|

Neo-conlarda Büyü Bozumu
Murat Kirişci
Psikolojik harp teknikleri
günümüz dünyasında çok etkin bir savaş sistemi haline geldi. Bu sistem,
medya üzerinden değişik kanallar kullanılarak etkin bir şekilde
yürütülmekte ve uluslar arası politikalardan ülkelerin iç politikalarına
kadar çeşitli mekanları ve zamanları etkilemektedir. Bu ve benzeri
durumlar gösteriyor ki, medya sayesinde zaman ve mekan kavramları ve bu
kavramların hayatımızdaki yerlerinde çok radikal değişiklikler olmuştur.
Devletlerin iktidar ve güç mücadeleleri tarihin çok eski dönemlerinden
beri bu tür değişik savaş tekniklerini üretmeyi ve kullanmayı bir
anlamda mecburi kılmıştır. Günümüzde ise teknolojik gelişmelerin hızla
sürdüğü bir dönemde artık psikolojik savaş tekniklerinin büyük bir
bölümü medyatik vasıtalar üzerinden sürdürülmekte ve dünyanın en ücra
noktasına kadar ulaştırılabilmektedir. Bu anlamda medyadan yoksun bir
hayat düşünülemez bir hale gelmiştir. Açıktır ki, bu durumu sadece
tarihin temposunda bir artışla izah etmek, teknolojik gelişmelerin baş
döndürücülüğü ile sınırlandırmak yanlıştır. Ancak bu, indirgemeci bir
tavırdan ziyade olayların anlaşılmasını kolaylaştırmak cihetinden ifade
edilmektedir.
Medya marifetiyle yapılan çalışmaların önemli bir ayağı konuya ve
konjonktüre uygun kitaplar hazırlatmaktır. Dönemleri ifade eden
politikalar uygulanmadan çok önceleri, konunun oturtulması, çıkabilecek
arızaların telafisi, tartışmalar sayesinde eksiklerin tamamlanması ve
dünya kamuoyunda konuya gelen tepkilerin ölçülerek hareket tarzının
belirlenmesi için kitaplar hazırlatılmakta ve entelektüel çevrelere
sunulmaktadır. Kitaplarla gündemleşen konular aynı zamanda o dönemin
politik manevralarını da belirlemektedir. II. Dünya Savaşı'ndan Soğuk
Savaş'a, Soğuk Savaş’tan 11 Eylül'e kadar politik değişim hareketleri,
çeşitli entelektüel çalışmalarla belirlendi. Her çalışma yazıldığı
dönemde tarihin en önemli dönemecinin yaşandığını iddia etti veya bu
iddiayı sunmaya zemin hazırladı. O dönemin insanlarına yaşadıkları bu
dönemin tırnak içine alınacak, koyu harflerle yazılıp altı çizilecek
kadar önemli olduğu anlatıldı.
"Tarihin Sonu ve Son İnsan"(1) kitabıyla 1992 yılında gündemi sarsan
Francis Fukuyama, bu kitabını yazdığı dönemler de dahil olmak üzere
kendini uzun süre neo-con(neo conservative - yeni muhafazakar) olarak
tanımladığını ve aynı ortak görüşlere, aynı dünya yorumlamasına sahip
olduğunu ifade ediyor. Fukuyama tarihin sonunu gösterdiği ve bu sona
artık gelindiğini ifade ettiği kitabında, dünyanın her köşesinin şu ya
da bu şekilde Batı'ya ama özellikle Amerikan hayat tarzına yöneleceği ve
bu hayat tarzıyla benzeşeceğini ifade etmişti. Yani bu kitapla Fukuyama
bir modernleşme tartışması başlatmış ve bununla ilgili sebep sonuç
ilişkilerini üstü kapalı bir şekilde iddia etmişti. "Tarihin sonuna
ulaştık mı?" diye sorarken Fukuyama, insan yaşamının liberalizm
bağlamında çözülemeyecek hiçbir sorununun kalmadığını, bu hayat tarzını
sunanlara karşı dünyanın minnettar olması gerektiğini ve liberalizme
alternatif diye üretilen Komünizm ve Faşizm'in doğal olarak
yaşayamadığını ve çöktüğünü iddia etmiştir. Kitabın yazılmasından çok
kısa bir süre önce yıkılan Komünist bloğunda liberalizme doğru
öykünmesinin mecburi olduğunu iddia eden Fukuyama, liberalizmin önünde
herhangi bir engel kalmadığına değişik ifadelerle yer vermiştir.
