Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 336 | Aralık  2006

                   

 

 


KEMAL BAŞ / İNEGÖL

SORU 1: Kerahet vaktinde nafile namaz kılmak tahrimen mekruh mudur?

CEVAP 1: Kerahet kelimesinin anlamı, "kerih görülen, iyi görülmeyen" demektir. Tahrimen demek ise harama yakın anlamına gelmektedir ki bu konuda böyle bir anlayışın doğru olmadığını düşünüyoruz.
Bu vakitler: 1-Güneşin doğuşundan bulunduğunuz yerin her yerine güneş ışıklarının yayılmasına kadar, 2-Güneş tam gökyüzünde tepe noktaya ulaştığı andan batıya doğru eğilmesine kadar olan zaman da, 3- Güneşin batmak üzere batı ufkunda sararmasıyla başlayıp batıncaya kadar olan zamanda farz ve vacip cinsinden bir ibadetin yapılması hoş görülmemiştir. Nafile bir ibadet yapıldığı takdirde tekrar kazası gerekmez denilmiştir.
Sabah namazının sünnetini kıldıktan, güneş doğana kadar ve ikindi namazının farzını kıldıktan sonra güneş batana kadar da sadece nafile namaz kılmak hoş karşılanmamıştır.
Önce sayılan üç vakitte ibadetin kerih görülmesi, güneşe tapanların ibadet saatleriyle çakışmasından dolayı hoş karşılanmadığı açıklanmıştır. Bu olaylarla ilgili görüşler alimlerin kanaatlerinden ibarettir. İbadet için bulduğun her fırsatta Rabbine yönelmene hiçbir şey engel değildir. Allah, kimin kime ibadet ettiğini bilen bir Allah'tır. "O sinelerin ne gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını bilir."
Farz ibadetler için, tayin edilen vakitler içinde yerine getirmeye gayret edilmelidir. Nafile için ise vakit kaydı yoktur, bulduğun her fırsatta nafile ibadet yapabilirsiniz; yeter ki ihlas ve samimiyet olsun. Kabul edici her şeyi bilen Allah olduğuna göre kaygı ve kedere yer yoktur.

SORU 2: Kabirlerde ölü için Fatiha ve Yasin okunmasını, ölen kişinin Allah'a yakınlığı dolayısıyla (Hz Muhammed, Ashab-ı Kehf , Emir Sultan Hz. vs.) "onun yüzü suyu hürmetine bizi affet, onların şefaatine bizi nail eyle" şeklinde dua edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP 2: Kabirlerde diriden ölüye dua amacıyla Fatiha, İhlas gibi ayetler okuyarak ölenler için Allah'tan mağfiret dilemek, öleni ve ölümü hatırlayıp ölüm için hazırlanmak her Müslüman'ın yapması gereken bir davranıştır ve herhangi bir mahzur söz konusu değildir.
Peygamberimiz (as.), kendi annesinin kabrini ziyaretten sonra: "Sizi kabir ziyaretinden men etmiştim, dikkatli olmanız kaydıyla onu ziyaret edebilirsiniz" buyurmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken mezardaki kim olursa olsun ondan bir beklenti içine girmemektir. Beş vakit namazın her rek'atinde ve mezarın başında okuduğumuz Fatiha'da: "Ya Rabbi! Sadece sana kulluk eder; sadece senden yardım isteriz" cümlesini tekrar tekrar düşünmemiz gerekir. Biz bu ayetleri ölüye değil, önce kendimize okumamız gerekir. Bu bağlamda konuya bakıldığında, Yasin suresi ve Kur'an'ın tamamı ancak diriler için gönderilmiş bir kitaptır. Bizzat bu surenin 69-70. ayetlerinde bu gerçeği Allah şöyle dile getiriyor:
"Biz O'na (Muhammed) şiir öğretmedik; bu ona yakışmazdı da. O'nun getirdiği sade bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır (ki, bununla) "diri olanları uyarsın ve kafirler üzerine de (azap) sözü hak olsun diye."(36/69-70)
Bu açık hükümlere rağmen, bu toplumun ölülere Kur'an okuması, izahı mümkün olmayan bir durumdur. Sanki Allah bu kitabı hayatta olanlara değil de mezarda olanlara göndermiş gibi ölülere okuyup dirilerden uzaklaştırıyorlar. Bu millet bunun hesabını veremez. Hesap günü "Peygamber: Ey Rabbim! Gerçekten ümmetim bu Kur'an'ı terk edip bir kenara bırakmışlardır!" (25/30) diyecek olduğunu bildirmesinin ne kadar isabetli olduğuna şahit oluyoruz.
Allah kimseyi kimsenin yüzü suyu hürmetine bağışlamayacağını, (Buna Peygamberimiz de dahil 9/80) bağışlanmak için sahih iman ve salih amel sahibi olunması gerektiğini ve "insan için kendi kazandığından başka bir şeyin olmayacağını" beyandan sonra, "…her nefis yarın için ne gönderdiğine baksın…" (53/39, 59/18) diyerek konuya açıklık getirildiği gerçeğini görüp biliyoruz.
Şefaat konusuna gelince, şefaat anlayışı Kur'an'ın beyanına göre müşriklere ait bir inanç biçimidir. İslam ilk günden itibaren Kureyş'in müşrik anlayışının sonucu olan bu tür kabulleriyle mücadele etmiştir.
"Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de yarar vermeye muktedir olmayan şeylere tapıyorlar ve: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki: Siz, Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa Allah onların ortak koştukları şeylerden uzaktır ve yücedir." (10/18)
(Müşriklere) de ki: "Allah'ı bırakıp da edindiğiniz ilahlarınızı çağırın. Onlar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip değillerdir. Onların buralarda hiçbir ortaklığı da yoktur. Allah'ın da onlardan bir yardımcısı yoktur." (34/22)
"Yoksa onlar Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiç bir şeye güçleri yetmediği ve akıl da erdiremedikleri halde de mi onlardan şefaat bekliyorsunuz?
De ki: bütün şefaat Allah'a aittir. Göklerin ve yerin mülkü onundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz." (39/43-44)
Bu ayetlerle birlikte bir çok ayette Allah'tan başka dost ve yardımcı olmadığını, kendisinin ortağı bulunmadığını, mülkün tümüyle kendisine ait olduğunu ve dünyanın da ahiretin de sahibi ve hakimi olduğunu bunca ayette açıklamasına rağmen, insanların hala Allah'tan başkasından şefaat beklemesi kadar saçma bir anlayış olamaz. Bu gözle Kur'an'a bakın, okuyun, düşünün; göreceksiniz ki şefaatçi edinmek, Allah'a ortak edinmekle aynı şeydir. Bu anlayışın sahibini Allah iflah eder mi?
Bir Müslüman'a Allah yetmiyor mu ki başkasını devreye koymaya çalışıyor? İnsanın kendi kendine sorması lazım: Hangi konuda Allah'ı yeterli görmüyor da aracı ilahlara ihtiyaç duyuyor? Bu asla mazur görülür bir anlayış değildir.
"Yerde ve göklerde olan her şey Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter."(4/132)
"Allah sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah dost ve yardımcı olarak yeter." (4/45)
"Şüphesiz mescitler, Allah'ındır. O halde, orada Allah'a dua ederken başka hiç kimseyi O'na ortak koşmayın; duanızda başkasının adını anmayın" (7218) sözleriyle yeterliliğini ilan etmektedir.
Yaratılmış olan tüm mahlukatın Allah'ın üzerinde etkili olmaya ne hakkı ne de gücü vardır. "O bir şeyi yapmayı dilediği zaman sadece ona ol der; O da oluverir." Kimseden izin almaz, kimseye danışmaya ihtiyacı yoktur.
Bu nedenledir ki, mezardan, türbeden, şu veya bu hazretten veya onların hürmetine değil sadece Allah'tan istemek yakışır. Her dua edeni işitip cevap vereceğini 2/186. ayetinde bildirmiştir.

