|

Papa’nın
Kulağını Kim Çekti?
Papa 16.
Benedikt'in ziyareti öncesinde, dünyada ve Türkiye'de vaveyla koparan
bazı çevreler, Papa daha uçaktan iner-inmez heveslerinin kursaklarında
kalacağını anlamış oldular. Çünkü Papa, uçaktan inerken, kepini de
giymemişti, beyaz pelerininin üzerine de beyaz bir palto almıştı!
Üstelik Tayyib Erdoğan da, bu kesimlerin beklentilerinin aksine NATO
toplantısına gitmeden önce, onu, 'sıcak bir şekilde' karşılamıştı.
Dahası, Papa, Anıtkabir ziyaretinde, Cumhuriyet'in kurucusunun
değerlerinin önemine vurguda bulunmuş, Diyanet İşleri Başkanı'yla
görüşmüş, Türkiye'nin AB sürecini desteklediğini açıkça ilan etmiş ve
üstelik hiç alışık olmadık şekilde ziyaret listesine Sultan Ahmet
Camii'ni de eklemişti! Evet, bütün bunlar, Papa'nın gelişini, yeni bir
Haçlı Seferi'nin başlangıcı gibi göstermek isteyen, bu ziyaretin
Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü bozmaya yönelik olduğunu söyleyen ve
Ekim ayında yaptığı konuşmadan sonra "Papa Gelmesin" diye miting
düzenleyenlerin beklentilerini boşa çıkarmış, bilakis Dinlerarası
Diyalog ve Medeniyetler İttifakı projelerini savunanları sevindirmişti.
Gerçekten ne olmuştu da, "Hz. Peygambere yönelik ağır itham ve
iftiraları" yapan (bu ifadeler DİB Bardakoğlu'nun Papa'yı kabulünde
yaptığı konuşmada yer almıştır) Papa, tabir-i caizse, 180 derecelik
dönüşle, bambaşka bir üslup benimsemiş ve kimilerinin beklemediği bir
'ziyaret programı' takip etmişti?
Konuyla ilgili daha önceki yorumumuzda da değindiğimiz gibi, Papalığın
veya Hıristiyanlığın, başlangıçtan beri siyasi iktidarlarla olan
ilişkisini doğru bir şekilde anlamadıkça, bu gelişmeleri anlamak da
zordur. Evet, gerek Türkiye'de gerekse dünyada, Papa'nın Türkiye
ziyaretinin 'çok önemli' olduğunu söyleyip, buradan hareketle yeni Haçlı
Seferleri düzenleyenler veya ulusalcı hislerin kabartılmasından
nemalanmak isteyenler veya yeni Haçlılara karşı yeni Selahaddin-i Eyyubi
rolüne soyunan yalancı cengaverler vardı ve bunlar üzerlerine düşeni
yaptılar. Ancak bu propagandaların hepsi, bu çevrelerin kendi durdukları
yerleri meşrulaştırmak veya insanların heyecanını manipüle edip, bunu
siyasi veya manevi faydaya dönüştürmek için yapılıyordu. Papa'nın
gelişinden bir gün önce miting düzenleyen çevreler, Papa'nın geldiği gün
yaptıklarını görünce, televizyon ekranlarından söyleyecek söz
bulamadılar ve ancak: "bizim istediğimiz sadece iki kelimelik özür
cümlesini söylemesiydi" diyebildiler. Onların kervanına takılan kitleler
ise, bu kadar açık bir tornistan karşısında dahi, gözlerini açıp: "bizi
peşinizden sürüklemekte çıkarınız nedir?" sorusunu soramadılar. Çünkü bu
kesimlerin durumunu tasvir eden hikmetli söz: "tencere düşmüş, kapağını
bulmuş"tan başkası değildir!