Fukuyama, "Neo-Conların Sonu - Yol Ayrımındaki Amerika"(2) adlı yeni bir
kitap daha yazdı. Bu kitapta Fukuyama, uzun yıllardır bağlı olduğu
neo-con düşünceden ayrıldığını belirtiyor ve bu kararı Irak işgalinin
daha da perçinlediğini ifade ediyor. Kitabın bu tip bir girişle
başlaması her ne kadar yanlıştan vazgeçmiş doğruya öykünen bir Fukuyama
kimliği ortaya koysa da kitabın ilk bölümüyle beraber konunun hiç de bu
kadar masum olmadığı anlaşılıyor. Herkesin iddia ettiğinin aksine
Fukuyama gerçek anlamda neo-conlardan ayrılmamış, sadece belli usullerde
onlarla aynı düşünmediğini göstermiştir. Hatta kitap tamamıyla
okunduğunda görülen fotoğraf, Fukuyama'nın neo-con hareketi, yaptığı
yanlışlıklarla yüzleştirip doğruya yönlendirmektir. Ancak bu doğrudan
kasıt, doğru yola erişmek değil, yapılan hatalarla oluşturulan ABD
karşıtlığı ve nefretini artıran işlerden vazgeçme konusunda uyarılardan
başka bir şey değildir. Kitabın değişik yerlerde yapılan kritiklerinde
genel bakış açısı erken yazılmış "Tarih'in Sonu"nun özrü niteliğinde
olmasıdır. Ancak kitap dikkatle okunduğunda, konu başlıkları bağlamında
bile, böyle bir özrün olmadığı anlaşılıyor. Neo-conların en önemli akıl
hocalarından olan Fukuyama, neo-con harekete zarar veren hareket ve
düşünceleri eleştiriyor ve bunlar devam ederse kitabını başlığını ifade
eden bir neo-con sonuna gidileceğinden bahsediyor; 11 Eylül sonrası
Afganistan ve Irak'ta uygulanan ve başarısızlıkla sonuçlanan "önleyici
savaş" doktrinin başarıya ulaşması için bazı değişikliklerin yapılması
gerektiğini savunuyor. Bu arada Savunma Bakanı Rumsfeld'i de ağır bir
şekilde eleştiren Fukuyama, satır aralarına yerleştirdiği sert
ifadelerle Rumsfeld'i yaptığı yanlışlıklarla neo-con harekete ihanetle
suçluyor. Oluşturulan bu saldırgan politikaların hesap hatalarıyla dolu
olması, özellikle Irak işgalinin Vietnam'dan daha büyük kayıplara yol
açması, ekonomik sıkıntıları artırması gibi bir çok sebebi de ortaya
atan Fukuyama, "Gerçekçi Wilsonculuk"(3)a dönülmesi gerektiğini
belirtiyor. Bu teklif geleceğe ait oluşturulması gereken yeni dönemin
yol haritası olarak "idealist" gündemi oluşturmaya yöneliktir. Bu teklif
Amerikan dış politikasının daha fazla askerileşme, daha çok kalkınma ve
uluslar arası kurumlarla "açık diplomasi" ile kurulacak işbirliklerine
önem verilmesidir.
