|

KUR'AN'DA ŞEFAAT KAVRAMI
-Hüseyin Bülbül-
Şefaat: Arapça'da Şe-Fe-A
fiilinden türetilmiş bir şeyi çift yapmak, çift görmek, (-li), önüne
düşüp işini görmek, (-ila): bir iltimasçı veya aracı ile müracaat etmek,
(-fi): şufa hakkına sahip olmak anlamlarına geldiği gibi; tek anlamına
gelen vitr'in zıddı olarak, eşi olan, tamamlayıcı ötekisi olan anlamı da
verilmiştir. Bu manada Fecr suresinin 3. ayetinde "veş şef'i vel vetr" (çifte
ve teke yemin olsun) ifadesindeki çift olana 'eşyanın çift çift
yaratılmış' olması nedeniyle bütün yaratılanlar, tek olana da eşi ve
dengi olmayan yaratıcı anlamı verilmiştir. Gözde oluşan bir kusur
sebebiyle eşyayı çatal gören göze de "eş'şafia" denmiştir.
Deve ve koyunun süt emen bir yavrusu varken hamile kalırsa Arap bu
durumdaki hayvan için de iki yavrulu anlamında "eş-Şafi" demiştir.
Tek olan kişinin yanında bulunarak güç oluşturup, onun menfaatine
diğerinden bir şeyler istemek anlamında da kullanılmıştır ki, aracılık
anlamındaki şefaat anlayışına kapı aralayan anlam buradan çıkmaktadır.
Şefaat kelimesi aracılık anlamında Kur'an'da aynen kullanılmıştır: "Kim
güzel bir işte aracılık/şefaat ederse, onun da o işten bir payı olur"
buyurulmuştur. (4/85)
Kavram olarak şefaat şöyle tanımlanmıştır: "Birini kurtarmak veya birine
yarar sağlamak maksadıyla bir büyüğün nezdinde aracı olmak."
"Hakkında cezaya karar verilmiş olan birisinin suçunun göz ardı edilmesi
için talepte bulunmak."
"Bir başkasının kesinleşmiş olan bir zararını def etmek veya bir faydayı
temin etmek için bunu sağlayacak kimseden yalvarır bir eda ile talepte
bulunmak."
Kur'an gelmeden önce cahiliye Araplarının bu kelimeyi hem terim hem de
kavram olarak kullandıklarını Kur'an'ın şu ifadelerinden öğreniyoruz: "Ayetlerimiz
o müşriklere birer açık delil olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı
ummayanlar: 'Bize bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir'
dediler… De ki: Eğer Allah dileseydi ben onu size hiç okumazdım, Allah
da size bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan önce bir ömür boyu
kalmıştım. Hala aklınızı kullanmaz mısınız?" (10/15-16)
Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine fayda ve zarar vermeye kadir olmayan
şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır'
diyorlar. De ki: 'Siz yerde ve göklerde Allah'a bilemeyeceği bir şeyi mi
haber veriyorsunuz? Haşa Allah onların ortak koştukları şeylerden
uzaktır ve yücedir." (10/18)
Bu ve benzeri ayetlerin delaletinden de anlaşılacağı üzere, bu kavramı
Kur'an, ortaya koymamış ve sahiplenmemiştir. Bu kavramla ifade edilen
şeyin içeriğini tevhidi düşünceye, Allah inancı ve ahiret tasavvuruna
aykırı bulduğu için İslam, tâ başından itibaren reddederek, vahiy süreci
boyunca bu anlayışla mücadele etmiştir.
…
İslam'ın insanlığa sunduğu İLAH anlayışında, başka ilahlara asla yer
yoktur. Gökleri, yeri, dünya ve ahireti yaratan; göğü yükseltip
düzenleyen, yeri döşeyip hazırlayan, ikisi arasında bulunanların hepsini
yaratıp yaşatan, görüp gözeten, öldürüp dirilten ve hesaba çekecek olan
bir ve tek olan Allah'dır.
… Hıristiyanların Peygamberlerine verdikleri ilahlık sıfatının sonucu
olarak "İsa (a.s) mesajı getiren değil, bizzat mesajın kendisi olduğunu
kabul ettiklerinden, kendisinden sonra oluşan Hıristiyan ruhanilerine de
bu alanda olağanüstülükler verilmiştir. Onlar Şefaatin bu dünyada
gerçekleştiğine inanmışlardır. Bu durum ruhanilere büyük bir hükümranlık
getirmiştir. Onlara göre "Allah, ruhanilerin fiillerine tabidir",
onların yeryüzünde aldıkları kararlar semada da makbul ve geçerlidir."
Rahiplerin günah çıkarma yetkileri bu anlayışın sonucu doğmuştur. (Y.D.
Kur'an ve Şefaat s.63)
İman edenlerle ilgili olarak ise, şefaatin niçin olmayacağının gerekçesi
ise Bakara:255. ayette şöyle açıklanmıştır: "Allah (vardır) Ondan başka
ilah yoktur. O sürekli diridir, bütün varlıkları ayakta tutan ve onları
devamlı gözetendir. O'nu ne pinekleme tutar, ne de uyku. Göklerde ve
yerde ne varsa hepsi onundur. (Bu nedenle) O'nun izni olmadan O'nun
katında kim şefaat edebilir? O yarattıklarının geçmişlerini ve
geleceklerini bilir. Yarattıkları ise, O'nun dilediği kadarının dışında
ilimden bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeri
kaplamıştır. Onları gözetmek O'na asla ağır gelmez; O yücedir, büyüktür.
