Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 336 | Aralık  2006

                   

 

 


Papa’nın Kulağını Kim Çekti?

Papa 16. Benedikt'in ziyareti öncesinde, dünyada ve Türkiye'de vaveyla koparan bazı çevreler, Papa daha uçaktan iner-inmez heveslerinin kursaklarında kalacağını anlamış oldular. Çünkü Papa, uçaktan inerken, kepini de giymemişti, beyaz pelerininin üzerine de beyaz bir palto almıştı! Üstelik Tayyib Erdoğan da, bu kesimlerin beklentilerinin aksine NATO toplantısına gitmeden önce, onu, 'sıcak bir şekilde' karşılamıştı. Dahası, Papa, Anıtkabir ziyaretinde, Cumhuriyet'in kurucusunun değerlerinin önemine vurguda bulunmuş, Diyanet İşleri Başkanı'yla görüşmüş, Türkiye'nin AB sürecini desteklediğini açıkça ilan etmiş ve üstelik hiç alışık olmadık şekilde ziyaret listesine Sultan Ahmet Camii'ni de eklemişti! Evet, bütün bunlar, Papa'nın gelişini, yeni bir Haçlı Seferi'nin başlangıcı gibi göstermek isteyen, bu ziyaretin Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü bozmaya yönelik olduğunu söyleyen ve Ekim ayında yaptığı konuşmadan sonra "Papa Gelmesin" diye miting düzenleyenlerin beklentilerini boşa çıkarmış, bilakis Dinlerarası Diyalog ve Medeniyetler İttifakı projelerini savunanları sevindirmişti. Gerçekten ne olmuştu da, "Hz. Peygambere yönelik ağır itham ve iftiraları" yapan (bu ifadeler DİB Bardakoğlu'nun Papa'yı kabulünde yaptığı konuşmada yer almıştır) Papa, tabir-i caizse, 180 derecelik dönüşle, bambaşka bir üslup benimsemiş ve kimilerinin beklemediği bir 'ziyaret programı' takip etmişti?
Konuyla ilgili daha önceki yorumumuzda da değindiğimiz gibi, Papalığın veya Hıristiyanlığın, başlangıçtan beri siyasi iktidarlarla olan ilişkisini doğru bir şekilde anlamadıkça, bu gelişmeleri anlamak da zordur. Evet, gerek Türkiye'de gerekse dünyada, Papa'nın Türkiye ziyaretinin 'çok önemli' olduğunu söyleyip, buradan hareketle yeni Haçlı Seferleri düzenleyenler veya ulusalcı hislerin kabartılmasından nemalanmak isteyenler veya yeni Haçlılara karşı yeni Selahaddin-i Eyyubi rolüne soyunan yalancı cengaverler vardı ve bunlar üzerlerine düşeni yaptılar. Ancak bu propagandaların hepsi, bu çevrelerin kendi durdukları yerleri meşrulaştırmak veya insanların heyecanını manipüle edip, bunu siyasi veya manevi faydaya dönüştürmek için yapılıyordu. Papa'nın gelişinden bir gün önce miting düzenleyen çevreler, Papa'nın geldiği gün yaptıklarını görünce, televizyon ekranlarından söyleyecek söz bulamadılar ve ancak: "bizim istediğimiz sadece iki kelimelik özür cümlesini söylemesiydi" diyebildiler. Onların kervanına takılan kitleler ise, bu kadar açık bir tornistan karşısında dahi, gözlerini açıp: "bizi peşinizden sürüklemekte çıkarınız nedir?" sorusunu soramadılar. Çünkü bu kesimlerin durumunu tasvir eden hikmetli söz: "tencere düşmüş, kapağını bulmuş"tan başkası değildir!