Fukuyama "İlkeler ve Sağduyu" başlıklı ilk bölümden başlayarak
neo-con'luğu bir düşünce biçimi olarak daha fazla destekleyemeyeceğinin
sebeplerini anlatıyor. Ancak bu sebeplere başlarken hemen hemen her
seferinde özellikle Soğuk Savaş döneminde neo-conların oldukça mantıklı
politikalar ürettiğini ifade ediyor. ABD yönetiminin neo-conların elinde
olmadığını da iddia eden Fukuyama, neo-conların sanıldığının aksine çok
fazla üst kademelerde etkin olmadığını, ancak Bush yönetiminin belli
yerlerde bu düşünce tarafından kuşatıldığını düşünmektedir. Ulus inşa
etmenin ve demokrasinin desteklenmesinin zorluğu olduğunu düşünen
Fukuyama bu zorluklara rağmen yine de bunların yapılamaz olmadığını
iddia etmektedir. Bu tür sorunların küresel düzensizlik oluşturduğundan
bahisle zayıf ve başarısız devletlerin hem güvenlik hem de ahlaki
nedenlerle dünyanın tek süper gücünün bu devletlere demokrasi götürmede
ciddi anlamda çalışmalar yürütmesi gerektiğini söylüyor. Böylece
Amerika'nın dünya ile ilişki kuracağını ve bu ilişkiler ve ekonomik
kalkınma planlarının Amerika'nın güvenliğinin daha üst düzeyde ve daha
az askeri mantıkla sağlanabileceğini iddia ediyor.
Kitabın diğer bölümlerinde de yer yer cümle içlerine dağıtılarak
neo-conların aslında ABD dış politikasında çok etkin olmadıkları
iddiasını ispatlar şekilde ifadelere rastlanmaktadır. Yine Fukuyama
kitapta, bu hareketin tarihini anlatıp, bu hareketin öncü isimlerini
veriyor. Bu hareketin temellerinin Amerikan geleneklerinde yattığından
bahseden Fukuyama bu hareketin düşünce mimarlarının Irving Kristol ve
Norman Podhoretz olduğunu söylemiş ve bu hareketin temel
belirleyicilerinin 1930'lu yıllarda New York'ta okuyan bir grup Yahudi
olduğunu iddia etmiştir. Neo-Con Miras adlı bölümde anlatılan bu
bilgilere ek olarak neo-conlanların New York City College merkezli
başlayan hareketin bir entelektüel yaşamı tercih ederek Commentary,
Partisan Review ve The Public Interest dergileri çevresine
kümelenmişlerdir. Neo-con mirasın en önemli isimlerinden biri olan Leo
Strauss'u(4) da geniş olarak tanıtan Fukuyama, Strauss'a karşı yapılan
saldırıları da haksızlık olarak nitelemekte ve Irak işgalinin Strausscu
bir düşünceyle yapılmadığını savunmaktadır. Özellikle Strauss
yetkilileri yoluyla "yüce yalanlar"ı teşvik ettiği görüşüne Fukuyama
şiddetle karşı çıkmakta, ancak bu konuya ait çok net deliller ileri
sürememektedir. Strauss'un rejim(5) fikrine bağlılığını ifade ederken
Bush yönetiminin dış politikada önemsediği "rejim değişikliği" fikrinin
Strauss'dan kaynaklanmadığını, askeri güç fikrinin Staruss'un felsefi
temellerinde bulunmadığını belirtmektedir. Yine bu bölümde neo-con
kelimesinin bir suistimal ifadesi anlamına geldiğini bu yüzden neo-con
hareketin son beş yılına değil elli yıllık geçmişine bakılması
gerektiğini, bu zaman zarfında neo-con düşüncenin tek bir şekilde
olmadığını ve çeşitli düşünce ekollerine bölündüğünü söyler. Neo-con
dönem sonrasını da kısmen tartışan Fukuyama, bu dönem sonrasında
neo-conlar böyle devam ederlerse söyleyecekleri yeni veya ilginç hiçbir
şeyin kalmadığını ve yapılan bir çok hatayı tekrarlamaktan öte bir
davranış sergileyemeyeceklerini iddia etmektedir. Fukuyama'nın teklifi
ise, Kyoto Protkolünden çekilen ve Uluslar arası Savaş Suçları
Mahkemesini tanımayan bir Amerika'nın dünyadaki eylemlerini
meşrulaştıracak ve bunların verimliliğini artıracak alternatiflerin
neo-conlar tarafından sunulamaması gerekliliğidir.
