|

İsrail
Saldırıları ve Bölgenin Geleceği
İsrail'in,
önce bir askerinin Hamas tarafından, ardından da iki askerinin Hizbullah
tarafından kaçırılmasını bahane ederek başlattığı operasyon, Ortadoğu'da
yeni gelişmeleri tetikleyecek gibi görünüyor. Operasyonun alanının
Lübnan'a kaydırılması, ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın "Ortadoğu'nun
yeniden dizayn edileceğine" dair açıklamaları, İran ve Suriye'nin
temkinli yaklaşımları, dünya kamuoyunun İsrail saldırılarına karşı
sessiz kalmayı tercih etmesi, siyaset yorumcularını, hadiselerin bütün
Ortadoğu'yu içine alacak şekilde büyüyebileceği düşüncesine sevk ediyor.
Peki gerçekten İsrail operasyonu büyüyebilir ve zaman içinde Suriye ve
İran'ı da içine alacak şekilde bölgesel bir krize doğru evrilebilir mi?
Yoksa İsrail-Lübnan arasındaki tampon bölgeye uluslararası bir gücün
konuşlanması sonrasında operasyon biter mi? Bu operasyon, İsrail'in
bölgede kendisini tehdit eden örgütleri etkisizleştirme operasyonu mu,
yoksa İran'ı da içine alacak şekilde tasarlanan bir büyük değişim
planının bir parçası mı?
Öncelikle İsrail'in yürüttüğü operasyonun arkaplanını inceleyecek
olursak, sorunun, aslında birkaç askerin kaçırılmasıyla ilgisi
olmadığını anlamak kolaylaşır. Bilindiği gibi, Amerika ve İsrail'in
bölgede takip ettiği politikanın önünde tek ciddi engel olarak radikal
İslamcı örgütler kalmıştır. Bölgedeki son çeyrek yüzyılda vukubulan
bütün olayların ardında, bu örgütler bir şekilde yer almıştır. İran
Devrimi'nden sonra, 1987 İntifadası ile başlayan olaylara, Lübnan
Hizbullah'ının İsrail'i Güney Lübnan'dan püskürtmesinden tutun da,
Hamas'ın Filistin denkleminde önemli bir aktör haline gelmesine
varıncaya kadar bütün hadiseler, bu örgütlerin bir biçimde içinde yer
aldıkları gelişmeler olarak karşımızdadır. İşte bu yüzden, Amerika,
bölge politikalarında bu örgütler üzerinde düşünmek zorunda kalmıştır.
Burada güdülen politikanın ise iki temel sac ayağı vardır. İlkinde, bu
örgütlerin mümkün olduğunca 'sistem-içine çekilmesi' amacı
belirleyicidir, ikincisinde ise, muhalif pozisyonunu koruyanların
'diskalifiye edilmesi' hedefi merkezdedir. İran Devrimi'nden sonra İslam
dünyasındaki gelişmeleri bu iki sac ayağını baz alarak okumak mümkündür.
Hatta Amerika, sadece örgütler için değil, Devrim gerçekleştirmiş
İran'da bile, bu iki farklı yöntemi denemek istemiştir. Önce 'kuşatmış',
sonra sistem-içine çekmenin çarelerini aramış, bu da sonuç vermeyince,
'zor'la tedip etmeyi, rejimini değiştirmeyi, olmuyorsa etkisizleştirmeyi
denemiştir.
İşte İsrail'in son saldırılarını, biraz da, 'sistem-içine girmeyi
reddeden' unsurları cezalandırma operasyonu olarak görmek gerekmektedir.
Hatırlanacağı gibi, Hamas, Filistin'de iktidara geldikten sonra, bir
biçimde üslubunu 'ayarlamaya' çalışmış, Hizbullah da, Lübnan'da iç savaş
bittikten sonra, demokrasinin 'araçsallığı' noktasında olumlu görüşler
serdetmiş ve bir iç-siyaset bir aktörü olarak faaliyette bulunmayı kabul
etmişti. Fakat gerek Hamas gerekse Hizbullah, yapıları gereği, askeri
boyutlarını hiçbir zaman tasfiye etmemişlerdi. Bunu yapmak için de uygun
bir ortam yoktu. ABD ve İsrail'in ise asıl istediği buydu. İşte bu
yüzden, bu son operasyonu, her iki örgütü de, silahsızlanma ve
sistem-içine dahil olma yönündeki ABD ve İsrail talebinin zorla yerine
getirilmesi çabası olarak görmek mümkündür. Böylece her iki örgüt de,
çok açık bir şekilde, sistem-içine tamamen girmedikleri sürece, bu tür
saldırılarla karşılaşacakları yönünde uyarılmış olmaktadır.
