Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 332 | Ağustos  2006

                   

 

 


İsrail Saldırıları ve Bölgenin Geleceği

İsrail'in, önce bir askerinin Hamas tarafından, ardından da iki askerinin Hizbullah tarafından kaçırılmasını bahane ederek başlattığı operasyon, Ortadoğu'da yeni gelişmeleri tetikleyecek gibi görünüyor. Operasyonun alanının Lübnan'a kaydırılması, ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın "Ortadoğu'nun yeniden dizayn edileceğine" dair açıklamaları, İran ve Suriye'nin temkinli yaklaşımları, dünya kamuoyunun İsrail saldırılarına karşı sessiz kalmayı tercih etmesi, siyaset yorumcularını, hadiselerin bütün Ortadoğu'yu içine alacak şekilde büyüyebileceği düşüncesine sevk ediyor. Peki gerçekten İsrail operasyonu büyüyebilir ve zaman içinde Suriye ve İran'ı da içine alacak şekilde bölgesel bir krize doğru evrilebilir mi? Yoksa İsrail-Lübnan arasındaki tampon bölgeye uluslararası bir gücün konuşlanması sonrasında operasyon biter mi? Bu operasyon, İsrail'in bölgede kendisini tehdit eden örgütleri etkisizleştirme operasyonu mu, yoksa İran'ı da içine alacak şekilde tasarlanan bir büyük değişim planının bir parçası mı?
Öncelikle İsrail'in yürüttüğü operasyonun arkaplanını inceleyecek olursak, sorunun, aslında birkaç askerin kaçırılmasıyla ilgisi olmadığını anlamak kolaylaşır. Bilindiği gibi, Amerika ve İsrail'in bölgede takip ettiği politikanın önünde tek ciddi engel olarak radikal İslamcı örgütler kalmıştır. Bölgedeki son çeyrek yüzyılda vukubulan bütün olayların ardında, bu örgütler bir şekilde yer almıştır. İran Devrimi'nden sonra, 1987 İntifadası ile başlayan olaylara, Lübnan Hizbullah'ının İsrail'i Güney Lübnan'dan püskürtmesinden tutun da, Hamas'ın Filistin denkleminde önemli bir aktör haline gelmesine varıncaya kadar bütün hadiseler, bu örgütlerin bir biçimde içinde yer aldıkları gelişmeler olarak karşımızdadır. İşte bu yüzden, Amerika, bölge politikalarında bu örgütler üzerinde düşünmek zorunda kalmıştır. Burada güdülen politikanın ise iki temel sac ayağı vardır. İlkinde, bu örgütlerin mümkün olduğunca 'sistem-içine çekilmesi' amacı belirleyicidir, ikincisinde ise, muhalif pozisyonunu koruyanların 'diskalifiye edilmesi' hedefi merkezdedir. İran Devrimi'nden sonra İslam dünyasındaki gelişmeleri bu iki sac ayağını baz alarak okumak mümkündür. Hatta Amerika, sadece örgütler için değil, Devrim gerçekleştirmiş İran'da bile, bu iki farklı yöntemi denemek istemiştir. Önce 'kuşatmış', sonra sistem-içine çekmenin çarelerini aramış, bu da sonuç vermeyince, 'zor'la tedip etmeyi, rejimini değiştirmeyi, olmuyorsa etkisizleştirmeyi denemiştir.