Fukuyama, kitabında ciddi bir İslam düşmanlığı ve bu düşmanlıkla ilgili
tüm tanımlamalarını her ne kadar görüş olarak ayrıldım dese de neo-con
reflekslerle yapmaktadır. 11 Eylül'den daha öldürücü iki tehdit diye
bahsettiği radikal İslam ve kitle imha silahları ile savaşmada yeni
yöntem ve uygulamalara ihtiyaç olduğunu düşünmekte olan Fukuyama, bu
konu üzerinde önleyici savaş doktrinini tartışmakta bu doktrinin sadece
usullerindeki hatalara dikkat çekmektedir. Çünkü Fukuyama'da önleyici
savaş düşüncesine ve içeriğine karşı değildir. Örneğin, "Tarihe dönüp
bakacak olursak, önleyici savaşın dünyayı bir çok ıstıraptan
kurtardığını görürüz"(6) demekte ve bu tezine Nazi Almanyası ve Hitler'i
örnek vermektedir. BM kararlarına uymama ve Irak işgali gibi bir konuda
BM'yi ABD'nin altında görme düşüncesine "…Amerika'nın hareketleri hukuki
değil, siyasi bir meseleydi…"(7) diyerek meşruluk kazandıracak
düşüncelere yer vermiştir. BM'nin güvenlik sorunlarını çözmede yetersiz
kaldığını Bush yönetiminin ağzıyla ifadelendirmiştir. Hatta Irak işgali
gerekçesi olan kitle imha silahlarından bir tane bile bulunsaydı ABD
tümüyle iç ve dış politikadaki muhalefeti ezecekti diyerek bu konudaki
üzüntüsünü de göstermiştir. Amerika’nın önleyici savaş doktrininin
aslında bir ayrıcalığı olduğuna inanan Fukuyama, bu doktrinin dünyadaki
herhangi bir ülke tarafından uygulanmasının da yanlış olduğunu yine
neo-conların fikri olarak söyleyerek onlara bu konuda da bir meşruiyet
kazandırmıştır. Tehdit ve Risk konusunu değerlendirirken ise, İslamcı
teröristler kavramını soğukkanlı bir şekilde kullanmış, entelektüel
çevrelerdeki terörist eylemlerin mahiyeti konusunda değişik örnekler
vermiştir. Üçüncü bölümün temel ekseni bu anlamda tam bir korku
imparatorluğunu tanımlamakta, yoğun bir paranoyayı öne çıkarmaktadır.
Önemli olan ABD'nin özgürlük fenomenini bir sendrom olarak yaşaması ve
bu sendromu korku politikasıyla tüm halkına benimsetmesidir. Özgürlük
sendromuyla(8) ortaya dökülen bu korkuların analiz edilmesi, tehdidin
kapsamı, çözüm noktaları açısından ise mutabakata varılacak herhangi bir
yöntem ve yöntembilimin olmadığından yakınılmaktadır. Bu korkuyu
körükleyecek örnekler de veren Fukuyama, Charles Krauthammer'den bir
alıntıdan(9) yola çıkarak Radikal İslam'ın cazibesinin küçük görülmesini
laiklerin kendini beğenmişliğine vermektedir: "Radikal İslam'ın
Amerikan, Batı ve çağdaşlık karşıtlığı, daha önce gördüklerimizden çok
daha fanatik ve önüne geçilmesi zordur. Radikal İslam sadece hazır bir
asker kaynağı -camilerde ve medreselerde eğitilip hazırlanan, Hitler
Gençliği veya Komsomol(Komünist Gençlik Örgütü) kamplarından çok daha
etkili, bağımsız, hazır ve nazır- sağlayan değil, aynı zamanda eski ve
engin bir coşku geleneğinden, Mesih beklentisinden ve şehitlik
mertebesinden faydalanabilen bir milyarın üzerinde mensuba sahip kutsal
bir dinin temelleri üzerinde durmanın özel avantajına da sahiptir.
