|

KUR’AN MEALLERİNDE
ANLAYIŞ FAKTÖRÜ
-Erhan Aktaş-
Kur'an bize hidayet ediyor
mu? (Bizi doğru yola iletiyor mu?) Durumumuza baktığımızda Kur'an'ın
bize hidayet etmediğini görüyoruz. Kur'an bize hidayet etmiyorsa sorun
bizde mi Kur'an'da mı? Kur'an'da olmayacağına göre sorun bizde demektir.
Zira Kur'an ancak kendisine tabi olanlara hidayet edeceğini söylüyor.
Eğer bugün Kur'an bizi kurtuluşa erdirmiyorsa, demek ki bizim Kur'an'la
bağlantımız kopuk. Biz, Kur'an'a gereğince tabi değiliz. Kur'an'a
gereğince tabi olabilmek için O'nu anlamak zorundayız. Bu anlamayı da
kendi dilimizle yapacağımıza göre zorunlu olarak bunu Kur'an çevirileri
ile yapacağız.
Ne yazık ki Kur'an'a tabi olmamızı sağlayan çevirilerin, bizzat
kendilerinden dolayı da ciddi bir engelle karşı karşıyayız. Zira mevcut
çevirilere baktığımızda çok ciddi yanlışlar görüyoruz. Elbette ki "çeviriler"
Kur'an gibi kesin ve mutlak değildir. Kim yaparsa yapsın hata yapması
söz konusu olabilir. Kaldı ki bu bir Arap için de geçerlidir. Dünyanın
en büyük dil bilimcisi bir Arap da Kur'an'ı okuduğunda onu hatasız anlar
ve anlatır denemez. Zira her çeviri, o çeviriyi yapanın anlayışını
yansıtır. Diğer bir deyimle bir kimsenin İslami anlayışı doğruysa
yaptığı çeviri doğru, yanlışsa yaptığı çeviri de hatalı olur. Çeviride "dili
ve dil kurallarını" çok iyi bilmek tek başına yeterli değildir. Dilden
daha önemlisi insanın sahip olduğu anlayıştır.
Bir kimse, hangi ekole mensupsa yaptığı çeviride belirleyici olan şey
mensubu olduğu ekolun anlayışıdır. Tasavvuf, Hadis, Siyer, Mezhep, Fıkıh,
Kelam vs. Kim hangi ekole mensupsa Kur'an'ı kendi anlayışını merkeze
alarak çeviriyor. Yani kendi anlayışına uydurarak çeviri yapıyor.
Örneğin, hadisin ayeti "nesh" ettiğine inanan bir anlayışın yapacağı
çeviri doğal olarak bu anlayışa göre olacaktır. Ayetin ne dediğini
ayetin lafzına göre değil hadisin! ne dediğine göre belirleyecektir.
İslam'ın ilk yıllarından itibaren İnancın merkezine Kur'an'ın yerine
insanların anlayışları hâkim olmuş ve ondan sonra da yapılan çeviriler
bu anlayışları yansıtmaya başlamıştır. Hadis olduğu söylenen sözlerle,
esbabı nuzul denen rivayetlerle, siyerle ve daha bir çok kanaldan
İslam'a sokulan bidat, hurafe, şirk ve cahili kültür İslam'ın çok erken
dönemlerinden itibaren Müslümanların İslami anlayışlarını oluşturmaya
başlamışlardır. İslam'dan sapmanın ve Kur'an'la bağlantının kopması,
İslam'a sokulan bu ilk dönem yanlışlarının sonucudur. Kur'an'ın
kendisine has dili ve mantığı bu sakat anlayışa uyarlandığından bugünkü
çevirilerin tamamına yakınında Kur'an'ın değil bu cahili anlayışın dili
ve mantığı hâkim olmuştur. Bu anlayışın mensupları, Kur'an'ı anlamada ve
aktarmada kendi görüşlerini "nas" haline getiren yöntemler geliştirdiler.
Bugünkü çevirilerin çoğunluğu bu yöntemlerle yapılmıştır.
"Kur'an nedir?" sorusuna doğru cevap vermeyen bir kimsenin Kur'an'ın
dilini ve mantığını anlaması ve aktarması mümkün değildir. Çeviri
yapanların çoğunda bu sorunun doğru cevabını ne yazık ki göremiyoruz.
Kur'an, insanın yaradılış sebebine uygun bir hayatı başından sonuna
düzenlemenin kitabıdır. Kur'an'ın yol göstericiliği işte bu düzenlemedir.
