diyarında, yavrularının hasretiyle üstünde otlar biten analar... Akla
gelen her hatıranın bir çizik attığı yüreklerde, yıllar öncesinin
görüntüsü ve güzelliğiyle yaşarlar; üzüntüleri dinmez onların.
Ve yine analar bilirim...
Gecesi, gündüzü niyâzla geçen... İnanmanın güzelliğini en samimi şekilde
yaşayarak gösteren... Bakışları değdiği yeri ışıklandıran, kalpleri nur,
yüzleri cennet olan... Ağzından hep kelâm-ı ilâhi dökülen... İçinde
cehennem korkusu olmayan ve ayaklarının altı cennet olan analar...
Analar bilirim...
Yüzündeki her çizgide bir başkalık, bir sır gizli olan. Yaşadıklarını,
görüp geçirdiklerini, çektiklerini, en iyi yüzündeki çizgilerin
anlattığı... Ona bakınca, bu yaşa nasıl geldiğini, nasıl yaşadığını
sormanıza gerek yoktur. Her biri, ayrı bir hikâyenin hatırası olan
çizgiler anlatır onun yerine bunu. Hele bir de konuşmaya başlarsa bu
çizgiler; anlattıkları bitmez ve bunları dinleyecek genişlikte yürek
bulunmaz.
Analar bilirim...
Yıllar yılı, bin bir cefâya, bin bir çileye sabrederek beslediği
yavrularının her birini bir başka gurbete salmış analar... Yüreğinin her
köşesi onların hasretiyle için için yanan... Tek tek uçurduğu kuşlarının
ardından hüzünlü bakışlarla ufku tarayan... Gün sayan... Bayramların
gelmesini bekleyerek, onlara kavuşacağı günlerin umuduyla yaşayan...
Arada, bir telefon sesiyle hasretliği bölünen, teselli bulan, yürek
yangınına su serpilen analar...
Analar bilirim...
Her türlü fedakârlığı göstererek, askerlik yaşına getirdiği civanını...
Gecesini gündüzüne katarak büyüttüğü, yemeyip yedirdiği, giymeyip
giydirdiği, canından can, kanından kan verdiği aslanını vatan için şehit
vermiş analar... Sizin, bizim, ötedekinin, beridekinin, kısacası; bu
topraklarda yaşayan herkesin huzurunu borçlu olduğu analar... Bu
toprağın bağrında birer kale gibidir onlar... Ve onlar; hepimizin
annesidir. Çünkü onlar, "şehit annesi" olmak gibi bir yüceliğe sahiptir.
Ve çocuklar bilirim...
Analarının yüzünü bir kez dahi görmeyen, hatırlamayan, ana şefkatinin,
ana sevgisinin ne olduğunu bilmeyen, bunu tatmaya fırsat bulamayan...
Yüreğinde her an bu sevginin eksikliğini duyan, hisseden... "Anam
yaşasaydı da, derdime ortak olsaydı, başımı göğsüne dayasaydım, o da
beni kucaklasaydı, öpseydi, koklasaydı, o tatlı sesiyle "Yavrum" deseydi
" diyerek üzülen... Her "Anneler Günü" geldiğinde, çiçek vereceği,
öpücüklere boğacağı anası olmadığı için, kuytu köşelerde gizli gizli
ağlayan çocuklar... çocuklar... çocuklar...
Ve yine çocuklar bilirim...
Yuvalarda, yetiştirme yurtlarında, sokaklarda, köprü altlarında büyüyen,
öksüz ve yetim çocuklar... Gülmenin ne olduğunu unutmuş, gülseler bile
yüzlerinde gülücükler açmayan, gülüşleri yüzlerinde donan, tokatlanan,
ezilen, horlanan ve hiç bir istekleri yerine getirilmeyen... Başları
okşanmayıp, ellerine şeker verilmeyen, nazları çekilmeyen... Çoğu;
hayatın dikenli yollarında heder olan ya da heder edilen...
Yaptıklarının ne olduğuna akıl erdiremeden yokolan... Yokedilen... Masum
ve günahsız çocuklar... Günahları bizim olan çocuklar... Analarının
dizinin dibinde oturamamış, "Ana kuzusu" olmanın ne demek olduğunu
anlamamış; yaralı, ezik ve bahtsız çocuklar...
Ve bir şiir bilirim...
Anamı ve bütün anaları düşünerek yazdığım...
Hangi oğul bilir?
Anasının hikâyesini
Hangi dil anlatabilir?
Anaların çilesini
Kim bilir hangi çizgi
Hangi hüznün eseri...
İradenin ipini kavrayan
Nasırlı ve damarlı ellerin
Birer sevda çiçeği
Ve yorgun bakışların...
O bakışlar ki
Çağrıştırır seferberlik senelerini
Asırlardır yaşıyor
Asırların yükünü taşıyor gibisin
Bilemez hiç kimse
Sen hangi sevdanın eserisin
İnancın zırhını kuşandın
Gece ve gündüz
Yandın ha yandın!
Haksızlığa ve yokluğa
Olmadı hiç seferin
Nice acılara mekân kıldığın yüreğin
Şefkatin ocağında pişti hep
Merhametsizler yol düşüremedi sinene
Ve sen
Geçit vermez dağlar gibi
Direndin ha direndin... (İ.B)
• kaynak: dergibi.com/deneme |