Hatırlanacağı gibi, İsrail aynı şeyi Arafat hayatta iken ona karşı da
yapmıştı. Arafat, her ne kadar Amerika ile işbirliği için de çalışsa da,
Oslo Süreci'nde kendisine verilen "radikal örgütleri kontrol altında
tutma" görevini layıkıyla yerine getiremeyince, bir askeri operasyonla
'uyarılmış', hatta Karargah'ında mahsur kalacak şekilde zor kullanımına
maruz kalmıştı. Bugün gerçekleştirilen operasyonu da, işte bu nedenle,
her iki örgütün sistem-içine çekilmesi noktasında ciddi biçimde
uyarılmaları şeklinde değerlendirmek de mümkündür.
İkinci olarak, ilk birkaç gün Filistin'deki bazı hedeflere yönelik
saldırılardan sonra, İsrail'in yönünü Lübnan'a ve Hizbullah'a
çevirmesinin ardında, açıkçası Hizbullah'ın İsrail'i Güney Lübnan'dan
çıkarmasıyla ilgili 'acı hatıra'nın yattığını da söyleyebiliriz. İsrail,
böylece, bir anlamda geçmişin intikamını almak istemektedir. Amerika'nın
bölge üzerinde güttüğü politikanın avantajlarından istifade ile, fırsatı
değerlendirip, Hizbullah'ı etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Benzer bir
durumu, Amerika'nın İran'a yüklenmesi hadisesinde de görmek mümkündür.
İran Devrimi'nden sonra, Amerika, sürekli İran'ı 'cezalandırma'
taktikleri uygulamıştır. Son olarak Nükleer silah kriziyle yapmak
istediği de, 'dik başlı' İran'ın bir şekilde te'dip edilmesinden başka
bir şey değildir. Tek küresel güç olarak kalmış olmasının avantajlarını
da kullanarak, İran'ı dize getirmeye çalışmaktadır. İşte İsrail de,
Hizbullah için benzeri bir şeyi hedeflemekte ve tattığı mağlubiyetin
acısını unutmadığını göstermek istemektedir. Böylece uzun vadede,
kendisine karşı diş bileyen muhtemel rakiplerine göz dağı vermeyi
hesaplamaktadır.
Üçüncü olarak, bu operasyonun sadece Hamas'ı belirli sınırlar içinde
kalmaya zorlamak için yapılmadığı, ayrıca bölge ülkelerdeki 'tehdit
unsurları'nın da etkisizleştirilmesini de amaçladığı açıktır. İsrail'in,
Hizbullah'ı hedef seçmesinin nedeni de budur. Hizbullah, bu operasyondan
ciddi biçimde yara alırsa, bu, hem Suriye için hem de İran için bir
kayıp olacaktır. Çünkü bölgede 'stratejik ortaklık' içerisinde olan bu
iki ülke de Hizbullah'ı desteklemektedir. Hizbullah'ın kaybı, bu yüzden,
onların da kaybı demektir. Ancak Hizbullah'a zarar verme noktasında
İsrail ne denli başarılı olabilir? İsrail, askeri gücünün sınırlarını
zorlarsa, Hizbullah'a gerçekten zarar verebilir. Fakat, burada bir ters
orantı olduğu da gözlerden kaçmamalıdır. Hizbullah'ın halk desteğine
sahip olması ve direndikçe bu desteğin giderek artması yüzünden, askeri
açıdan zayıflatılsa bile, İsrail'in umduğu şekilde ciddi anlamda zarar
görmesi zor görünmektedir. Çünkü Hizbullah, bütün askeri imkanlarından
mahrum bile kalsa ve hatta liderlik kadrosu, Filistin'de olduğu gibi yok
edilse bile, halk tabanındaki desteği ile, yeniden toparlanabilir. İran
ve Suriye desteği ile de, silah gücüne yeniden kavuşabilir. Hizbullah’ın
İsrail'e karşı direnmesi ve bunda kararlılık göstermesi ise, İsrail
için, orta vadede başka sıkıntıları doğurabilir. Örneğin Hizbullah,
Lübnan denkleminde daha etkin bir pozisyon elde edebilir ve böylece