Papa'nın bu tavrını, modern ulus-devletlerin başkanlarının veya başbakanlarının yaptığı 'resmi' ziyaret formatıyla izah etmek isteyenler de bu noktada yanılıyorlardı. Her ne kadar, Papa'nın gelişinin böylesi bir boyutu olmakla birlikte, Eylül ayında Almanya'da yaptığı konuşmadan sonra, böylesine açık bir tavır değişikliğini sadece 'resmi ziyaret' kalıplarıyla izah etmek mümkün değildir. Burada daha belirleyici olan, 11 Eylül hadiselerinden sonra dünyada hakim olan söyleme uygun olarak konuşan Papa'nın, yine dünyaya hakim olan küresel düzenin yürütücüleri tarafından uyarılmış olmasıdır. Çünkü Papa, gerçekten kimi zaman 'kraldan çok kralcı' olduğu izlenimi verecek şekilde konuşmaktadır ve bu da Yeni Dünya Düzeni'nin kurulması noktasında çaba gösteren güçleri rahatsız etmektedir. Bu durumu, Papa'nın, kendi başına buyruk hareket ettiği şeklinde de yorumlamamak gerekir. Hayır, bilakis Papalık kurumu, küresel düzenin izin verdiği sınırların dışına çıkmak istememekte, bilakis onunla uyumlu hareket etmeye özen göstermektedir. Nitekim Soğuk Savaş Dönemi'nin papaları, bu hususa dikkat etmişler ve bu yüzden 'barış' üslubunu kullanmışlardır. 16. Benedikt'in 'savaş üslubu'nu benimsemiş olması ise, yine 11 Eylül'den sonra takip edilen küresel politikayla uyumludur. Ancak, anlaşılıyor ki, kendisi, kantarın topuzunu zaman zaman kaçırmaktadır. Bu durumda da, küresel iktidar odakları tarafından uyarılmaktadır! İşte Papa'nın Türkiye ziyaretinde gerçekleştirdiği 180 derecelik tornistanın anlamı budur!
Bu vesileyle bir kez daha altını çizerek vurgulamak gerekir ki, Papalık kurumu veya Hıristiyanlığın bizatihi kendisi, siyasi iktidarlarla ilişkilerinde hep bir 'denge'yi gözetmek durumunda olmuştur. Bu politikayı, İznik Konsili'yle başlatmak mümkün olduğu gibi, Hıristiyanlığın kutsal metinlerine dek götürmek de mümkündür. Nitekim Kitab-ı Mukaddes'te: "Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya, Sezar'ın hakkını Sezar'a verin" buyruğu, Papalığın, yerel siyasi liderlerle ilişkilerini belirleyen temel ilkelerden biri olmuştur. Yine Hıristiyanlığın, iktidar sahiplerine şartsız itaati meşrulaştırdığını, Pavlus'un, Romalılara Mektup'ta, Hıristiyanlığı yeni kabul eden Romalılara hitaben sarfettiği: "yerel iktidarlara itaat edin; onlar boş yere iktidar olmamışlardır. Bu, Tanrı'nın takdiridir ve iyi Hıristiyanlara düşen de, onlara itaat etmektir" şeklindeki sözlerden de anlamak mümkündür. Bunun ötesinde, Papalığın, bütün tarihi boyunca, statükoya karşı, İncil'i baz alarak köklü bir direniş göstermediği de bilinmektedir. Papalığın siyasi iktidarla ilişkileri hep "al gülüm ver gülüm" şeklinde olmuştur. Bu öz, Protestanlığın doğuşundan sonra da değişmemiştir. Hatta Luther ve Kalvin'in reformundan sonra, Hıristiyanlar, yerel siyasi iktidarlara daha da muti tebaa olmuşlardır. Çünkü Reform döneminden sonra yerel Krallıklar iktidarlarını iyice pekiştirmiş, Roma'daki Papalıktan bağımsızlıklarını ilan etmişler ve kendi tabiiyetleri altındaki Hıristiyanların 'krallık' sınırları içinde dinlerini yaşamalarına müsaade etmişlerdir. Aydınlanma döneminden sonra ve özellikle de Modern dönemde, genel olarak Hıristiyanlık kurumları, özel olarak da Papalık artık siyasi gücünü iyice kaybetmiş ve laik söylemde doğru bir biçimde ifadesini bulduğu gibi "din ile devlet birbirinden ayrılmış" ve din "tali bir pozisyona mahkum edilmiştir."
