Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 336 | Aralık  2006

                   

 

 


 

KUR’AN MEALLERİNDE ANLAYIŞ FAKTÖRÜ

-Erhan Aktaş-

Kur'an bize hidayet ediyor mu? (Bizi doğru yola iletiyor mu?) Durumumuza baktığımızda Kur'an'ın bize hidayet etmediğini görüyoruz. Kur'an bize hidayet etmiyorsa sorun bizde mi Kur'an'da mı? Kur'an'da olmayacağına göre sorun bizde demektir. Zira Kur'an ancak kendisine tabi olanlara hidayet edeceğini söylüyor. Eğer bugün Kur'an bizi kurtuluşa erdirmiyorsa, demek ki bizim Kur'an'la bağlantımız kopuk. Biz, Kur'an'a gereğince tabi değiliz. Kur'an'a gereğince tabi olabilmek için O'nu anlamak zorundayız. Bu anlamayı da kendi dilimizle yapacağımıza göre zorunlu olarak bunu Kur'an çevirileri ile yapacağız.
Ne yazık ki Kur'an'a tabi olmamızı sağlayan çevirilerin, bizzat kendilerinden dolayı da ciddi bir engelle karşı karşıyayız. Zira mevcut çevirilere baktığımızda çok ciddi yanlışlar görüyoruz. Elbette ki "çeviriler" Kur'an gibi kesin ve mutlak değildir. Kim yaparsa yapsın hata yapması söz konusu olabilir. Kaldı ki bu bir Arap için de geçerlidir. Dünyanın en büyük dil bilimcisi bir Arap da Kur'an'ı okuduğunda onu hatasız anlar ve anlatır denemez. Zira her çeviri, o çeviriyi yapanın anlayışını yansıtır. Diğer bir deyimle bir kimsenin İslami anlayışı doğruysa yaptığı çeviri doğru, yanlışsa yaptığı çeviri de hatalı olur. Çeviride "dili ve dil kurallarını" çok iyi bilmek tek başına yeterli değildir. Dilden daha önemlisi insanın sahip olduğu anlayıştır.
Bir kimse, hangi ekole mensupsa yaptığı çeviride belirleyici olan şey mensubu olduğu ekolun anlayışıdır. Tasavvuf, Hadis, Siyer, Mezhep, Fıkıh, Kelam vs. Kim hangi ekole mensupsa Kur'an'ı kendi anlayışını merkeze alarak çeviriyor. Yani kendi anlayışına uydurarak çeviri yapıyor. Örneğin, hadisin ayeti "nesh" ettiğine inanan bir anlayışın yapacağı çeviri doğal olarak bu anlayışa göre olacaktır. Ayetin ne dediğini ayetin lafzına göre değil hadisin! ne dediğine göre belirleyecektir.
İslam'ın ilk yıllarından itibaren İnancın merkezine Kur'an'ın yerine insanların anlayışları hâkim olmuş ve ondan sonra da yapılan çeviriler bu anlayışları yansıtmaya başlamıştır. Hadis olduğu söylenen sözlerle, esbabı nuzul denen rivayetlerle, siyerle ve daha bir çok kanaldan İslam'a sokulan bidat, hurafe, şirk ve cahili kültür İslam'ın çok erken dönemlerinden itibaren Müslümanların İslami anlayışlarını oluşturmaya başlamışlardır. İslam'dan sapmanın ve Kur'an'la bağlantının kopması, İslam'a sokulan bu ilk dönem yanlışlarının sonucudur. Kur'an'ın kendisine has dili ve mantığı bu sakat anlayışa uyarlandığından bugünkü çevirilerin tamamına yakınında Kur'an'ın değil bu cahili anlayışın dili ve mantığı hâkim olmuştur. Bu anlayışın mensupları, Kur'an'ı anlamada ve aktarmada kendi görüşlerini "nas" haline getiren yöntemler geliştirdiler. Bugünkü çevirilerin çoğunluğu bu yöntemlerle yapılmıştır.
