Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 336 | Aralık  2006

                   

 

 


 

Neo-conlarda Büyü Bozumu

 

Murat Kirişci

Psikolojik harp teknikleri günümüz dünyasında çok etkin bir savaş sistemi haline geldi. Bu sistem, medya üzerinden değişik kanallar kullanılarak etkin bir şekilde yürütülmekte ve uluslar arası politikalardan ülkelerin iç politikalarına kadar çeşitli mekanları ve zamanları etkilemektedir. Bu ve benzeri durumlar gösteriyor ki, medya sayesinde zaman ve mekan kavramları ve bu kavramların hayatımızdaki yerlerinde çok radikal değişiklikler olmuştur. Devletlerin iktidar ve güç mücadeleleri tarihin çok eski dönemlerinden beri bu tür değişik savaş tekniklerini üretmeyi ve kullanmayı bir anlamda mecburi kılmıştır. Günümüzde ise teknolojik gelişmelerin hızla sürdüğü bir dönemde artık psikolojik savaş tekniklerinin büyük bir bölümü medyatik vasıtalar üzerinden sürdürülmekte ve dünyanın en ücra noktasına kadar ulaştırılabilmektedir. Bu anlamda medyadan yoksun bir hayat düşünülemez bir hale gelmiştir. Açıktır ki, bu durumu sadece tarihin temposunda bir artışla izah etmek, teknolojik gelişmelerin baş döndürücülüğü ile sınırlandırmak yanlıştır. Ancak bu, indirgemeci bir tavırdan ziyade olayların anlaşılmasını kolaylaştırmak cihetinden ifade edilmektedir.
Medya marifetiyle yapılan çalışmaların önemli bir ayağı konuya ve konjonktüre uygun kitaplar hazırlatmaktır. Dönemleri ifade eden politikalar uygulanmadan çok önceleri, konunun oturtulması, çıkabilecek arızaların telafisi, tartışmalar sayesinde eksiklerin tamamlanması ve dünya kamuoyunda konuya gelen tepkilerin ölçülerek hareket tarzının belirlenmesi için kitaplar hazırlatılmakta ve entelektüel çevrelere sunulmaktadır. Kitaplarla gündemleşen konular aynı zamanda o dönemin politik manevralarını da belirlemektedir. II. Dünya Savaşı'ndan Soğuk Savaş'a, Soğuk Savaş’tan 11 Eylül'e kadar politik değişim hareketleri, çeşitli entelektüel çalışmalarla belirlendi. Her çalışma yazıldığı dönemde tarihin en önemli dönemecinin yaşandığını iddia etti veya bu iddiayı sunmaya zemin hazırladı. O dönemin insanlarına yaşadıkları bu dönemin tırnak içine alınacak, koyu harflerle yazılıp altı çizilecek kadar önemli olduğu anlatıldı.
"Tarihin Sonu ve Son İnsan"(1) kitabıyla 1992 yılında gündemi sarsan Francis Fukuyama, bu kitabını yazdığı dönemler de dahil olmak üzere kendini uzun süre neo-con(neo conservative - yeni muhafazakar) olarak tanımladığını ve aynı ortak görüşlere, aynı dünya yorumlamasına sahip olduğunu ifade ediyor. Fukuyama tarihin sonunu gösterdiği ve bu sona artık gelindiğini ifade ettiği kitabında, dünyanın her köşesinin şu ya da bu şekilde Batı'ya ama özellikle Amerikan hayat tarzına yöneleceği ve bu hayat tarzıyla benzeşeceğini ifade etmişti. Yani bu kitapla Fukuyama bir modernleşme tartışması başlatmış ve bununla ilgili sebep sonuç ilişkilerini üstü kapalı bir şekilde iddia etmişti. "Tarihin sonuna ulaştık mı?" diye sorarken Fukuyama, insan yaşamının liberalizm bağlamında çözülemeyecek hiçbir sorununun kalmadığını, bu hayat tarzını sunanlara karşı dünyanın minnettar olması gerektiğini ve liberalizme alternatif diye üretilen Komünizm ve Faşizm'in doğal olarak yaşayamadığını ve çöktüğünü iddia etmiştir. Kitabın yazılmasından çok kısa bir süre önce yıkılan Komünist bloğunda liberalizme doğru öykünmesinin mecburi olduğunu iddia eden Fukuyama, liberalizmin önünde herhangi bir engel kalmadığına değişik ifadelerle yer vermiştir.