Bu nedenle, bilhassa modernliğin egemen olduğu dönemlerde Papalığın siyasal bir güç olmadığı, bilakis dünyayı yönetenler tarafından, kendi amaçları doğrultusunda manipüle edildiği bir gerçektir ve yaşananlar da bunu bizzat kanıtlamaktadır. Papalık kurumu da, dünyadaki bu gelişmeleri dikkate alarak, kendi söylem ve tutumunu buna göre ayarlamıştır. Bu nedenle, rasyonalitenin egemen olduğu modern dünyada, bir Papa'nın yapacağı konuşmanın satır aralarında rasyonaliteye övgüler düzülmesine şaşmamak gerekir. Aynı şekilde, bu konuşmada, İslam'ın 'rasyonel bir din' olmadığının söylenmesine de şaşmamak gerekir. Yine Hıristiyanlığın 'barış dini' olduğunun, İslam'ın ise kılıç ve kanla yayıldığının söylenmesine de şaşmamak gerekir. Bu söylem, Papalığın oldum-olası benimsediği bir söylemdir ve yeni de değildir. Nitekim aynı Papalar, Yunan skolastik düşüncesini Hıristiyanlığa ithal ederken de aynı yaklaşımı benimsemişlerdi. Aziz Augustine'in veya Aziz Thomas Aquinas'ın yaptığı bundan başkası değildi. Bizde Farabi, İbni Sina, Kindi vb. felsefeciler ne yapıyorsa, filozof (ve 'entelektüel') Hıristiyan ilahiyatçıların yaptıkları da aynısıydı. Bütün bunlardan önce Roma Katolik Kilisesi'nin, putperest Roma'nın adetlerini benimsemesi durumu vardır ki, bu gerçek bile, başlı başına, bizim iddiamızı kanıtlamaya yeter. İnanmayanlar Thomas Hobbes'un Leviathan adlı eserinde veya Desiderus Erasmus'un Deliliğe Övgü adlı kitabında, Papalığın, putperest Roma'nın adetlerini nasıl içselleştirdiklerini görebilirler. Bizler, Müslümanlar olarak biliyoruz ve Kur'an'ın şahitliğinde inanıyoruz ki, Papalık kurumu henüz ihdas olmadan önce, Hz. İsa'nın yaydığı Tevhid akidesi, Romalı zalimler ve onların yerel işbirlikçileri tarafından kasıtlı olarak bozulmuştur. Elbette Hz. Peygamber'in gelişine kadar tevhid akidesini savunanlar da olagelmiştir. Ancak bunlar giderek azınlıkta kalmaya başlamış ve bunun neticesi olarak da Kur'an vahyi inzal olmuştur. Yani mesajın orjinalliğinin bozulması süreci, siyasi iktidarlarla olan uzlaşmacı tavırdan doğal olarak etkilenmiştir. Çünkü burada bir kez daha 'iktidar ilişkileri' devreye girmiştir ve o dönemin süpergücü olan Roma, iktidarına tehdit olarak gördüğü Hz. İsa'nın davetini iğdiş etmeye ve 'ılımlılaştırmaya' çalışmıştır. Bunda büyük ölçüde de başarılı olmuştur. Zaten Papalığın bir başka Roma şehrinde değil de başkent Roma'da ihdas olunmuş olmasını da bu şekilde anlamak gerekir. Yani Romalı yöneticiler, "bu ülkede şeriat ilan edilecekse, onu da biz ilan ederiz!" demişlerdir. Ve öyle de yapmışlardır. Roma, evet Hıristiyan olmuştur ama Tevhid akidesine değil, Şirke girmiştir. Papalık da, bu şirkin tescilli kurumu olmuştur. Bunun manası, Papalığın, kurulu siyasi düzenin meşrulaştırılmasında suç ortağı olduğudur. İşte Papalık, bu temel tavrını, o dönemden beri sürdürmüş ve siyasi iktidardan talepleri hep 'çıkar ilişkileri' olmuştur. Bu konuda Müslümanlar olarak bizim sözlerimize itibar etmeyenler, bizzat Avrupa orijinli yazarların, felsefecilerin ve bilim adamlarının sözlerine bakabilirler. Bu nedenle, Papa 16. Benedikt'in Türkiye ziyaretinde takındığı tavrı anlamakta zorlananları, bu kurumun geçmişini öğrenmeye davet ediyoruz. Bunu yaptıklarında, anlamlandıramadıkları bir şeyin kalmadıklarını göreceklerdir.