"Kur'an nedir?" sorusuna doğru cevap vermeyen bir kimsenin Kur'an'ın dilini ve mantığını anlaması ve aktarması mümkün değildir. Çeviri yapanların çoğunda bu sorunun doğru cevabını ne yazık ki göremiyoruz. Kur'an, insanın yaradılış sebebine uygun bir hayatı başından sonuna düzenlemenin kitabıdır. Kur'an'ın yol göstericiliği işte bu düzenlemedir. Ancak anlayışlarını din edinen ekoller Kur'an'ı ölüler için gönderilmiş, öte dünyanın, ahlakın ve maneviyatın kitabına dönüştürdüler. Bu dinlerin oluşturduğu bir zihniyetle, Kur'an'ı okuyan bir kimsede, Kur'an'ın, Kur'ani bir anlayışı/idraki oluşturması söz konusu olamaz. İnsanın yaradılış fıtratlarına uygun anlaşılır, kolay, az ve öz olan din; bunların onu çoğaltmaları, zorlaştırmaları ve değiştirmelerinden dolayı insanlığın kurtuluşu için gönderilen "din", adeta zulmün aracı haline dönüşmüş ve ulaştığı (bulaştığı) herkesin fıtratını bozmuştur. Kur'an'dan anlaşılan Kur'an gibi mutlak olamaz. Anlatan/anlatılan mutlaktır; "anlatılan"dan "anlaşılan"a mutlak gibi değer verilirse o zaman yorum "nas" haline gelir. O bakımdan kimse kendi anlayışını Kur'an'ın yerine koymamalıdır.
İndiği dönemde, Kur'an ile onun muhatapları arasında bir iletişim problemi yoktu. Ancak bugün aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ciddi anlamda bir iletişim problemi yaşanmaktadır. Bu iletişim problemi Kur'an'ın anlaşılmaz bir kitap olmasından mı yoksa bizden mi kaynaklanmaktadır? Elbette bizden. Zira Kur'an doğası gereği zorunlu olarak anlaşılır olmak zorundadır. O halde problem muhataptadır. Muhataptan kaynaklanan bu iletişim problemini gidermek için doğru bir yönteme ihtiyaç vardır. Özellikle dolaylı muhatapları olan bizler için, onu, ilk muhataplarınca anlaşılan biçimiyle anlayabilmemiz için Kur'an'la Murad-i İlâhi'nin arzusu doğrultusunda ilişkiye girilmelidir. Bu da Kur'an'ın her şeyin merkezinde olmasıdır. Hayatın, aklın, imanın; Kur'an her şeyde ona uygun olmayı esas almanın makamında olmalı ve orada tek başına yer almalıdır.
Kur'an'ın dışındaki dillerin Kur'an'ı anlamada ve çevirisinde engel olarak görülmesi büyük bir yanılgıdır. Arapça'nın diğer dillerden üstün olduğu, özellikle Türkçe'nin çok yetersiz kaldığı varsayımı Kur'an'ın doğasına aykırıdır. Kur'an, Arapça olarak gönderilmiş bir kitap olmakla birlikte dili ne olursa olsun her toplumun kitabıdır. Kelime hazinesi binlerle ifade edilecek kadar az olan ilkel bir kabilenin bile diline çok rahat uyarlanabilir. Zira o bütün dillerin kitabıdır. Dil onun anlaşılmasına engel değildir. Kur'an, Allah'ın sözüdür; Allah'ın dili değil. Allah sözünü insan diliyle (lisanıyla) beyan etmiştir. Dolayısıyla ne dendiğinin anlaşılması doğal olarak zorunluluk içermektedir. Yani anlaşılması tabiatı gereğidir. İlk muhatapları onun anlamı konusunda hiçbir sorun yaşamadılar. Onlar, Kur'an'ı duyuyor ve ne dediğini anlıyorlardı. Anlaşılmak için gelen bir metnin muhataplarınca anlaşılmaya müsait olmaması kabul edilebilir bir şey değildir. Dolayısıyla anlaşılmak onun doğasında olan bir gerçekliktir.
Bir metin (Mushaf) olarak, Kur'an'ı "lafız", "mana" ve "maksat" bütünlüğü içinde "anlamaya" çalışmak "anlamanın" en önemli kurallarındandır. Bu üç unsurdan birisinin olmaması halinde "anlamın" doğru "anlaşılması" oldukça zordur. O bakımdan Kur'an'ın hangi hitabı olursa olsun, "söz, anlam ve amaç" bütünlüğü içinde değerlendirerek; onun "anlatmak" istediği şeyi, "anlaşılmasını" istediği şekilde doğru anlamak mümkün olabilir. Aslında, "sözün ne dediğinin" yanı sıra "ne demek istediğinin" ve "ne amaç taşıdığının" bilinmesi; sözün "anlamını" doğru anlamak için bütün dillerde olduğu gibi Arapça'da da temel bir kuraldır.