Fukuyama, "Neo-Conların Sonu - Yol Ayrımındaki Amerika"(2) adlı yeni bir kitap daha yazdı. Bu kitapta Fukuyama, uzun yıllardır bağlı olduğu neo-con düşünceden ayrıldığını belirtiyor ve bu kararı Irak işgalinin daha da perçinlediğini ifade ediyor. Kitabın bu tip bir girişle başlaması her ne kadar yanlıştan vazgeçmiş doğruya öykünen bir Fukuyama kimliği ortaya koysa da kitabın ilk bölümüyle beraber konunun hiç de bu kadar masum olmadığı anlaşılıyor. Herkesin iddia ettiğinin aksine Fukuyama gerçek anlamda neo-conlardan ayrılmamış, sadece belli usullerde onlarla aynı düşünmediğini göstermiştir. Hatta kitap tamamıyla okunduğunda görülen fotoğraf, Fukuyama'nın neo-con hareketi, yaptığı yanlışlıklarla yüzleştirip doğruya yönlendirmektir. Ancak bu doğrudan kasıt, doğru yola erişmek değil, yapılan hatalarla oluşturulan ABD karşıtlığı ve nefretini artıran işlerden vazgeçme konusunda uyarılardan başka bir şey değildir. Kitabın değişik yerlerde yapılan kritiklerinde genel bakış açısı erken yazılmış "Tarih'in Sonu"nun özrü niteliğinde olmasıdır. Ancak kitap dikkatle okunduğunda, konu başlıkları bağlamında bile, böyle bir özrün olmadığı anlaşılıyor. Neo-conların en önemli akıl hocalarından olan Fukuyama, neo-con harekete zarar veren hareket ve düşünceleri eleştiriyor ve bunlar devam ederse kitabını başlığını ifade eden bir neo-con sonuna gidileceğinden bahsediyor; 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak'ta uygulanan ve başarısızlıkla sonuçlanan "önleyici savaş" doktrinin başarıya ulaşması için bazı değişikliklerin yapılması gerektiğini savunuyor. Bu arada Savunma Bakanı Rumsfeld'i de ağır bir şekilde eleştiren Fukuyama, satır aralarına yerleştirdiği sert ifadelerle Rumsfeld'i yaptığı yanlışlıklarla neo-con harekete ihanetle suçluyor. Oluşturulan bu saldırgan politikaların hesap hatalarıyla dolu olması, özellikle Irak işgalinin Vietnam'dan daha büyük kayıplara yol açması, ekonomik sıkıntıları artırması gibi bir çok sebebi de ortaya atan Fukuyama, "Gerçekçi Wilsonculuk"(3)a dönülmesi gerektiğini belirtiyor. Bu teklif geleceğe ait oluşturulması gereken yeni dönemin yol haritası olarak "idealist" gündemi oluşturmaya yöneliktir. Bu teklif Amerikan dış politikasının daha fazla askerileşme, daha çok kalkınma ve uluslar arası kurumlarla "açık diplomasi" ile kurulacak işbirliklerine önem verilmesidir.
Fukuyama "İlkeler ve Sağduyu" başlıklı ilk bölümden başlayarak neo-con'luğu bir düşünce biçimi olarak daha fazla destekleyemeyeceğinin sebeplerini anlatıyor. Ancak bu sebeplere başlarken hemen hemen her seferinde özellikle Soğuk Savaş döneminde neo-conların oldukça mantıklı politikalar ürettiğini ifade ediyor. ABD yönetiminin neo-conların elinde olmadığını da iddia eden Fukuyama, neo-conların sanıldığının aksine çok fazla üst kademelerde etkin olmadığını, ancak Bush yönetiminin belli yerlerde bu düşünce tarafından kuşatıldığını düşünmektedir. Ulus inşa etmenin ve demokrasinin desteklenmesinin zorluğu olduğunu düşünen Fukuyama bu zorluklara rağmen yine de bunların yapılamaz olmadığını iddia etmektedir. Bu tür sorunların küresel düzensizlik oluşturduğundan bahisle zayıf ve başarısız devletlerin hem güvenlik hem de ahlaki nedenlerle dünyanın tek süper gücünün bu devletlere demokrasi götürmede ciddi anlamda çalışmalar yürütmesi gerektiğini söylüyor. Böylece Amerika'nın dünya ile ilişki kuracağını ve bu ilişkiler ve ekonomik kalkınma planlarının Amerika'nın güvenliğinin daha üst düzeyde ve daha az askeri mantıkla sağlanabileceğini iddia ediyor.
