Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 336 | Aralık  2006

                   

 

 


 

KUR'AN'DA ŞEFAAT KAVRAMI

-Hüseyin Bülbül-

Şefaat: Arapça'da Şe-Fe-A fiilinden türetilmiş bir şeyi çift yapmak, çift görmek, (-li), önüne düşüp işini görmek, (-ila): bir iltimasçı veya aracı ile müracaat etmek, (-fi): şufa hakkına sahip olmak anlamlarına geldiği gibi; tek anlamına gelen vitr'in zıddı olarak, eşi olan, tamamlayıcı ötekisi olan anlamı da verilmiştir. Bu manada Fecr suresinin 3. ayetinde "veş şef'i vel vetr" (çifte ve teke yemin olsun) ifadesindeki çift olana 'eşyanın çift çift yaratılmış' olması nedeniyle bütün yaratılanlar, tek olana da eşi ve dengi olmayan yaratıcı anlamı verilmiştir. Gözde oluşan bir kusur sebebiyle eşyayı çatal gören göze de "eş'şafia" denmiştir.
Deve ve koyunun süt emen bir yavrusu varken hamile kalırsa Arap bu durumdaki hayvan için de iki yavrulu anlamında "eş-Şafi" demiştir.
Tek olan kişinin yanında bulunarak güç oluşturup, onun menfaatine diğerinden bir şeyler istemek anlamında da kullanılmıştır ki, aracılık anlamındaki şefaat anlayışına kapı aralayan anlam buradan çıkmaktadır.
Şefaat kelimesi aracılık anlamında Kur'an'da aynen kullanılmıştır: "Kim güzel bir işte aracılık/şefaat ederse, onun da o işten bir payı olur" buyurulmuştur. (4/85)
Kavram olarak şefaat şöyle tanımlanmıştır: "Birini kurtarmak veya birine yarar sağlamak maksadıyla bir büyüğün nezdinde aracı olmak."
"Hakkında cezaya karar verilmiş olan birisinin suçunun göz ardı edilmesi için talepte bulunmak."
"Bir başkasının kesinleşmiş olan bir zararını def etmek veya bir faydayı temin etmek için bunu sağlayacak kimseden yalvarır bir eda ile talepte bulunmak."
Kur'an gelmeden önce cahiliye Araplarının bu kelimeyi hem terim hem de kavram olarak kullandıklarını Kur'an'ın şu ifadelerinden öğreniyoruz: "Ayetlerimiz o müşriklere birer açık delil olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: 'Bize bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir' dediler… De ki: Eğer Allah dileseydi ben onu size hiç okumazdım, Allah da size bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan önce bir ömür boyu kalmıştım. Hala aklınızı kullanmaz mısınız?" (10/15-16)
Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine fayda ve zarar vermeye kadir olmayan şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır' diyorlar. De ki: 'Siz yerde ve göklerde Allah'a bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa Allah onların ortak koştukları şeylerden uzaktır ve yücedir." (10/18)
Bu ve benzeri ayetlerin delaletinden de anlaşılacağı üzere, bu kavramı Kur'an, ortaya koymamış ve sahiplenmemiştir. Bu kavramla ifade edilen şeyin içeriğini tevhidi düşünceye, Allah inancı ve ahiret tasavvuruna aykırı bulduğu için İslam, tâ başından itibaren reddederek, vahiy süreci boyunca bu anlayışla mücadele etmiştir.

İslam'ın insanlığa sunduğu İLAH anlayışında, başka ilahlara asla yer yoktur. Gökleri, yeri, dünya ve ahireti yaratan; göğü yükseltip düzenleyen, yeri döşeyip hazırlayan, ikisi arasında bulunanların hepsini yaratıp yaşatan, görüp gözeten, öldürüp dirilten ve hesaba çekecek olan bir ve tek olan Allah'dır.
… Hıristiyanların Peygamberlerine verdikleri ilahlık sıfatının sonucu olarak "İsa (a.s) mesajı getiren değil, bizzat mesajın kendisi olduğunu kabul ettiklerinden, kendisinden sonra oluşan Hıristiyan ruhanilerine de bu alanda olağanüstülükler verilmiştir. Onlar Şefaatin bu dünyada gerçekleştiğine inanmışlardır. Bu durum ruhanilere büyük bir hükümranlık getirmiştir. Onlara göre "Allah, ruhanilerin fiillerine tabidir", onların yeryüzünde aldıkları kararlar semada da makbul ve geçerlidir." Rahiplerin günah çıkarma yetkileri bu anlayışın sonucu doğmuştur. (Y.D. Kur'an ve Şefaat s.63)
İman edenlerle ilgili olarak ise, şefaatin niçin olmayacağının gerekçesi ise Bakara:255. ayette şöyle açıklanmıştır: "Allah (vardır) Ondan başka ilah yoktur. O sürekli diridir, bütün varlıkları ayakta tutan ve onları devamlı gözetendir. O'nu ne pinekleme tutar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. (Bu nedenle) O'nun izni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O yarattıklarının geçmişlerini ve geleceklerini bilir. Yarattıkları ise, O'nun dilediği kadarının dışında ilimden bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları gözetmek O'na asla ağır gelmez; O yücedir, büyüktür. (2/255). Ayrıca (6/51; 7/52-53; 6/94 ve 6/70.) ayetlerde de aynı husus vurgulanmıştır.