Kimi söylemleriyle sertlik yanlısı 'şahinler'in safında yer aldığını gösteren Papa'nın bu tavrının, bu kez Medeniyetler İttifakı'nı savunan 'güvercinler'e destek çıkmak anlamına geldiğini düşünüp de aklı karışanlar olduysa, daha önceki yorumlarımızda söylediğimiz şeyi onlar için bir kez daha tekrarlamayı yararlı buluyoruz ve diyoruz ki, Papa'nın bu tavrında, Papalık kurumunun daha önceki siyasi tavrından farklı bir şey yoktur. Eski Papalar, nasıl ki Romalı hükümdarların tehdidine boyun eğip, putperestliği bir biçimde onayladılarsa, bugün de küresel gücün arzuları istikametinde kah öyle kah böyle davranabilmektedirler. Malum olduğu gibi, küresel iktidarların değişmeyen politikası, "havuç ve sopa" taktiğidir. Yani tehditle uslanmayanı sopalamak, tehdide boyun eğene, uygun görüldüğü kadarıyla havuç ihsan etmek! O yüzden diyoruz ki, Papalık, havuç yemeye alışmış bir kurum olduğu için, Türkiye ziyaretindeki bu tavır değişikliği gibi görünen manevraya şaşmamak gerekir. Çünkü Papalık bunu her zaman yapmaktadır. Bir tv reklamında: "açıyorum, kapıyorum; ben bunu hep yapıyorum" sözlerinde de ifade edildiği gibi, "Papalık bunu hep yapmaktadır." Evet, Papalığın şanından olan tavır şudur: "serbest ortamlarda cengaver kesilip, zoru görünce tornistan etmek." 16. Benedikt, Almanya'daki konuşmasında cengaver kesilebilmiştir, ancak kendisine sınırları hatırlatılınca da, tornistan edip, güce saygı duyduğunu bilfiil göstermiştir. Bizim kanaatimizce, mesele bundan ibarettir.
Gelelim, Papa'nın Türkiye'ye gelmemesi için feveran eden kesimlere. Burada şu tespiti yapmakta yarar görüyoruz ki, bunların kahir ekseriyetinin tavrı da, Papalığın siyasi duruşundan farklı değildir. Bu kesimler, dernek, vakıf, cemaat, parti vs. kurarlar. Ama yürürlükteki siyasi düzenlerle "iç güveysinden hallice" geçinir, giderler. Yaptıklarına da, utanmadan "Hz. Peygamber'in hakkına sahip çıkmak" derler. Bu kesimlerin üzerine gittiğinizde, tıpkı Papalık gibi tornistan edip: "valla billa o sözleri ben söylemedim. Yanlış anlaşılmış. Montaj!" türü laflar ederler. Mahkeme karşısına çıkarıldıklarında: "biz mi laik düzeni yıkmaya çalışmışız. Hayır; yüz bin kere hayır. Asıl bizler laik düzene en çok hizmeti ettik. Tehlikeli olabilecek dindar kesimleri, rejim içinde tuttuk. Sayın savcı, bizi bu hizmetimiz yüzünden mi suçluyor?!" diyebilmişlerdir. En kutsal değerleri, kişisel çıkarları için böylesine pervasızca kullanabilenlerin, Papalığın, piskoposların, hahamların yaptığından, Budistlerin, Şintoistlerin, Müşriklerin yaptığından farkı nedir? Bunların yaptığı, "dini az bir paha karşılığında satmak" değil midir? Değilse, niçin, siyer kitapları, bu dinin peygamberinin bazen açlıktan karnına taş bağladığı, vefatında miras olarak kızına neredeyse hiçbir şey bırakmadığı, davet süreci boyunca her türlü zorluğa katlandığı, hakaretlere uğradığı, ölüm tehdidini ciddi olarak yaşadığı, savaştığı, taşlandığı ve ölüm döşeğinde de: "içinizde en çok sıkıntıyı ben çektim" dediğini rivayet ettiği ve bu kesimler de bu kitapları