Kitabın diğer bölümlerinde de yer yer cümle içlerine dağıtılarak neo-conların aslında ABD dış politikasında çok etkin olmadıkları iddiasını ispatlar şekilde ifadelere rastlanmaktadır. Yine Fukuyama kitapta, bu hareketin tarihini anlatıp, bu hareketin öncü isimlerini veriyor. Bu hareketin temellerinin Amerikan geleneklerinde yattığından bahseden Fukuyama bu hareketin düşünce mimarlarının Irving Kristol ve Norman Podhoretz olduğunu söylemiş ve bu hareketin temel belirleyicilerinin 1930'lu yıllarda New York'ta okuyan bir grup Yahudi olduğunu iddia etmiştir. Neo-Con Miras adlı bölümde anlatılan bu bilgilere ek olarak neo-conlanların New York City College merkezli başlayan hareketin bir entelektüel yaşamı tercih ederek Commentary, Partisan Review ve The Public Interest dergileri çevresine kümelenmişlerdir. Neo-con mirasın en önemli isimlerinden biri olan Leo Strauss'u(4) da geniş olarak tanıtan Fukuyama, Strauss'a karşı yapılan saldırıları da haksızlık olarak nitelemekte ve Irak işgalinin Strausscu bir düşünceyle yapılmadığını savunmaktadır. Özellikle Strauss yetkilileri yoluyla "yüce yalanlar"ı teşvik ettiği görüşüne Fukuyama şiddetle karşı çıkmakta, ancak bu konuya ait çok net deliller ileri sürememektedir. Strauss'un rejim(5) fikrine bağlılığını ifade ederken Bush yönetiminin dış politikada önemsediği "rejim değişikliği" fikrinin Strauss'dan kaynaklanmadığını, askeri güç fikrinin Staruss'un felsefi temellerinde bulunmadığını belirtmektedir. Yine bu bölümde neo-con kelimesinin bir suistimal ifadesi anlamına geldiğini bu yüzden neo-con hareketin son beş yılına değil elli yıllık geçmişine bakılması gerektiğini, bu zaman zarfında neo-con düşüncenin tek bir şekilde olmadığını ve çeşitli düşünce ekollerine bölündüğünü söyler. Neo-con dönem sonrasını da kısmen tartışan Fukuyama, bu dönem sonrasında neo-conlar böyle devam ederlerse söyleyecekleri yeni veya ilginç hiçbir şeyin kalmadığını ve yapılan bir çok hatayı tekrarlamaktan öte bir davranış sergileyemeyeceklerini iddia etmektedir. Fukuyama'nın teklifi ise, Kyoto Protkolünden çekilen ve Uluslar arası Savaş Suçları Mahkemesini tanımayan bir Amerika'nın dünyadaki eylemlerini meşrulaştıracak ve bunların verimliliğini artıracak alternatiflerin neo-conlar tarafından sunulamaması gerekliliğidir.
Fukuyama, kitabında ciddi bir İslam düşmanlığı ve bu düşmanlıkla ilgili tüm tanımlamalarını her ne kadar görüş olarak ayrıldım dese de neo-con reflekslerle yapmaktadır. 11 Eylül'den daha öldürücü iki tehdit diye bahsettiği radikal İslam ve kitle imha silahları ile savaşmada yeni yöntem ve uygulamalara ihtiyaç olduğunu düşünmekte olan Fukuyama, bu konu üzerinde önleyici savaş doktrinini tartışmakta bu doktrinin sadece usullerindeki hatalara dikkat çekmektedir. Çünkü Fukuyama'da önleyici savaş düşüncesine ve içeriğine karşı değildir. Örneğin, "Tarihe dönüp bakacak olursak, önleyici savaşın dünyayı bir çok ıstıraptan kurtardığını görürüz"(6) demekte ve bu tezine Nazi Almanyası ve Hitler'i örnek vermektedir. BM kararlarına uymama ve Irak işgali gibi bir konuda BM'yi ABD'nin altında görme düşüncesine "…Amerika'nın hareketleri hukuki değil, siyasi bir meseleydi…"(7) diyerek meşruluk kazandıracak düşüncelere yer vermiştir. BM'nin güvenlik sorunlarını çözmede yetersiz kaldığını Bush yönetiminin ağzıyla ifadelendirmiştir. Hatta Irak işgali gerekçesi olan kitle imha silahlarından bir tane bile bulunsaydı ABD tümüyle iç ve dış politikadaki muhalefeti ezecekti diyerek bu konudaki üzüntüsünü de göstermiştir. Amerika’nın önleyici savaş