Hitler ve Stalin, bunları yoktan var etmek zorundaydılar. Mussolini'nin
yaşadıkları ise tam bir parodiydi. İslami radikalizm, tarihsel olarak
zayıf ve temelsiz oldukları ortaya çıkan gamalı haç ve orak çekiç alt
dinlerinden çok daha büyük tarihsel derinliğe ve sürekli çekiciliğe
sahip bir bayrağın altında yaşıyordu."(10)
Dördüncü bölümde Fukuyama Amerikan ayrıcalığını gündeme getirmekte ve bu
ayrıcalığın G. Washington'dan beri süregelen bir gelenek olduğundan
bahsetmektedir. Bu arada Irak işgaline de değinen Fukuyama, işgalden
sonra hızla artan anti Amerikancılığın sebepleri üzerine bu bölümde
yoğun olarak düşünmektedir. Amerikan ayrıcalığının takdimi, teorisi ve
pratikleri konusunda çeşitli örnekler verilen bu bölümde ayrıcalığın tüm
dünyaya anlatılmasında sorunlar yaşandığını anlatmaktadır. Örneğin
terörle mücadele konusunda önleyici müdahalenin Bush yönetimi tarafından
Avrupa'ya "ister beğen ister beğenme" türünden algılanacak şekilde lanse
edilmesi Avrupalıları ciddi anlamda kızdırmıştır. Savunma Bakanı ve
bakanlık yetkililerinin ABD'nin seçeneklerini sınırlandırma konusunda
hiç bir diplomasi rehberliğini kabul etmemesi de yine bir iletişim
başarısızlığı olarak nitelendirilmiştir. Ancak tekrar ifade etmek
gerekir ki bu olumsuzluk ifadeleri yapılan yanlışların düzeltilmesine
yönelik öneriler dizisidir. Özellikle Irak'ta yaşanan başarısızlıktan
bir an önce kurtulmak için Irak'tan çekilmenin yararlı olduğuna inanan
Fukuyama, bu hareketin aynı zamanda anti Amerikancılığa da darbe
vuracağını düşünmektedir. ABD'yi iyiliksever bir hegemon olarak
tanımlayan Fukuyama, Amerikalıların da emperyalist bir halk olmadığından
dem vurarak bu iyi niyetlerin ve anti emperyal Amerikan düşüncesinin
bazı zamanlar istekleri dışında insafsızca davranmalarına neden
olabilecek gelişmelerle karşı karşıya kalabileceğinden bahsetmektedir.
Sosyal Mühendislik ve Kalkınma ile ilgili bölümde Fukuyama zorbalıktan
kurtulma yönünde insanoğlunun evrensel bir arzusunun ve müreffeh bir
liberal demokraside yaşamanın cazibesinin evrensel olduğunu iddia
edenlere haklı olduklarını ancak bunun bir zaman dilimi sorunu
olduğundan bahsederek konuya küçük bir reçete yazmıştır. “Tarihin Sonu”
kitabının ana teması da zaten Liberal demokrasi akımı ve bunun yayılması
ile ilgilidir. Sömürgelerin özgürleştirilmesinin başlangıcı olan II.