SORU 3: Gerçekleşmiş veya gerçekleşecek bir olayı veya başarısız bir olay karşısında "hayırlısı neyse o olsun, hayırlısı buymuş; nasibimiz, kısmetimiz böyleymiş" gibi söylemleri nasıl buluyorsunuz?

CEVAP 3: Müslüman'ın olaylar karşısındaki doğru davranışının rotasını şu iki ayetin çizdiğine inanıyoruz:
"Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: 'Bizim varlığımız Allah'ındır, şüphesiz biz O'na döneceğiz!' derler." (2/156)
"Yeryüzüne veya sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu ortaya çıkmadan önce bir kitapta yazmış olmayalım. Doğrusu bu Allah'a kolaydır.
"Bu, elde edemediklerinize üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye böyledir. Allah kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez." (57/22-23)
Bu nedenle başımıza gelen ancak Allah'ın takdir ettikleridir. Buna sebep olan şeylerde elimizin yaptıklarının da payı vardır, "başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder." (42/30) hükmü gereğince olmuştur. Elbette bize isabet eden onun dilemesiyle dilediği kadarıdır. Bize böyle inanmak yakışır. "O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır."

HAKAN İPEK

SORU 1: Benim 194 gr. altınım var; bunu da birisine borç olarak verdim. Borç verdiğim bu altının zekatını ben verecek miyim? Ne kadar vermem gerekir?

CEVAP 1: Borç verdiğiniz kimse bu borcu kabullendiği sürece o altınlar size aittir, sizin olan bir malın zekatını vermek de size düşer. Ancak borçlu olan borcu inkar ederse o zaman sizin üzerinizden sorumluluk kalkar.
Ne miktar zekat olarak verilmesi konusuna gelince, bunun ölçüsü zekata tabi olan nakit veya ticaret malının kırkta biri kadardır. 194 gramın kırkta biri 4.8 gr. eder ki, yaklaşık 125 YTL'dir. Normal olarak ödeyeceğiniz miktar budur.
Allah yar ve yardımcınız olsun güzel bir iş yapmışsınız. İslam'ın "karz-ı hasen" (güzel borç verme) kurumunun gereğini yerine getirmişsiniz. Allah'tan dileğimiz borç alan kardeşimize de güzel ve helal imkanlar nasip etsin de güzellikle borcunu ödesin. Allah tüm inananların dünya ve ahirette yar ve yardımcısı olsun diyor, cümlemizi Allah'a emanet ediyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...