Fakat bazı ayetlerde şefaat, "izne bağlı istisna" edatı ile birlikte kullanılmaktadır. "Ancak Allah'ın izniyle", "Allah'ın dilemesi müstesna", "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" gibi ifadelere Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde bakıldığında, bunun bir üslup tarzı olarak kullanıldığı görülecektir. Bu ifade bir yandan kullanıldığı konuyla ilgili Allah'ın koyduğu genel geçer yasasına işaret ederken; diğer yandan da mutlak güç ve kudret sahibi, hiç kimsenin asla kuşatamayacağı bir Allah tasavvurunu anlatmaktadır.
Seyyid Kutup'a göre bu istisna, "kesinlik ifade eden her yerde Allah'ın iradesinin hudutsuz ve engin olduğunu belirtmektedir. Katiyet ve vadin ötesinde, O'nun bağımsızlığını ifade etmek için kullanılan bir istisnadır. Bu anlayışı daha açık bir dille Hasan Hanefi şöyle ifade etmiştir: "Şefaat düşüncesi çoğunlukla reddedilerek, bu noktadaki etki ve yetkinin bütünüyle Allah'a ait olduğu vurgusundan sonra, kendi rızası ve iznine bağlı bir şefaatten bahsedilmesi, gerçekte istihzai bir tarzda bu tür düşüncelerin topyekün reddedilmesine dair Kur'ani bir üsluptur. Çünkü şefaat anlayışı, reddedilmesi gereken o kadar açık bir husustur ki, ayrıca yeni bir delille reddedilmesine gerek yoktur."
Bu anlayışı, (34/22-23; 43/84-87; 40/18; 43/89. ayetlerinde görmek mümkündür.

Sonuç itibarıyla:
1-Şefaat anlayışı, çeşitli zaman ve coğrafyalarda toplumların yanlış ilah anlayışlarının sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur. İslam bu anlayışı insanlığa sunduğu Allah anlayışı ve ahiret tasavvuruyla bağdaşır bulmadığı için, ilk günden itibaren reddetmiş; vahiy süreci boyunca tüm emir ve nehiylerde uyguladığı; tedricilik, anlatımda çeşitlilik, gerekçelendirerek reddetmek gibi usullerle devre dışı bırakmıştır.
2-Kur'an'ın hiçbir ayetinde insanın insana şefaat edeceğinden bahsedilmemiştir. Meleklerin şefaatine bel bağlayan müşrikleri, Peygamberlerinin ve din adamlarının şefaatine bel bağlayan kitap ehlini kınamıştır.
3-Konuyla ilgili 24 ayetin 15'inde şefaat anlayışı doğrudan reddedilirken, 7 ayette de izne bağlı istisna edatı ile farklı bir üslup ve yöntemle reddedilmiştir. Bir ayette ise dünyevi anlamdaki bir işe sebep olma anlamında kullanılmıştır.
4-Kur'an, şefaat anlayışını tümüyle müşrik bir anlayışın tezahürü olarak gördüğünden, Peygamberlerin, velilerin, alimlerin veya şehitlerin Müminlere şefaatinden hiç bahsetmemiştir.
5-Ahiret hayatı ile ilgili anlatımlarında muhkem ayetlerle sınırlarını belirlemiş, müteşabihlerle de canlandırarak hiçbir karanlık nokta bırakmadan yargılama ve ecirlendirme sürecini bütün ayrıntılarıyla insanlara açıklamıştır.
6-Bu süreçte insanların kimseden yardım almadan kendi yapıp ettikleriyle huzura çıkacaklarını, O'nun sonsuz merhametiyle engin adaletine teslim olacaklarını, haksızlığa uğramadan hak ettiklerini alacaklarını bildirmiştir.
7-Kur'an'ın devre dışı bıraktığı bu anlayışın Müslümanların kültürüne yeniden girmesinin sebebi, görebildiğimiz kadarıyla "Tevhidi düşünceyi" anlamadaki zafiyetten kaynaklanmaktadır. Tevhidin arı-duru anlaşıldığı zamanlarda kimse bu tür anlayışlara iltifat etmezken, din anlayışının bir kültür olarak görüldüğü dönemler de ise, yarı ilahların oluşmasına paralel olarak şefaat düşüncesi de sahnede yerini almıştır. Külli şeyin kâdir ve alîm olan Allah'ı yeryüzü krallarına ve sultanlarına benzeterek O'na ulaşmak için aracılar edinmişlerdir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...