doktrininin aslında bir ayrıcalığı olduğuna inanan Fukuyama, bu doktrinin dünyadaki herhangi bir ülke tarafından uygulanmasının da yanlış olduğunu yine neo-conların fikri olarak söyleyerek onlara bu konuda da bir meşruiyet kazandırmıştır. Tehdit ve Risk konusunu değerlendirirken ise, İslamcı teröristler kavramını soğukkanlı bir şekilde kullanmış, entelektüel çevrelerdeki terörist eylemlerin mahiyeti konusunda değişik örnekler vermiştir. Üçüncü bölümün temel ekseni bu anlamda tam bir korku imparatorluğunu tanımlamakta, yoğun bir paranoyayı öne çıkarmaktadır. Önemli olan ABD'nin özgürlük fenomenini bir sendrom olarak yaşaması ve bu sendromu korku politikasıyla tüm halkına benimsetmesidir. Özgürlük sendromuyla(8) ortaya dökülen bu korkuların analiz edilmesi, tehdidin kapsamı, çözüm noktaları açısından ise mutabakata varılacak herhangi bir yöntem ve yöntembilimin olmadığından yakınılmaktadır. Bu korkuyu körükleyecek örnekler de veren Fukuyama, Charles Krauthammer'den bir alıntıdan(9) yola çıkarak Radikal İslam'ın cazibesinin küçük görülmesini laiklerin kendini beğenmişliğine vermektedir: "Radikal İslam'ın Amerikan, Batı ve çağdaşlık karşıtlığı, daha önce gördüklerimizden çok daha fanatik ve önüne geçilmesi zordur. Radikal İslam sadece hazır bir asker kaynağı -camilerde ve medreselerde eğitilip hazırlanan, Hitler Gençliği veya Komsomol(Komünist Gençlik Örgütü) kamplarından çok daha etkili, bağımsız, hazır ve nazır- sağlayan değil, aynı zamanda eski ve engin bir coşku geleneğinden, Mesih beklentisinden ve şehitlik mertebesinden faydalanabilen bir milyarın üzerinde mensuba sahip kutsal bir dinin temelleri üzerinde durmanın özel avantajına da sahiptir. Hitler ve Stalin, bunları yoktan var etmek zorundaydılar. Mussolini'nin yaşadıkları ise tam bir parodiydi. İslami radikalizm, tarihsel olarak zayıf ve temelsiz oldukları ortaya çıkan gamalı haç ve orak çekiç alt dinlerinden çok daha büyük tarihsel derinliğe ve sürekli çekiciliğe sahip bir bayrağın altında yaşıyordu."(10)
Dördüncü bölümde Fukuyama Amerikan ayrıcalığını gündeme getirmekte ve bu ayrıcalığın G. Washington'dan beri süregelen bir gelenek olduğundan bahsetmektedir. Bu arada Irak işgaline de değinen Fukuyama, işgalden sonra hızla artan anti Amerikancılığın sebepleri üzerine bu bölümde yoğun olarak düşünmektedir. Amerikan ayrıcalığının takdimi, teorisi ve pratikleri konusunda çeşitli örnekler verilen bu bölümde ayrıcalığın tüm dünyaya anlatılmasında sorunlar yaşandığını anlatmaktadır. Örneğin terörle mücadele konusunda önleyici müdahalenin Bush yönetimi tarafından Avrupa'ya "ister beğen ister beğenme" türünden algılanacak şekilde lanse edilmesi Avrupalıları ciddi anlamda kızdırmıştır. Savunma Bakanı ve bakanlık yetkililerinin ABD'nin seçeneklerini sınırlandırma konusunda hiç bir diplomasi rehberliğini kabul etmemesi de yine bir iletişim başarısızlığı olarak nitelendirilmiştir. Ancak tekrar ifade etmek gerekir ki bu olumsuzluk ifadeleri yapılan yanlışların düzeltilmesine yönelik öneriler dizisidir. Özellikle Irak'ta yaşanan başarısızlıktan bir an önce kurtulmak için Irak'tan çekilmenin yararlı olduğuna inanan Fukuyama, bu hareketin aynı zamanda anti Amerikancılığa da darbe vuracağını düşünmektedir. ABD'yi iyiliksever bir hegemon olarak tanımlayan Fukuyama, Amerikalıların da emperyalist bir halk olmadığından dem vurarak bu iyi niyetlerin ve anti emperyal Amerikan düşüncesinin bazı zamanlar istekleri dışında insafsızca davranmalarına neden olabilecek gelişmelerle karşı karşıya kalabileceğinden bahsetmektedir.