Papa'nın bu tavrını, modern ulus-devletlerin başkanlarının veya
başbakanlarının yaptığı 'resmi' ziyaret formatıyla izah etmek isteyenler
de bu noktada yanılıyorlardı. Her ne kadar, Papa'nın gelişinin böylesi
bir boyutu olmakla birlikte, Eylül ayında Almanya'da yaptığı konuşmadan
sonra, böylesine açık bir tavır değişikliğini sadece 'resmi ziyaret'
kalıplarıyla izah etmek mümkün değildir. Burada daha belirleyici olan,
11 Eylül hadiselerinden sonra dünyada hakim olan söyleme uygun olarak
konuşan Papa'nın, yine dünyaya hakim olan küresel düzenin yürütücüleri
tarafından uyarılmış olmasıdır. Çünkü Papa, gerçekten kimi zaman
'kraldan çok kralcı' olduğu izlenimi verecek şekilde konuşmaktadır ve bu
da Yeni Dünya Düzeni'nin kurulması noktasında çaba gösteren güçleri
rahatsız etmektedir. Bu durumu, Papa'nın, kendi başına buyruk hareket
ettiği şeklinde de yorumlamamak gerekir. Hayır, bilakis Papalık kurumu,
küresel düzenin izin verdiği sınırların dışına çıkmak istememekte,
bilakis onunla uyumlu hareket etmeye özen göstermektedir. Nitekim Soğuk
Savaş Dönemi'nin papaları, bu hususa dikkat etmişler ve bu yüzden
'barış' üslubunu kullanmışlardır. 16. Benedikt'in 'savaş üslubu'nu
benimsemiş olması ise, yine 11 Eylül'den sonra takip edilen küresel
politikayla uyumludur. Ancak, anlaşılıyor ki, kendisi, kantarın topuzunu
zaman zaman kaçırmaktadır. Bu durumda da, küresel iktidar odakları
tarafından uyarılmaktadır! İşte Papa'nın Türkiye ziyaretinde
gerçekleştirdiği 180 derecelik tornistanın anlamı budur!
Bu vesileyle bir kez daha altını çizerek vurgulamak gerekir ki, Papalık
kurumu veya Hıristiyanlığın bizatihi kendisi, siyasi iktidarlarla
ilişkilerinde hep bir 'denge'yi gözetmek durumunda olmuştur. Bu
politikayı, İznik Konsili'yle başlatmak mümkün olduğu gibi,
Hıristiyanlığın kutsal metinlerine dek götürmek de mümkündür. Nitekim
Kitab-ı Mukaddes'te: "Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya, Sezar'ın hakkını
Sezar'a verin" buyruğu, Papalığın, yerel siyasi liderlerle ilişkilerini
belirleyen temel ilkelerden biri olmuştur. Yine Hıristiyanlığın, iktidar
sahiplerine şartsız itaati meşrulaştırdığını, Pavlus'un, Romalılara
Mektup'ta, Hıristiyanlığı yeni kabul eden Romalılara hitaben sarfettiği:
"yerel iktidarlara itaat edin; onlar boş yere iktidar olmamışlardır. Bu,
Tanrı'nın takdiridir ve iyi Hıristiyanlara düşen de, onlara itaat
etmektir" şeklindeki sözlerden de anlamak mümkündür. Bunun ötesinde,
Papalığın, bütün tarihi boyunca, statükoya karşı, İncil'i baz alarak
köklü bir direniş göstermediği de bilinmektedir. Papalığın siyasi
iktidarla ilişkileri hep "al gülüm ver gülüm" şeklinde olmuştur. Bu öz,
Protestanlığın doğuşundan sonra da değişmemiştir. Hatta Luther ve
Kalvin'in reformundan sonra, Hıristiyanlar, yerel siyasi iktidarlara
daha da muti tebaa olmuşlardır. Çünkü Reform döneminden sonra yerel
Krallıklar iktidarlarını iyice pekiştirmiş, Roma'daki Papalıktan
bağımsızlıklarını ilan etmişler ve kendi tabiiyetleri altındaki
Hıristiyanların 'krallık' sınırları içinde dinlerini yaşamalarına
müsaade etmişlerdir. Aydınlanma döneminden sonra ve özellikle de Modern
dönemde, genel olarak Hıristiyanlık kurumları, özel olarak da Papalık
artık siyasi gücünü iyice kaybetmiş ve laik söylemde doğru bir biçimde
ifadesini bulduğu gibi "din ile devlet birbirinden ayrılmış" ve din
"tali bir pozisyona mahkum edilmiştir."