İşte İsrail'in son saldırılarını, biraz da, 'sistem-içine girmeyi reddeden' unsurları cezalandırma operasyonu olarak görmek gerekmektedir. Hatırlanacağı gibi, Hamas, Filistin'de iktidara geldikten sonra, bir biçimde üslubunu 'ayarlamaya' çalışmış, Hizbullah da, Lübnan'da iç savaş bittikten sonra, demokrasinin 'araçsallığı' noktasında olumlu görüşler serdetmiş ve bir iç-siyaset bir aktörü olarak faaliyette bulunmayı kabul etmişti. Fakat gerek Hamas gerekse Hizbullah, yapıları gereği, askeri boyutlarını hiçbir zaman tasfiye etmemişlerdi. Bunu yapmak için de uygun bir ortam yoktu. ABD ve İsrail'in ise asıl istediği buydu. İşte bu yüzden, bu son operasyonu, her iki örgütü de, silahsızlanma ve sistem-içine dahil olma yönündeki ABD ve İsrail talebinin zorla yerine getirilmesi çabası olarak görmek mümkündür. Böylece her iki örgüt de, çok açık bir şekilde, sistem-içine tamamen girmedikleri sürece, bu tür saldırılarla karşılaşacakları yönünde uyarılmış olmaktadır. Hatırlanacağı gibi, İsrail aynı şeyi Arafat hayatta iken ona karşı da yapmıştı. Arafat, her ne kadar Amerika ile işbirliği için de çalışsa da, Oslo Süreci'nde kendisine verilen "radikal örgütleri kontrol altında tutma" görevini layıkıyla yerine getiremeyince, bir askeri operasyonla 'uyarılmış', hatta Karargah'ında mahsur kalacak şekilde zor kullanımına maruz kalmıştı. Bugün gerçekleştirilen operasyonu da, işte bu nedenle, her iki örgütün sistem-içine çekilmesi noktasında ciddi biçimde uyarılmaları şeklinde değerlendirmek de mümkündür.
İkinci olarak, ilk birkaç gün Filistin'deki bazı hedeflere yönelik saldırılardan sonra, İsrail'in yönünü Lübnan'a ve Hizbullah'a çevirmesinin ardında, açıkçası Hizbullah'ın İsrail'i Güney Lübnan'dan çıkarmasıyla ilgili 'acı hatıra'nın yattığını da söyleyebiliriz. İsrail, böylece, bir anlamda geçmişin intikamını almak istemektedir. Amerika'nın bölge üzerinde güttüğü politikanın avantajlarından istifade ile, fırsatı değerlendirip, Hizbullah'ı etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Benzer bir durumu, Amerika'nın İran'a yüklenmesi hadisesinde de görmek mümkündür. İran Devrimi'nden sonra, Amerika, sürekli İran'ı 'cezalandırma' taktikleri uygulamıştır. Son olarak Nükleer silah kriziyle yapmak istediği de, 'dik başlı' İran'ın bir şekilde te'dip edilmesinden başka bir şey değildir. Tek küresel güç olarak kalmış olmasının avantajlarını da kullanarak, İran'ı dize getirmeye çalışmaktadır. İşte İsrail de, Hizbullah için benzeri bir şeyi hedeflemekte ve tattığı mağlubiyetin acısını unutmadığını göstermek istemektedir. Böylece uzun vadede, kendisine karşı diş bileyen muhtemel rakiplerine göz dağı vermeyi hesaplamaktadır.
Üçüncü olarak, bu operasyonun sadece Hamas'ı belirli sınırlar içinde kalmaya zorlamak için yapılmadığı, ayrıca bölge ülkelerdeki 'tehdit unsurları'nın da etkisizleştirilmesini de amaçladığı açıktır. İsrail'in, Hizbullah'ı hedef seçmesinin nedeni de budur. Hizbullah, bu operasyondan ciddi biçimde yara alırsa, bu, hem Suriye için hem de İran için bir kayıp olacaktır. Çünkü bölgede 'stratejik ortaklık' içerisinde olan bu iki ülke de Hizbullah'ı desteklemektedir. Hizbullah'ın kaybı, bu yüzden, onların da kaybı demektir. Ancak Hizbullah'a zarar verme noktasında İsrail ne denli başarılı olabilir? İsrail, askeri gücünün sınırlarını zorlarsa, Hizbullah'a gerçekten zarar verebilir. Fakat, burada bir ters orantı olduğu da gözlerden kaçmamalıdır. Hizbullah'ın halk desteğine sahip olması ve direndikçe bu desteğin giderek artması yüzünden, askeri açıdan zayıflatılsa bile, İsrail'in umduğu şekilde ciddi anlamda zarar görmesi