Dünya Savaşı sonrası birçok başarısız ekonomik kalkınma girişimiyle
doludur. Özellikle ekonomiyi canlandırmak için hem devlet hem de sivil
toplum kuruluşları yoğun destek vermiş ancak bunlar çeşitli dönem siyasi
istikrasızlıklarından çok zarar gördü. Amerikan dış politikasında hem
ekonomik hem de siyasi kalkınmanın üvey evlat muamelesi görmüş olması
Fukuyama'nın en çok eleştirdiği noktalardandır. Irak savaşı sonrası bu
hatanın kısmen tedavi edildiğini söyleyen Fukuyama bunun devam
ettirilmesi gerektiği savunmaktadır. Ayrıca "ABD hem kendi içerisinde
bir amaç olarak hem de ABD'nin demokrasiyi destekleme çabalarının bir
parçası olarak fakir ülkelerin ekonomik kalkınmalarını desteklemelidir,
çünkü demokrasinin ekonomik büyümenin perde arkasında sağlamlaştırılması
çok daha kolaydır" diyen Fukuyama bunu ABD'nin dünyadaki tek süper güç
olarak dünyaya borcu olarak görmektedir(11). Tabi bu borcun ifası
karşısında dünyanın da ABD'ye müteşekkir olması gerektiği
unutulmamalıdır(!).
Dünya düzeni için yeni kurumların oluşturulması gerektiğini belirten
Fukuyama ABD'nin asimetrik gücünün küresel sahnede hiç uygun bir konuma
oturmadığını, bunun dışında iyiliksever bir hegemon olması ve yumuşak
güç kullanımına geçmek zorunluluğuna dikkat çekmektedir. Örnek olarak
Irak işgalinde BM'nin yetersizliğini gösteren Fukuyama, yeni kurumların
acilen dünya sahnesinde yerini alması gerektiğini belirtmektedir.
Fukuyama BM gibi bir çok kurumu da ele alarak bu kurumlarda yaşanan
asimetriyi de gözler önüne sermiştir.
Kitabın son bölümü, yapılan hatalar ve yanlış öngörülerden yola çıkarak
farklı bir ABD dış politikası oluşturmak üzerine kurulmuştur. Burada,
Irak işgalinin tarihte insaflıca değerlendirilmeyeceği, Bush yönetiminin
Irak'a saldırarak Radikal İslam'ın şiddet ve terör çalışmalarını
artırdığı ve keskinleştirdiğini, tüm dünyada hızla yayılan bir anti
amerikan anlayışının yükseldiğini ifade etmektedir. Dördüncü Dünya
Savaşı ve teröre karşı küresel savaş başlıklı konuşmaların artık rafa
kaldırılması gerektiğini savunan Fukuyama, her ne şekilde olursa olsun
Afganistan ve Irak'taki savaşları kazanmak zorunda olduklarını iddia
etmektedir. Özellikle terörle savaş mantığının daha açıklanabilir hale
getirilmesi ve bu savaşın tüm Müslüman dünyayla değil çok kısıtlı bir
alan ve grupla yapıldığının deklare edilmesi gerektiğini özellikle
önermektedir. Çünkü çapı çok genişlemiş bir girdap yarattıklarını
söyleyen, bununla başa çıkabilmenin ABD'nin de gücünü aştığını gören
Fukuyama, ABD'nin çıkarlarını daha iyi düşünmek üzere tekrar iyi bir
analize ihtiyaç olduğuna inanmaktadır. Bu gibi açık yürekli(!) ifadeler
konunun neo-conluktan ve neo-conların hatalı olduklarından çıkıp daha
geneli ifade etmesidir. Yani Fukuyama, ABD dış politikasındaki bu
yanlışlıkların neo-conlar tarafından yapılmadığını herkesin görmesini
istemektedir: "Ortadoğu'nun demokratikleştirilmesi, terörizmle olan
sorunumuzu çözeceği için değil, kendi doğruluğu içinde arzu edilen bir
şeydir. Oliver Roy'un mücahitliğin kaynaklarıyla ilgili analizi
doğruysa, terör sorununun önemli bir kısmı Ortadoğu yerine Batı
Avrupa'da yatıyor ve bu sorunun göç, küreselleşme ile dünyanın zaten
özgür ve demokratik olan bir bölümünün diğer özelliklerinin yan ürünü
olması demektir." Terörle küresel mücadele kavramının artık büyüsünü
yitirdiği bu ve benzeri açıklamalarda kendini göstermektedir. Tabi bu
durumda yeni büyülere ihtiyaç duyulmakta ve demokratikleştirme oyunu
farklı bir koldan tekrar tekrar içeriye sızmalıdır.