okuduğu halde, bu insanlar, kendilerinden bahsedilirken, bilmek kaç kg. altınları olduğuyla, oğullarının mercedesleriyle, kızlarının düğünlerinin 5 yıldızlı otellerde yapılmasıyla vs. bilinir olmuşlardır?! Evet niçin? Eğer bu insanların davası cidden ilay-ı kelimetullah olsaydı, bu kişiler 'iyi gün dostu' olurlar mıydı? Herkes de bilir ki, samimiyet iddiası denenecektir. Kişinin samimiyetini belli eden şey, çoğunlukla, zorluklar karşısında dirençli, yani sabırlı olmasıdır. Yani 'kötü gün dostu' olmasıdır. Yani Allah'ın adını, zorluk anlarında yüceltebilmesidir. Kişinin iradesi ve samimiyeti böyle anlarda belli olur. Ama bakıyorsunuz, bugün milletin önüne düşüp, dinin mukaddesleri temelinde bayraktarlığa soyunanların kahir ekseriyeti, sıkıyı görünce tornistan ediyorlar! Bu insanlar da, gözlerinin içine baka baka kandırılıyor olmalarına ses çıkarmıyorlar! Evet, işte Kur'an'ın 'Mücrimler Topluluğu' dediği kişiler bunlardır. Yani Suç işleyenler topluluğu! Birileri (Salih (as)'in kavmindeki 9 kişilik 'çete' gibi) ortaya çıkıyor ve bu insanları suça teşvik ediyor; bu insanlar da bu suça yataklık ve ortaklık ediyorlar. İşte size Mücrimler Topluluğu! Evet, "Allah insanlara zulmetmez, ama insanlar kendi nefislerine zulmediyorlar!" Ne de kötü yapıyorlar…
Papa Türkiye'ye gelecekmiş de, yeni Hıristiyan okulları açacakmış ve bu da misyonerlik faaliyetlerinin hızlanmasına ve ülkenin elden gitmesine yol açacakmış. Ülke zaten kimin elinde ki?! Korunacak şey ne? Laiklik mi? Korumak isteyenler onu korusunlar. Peki Müslüman olduğunu söyleyip de, aynı söylemi benimseyenlere ne demeli? Onlar neyi koruyorlar? Camileri mi, cemaatlerini mi? Bilgisizlerin, cahiller topluluğunun koruyacağı şey, ancak cehaletleri olmaz mı? Savunma siperi yaptığını sanıp da, aslında çürük bir tahtadan ibaret, derme-çatma mazgalların ardına saklananlar, kendilerini ne kadar koruyacaklarını sanıyorlar? Bunların, daha ilk darbede tepeleri üstüne düşecekleri belli değil mi? "Türkiye'nin nüfusunun % 99'u müslümanmış, ama misyonerlik faaliyetleri sonucu bu oran % 95'e düşmüş!" Acaba? Gerçekten Türkiye'de Müslümanların oranı % 99'mu, yoksa bu sıfat 'kafa kağıdında' yazılı boş bir kelimeden mi ibaret? Eğer boş bir kelimeden ibaretse, bu nüfusun 5-10 yıl içerisinde % 4 oranında din değiştirmiş olmasında şaşacak ne olabilir ki? Bir batıldan başka batıla geçmek, madalya takılacak bir hadise mi? Bugün 1.5 milyar Çinli Hıristiyan olsa ne fark eder? Bu, Hıristiyanlığın hakikat olduğu anlamına mı gelecek? Evet, kesin gerçek şudur ki, sizin temeliniz sağlamsa, size kimse zarar veremez. Ama temeliniz çürükse, hem yıkılırsınız, hem de sizin yerinize başka binalar dikerler! Mesele bu kadar basittir. O yüzden, nüfus cüzdanlarında 'Müslüman' yazanlar, kendilerini ciddi olarak sorgulamalı ve İslam'ın nesini bilip, nesini bilmediklerini iyi araştırmalıdırlar. Aksi taktirde, edilgenlik konumları değişmeyecektir. Bunun sonucuna da katlanacaklardır. Gafletin sonunda ah-u vah etmenin ise hiçbir faydası olmayacaktır.