zor görünmektedir. Çünkü Hizbullah, bütün askeri imkanlarından mahrum bile kalsa ve hatta liderlik kadrosu, Filistin'de olduğu gibi yok edilse bile, halk tabanındaki desteği ile, yeniden toparlanabilir. İran ve Suriye desteği ile de, silah gücüne yeniden kavuşabilir. Hizbullah’ın İsrail'e karşı direnmesi ve bunda kararlılık göstermesi ise, İsrail için, orta vadede başka sıkıntıları doğurabilir. Örneğin Hizbullah, Lübnan denkleminde daha etkin bir pozisyon elde edebilir ve böylece İsrail için ilerde daha büyük bir tehdit olarak ortaya çıkabilir. Bu hususun İsrail için ciddi bir handikap olduğu açıktır. Bu yüzden, İsrail, Güney Lübnan'da, sivilleri de hedefleyerek acımasızca saldırılar düzenlemektedir, ama Hizbullah'a karşı belirli bir 'temkin'i de korumaktadır. Aynı şey, Hizbullah için de söz konusudur. O da, İsrail'in ciddi bir saldırı başlattığının bilincinde olarak, İsrail'in kuzey bölgelerine gönderdiği füzelerde 'belirli bir sınırı' gözetmektedir. Her iki tarafın da 'sınırı gözetme' konusundaki tutumunun ardında, meşruiyet kaygısı yatmaktadır. Çünkü sınırı aşan ilk taraf, aslında kaybeden taraf olacaktır. Nitekim Kana Saldırısı, İsrail için az da olsa böylesi bir etki yaratmıştır. Bunun daha büyüklerini yapması durumunda ise, İsrail, gerçekten ciddi bir kamuoyu tepkisi ile karşılaşır ki, bu da İsrail'in aleyhine işleyen bir sürece dönüşebilir. İsrail'in, tıpkı daha önce Lübnan'daki Filistin kamplarına yaptığı saldırılarda olduğu gibi, Lübnan'ı tamamen işgal edip Hizbullah'ı yok etmek veya başka bir ülkeye iltica etmeye zorlaması da başka bir seçenek olarak görülebilir ama şu an için uygulama şansı hayli düşüktür. Çünkü Hizbullah, Lübnan siyasetinin artık bir aktörü durumundadır ve bu tür yöntemlerle ülke siyasetinden dışlanması zordur.
Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da ABD Dışişleri Bakanı Rice'in, bölge haritasının değiştirileceğini ima eden açıklamalarıdır. Bilinmelidir ki, Rice'ın bu açıklamayı İsrail ziyareti öncesinde yapmasının ilk amacı, İsrail operasyonuna destek çıkmaktır. Ancak bölge haritasının değiştirilmesi gerektiğini, böylesi bir operasyon sırasında söylemesi, bu değişimin 'tarzı'na ilişkin de bir mesaj içermektedir. Rice bu açıklamasıyla, hem İsrail'e destek verdiğini belirtmiş olmakta, hem de bölgede yapılması düşünülen değişikliğe direnenlere, bu değişimin gerekirse güç kullanılarak yapılacağı mesajını vermektedir. Peki Rice bu mesajı niçin bu kadar açık vermektedir? Açıkçası, bu beyan, Amerika'nın 'güç gösterisi'nden başka bir şey değildir. Çünkü güç dengesinde rakipsiz olduğunu düşünen bir ülke, 'kurallar'a uyma ihtiyacını duymaz ve bunu da, siyasi çıkara tahvil etmek için, herkese ihsas ettirmek ister. Yani Rice bu açıklamasıyla, açıkça Amerika'nın, dünyanın 'jandarması' olduğunu söylemek istemektedir. Dünyadan bu pervasızlığa karşı yüksek sesli bir itiraz yükselmedikçe de, muhaliflerini susturma yönünde puan kazanacağını bilmektedir. Öte yandan, Rice'ın açıklamasıyla, Hamas ve Hizbullah'ın dışında, Suriye ve İran'a da mesaj gönderildiği sonucunu çıkarmak mümkündür. Çünkü, 'bölge haritasının değişmesi'nden ilk olarak anlaşılan şey, Suriye ve İran gibi, bölgede sorun olarak görülen ülkelerin sınırlarının değiştirilmesinin amaçlandığıdır. Zaten Amerika, bölgede, bu yönde bir takım operasyonlara da girişmiş durumdadır. Örneğin Hariri Suikastı bunlardan biridir. Nitekim, Suriye, bu suikasttan sonra askerlerini Lübnan'dan çekmek zorunda kalmıştır. Rice'ın son açıklamasını da, benzeri türde atraksiyonlara bundan böyle de devam edileceği şeklinde anlamak da mümkündür.
