|

KEMAL BAŞ / İNEGÖL
SORU 1: Kerahet vaktinde nafile namaz kılmak tahrimen mekruh mudur?
CEVAP 1:
Kerahet kelimesinin anlamı, "kerih görülen, iyi görülmeyen" demektir.
Tahrimen demek ise harama yakın anlamına gelmektedir ki bu konuda böyle
bir anlayışın doğru olmadığını düşünüyoruz.
Bu vakitler: 1-Güneşin doğuşundan bulunduğunuz yerin her yerine güneş
ışıklarının yayılmasına kadar, 2-Güneş tam gökyüzünde tepe noktaya
ulaştığı andan batıya doğru eğilmesine kadar olan zaman da, 3- Güneşin
batmak üzere batı ufkunda sararmasıyla başlayıp batıncaya kadar olan
zamanda farz ve vacip cinsinden bir ibadetin yapılması hoş
görülmemiştir. Nafile bir ibadet yapıldığı takdirde tekrar kazası
gerekmez denilmiştir.
Sabah namazının sünnetini kıldıktan, güneş doğana kadar ve ikindi
namazının farzını kıldıktan sonra güneş batana kadar da sadece nafile
namaz kılmak hoş karşılanmamıştır.
Önce sayılan üç vakitte ibadetin kerih görülmesi, güneşe tapanların
ibadet saatleriyle çakışmasından dolayı hoş karşılanmadığı
açıklanmıştır. Bu olaylarla ilgili görüşler alimlerin kanaatlerinden
ibarettir. İbadet için bulduğun her fırsatta Rabbine yönelmene hiçbir
şey engel değildir. Allah, kimin kime ibadet ettiğini bilen bir
Allah'tır. "O sinelerin ne gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını
bilir."
Farz ibadetler için, tayin edilen vakitler içinde yerine getirmeye
gayret edilmelidir. Nafile için ise vakit kaydı yoktur, bulduğun her
fırsatta nafile ibadet yapabilirsiniz; yeter ki ihlas ve samimiyet
olsun. Kabul edici her şeyi bilen Allah olduğuna göre kaygı ve kedere
yer yoktur.
SORU 2: Kabirlerde ölü için Fatiha ve Yasin okunmasını, ölen kişinin
Allah'a yakınlığı dolayısıyla (Hz Muhammed, Ashab-ı Kehf , Emir Sultan
Hz. vs.) "onun yüzü suyu hürmetine bizi affet, onların şefaatine bizi
nail eyle" şeklinde dua edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
CEVAP 2: Kabirlerde diriden ölüye dua amacıyla Fatiha, İhlas gibi
ayetler okuyarak ölenler için Allah'tan mağfiret dilemek, öleni ve ölümü
hatırlayıp ölüm için hazırlanmak her Müslüman'ın yapması gereken bir
davranıştır ve herhangi bir mahzur söz konusu değildir.
Peygamberimiz (as.), kendi annesinin kabrini ziyaretten sonra: "Sizi
kabir ziyaretinden men etmiştim, dikkatli olmanız kaydıyla onu ziyaret
edebilirsiniz" buyurmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken mezardaki kim
olursa olsun ondan bir beklenti içine girmemektir. Beş vakit namazın her
rek'atinde ve mezarın başında okuduğumuz Fatiha'da: "Ya Rabbi! Sadece
sana kulluk eder; sadece senden yardım isteriz" cümlesini tekrar tekrar
düşünmemiz gerekir. Biz bu ayetleri ölüye değil, önce kendimize okumamız
gerekir. Bu bağlamda konuya bakıldığında, Yasin suresi ve Kur'an'ın
tamamı ancak diriler için gönderilmiş bir kitaptır. Bizzat bu surenin
69-70. ayetlerinde bu gerçeği Allah şöyle dile getiriyor:
"Biz O'na (Muhammed) şiir öğretmedik; bu ona yakışmazdı da. O'nun
getirdiği sade bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır (ki, bununla) "diri
olanları uyarsın ve kafirler üzerine de (azap) sözü hak olsun
diye."(36/69-70)
Bu açık hükümlere rağmen, bu toplumun ölülere Kur'an okuması, izahı
mümkün olmayan bir durumdur. Sanki Allah bu kitabı hayatta olanlara
değil de mezarda olanlara göndermiş gibi ölülere okuyup dirilerden
uzaklaştırıyorlar. Bu millet bunun hesabını veremez. Hesap günü
"Peygamber: Ey Rabbim! Gerçekten ümmetim bu Kur'an'ı terk edip bir
kenara bırakmışlardır!" (25/30) diyecek olduğunu bildirmesinin ne kadar
isabetli olduğuna şahit oluyoruz.
Allah kimseyi kimsenin yüzü suyu hürmetine bağışlamayacağını, (Buna
Peygamberimiz de dahil 9/80) bağışlanmak için sahih iman ve salih amel
sahibi olunması gerektiğini ve "insan için kendi kazandığından başka bir
şeyin olmayacağını" beyandan sonra, "…her nefis yarın için ne
gönderdiğine baksın…" (53/39, 59/18) diyerek konuya açıklık getirildiği
gerçeğini görüp biliyoruz.
Şefaat konusuna gelince, şefaat anlayışı Kur'an'ın beyanına göre
müşriklere ait bir inanç biçimidir. İslam ilk günden itibaren Kureyş'in
müşrik anlayışının sonucu olan bu tür kabulleriyle mücadele etmiştir.
"Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de yarar vermeye muktedir
olmayan şeylere tapıyorlar ve: Bunlar Allah katında bizim
şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki: Siz, Allah'a göklerde ve yerde
bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa Allah onların ortak
koştukları şeylerden uzaktır ve yücedir." (10/18)
(Müşriklere) de ki: "Allah'ı bırakıp da edindiğiniz ilahlarınızı
çağırın. Onlar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip
değillerdir. Onların buralarda hiçbir ortaklığı da yoktur. Allah'ın da
onlardan bir yardımcısı yoktur." (34/22)
"Yoksa onlar Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiç bir
şeye güçleri yetmediği ve akıl da erdiremedikleri halde de mi onlardan
şefaat bekliyorsunuz?
De ki: bütün şefaat Allah'a aittir. Göklerin ve yerin mülkü onundur.
Sonra O'na döndürüleceksiniz." (39/43-44)
Bu ayetlerle birlikte bir çok ayette Allah'tan başka dost ve yardımcı
olmadığını, kendisinin ortağı bulunmadığını, mülkün tümüyle kendisine
ait olduğunu ve dünyanın da ahiretin de sahibi ve hakimi olduğunu bunca
ayette açıklamasına rağmen, insanların hala Allah'tan başkasından şefaat
beklemesi kadar saçma bir anlayış olamaz. Bu gözle Kur'an'a bakın,
okuyun, düşünün; göreceksiniz ki şefaatçi edinmek, Allah'a ortak
edinmekle aynı şeydir. Bu anlayışın sahibini Allah iflah eder mi?
Bir Müslüman'a Allah yetmiyor mu ki başkasını devreye koymaya çalışıyor?
İnsanın kendi kendine sorması lazım: Hangi konuda Allah'ı yeterli
görmüyor da aracı ilahlara ihtiyaç duyuyor? Bu asla mazur görülür bir
anlayış değildir.
"Yerde ve göklerde olan her şey Allah'ındır. Vekil olarak Allah
yeter."(4/132)
"Allah sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah dost ve yardımcı
olarak yeter." (4/45)
"Şüphesiz mescitler, Allah'ındır. O halde, orada Allah'a dua ederken
başka hiç kimseyi O'na ortak koşmayın; duanızda başkasının adını
anmayın" (7218) sözleriyle yeterliliğini ilan etmektedir.
Yaratılmış olan tüm mahlukatın Allah'ın üzerinde etkili olmaya ne hakkı
ne de gücü vardır. "O bir şeyi yapmayı dilediği zaman sadece ona ol der;
O da oluverir." Kimseden izin almaz, kimseye danışmaya ihtiyacı yoktur.
Bu nedenledir ki, mezardan, türbeden, şu veya bu hazretten veya onların
hürmetine değil sadece Allah'tan istemek yakışır. Her dua edeni işitip
cevap vereceğini 2/186. ayetinde bildirmiştir.
SORU 3: Gerçekleşmiş veya gerçekleşecek bir olayı veya başarısız bir
olay karşısında "hayırlısı neyse o olsun, hayırlısı buymuş; nasibimiz,
kısmetimiz böyleymiş" gibi söylemleri nasıl buluyorsunuz?
CEVAP 3: Müslüman'ın olaylar karşısındaki doğru davranışının
rotasını şu iki ayetin çizdiğine inanıyoruz:
"Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: 'Bizim varlığımız
Allah'ındır, şüphesiz biz O'na döneceğiz!' derler." (2/156)
"Yeryüzüne veya sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz
onu ortaya çıkmadan önce bir kitapta yazmış olmayalım. Doğrusu bu
Allah'a kolaydır.
"Bu, elde edemediklerinize üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği
nimetlerle şımarmayasınız diye böyledir. Allah kendini beğenip
böbürlenen hiç kimseyi sevmez." (57/22-23)
Bu nedenle başımıza gelen ancak Allah'ın takdir ettikleridir. Buna sebep
olan şeylerde elimizin yaptıklarının da payı vardır, "başınıza her ne
musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu
affeder." (42/30) hükmü gereğince olmuştur. Elbette bize isabet eden
onun dilemesiyle dilediği kadarıdır. Bize böyle inanmak yakışır. "O ne
güzel dost ve ne güzel yardımcıdır."
HAKAN İPEK
SORU 1: Benim 194 gr. altınım var; bunu da birisine borç olarak verdim.
Borç verdiğim bu altının zekatını ben verecek miyim? Ne kadar vermem
gerekir?
CEVAP 1: Borç verdiğiniz kimse bu borcu kabullendiği sürece o
altınlar size aittir, sizin olan bir malın zekatını vermek de size
düşer. Ancak borçlu olan borcu inkar ederse o zaman sizin üzerinizden
sorumluluk kalkar.
Ne miktar zekat olarak verilmesi konusuna gelince, bunun ölçüsü zekata
tabi olan nakit veya ticaret malının kırkta biri kadardır. 194 gramın
kırkta biri 4.8 gr. eder ki, yaklaşık 125 YTL'dir. Normal olarak
ödeyeceğiniz miktar budur.
Allah yar ve yardımcınız olsun güzel bir iş yapmışsınız. İslam'ın
"karz-ı hasen" (güzel borç verme) kurumunun gereğini yerine
getirmişsiniz. Allah'tan dileğimiz borç alan kardeşimize de güzel ve
helal imkanlar nasip etsin de güzellikle borcunu ödesin. Allah tüm
inananların dünya ve ahirette yar ve yardımcısı olsun diyor, cümlemizi
Allah'a emanet ediyoruz. |