Bu nedenle, bilhassa modernliğin egemen olduğu dönemlerde Papalığın
siyasal bir güç olmadığı, bilakis dünyayı yönetenler tarafından, kendi
amaçları doğrultusunda manipüle edildiği bir gerçektir ve yaşananlar da
bunu bizzat kanıtlamaktadır. Papalık kurumu da, dünyadaki bu gelişmeleri
dikkate alarak, kendi söylem ve tutumunu buna göre ayarlamıştır. Bu
nedenle, rasyonalitenin egemen olduğu modern dünyada, bir Papa'nın
yapacağı konuşmanın satır aralarında rasyonaliteye övgüler düzülmesine
şaşmamak gerekir. Aynı şekilde, bu konuşmada, İslam'ın 'rasyonel bir
din' olmadığının söylenmesine de şaşmamak gerekir. Yine Hıristiyanlığın
'barış dini' olduğunun, İslam'ın ise kılıç ve kanla yayıldığının
söylenmesine de şaşmamak gerekir. Bu söylem, Papalığın oldum-olası
benimsediği bir söylemdir ve yeni de değildir. Nitekim aynı Papalar,
Yunan skolastik düşüncesini Hıristiyanlığa ithal ederken de aynı
yaklaşımı benimsemişlerdi. Aziz Augustine'in veya Aziz Thomas Aquinas'ın
yaptığı bundan başkası değildi. Bizde Farabi, İbni Sina, Kindi vb.
felsefeciler ne yapıyorsa, filozof (ve 'entelektüel') Hıristiyan
ilahiyatçıların yaptıkları da aynısıydı. Bütün bunlardan önce Roma
Katolik Kilisesi'nin, putperest Roma'nın adetlerini benimsemesi durumu
vardır ki, bu gerçek bile, başlı başına, bizim iddiamızı kanıtlamaya
yeter. İnanmayanlar Thomas Hobbes'un Leviathan adlı eserinde veya
Desiderus Erasmus'un Deliliğe Övgü adlı kitabında, Papalığın, putperest
Roma'nın adetlerini nasıl içselleştirdiklerini görebilirler. Bizler,
Müslümanlar olarak biliyoruz ve Kur'an'ın şahitliğinde inanıyoruz ki,
Papalık kurumu henüz ihdas olmadan önce, Hz. İsa'nın yaydığı Tevhid
akidesi, Romalı zalimler ve onların yerel işbirlikçileri tarafından
kasıtlı olarak bozulmuştur. Elbette Hz. Peygamber'in gelişine kadar
tevhid akidesini savunanlar da olagelmiştir. Ancak bunlar giderek
azınlıkta kalmaya başlamış ve bunun neticesi olarak da Kur'an vahyi
inzal olmuştur. Yani mesajın orjinalliğinin bozulması süreci, siyasi
iktidarlarla olan uzlaşmacı tavırdan doğal olarak etkilenmiştir. Çünkü
burada bir kez daha 'iktidar ilişkileri' devreye girmiştir ve o dönemin
süpergücü olan Roma, iktidarına tehdit olarak gördüğü Hz. İsa'nın
davetini iğdiş etmeye ve 'ılımlılaştırmaya' çalışmıştır. Bunda büyük
ölçüde de başarılı olmuştur. Zaten Papalığın bir başka Roma şehrinde
değil de başkent Roma'da ihdas olunmuş olmasını da bu şekilde anlamak
gerekir. Yani Romalı yöneticiler, "bu ülkede şeriat ilan edilecekse, onu
da biz ilan ederiz!" demişlerdir. Ve öyle de yapmışlardır. Roma, evet
Hıristiyan olmuştur ama Tevhid akidesine değil, Şirke girmiştir. Papalık
da, bu şirkin tescilli kurumu olmuştur. Bunun manası, Papalığın, kurulu
siyasi düzenin meşrulaştırılmasında suç ortağı olduğudur. İşte Papalık,
bu temel tavrını, o dönemden beri sürdürmüş ve siyasi iktidardan
talepleri hep 'çıkar ilişkileri' olmuştur. Bu konuda Müslümanlar olarak
bizim sözlerimize itibar etmeyenler, bizzat Avrupa orijinli yazarların,
felsefecilerin ve bilim adamlarının sözlerine bakabilirler. Bu nedenle,
Papa 16. Benedikt'in Türkiye ziyaretinde takındığı tavrı anlamakta
zorlananları, bu kurumun geçmişini öğrenmeye davet ediyoruz. Bunu
yaptıklarında, anlamlandıramadıkları bir şeyin kalmadıklarını
göreceklerdir.