İsrail'in son operasyonunun Suriye ve İran'ı da içine alacak şekilde genişleyecek büyük bir savaşın parçası olduğunu söylemek zor ise de, saldırıların bu iki ülkeyi köşeye sıkıştırmak için yapıldığı söylenebilir. Daha açık bir ifade ile, Amerika'nın, Afganistan ve Irak operasyonlarıyla birlikte düşünüldüğünde, bütün bu işleri, İran'ı tecrid etmek için yaptığı sonucunu çıkarmak mümkündür. Çünkü Amerika, Ortadoğu'da kendisine yönelik en ciddi tehdidin, İran'dan geldiğini düşünmekte ve onu iyice kuşatarak, 'iyi bir ders' vermek istemektedir. Bu yüzden, önce İran'ın dış destekçilerini ortadan kaldırmak istemesi gayet doğaldır. Suriye ise, İran'ın müttefiki bir ülke olarak, bölge haritasında değiştirilmesi istenecek ülkeler arasında yer almaktadır. Yoksa Suriye, Amerika'ya tehdit oluşturmak açısından İran gibi bir ülke değildir. Suriye'nin sıkıştırılmasını nedeni, İran'la olan stratejik ilişkileridir. Bu nedenle, eğer İsrail operasyonunun hedefi İran'ı köşeye sıkıştırmak ise, Lübnan'dan sonra sıranın açık bir biçimde Suriye'ye gelmesi de mümkündür. Bu gerçekleştiğinde, işte o zaman İran, gerçekten tecrid edilmiş olacaktır.
İsrail'in sivil-askeri ayrımı yapmadan vahşice gerçekleştirdiği saldırılara ve bu saldırılara karşı hükümetlerin tepkisiz kalmasına gelince, burada şu hususun altını özellikle çizmek gerekiyor. Evet, bu son saldırılarda, küfrün, kendi putlarını yine kendisinin yiyeceği gerçeğinin bir başka örneği açıkça görülmüştür. BM sözleşmeleriyle belirlenen savaş kuralları, self-determinasyon hakkı, savaşta sivillere karşı uygulanan kurallar, 'insan hakları' vs. hep Batı'nın tanımladığı ve içeriğini doldurduğu kavram ve kurallardır, ancak yine aynı Batı, çıkarı gerektiğinde bu kuralları hiçe sayabilmektedir. İşte bu, küfrün tarih boyunca değişmeyen özelliklerindendir. Kurallar, kendi açılarından tehdit altında olmadıkları dönemlerde 'işe yaradıkları' ölçüde geçerlidir; ancak ne zamanki 'güvenlik' tehdidi altında kalırlarsa, kendi koydukları kuralları yine kendileri çekinmeden çiğneyebilmektedirler. Bu ise, Batı mentalitesinde güçlünün inandığı şeyin, aslında 'çıkar' ve 'kaba kuvvet' olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla, her fırsatta 'insan hakları', 'özgürlük', 'eşitlik', 'hümanist değerler' vs. diyerek, İslami kavram ve değerlere saldıranların bilmesi gerekir ki, beşerin ürettiği kavram ve değerler, 'acıkınca yenilen helva' türündendir. Beşeri 'denetleyecek' tek üst ilke, Allah korkusudur. Bu gerçeği insanlık, son saldırılarda bir kez daha görmüş ve yaşamıştır. Bu nedenle, son saldırılar, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın vicdanında, bu değerlere karşı güvensizliği artırmıştır. Bu ise, işte mazlumların zalimlerden aldığı intikamın bir başka boyutudur. Zalimler, zulümlerine devam ettikçe, aslında kendi altlarını oymaktadırlar. Evet, belki küfr ile dünyayı idare etmek mümkündür. Çünkü kafir, zulmetmediği zaman, küfrünü ketm edebilir; kendini gizleyebilir hatta hoş gösterebilir. Ama ne zaman ki zulmetmeye başlarsa, işte o zaman sonu yakındır. İşte yüce Kur'an'ın: "O zalimler, nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir" ayeti, bu dönemlerde işlevini görür!

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info