İsrail için ilerde daha büyük bir tehdit olarak ortaya çıkabilir. Bu
hususun İsrail için ciddi bir handikap olduğu açıktır. Bu yüzden,
İsrail, Güney Lübnan'da, sivilleri de hedefleyerek acımasızca saldırılar
düzenlemektedir, ama Hizbullah'a karşı belirli bir 'temkin'i de
korumaktadır. Aynı şey, Hizbullah için de söz konusudur. O da, İsrail'in
ciddi bir saldırı başlattığının bilincinde olarak, İsrail'in kuzey
bölgelerine gönderdiği füzelerde 'belirli bir sınırı' gözetmektedir. Her
iki tarafın da 'sınırı gözetme' konusundaki tutumunun ardında, meşruiyet
kaygısı yatmaktadır. Çünkü sınırı aşan ilk taraf, aslında kaybeden taraf
olacaktır. Nitekim Kana Saldırısı, İsrail için az da olsa böylesi bir
etki yaratmıştır. Bunun daha büyüklerini yapması durumunda ise, İsrail,
gerçekten ciddi bir kamuoyu tepkisi ile karşılaşır ki, bu da İsrail'in
aleyhine işleyen bir sürece dönüşebilir. İsrail'in, tıpkı daha önce
Lübnan'daki Filistin kamplarına yaptığı saldırılarda olduğu gibi,
Lübnan'ı tamamen işgal edip Hizbullah'ı yok etmek veya başka bir ülkeye
iltica etmeye zorlaması da başka bir seçenek olarak görülebilir ama şu
an için uygulama şansı hayli düşüktür. Çünkü Hizbullah, Lübnan
siyasetinin artık bir aktörü durumundadır ve bu tür yöntemlerle ülke
siyasetinden dışlanması zordur.
Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da ABD Dışişleri Bakanı
Rice'in, bölge haritasının değiştirileceğini ima eden açıklamalarıdır.
Bilinmelidir ki, Rice'ın bu açıklamayı İsrail ziyareti öncesinde
yapmasının ilk amacı, İsrail operasyonuna destek çıkmaktır. Ancak bölge
haritasının değiştirilmesi gerektiğini, böylesi bir operasyon sırasında
söylemesi, bu değişimin 'tarzı'na ilişkin de bir mesaj içermektedir.
Rice bu açıklamasıyla, hem İsrail'e destek verdiğini belirtmiş olmakta,
hem de bölgede yapılması düşünülen değişikliğe direnenlere, bu değişimin
gerekirse güç kullanılarak yapılacağı mesajını vermektedir. Peki Rice bu
mesajı niçin bu kadar açık vermektedir? Açıkçası, bu beyan, Amerika'nın
'güç gösterisi'nden başka bir şey değildir. Çünkü güç dengesinde
rakipsiz olduğunu düşünen bir ülke, 'kurallar'a uyma ihtiyacını duymaz
ve bunu da, siyasi çıkara tahvil etmek için, herkese ihsas ettirmek
ister. Yani Rice bu açıklamasıyla, açıkça Amerika'nın, dünyanın
'jandarması' olduğunu söylemek istemektedir. Dünyadan bu pervasızlığa
karşı yüksek sesli bir itiraz yükselmedikçe de, muhaliflerini susturma
yönünde puan kazanacağını bilmektedir. Öte yandan, Rice'ın
açıklamasıyla, Hamas ve Hizbullah'ın dışında, Suriye ve İran'a da mesaj
gönderildiği sonucunu çıkarmak mümkündür. Çünkü, 'bölge haritasının
değişmesi'nden ilk olarak anlaşılan şey, Suriye ve İran gibi, bölgede
sorun olarak görülen ülkelerin sınırlarının değiştirilmesinin
amaçlandığıdır. Zaten Amerika, bölgede, bu yönde bir takım operasyonlara
da girişmiş durumdadır. Örneğin Hariri Suikastı bunlardan biridir.
Nitekim, Suriye, bu suikasttan sonra askerlerini Lübnan'dan çekmek
zorunda kalmıştır. Rice'ın son açıklamasını da, benzeri türde
atraksiyonlara bundan böyle de devam edileceği şeklinde anlamak da
mümkündür.