Hem sonra Reform sürecini yaşamış bir Hıristiyanlığın belini bir daha doğrultması öyle kolay değildir. En azından teorik ve entelektüel düzeyde, bizzat Hıristiyanlığın yayıldığı Batı toplumlarında, Hıristiyanlığa karşı ciddi bir modern-laik direniş vardır ve zaten el'an da bu kesimler, küresel iktidarı ellerinde tutmaktadırlar. Hıristiyanlık, bu dünya düzeninde, sadece bir payanda görevi görmektedir. Yani işe yaradığı ölçüde kullanılmaktadır. Haçlı Seferleri düzenlenirken de böyleydi, Irak işgalinde de böyledir. Bush'un Hıristiyan söylemini kullanmasına kanıp da, Bush'u laik bir lider olmaktan önce, iyi bir Hıristiyan olarak tanıtanlar, kitleleri yanıltmaktadırlar. Bush'un yaptığı, sadece, laik siyasetin bir gereği olarak, "dinden yararlanmaktır." Yoksa, Amerika'yı bir din devletine filan dönüştürecek değildir. Zaten ne böyle bir iddiası olmuştur ne de ağzından böyle bir laf çıkmıştır. "Teröre Karşı Savaş" olarak başlattığı kampanyada, zaman zaman dini terimler kullanmasının manasını ise, bu ülkede yaşayıp da Özal dönemini, Kenan Evren dönemini görmüş olan şu yeni kuşaklar iyi bilir! Evet, Bush yönetimi Hıristiyan terminolojisinden zaman zaman istifade etmektedir; ama mesele asla iktidarın Hıristiyanlaştırılması değildir. Batı dünyasında, böyle bir tehlike olmadığı gibi, buna yönelik en ufak bir 'potansiyel tehdit' dahi yoktur. Nasıl olsun ki, Hıristiyanlığın bizzat kutsal metinlerde, yerel iktidarların ne olup-olmadığına bakmadan, kayıtsız itaat emredilmektedir! Nitekim Papa'nın geldiği gün bir açıklama yapan İstanbul Fener Patrikhanesi'nden bir yetkili, aynı hususun altını çizmiştir ve İstanbul'da, Patriklik bünyesinde bir 'devlet' kurulacağı yönündeki zırvalara cevap verirken, bizim söylediğimiz şeyin aynını gazetecilere hatırlatmıştır. Tabii ki bu iddiaları ortaya atanlar, ne kendi dinlerini ne de Hıristiyanlığı bilmediği ve amaçları sadece kitlelerin hislerinden nemalanmak olduğu için, bu tür manipülasyonlara başvurmaktadırlar.
Burada şu sorulabilir: "bütün Ortaçağ boyunca, Roma Katolik Kilisesi, yerel Hıristiyan liderlerin meşruiyetini onaylama merkezi değil miydi? Aziz Augustine'in 'Tanrı Şehri' kitabını boşuna mı yazmıştı?" Bu itirazda haklılık payı varmış gibi görünse de, ne Augustine'nin Tanrı Şehri kitabında, Thomas Aquinas'ın Summa Theologica'sında ne de diğer temel Hıristiyan metinlerinde siyasi iktidarın Papa'ya ait olması gerektiği ilkesi yoktur. Bilakis siyasi iktidarların 'meşrulaştırılması' hadisesi vardır. Bunu, bir anlamda Osmanlı'daki Şeyhülislamlık kurumuna benzetebiliriz. Şeyhülislam devlet başkanı değildir; ancak devlet başkanının meşruiyetini onaylar. Bu ilişki, her zaman siyasi etkiye açıktır ve çoğunlukla da sultanlar, şeyhülislamların üzerinde güç sahibi olmuşlardır. Hatta zaman zaman onları azl edip, öldürmüşlerdir. Papalığın Ortaçağ boyunca Hıristiyan krallıklardaki işlevi de bundan farklı değildir. Kimi zaman bazı krallara doğrudan emirler vermiş olsalar da, esas itibarıyla, Papalık kurumu, kralların icraatlarının onaylanması işlevini görmüştür. Bu nedenle, Ortaçağ boyunca da, Batı dünyasındaki siyasal düzenin belli ölçüde 'laik' bir karakteri olmuştur. Nitekim Kitab-ı Mukaddes yorumlarında, çoğunlukla, Tanrı'nın Krallığı olarak sadece Hz. Musa ve ondan sonraki Rahipler Dönemi'nin kabul edildiği görülmektedir. Bunun dışında, İsrailoğulları'nda bile, din adamları ve laik yöneticiler ayırımı hep vardır ve özellikle Hıristiyan yorumcular bu husus üzerinde dururlar. Bu yüzden de Hz. İsa'nın Mesihliğini açıklarken, Hz. İsa'nın krallığının bu dünyada değil, ahirette geçerli olacağını sık sık vurgularlar. Bunun manası şudur: bu dünyada cismani liderler vardır, ruhani liderler vardır. Bu iki kesim birbirinin işine karışmamalıdır. Cismani lider Hıristiyan bile olsa, devletin işleyişi, vatandaşlık kuralları, yasalar koyma vs. konularında, cismani/doğal kurallara göre hareket etmelidir. Ruhani liderler ise, Tanrı'nın koyduğu doğa hukuku bağlamında cismani liderlere tavsiyelerde bulunabilirler. Yoksa cismani liderlerin yaptığı yasaları değiştirme ve yerlerine yenilerini ihdas etme sorumlulukları yoktur. İşte Hıristiyanlığın bu temel kuralları nedeniyle, Batı coğrafyasında, cismani ve ruhani liderlik daima ayrı görülmüş ve pratikte de büyük ölçüde bu sistem işlemiştir. Zaten 'laikliğin' dünyanın bir başka coğrafyasında (örneğin İslam dünyasında) değil de, Batı'da neşv-ü nema bulmasının nedeni de budur. Çünkü gerçekten laik anlayışın temelleri Hıristiyanlığın özünde mevcuttur. Bu nedenle de Reform ve Rönesans süreci yaşanmış ve Aydınlanma'nın ardından Modern döneme geçilmiştir.