Vahyin "söyleyen" ve "söylenen"; "anlatılan" ve "anlaşılan" olmak üzere iki yönü vardır. Söyleyen taraf Allah, söylenen taraf da insandır. "Anlatılan" ile ondan "anlaşılan" şey ayni anlamı içermelidir. Anlam benzerliği yoksa veya bir "anlatılana" karşın birden fazla "anlaşılan" varsa o zaman yanlış anlaşılma var demektir. Doğru "anlaşılma", ancak "anlatılanın" tabii bağlamını dikkate almakla mümkün olur. Söylenenin ne olduğu, kime söylendiği, niçin söylendiği, ne zaman ve nerede söylendiği sözün tabii bağlamıdır. Her "anlatılan" ancak bu tabii bağlamı içinde doğru "anlaşılabilir". Bu bağlamda vahyin, orijinal formu, muhatabının kim olduğu (ilk muhataplar), amacı, zamanı ve yeri gibi temel unsurları bir bütün olarak dikkate alınmasıyla "anlatılan" ile anlatılandan "anlaşılanın" birbirine tekabül etmesi mümkün olur. Önemli olan anlatılan şeyin anlaşılmasıdır. Anlatılanın değil de anlaşılanın geçerli olması halinde söz, söylenenden söyleyene doğru istikamet değiştirmiş olur. Diğer bir deyimle vahiyden anlaşılan vahyin yerine ve önüne geçer. Bunun sonucunda "anlatanda" hiçbir farklılık olmadığı halde "anlaşılanda" bir çok farklılık meydana çıkar. Bir sözün, birden fazla anlaşılması o sözün birden fazla anlama sahip olduğunu göstermez; tam tersine onun yanlış anlaşıldığını gösterir. Sözün (ayetin) kendi bağlamından koparıldığını gösterir.
Amaç ve araç birbiriyle yer değiştirmemelidir. Neyin amaç neyin araç olduğu doğru tespit edilmezse, araç amacın yerini alır. Bu durumda da hükümler işlevsizleşir, içi boşalır, ruhsuz ve anlamsız hale gelir. Örneğin namaz bir araçtır; ancak amaca dönüştüğünden kendisinden beklenilen neticeyi verememektedir. Aslında hükümlerin her biri bir araçtır. İnsanı Kur'an'ın ortaya koyduğu hedefi gerçekleştirecek bir araç. Ancak araç amaca dönüştüğünden o hedefe ulaşmak mümkün olamamaktadır.
Kur'an'ın bir bütün olarak ifade ettiği anlam, Kur'an'ın her ayetinde hatta her kelimesinde dikkate alınmak zorundadır. Kur'an'ın her kelimesi veya her ayeti Kur'an'ın bir bütün olarak ortaya koyduğu anlama uygunluk arz etmek zorundadır. Kur'an'ın belli bir anlayışa ve alana -hadis- fıkıh- siyer-kelam- tarihselcilik- semantik- mealcilik vb. alanlara indirgenmesi; onun kapsadığı ve kuşattığı mananın alanını daraltmaktır. Kur'an'ın anlaşılmasında hadisin, siyerin, kelamın, tarihselciliğin, hermenötiğin, semantiğin ve benzer konuların dikkate alınması elbette ki gerekmektedir. Ancak dikkate almakla Kur'an'ı yalnızca bu disiplinlerden birine indirgemek aynı şey değildir. Kur'an'ı yalnızca bu kalıpların sınırları içinde anlamaya çalışmak, bütünü bir parçaya indirgemek demek olur. Diğer bir anlatımla, parçayı bütünün yerine geçirmek olur.
Bazen bir cümle bir kelimeyi anlatmak içindir. Kelime yalın anlamı dışında farklı bir anlama bürünür. Kelimenin anlamı cümlenin anlam bütünlüğüne aykırı olamaz. Kelimelerin de tıpkı ayetler gibi siyak ve sibakı vardır.
Kur'an'ın ilk muhatapları için putlar meydanlardaydı, bugünkü muhatapları için ise zihinlerdedir. (tasavvuf putu- tarihselcilik putu, fıkıh putu, v.b.) Bu putların yıkılması meydanlardaki putlardan daha zordur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...