Sosyal Mühendislik ve Kalkınma ile ilgili bölümde Fukuyama zorbalıktan kurtulma yönünde insanoğlunun evrensel bir arzusunun ve müreffeh bir liberal demokraside yaşamanın cazibesinin evrensel olduğunu iddia edenlere haklı olduklarını ancak bunun bir zaman dilimi sorunu olduğundan bahsederek konuya küçük bir reçete yazmıştır. “Tarihin Sonu” kitabının ana teması da zaten Liberal demokrasi akımı ve bunun yayılması ile ilgilidir. Sömürgelerin özgürleştirilmesinin başlangıcı olan II. Dünya Savaşı sonrası birçok başarısız ekonomik kalkınma girişimiyle doludur. Özellikle ekonomiyi canlandırmak için hem devlet hem de sivil toplum kuruluşları yoğun destek vermiş ancak bunlar çeşitli dönem siyasi istikrasızlıklarından çok zarar gördü. Amerikan dış politikasında hem ekonomik hem de siyasi kalkınmanın üvey evlat muamelesi görmüş olması Fukuyama'nın en çok eleştirdiği noktalardandır. Irak savaşı sonrası bu hatanın kısmen tedavi edildiğini söyleyen Fukuyama bunun devam ettirilmesi gerektiği savunmaktadır. Ayrıca "ABD hem kendi içerisinde bir amaç olarak hem de ABD'nin demokrasiyi destekleme çabalarının bir parçası olarak fakir ülkelerin ekonomik kalkınmalarını desteklemelidir, çünkü demokrasinin ekonomik büyümenin perde arkasında sağlamlaştırılması çok daha kolaydır" diyen Fukuyama bunu ABD'nin dünyadaki tek süper güç olarak dünyaya borcu olarak görmektedir(11). Tabi bu borcun ifası karşısında dünyanın da ABD'ye müteşekkir olması gerektiği unutulmamalıdır(!).
Dünya düzeni için yeni kurumların oluşturulması gerektiğini belirten Fukuyama ABD'nin asimetrik gücünün küresel sahnede hiç uygun bir konuma oturmadığını, bunun dışında iyiliksever bir hegemon olması ve yumuşak güç kullanımına geçmek zorunluluğuna dikkat çekmektedir. Örnek olarak Irak işgalinde BM'nin yetersizliğini gösteren Fukuyama, yeni kurumların acilen dünya sahnesinde yerini alması gerektiğini belirtmektedir. Fukuyama BM gibi bir çok kurumu da ele alarak bu kurumlarda yaşanan asimetriyi de gözler önüne sermiştir.
Kitabın son bölümü, yapılan hatalar ve yanlış öngörülerden yola çıkarak farklı bir ABD dış politikası oluşturmak üzerine kurulmuştur. Burada, Irak işgalinin tarihte insaflıca değerlendirilmeyeceği, Bush yönetiminin Irak'a saldırarak Radikal İslam'ın şiddet ve terör çalışmalarını artırdığı ve keskinleştirdiğini, tüm dünyada hızla yayılan bir anti amerikan anlayışının yükseldiğini ifade etmektedir. Dördüncü Dünya Savaşı ve teröre karşı küresel savaş başlıklı konuşmaların artık rafa kaldırılması gerektiğini savunan Fukuyama, her ne şekilde olursa olsun Afganistan ve Irak'taki savaşları kazanmak zorunda olduklarını iddia etmektedir. Özellikle terörle savaş mantığının daha açıklanabilir hale getirilmesi ve bu savaşın tüm Müslüman dünyayla değil çok kısıtlı bir alan ve grupla yapıldığının deklare edilmesi gerektiğini özellikle önermektedir. Çünkü çapı çok genişlemiş bir girdap yarattıklarını söyleyen, bununla başa çıkabilmenin ABD'nin de gücünü aştığını gören Fukuyama, ABD'nin çıkarlarını daha iyi düşünmek üzere tekrar iyi bir analize ihtiyaç olduğuna inanmaktadır. Bu gibi açık yürekli(!) ifadeler konunun neo-conluktan ve neo-conların hatalı olduklarından çıkıp daha geneli ifade etmesidir. Yani Fukuyama, ABD dış politikasındaki bu yanlışlıkların neo-conlar tarafından yapılmadığını herkesin görmesini istemektedir: "Ortadoğu'nun demokratikleştirilmesi, terörizmle olan sorunumuzu çözeceği için değil, kendi doğruluğu içinde arzu edilen bir şeydir. Oliver Roy'un mücahitliğin kaynaklarıyla ilgili analizi doğruysa, terör sorununun önemli bir kısmı Ortadoğu yerine Batı Avrupa'da yatıyor ve bu sorunun göç, küreselleşme ile dünyanın zaten özgür ve demokratik olan bir bölümünün diğer özelliklerinin yan ürünü olması demektir." Terörle küresel mücadele kavramının artık büyüsünü yitirdiği bu ve benzeri açıklamalarda kendini göstermektedir. Tabi bu durumda yeni büyülere ihtiyaç duyulmakta ve demokratikleştirme oyunu farklı bir koldan tekrar tekrar içeriye sızmalıdır.