(2/255). Ayrıca (6/51; 7/52-53; 6/94 ve 6/70.) ayetlerde de aynı husus
vurgulanmıştır.
…
Fakat bazı ayetlerde şefaat, "izne bağlı istisna" edatı ile birlikte
kullanılmaktadır. "Ancak Allah'ın izniyle", "Allah'ın dilemesi müstesna",
"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" gibi ifadelere Kur'an'ın
bütünlüğü içerisinde bakıldığında, bunun bir üslup tarzı olarak
kullanıldığı görülecektir. Bu ifade bir yandan kullanıldığı konuyla
ilgili Allah'ın koyduğu genel geçer yasasına işaret ederken; diğer
yandan da mutlak güç ve kudret sahibi, hiç kimsenin asla kuşatamayacağı
bir Allah tasavvurunu anlatmaktadır.
Seyyid Kutup'a göre bu istisna, "kesinlik ifade eden her yerde Allah'ın
iradesinin hudutsuz ve engin olduğunu belirtmektedir. Katiyet ve vadin
ötesinde, O'nun bağımsızlığını ifade etmek için kullanılan bir
istisnadır. Bu anlayışı daha açık bir dille Hasan Hanefi şöyle ifade
etmiştir: "Şefaat düşüncesi çoğunlukla reddedilerek, bu noktadaki etki
ve yetkinin bütünüyle Allah'a ait olduğu vurgusundan sonra, kendi rızası
ve iznine bağlı bir şefaatten bahsedilmesi, gerçekte istihzai bir tarzda
bu tür düşüncelerin topyekün reddedilmesine dair Kur'ani bir üsluptur.
Çünkü şefaat anlayışı, reddedilmesi gereken o kadar açık bir husustur ki,
ayrıca yeni bir delille reddedilmesine gerek yoktur."
Bu anlayışı, (34/22-23; 43/84-87; 40/18; 43/89. ayetlerinde görmek
mümkündür.
…
Sonuç itibarıyla:
1-Şefaat anlayışı, çeşitli zaman ve coğrafyalarda toplumların yanlış
ilah anlayışlarının sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur. İslam bu
anlayışı insanlığa sunduğu Allah anlayışı ve ahiret tasavvuruyla
bağdaşır bulmadığı için, ilk günden itibaren reddetmiş; vahiy süreci
boyunca tüm emir ve nehiylerde uyguladığı; tedricilik, anlatımda
çeşitlilik, gerekçelendirerek reddetmek gibi usullerle devre dışı
bırakmıştır.
2-Kur'an'ın hiçbir ayetinde insanın insana şefaat edeceğinden
bahsedilmemiştir. Meleklerin şefaatine bel bağlayan müşrikleri,
Peygamberlerinin ve din adamlarının şefaatine bel bağlayan kitap ehlini
kınamıştır.
3-Konuyla ilgili 24 ayetin 15'inde şefaat anlayışı doğrudan
reddedilirken, 7 ayette de izne bağlı istisna edatı ile farklı bir üslup
ve yöntemle reddedilmiştir. Bir ayette ise dünyevi anlamdaki bir işe
sebep olma anlamında kullanılmıştır.
4-Kur'an, şefaat anlayışını tümüyle müşrik bir anlayışın tezahürü olarak
gördüğünden, Peygamberlerin, velilerin, alimlerin veya şehitlerin
Müminlere şefaatinden hiç bahsetmemiştir.
5-Ahiret hayatı ile ilgili anlatımlarında muhkem ayetlerle sınırlarını
belirlemiş, müteşabihlerle de canlandırarak hiçbir karanlık nokta
bırakmadan yargılama ve ecirlendirme sürecini bütün ayrıntılarıyla
insanlara açıklamıştır.
6-Bu süreçte insanların kimseden yardım almadan kendi yapıp ettikleriyle
huzura çıkacaklarını, O'nun sonsuz merhametiyle engin adaletine teslim
olacaklarını, haksızlığa uğramadan hak ettiklerini alacaklarını
bildirmiştir.
7-Kur'an'ın devre dışı bıraktığı bu anlayışın Müslümanların kültürüne
yeniden girmesinin sebebi, görebildiğimiz kadarıyla "Tevhidi düşünceyi"
anlamadaki zafiyetten kaynaklanmaktadır. Tevhidin arı-duru anlaşıldığı
zamanlarda kimse bu tür anlayışlara iltifat etmezken, din anlayışının
bir kültür olarak görüldüğü dönemler de ise, yarı ilahların oluşmasına
paralel olarak şefaat düşüncesi de sahnede yerini almıştır. Külli şeyin
kâdir ve alîm olan Allah'ı yeryüzü krallarına ve sultanlarına benzeterek
O'na ulaşmak için aracılar edinmişlerdir. |