Ancak anlayışlarını din edinen ekoller Kur'an'ı ölüler için gönderilmiş,
öte dünyanın, ahlakın ve maneviyatın kitabına dönüştürdüler. Bu dinlerin
oluşturduğu bir zihniyetle, Kur'an'ı okuyan bir kimsede, Kur'an'ın,
Kur'ani bir anlayışı/idraki oluşturması söz konusu olamaz. İnsanın
yaradılış fıtratlarına uygun anlaşılır, kolay, az ve öz olan din;
bunların onu çoğaltmaları, zorlaştırmaları ve değiştirmelerinden dolayı
insanlığın kurtuluşu için gönderilen "din", adeta zulmün aracı haline
dönüşmüş ve ulaştığı (bulaştığı) herkesin fıtratını bozmuştur.
Kur'an'dan anlaşılan Kur'an gibi mutlak olamaz. Anlatan/anlatılan
mutlaktır; "anlatılan"dan "anlaşılan"a mutlak gibi değer verilirse o
zaman yorum "nas" haline gelir. O bakımdan kimse kendi anlayışını
Kur'an'ın yerine koymamalıdır.
İndiği dönemde, Kur'an ile onun muhatapları arasında bir iletişim
problemi yoktu. Ancak bugün aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ciddi
anlamda bir iletişim problemi yaşanmaktadır. Bu iletişim problemi
Kur'an'ın anlaşılmaz bir kitap olmasından mı yoksa bizden mi
kaynaklanmaktadır? Elbette bizden. Zira Kur'an doğası gereği zorunlu
olarak anlaşılır olmak zorundadır. O halde problem muhataptadır.
Muhataptan kaynaklanan bu iletişim problemini gidermek için doğru bir
yönteme ihtiyaç vardır. Özellikle dolaylı muhatapları olan bizler için,
onu, ilk muhataplarınca anlaşılan biçimiyle anlayabilmemiz için
Kur'an'la Murad-i İlâhi'nin arzusu doğrultusunda ilişkiye girilmelidir.
Bu da Kur'an'ın her şeyin merkezinde olmasıdır. Hayatın, aklın, imanın;
Kur'an her şeyde ona uygun olmayı esas almanın makamında olmalı ve orada
tek başına yer almalıdır.
Kur'an'ın dışındaki dillerin Kur'an'ı anlamada ve çevirisinde engel
olarak görülmesi büyük bir yanılgıdır. Arapça'nın diğer dillerden üstün
olduğu, özellikle Türkçe'nin çok yetersiz kaldığı varsayımı Kur'an'ın
doğasına aykırıdır. Kur'an, Arapça olarak gönderilmiş bir kitap olmakla
birlikte dili ne olursa olsun her toplumun kitabıdır. Kelime hazinesi
binlerle ifade edilecek kadar az olan ilkel bir kabilenin bile diline
çok rahat uyarlanabilir. Zira o bütün dillerin kitabıdır. Dil onun
anlaşılmasına engel değildir. Kur'an, Allah'ın sözüdür; Allah'ın dili
değil. Allah sözünü insan diliyle (lisanıyla) beyan etmiştir.
Dolayısıyla ne dendiğinin anlaşılması doğal olarak zorunluluk
içermektedir. Yani anlaşılması tabiatı gereğidir. İlk muhatapları onun
anlamı konusunda hiçbir sorun yaşamadılar. Onlar, Kur'an'ı duyuyor ve ne
dediğini anlıyorlardı. Anlaşılmak için gelen bir metnin muhataplarınca
anlaşılmaya müsait olmaması kabul edilebilir bir şey değildir.
Dolayısıyla anlaşılmak onun doğasında olan bir gerçekliktir.
Bir metin (Mushaf) olarak, Kur'an'ı "lafız", "mana" ve "maksat"
bütünlüğü içinde "anlamaya" çalışmak "anlamanın" en önemli
kurallarındandır. Bu üç unsurdan birisinin olmaması halinde "anlamın"
doğru "anlaşılması" oldukça zordur. O bakımdan Kur'an'ın hangi hitabı
olursa olsun, "söz, anlam ve amaç" bütünlüğü içinde değerlendirerek;
onun "anlatmak" istediği şeyi, "anlaşılmasını" istediği şekilde doğru
anlamak mümkün olabilir. Aslında, "sözün ne dediğinin" yanı sıra "ne
demek istediğinin" ve "ne amaç taşıdığının" bilinmesi; sözün "anlamını"
doğru anlamak için bütün dillerde olduğu gibi Arapça'da da temel bir
kuraldır.