İsrail'in son operasyonunun Suriye ve İran'ı da içine alacak şekilde
genişleyecek büyük bir savaşın parçası olduğunu söylemek zor ise de,
saldırıların bu iki ülkeyi köşeye sıkıştırmak için yapıldığı
söylenebilir. Daha açık bir ifade ile, Amerika'nın, Afganistan ve Irak
operasyonlarıyla birlikte düşünüldüğünde, bütün bu işleri, İran'ı tecrid
etmek için yaptığı sonucunu çıkarmak mümkündür. Çünkü Amerika,
Ortadoğu'da kendisine yönelik en ciddi tehdidin, İran'dan geldiğini
düşünmekte ve onu iyice kuşatarak, 'iyi bir ders' vermek istemektedir.
Bu yüzden, önce İran'ın dış destekçilerini ortadan kaldırmak istemesi
gayet doğaldır. Suriye ise, İran'ın müttefiki bir ülke olarak, bölge
haritasında değiştirilmesi istenecek ülkeler arasında yer almaktadır.
Yoksa Suriye, Amerika'ya tehdit oluşturmak açısından İran gibi bir ülke
değildir. Suriye'nin sıkıştırılmasını nedeni, İran'la olan stratejik
ilişkileridir. Bu nedenle, eğer İsrail operasyonunun hedefi İran'ı
köşeye sıkıştırmak ise, Lübnan'dan sonra sıranın açık bir biçimde
Suriye'ye gelmesi de mümkündür. Bu gerçekleştiğinde, işte o zaman İran,
gerçekten tecrid edilmiş olacaktır.
İsrail'in sivil-askeri ayrımı yapmadan vahşice gerçekleştirdiği
saldırılara ve bu saldırılara karşı hükümetlerin tepkisiz kalmasına
gelince, burada şu hususun altını özellikle çizmek gerekiyor. Evet, bu
son saldırılarda, küfrün, kendi putlarını yine kendisinin yiyeceği
gerçeğinin bir başka örneği açıkça görülmüştür. BM sözleşmeleriyle
belirlenen savaş kuralları, self-determinasyon hakkı, savaşta sivillere
karşı uygulanan kurallar, 'insan hakları' vs. hep Batı'nın tanımladığı
ve içeriğini doldurduğu kavram ve kurallardır, ancak yine aynı Batı,
çıkarı gerektiğinde bu kuralları hiçe sayabilmektedir. İşte bu, küfrün
tarih boyunca değişmeyen özelliklerindendir. Kurallar, kendi açılarından
tehdit altında olmadıkları dönemlerde 'işe yaradıkları' ölçüde
geçerlidir; ancak ne zamanki 'güvenlik' tehdidi altında kalırlarsa,
kendi koydukları kuralları yine kendileri çekinmeden
çiğneyebilmektedirler. Bu ise, Batı mentalitesinde güçlünün inandığı
şeyin, aslında 'çıkar' ve 'kaba kuvvet' olduğunu açıkça göstermektedir.
Dolayısıyla, her fırsatta 'insan hakları', 'özgürlük', 'eşitlik',
'hümanist değerler' vs. diyerek, İslami kavram ve değerlere
saldıranların bilmesi gerekir ki, beşerin ürettiği kavram ve değerler,
'acıkınca yenilen helva' türündendir. Beşeri 'denetleyecek' tek üst
ilke, Allah korkusudur. Bu gerçeği insanlık, son saldırılarda bir kez
daha görmüş ve yaşamıştır. Bu nedenle, son saldırılar, sadece
Müslümanların değil, bütün insanlığın vicdanında, bu değerlere karşı
güvensizliği artırmıştır. Bu ise, işte mazlumların zalimlerden aldığı
intikamın bir başka boyutudur. Zalimler, zulümlerine devam ettikçe,
aslında kendi altlarını oymaktadırlar. Evet, belki küfr ile dünyayı
idare etmek mümkündür. Çünkü kafir, zulmetmediği zaman, küfrünü ketm
edebilir; kendini gizleyebilir hatta hoş gösterebilir. Ama ne zaman ki
zulmetmeye başlarsa, işte o zaman sonu yakındır. İşte yüce Kur'an'ın: "O
zalimler, nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir"
ayeti, bu dönemlerde işlevini görür! |