Bütün bu değerlendirmelerimizden sonra, Türkiye'nin ve dünyanın gözü kulağı Papa'nın Türkiye ziyaretine çevrilmişken, 16. Benedikt'in Hz. Peygamber'e yönelik sözlerine bir cevabımız olmayacak mıdır? Olacaktır, fakat bu cevap, bazılarının beklediği gibi, basit manada bir 'özür dileme talebi' şeklinde olmayacaktır. Çünkü 'özür dilemek' bir anlamda 'tevbe'dir. Tevbe ise, bizim inancımıza göre, dille olmaktan çok, amel ile olur. Tevbe-i nasuh nedir? Yapılan hatayı bir daha işlememeye azmetmek. Peki Hıristiyanlık tarihine şöyle bir bakalım. Onlar, bu iftiraları yeni mi işliyorlar? 16. Benedikt'ten önce, benzeri iftiraları yapanlar yok muydu? Bir kere, her şeyden önce: "Allah oğul edindi" demekle, Allah'a iftira atmadılar mı? Allah'a iftira atan, O'nun peygamberine atmaz mı? Peki Hıristiyanlar, yüzyıllardır attıkları bu iftiralar için "özür dilediler mi?" Aynı iftirayı hala söylemiyorlar mı? Kur'an, Allah'ın Hesap Günü'nde, Hz. İsa'ya şu soruyu soracağını bildiriyor: "Ey Meryemoğlu İsa! Sen mi insanlara: beni ve annemi Allah'tan başka iki ilah edinin dedin." Hz. İsa'nın da cevaben: "Haşa, gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz… Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim" dediğini bildiriyor. Bu durumda, İsa'yı kabul ettiklerini söyleyen Hıristiyanlar, biz Müslümanlara göre, öncelikle Allah'a ve Hz. İsa'ya attıkları iftira için özür dilemeli değiller mi? O halde niçin, medyada arz-ı endam edip de, güya Papa'yı bu sözleri için kınadıklarını söyleyen ve bununla da böbürlenenler, bu asli konularda tek bir kelam bile eylemiyorlar? Bunun nedeni bellidir: basit çıkar hesapları ve korkular. Halbuki Müslümanlar bilmelidirler ki, korkulmaya layık olan ancak Allah'tır. O, Hesap Günü, kendisinden değil de, kullarından korkanlardan hesap soracaktır.
16. Benedikt, hangi sıfata sahip olursa olsun, öncelikle Allah'tan özür dilemeli ve bütün Hıristiyanlar (en azından Katolikler) adına, tevbe-i nasuh ile, çıkıp Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olmadığını söylemelidir. İşte ancak o zaman gerçek manada "özür dilemiş olur." Bunun ardından da yine çıkıp, Allah'ın getirdiği son vahyi tebliğ eden Hz. Muhammed'i yanlış tanıdığını, O'nun kendi başına bir şey tebliğ etmediğini, edemeyeceğini, söylediklerinin ancak "kendisine vahyedilen vahiy olduğunu", bu uğurda elinden gelen her şeyi yaptığını, Allah'ın ona yüklediği risalet, tebliğ ve cihad görevlerini hakkıyla yerine getirdiğini ve bu özellikleriyle ulu'l-azm bir peygamber olarak Makam-ı Mahmud'u hak ettiğini… ikrar etmelidir. İşte ancak o zaman özür, 'gerçek' bir özür olmuş olur. Aksi taktirde, kullar, güçleri oranınca, hakaretin ve iftiranın hesabını sorarlar. Ancak asıl hesap sorucu Allah'tır. Allah ise, Rahman olduğu gibi Müntakim'dir de. Orada kaçacak yer de yoktur, özür dilemenin de faydası yoktur. En iyisi o gün gelmeden önce tevbe etmektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info