Vahyin "söyleyen" ve "söylenen"; "anlatılan" ve "anlaşılan" olmak üzere
iki yönü vardır. Söyleyen taraf Allah, söylenen taraf da insandır. "Anlatılan"
ile ondan "anlaşılan" şey ayni anlamı içermelidir. Anlam benzerliği
yoksa veya bir "anlatılana" karşın birden fazla "anlaşılan" varsa o
zaman yanlış anlaşılma var demektir. Doğru "anlaşılma", ancak "anlatılanın"
tabii bağlamını dikkate almakla mümkün olur. Söylenenin ne olduğu, kime
söylendiği, niçin söylendiği, ne zaman ve nerede söylendiği sözün tabii
bağlamıdır. Her "anlatılan" ancak bu tabii bağlamı içinde doğru "anlaşılabilir".
Bu bağlamda vahyin, orijinal formu, muhatabının kim olduğu (ilk
muhataplar), amacı, zamanı ve yeri gibi temel unsurları bir bütün olarak
dikkate alınmasıyla "anlatılan" ile anlatılandan "anlaşılanın" birbirine
tekabül etmesi mümkün olur. Önemli olan anlatılan şeyin anlaşılmasıdır.
Anlatılanın değil de anlaşılanın geçerli olması halinde söz, söylenenden
söyleyene doğru istikamet değiştirmiş olur. Diğer bir deyimle vahiyden
anlaşılan vahyin yerine ve önüne geçer. Bunun sonucunda "anlatanda"
hiçbir farklılık olmadığı halde "anlaşılanda" bir çok farklılık meydana
çıkar. Bir sözün, birden fazla anlaşılması o sözün birden fazla anlama
sahip olduğunu göstermez; tam tersine onun yanlış anlaşıldığını gösterir.
Sözün (ayetin) kendi bağlamından koparıldığını gösterir.
Amaç ve araç birbiriyle yer değiştirmemelidir. Neyin amaç neyin araç
olduğu doğru tespit edilmezse, araç amacın yerini alır. Bu durumda da
hükümler işlevsizleşir, içi boşalır, ruhsuz ve anlamsız hale gelir.
Örneğin namaz bir araçtır; ancak amaca dönüştüğünden kendisinden
beklenilen neticeyi verememektedir. Aslında hükümlerin her biri bir
araçtır. İnsanı Kur'an'ın ortaya koyduğu hedefi gerçekleştirecek bir
araç. Ancak araç amaca dönüştüğünden o hedefe ulaşmak mümkün
olamamaktadır.
Kur'an'ın bir bütün olarak ifade ettiği anlam, Kur'an'ın her ayetinde
hatta her kelimesinde dikkate alınmak zorundadır. Kur'an'ın her kelimesi
veya her ayeti Kur'an'ın bir bütün olarak ortaya koyduğu anlama uygunluk
arz etmek zorundadır. Kur'an'ın belli bir anlayışa ve alana -hadis-
fıkıh- siyer-kelam- tarihselcilik- semantik- mealcilik vb. alanlara
indirgenmesi; onun kapsadığı ve kuşattığı mananın alanını daraltmaktır.
Kur'an'ın anlaşılmasında hadisin, siyerin, kelamın, tarihselciliğin,
hermenötiğin, semantiğin ve benzer konuların dikkate alınması elbette ki
gerekmektedir. Ancak dikkate almakla Kur'an'ı yalnızca bu disiplinlerden
birine indirgemek aynı şey değildir. Kur'an'ı yalnızca bu kalıpların
sınırları içinde anlamaya çalışmak, bütünü bir parçaya indirgemek demek
olur. Diğer bir anlatımla, parçayı bütünün yerine geçirmek olur.
Bazen bir cümle bir kelimeyi anlatmak içindir. Kelime yalın anlamı
dışında farklı bir anlama bürünür. Kelimenin anlamı cümlenin anlam
bütünlüğüne aykırı olamaz. Kelimelerin de tıpkı ayetler gibi siyak ve
sibakı vardır.
Kur'an'ın ilk muhatapları için putlar meydanlardaydı, bugünkü
muhatapları için ise zihinlerdedir. (tasavvuf putu- tarihselcilik putu,
fıkıh putu, v.b.) Bu putların yıkılması meydanlardaki putlardan daha
zordur. |