Kitabın hemen tümünde neo-conlardan ayrılmanın sebepleri olarak yazılanlar, daha çok bu hareketin sanki muhalif bir ağızdan çıkıyormuş kurnazlığıyla meşruluğunu sağlamaktadır. Kitap ABD işgalciliğini doğru bulmakta, ABD'nin dünyaya özgürlük ve barış getirme iddiasının nasıl olacağının alternatif anahtarlarını vermektedir. Güç kullanımında sadece iyi niyetli değil, aynı zamanda ihtiyatlı ve akıllı olmak gerektiğini savunan Fukuyama, bu usule dikkat edildiğinde ABD'nin dünyaya önderlik etmeyi hak edeceğini belirtmektedir. Ayrıca Bush yönetimin ilk dönem yanlışlarının ilkesel değil sağduyuyla ilgili yanlışlar olduğu iddia edilerek kitap sona erdirilmektedir. "ABD, uluslar arası sisteme nispeten gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde neden gereksiz yere kendisini yasal olarak bağlamayı isteyeceği sorulabilir. Uluslar arası kurumlar, Gülliver'i bağlamak için başka yolları olmayan dünyanın Lilliputluları içindir. ABD yalnızca kendi bölgesinde değil, dünyanın büyük bölümünde egemendir, bunu neden değiştirsin ki?..."(12)

Dipnotlar
(1) Francis Fukuyama, "The End of History and the Last Man", 1992, New York, Penguin; Türkçesi, "Tarihin Sonu ve Son İnsan", 1994 İstanbul, Simavi, çev. Zülfü Dicleli.
(2) Francis Fukuyama, "America At The Crossroads", 2006, Yale University Press; Türkçesi "Neo Conların Sonu: Yol Ayrımındaki Amerika", Ekim 2006, İstanbul Profil, çev. Hasan Kaya.
(3) Wilsonculuk ilkesi ile ilgili olarak bkz. Murat Kirişci; "Dış Politikada Yeni Bir Dönem: Postmodern Diplomasi", Kudüs Dergisi, 6/2005, s.135-144.
(4) Leo Strauss, 1930'lu yıllarda Nazilerden kaçarak Amerika'ya göç eden Alman Yahudisi ve siyaset kuramcısıdır.
(5) Fukuyama, rejim fikrinin Strauss'a değil, Platon'a ve Aristo'ya ait olduğunu söyler.
(6) F. Fukuyama, a.g.e., s. 92
(7) F. Fukuyama, a.g.e., s.105
(8) Korku imparatorluğu ve Özgürlük sendromu ile ilgili olarak bkz., Murat Kirişci; "ABD'nin Özgürlük Sendromu: 11 Eylül ve Hegemonya"; Haksöz Dergisi, 168/2005, s.49-51
(9) Charles Krauthammer, "In Defense of Democratic Realism", National Interest, 77(Sonbahar 2004); internet adresi:
http://www.nationalinterest.org/Article.aspx?id=11114; F.Fukuyama, a.g.e., s.79
(10) Benzer bir görüş için bkz. Norman Podhoretz; "World War IV: Hoc It Started, What It Means, and Why We Have to Win"; Commentary 118 no2(2004)
internet adresi: www.commentarymagazine.com/files/ podhoretz_0906.htm
(11) F. Fukuyama, a.g.e., s.148
(12) F. Fukuyama, a.g.e., s.192

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...