Kitabın hemen tümünde neo-conlardan ayrılmanın sebepleri olarak
yazılanlar, daha çok bu hareketin sanki muhalif bir ağızdan çıkıyormuş
kurnazlığıyla meşruluğunu sağlamaktadır. Kitap ABD işgalciliğini doğru
bulmakta, ABD'nin dünyaya özgürlük ve barış getirme iddiasının nasıl
olacağının alternatif anahtarlarını vermektedir. Güç kullanımında sadece
iyi niyetli değil, aynı zamanda ihtiyatlı ve akıllı olmak gerektiğini
savunan Fukuyama, bu usule dikkat edildiğinde ABD'nin dünyaya önderlik
etmeyi hak edeceğini belirtmektedir. Ayrıca Bush yönetimin ilk dönem
yanlışlarının ilkesel değil sağduyuyla ilgili yanlışlar olduğu iddia
edilerek kitap sona erdirilmektedir. "ABD, uluslar arası sisteme
nispeten gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde neden gereksiz yere
kendisini yasal olarak bağlamayı isteyeceği sorulabilir. Uluslar arası
kurumlar, Gülliver'i bağlamak için başka yolları olmayan dünyanın
Lilliputluları içindir. ABD yalnızca kendi bölgesinde değil, dünyanın
büyük bölümünde egemendir, bunu neden değiştirsin ki?..."(12)
Dipnotlar
(1) Francis Fukuyama, "The End of History and the Last Man", 1992, New
York, Penguin; Türkçesi, "Tarihin Sonu ve Son İnsan", 1994 İstanbul,
Simavi, çev. Zülfü Dicleli.
(2) Francis Fukuyama, "America At The Crossroads", 2006, Yale University
Press; Türkçesi "Neo Conların Sonu: Yol Ayrımındaki Amerika", Ekim 2006,
İstanbul Profil, çev. Hasan Kaya.
(3) Wilsonculuk ilkesi ile ilgili olarak bkz. Murat Kirişci; "Dış
Politikada Yeni Bir Dönem: Postmodern Diplomasi", Kudüs Dergisi, 6/2005,
s.135-144.
(4) Leo Strauss, 1930'lu yıllarda Nazilerden kaçarak Amerika'ya göç eden
Alman Yahudisi ve siyaset kuramcısıdır.
(5) Fukuyama, rejim fikrinin Strauss'a değil, Platon'a ve Aristo'ya ait
olduğunu söyler.
(6) F. Fukuyama, a.g.e., s. 92
(7) F. Fukuyama, a.g.e., s.105
(8) Korku imparatorluğu ve Özgürlük sendromu ile ilgili olarak bkz.,
Murat Kirişci; "ABD'nin Özgürlük Sendromu: 11 Eylül ve Hegemonya";
Haksöz Dergisi, 168/2005, s.49-51
(9) Charles Krauthammer, "In Defense of Democratic Realism", National
Interest, 77(Sonbahar 2004); internet adresi:
http://www.nationalinterest.org/Article.aspx?id=11114; F.Fukuyama,
a.g.e., s.79
(10) Benzer bir görüş için bkz. Norman Podhoretz; "World War IV: Hoc It
Started, What It Means, and Why We Have to Win"; Commentary 118
no2(2004)
internet adresi: www.commentarymagazine.com/files/ podhoretz_0906.htm
(11) F. Fukuyama, a.g.e., s.148
(12) F. Fukuyama, a.g.e., s.192 |