Kimi söylemleriyle sertlik yanlısı 'şahinler'in safında yer aldığını
gösteren Papa'nın bu tavrının, bu kez Medeniyetler İttifakı'nı savunan
'güvercinler'e destek çıkmak anlamına geldiğini düşünüp de aklı
karışanlar olduysa, daha önceki yorumlarımızda söylediğimiz şeyi onlar
için bir kez daha tekrarlamayı yararlı buluyoruz ve diyoruz ki, Papa'nın
bu tavrında, Papalık kurumunun daha önceki siyasi tavrından farklı bir
şey yoktur. Eski Papalar, nasıl ki Romalı hükümdarların tehdidine boyun
eğip, putperestliği bir biçimde onayladılarsa, bugün de küresel gücün
arzuları istikametinde kah öyle kah böyle davranabilmektedirler. Malum
olduğu gibi, küresel iktidarların değişmeyen politikası, "havuç ve sopa"
taktiğidir. Yani tehditle uslanmayanı sopalamak, tehdide boyun eğene,
uygun görüldüğü kadarıyla havuç ihsan etmek! O yüzden diyoruz ki,
Papalık, havuç yemeye alışmış bir kurum olduğu için, Türkiye
ziyaretindeki bu tavır değişikliği gibi görünen manevraya şaşmamak
gerekir. Çünkü Papalık bunu her zaman yapmaktadır. Bir tv reklamında:
"açıyorum, kapıyorum; ben bunu hep yapıyorum" sözlerinde de ifade
edildiği gibi, "Papalık bunu hep yapmaktadır." Evet, Papalığın şanından
olan tavır şudur: "serbest ortamlarda cengaver kesilip, zoru görünce
tornistan etmek." 16. Benedikt, Almanya'daki konuşmasında cengaver
kesilebilmiştir, ancak kendisine sınırları hatırlatılınca da, tornistan
edip, güce saygı duyduğunu bilfiil göstermiştir. Bizim kanaatimizce,
mesele bundan ibarettir.
Gelelim, Papa'nın Türkiye'ye gelmemesi için feveran eden kesimlere.
Burada şu tespiti yapmakta yarar görüyoruz ki, bunların kahir
ekseriyetinin tavrı da, Papalığın siyasi duruşundan farklı değildir. Bu
kesimler, dernek, vakıf, cemaat, parti vs. kurarlar. Ama yürürlükteki
siyasi düzenlerle "iç güveysinden hallice" geçinir, giderler.
Yaptıklarına da, utanmadan "Hz. Peygamber'in hakkına sahip çıkmak"
derler. Bu kesimlerin üzerine gittiğinizde, tıpkı Papalık gibi tornistan
edip: "valla billa o sözleri ben söylemedim. Yanlış anlaşılmış. Montaj!"
türü laflar ederler. Mahkeme karşısına çıkarıldıklarında: "biz mi laik
düzeni yıkmaya çalışmışız. Hayır; yüz bin kere hayır. Asıl bizler laik
düzene en çok hizmeti ettik. Tehlikeli olabilecek dindar kesimleri,
rejim içinde tuttuk. Sayın savcı, bizi bu hizmetimiz yüzünden mi
suçluyor?!" diyebilmişlerdir. En kutsal değerleri, kişisel çıkarları
için böylesine pervasızca kullanabilenlerin, Papalığın, piskoposların,
hahamların yaptığından, Budistlerin, Şintoistlerin, Müşriklerin
yaptığından farkı nedir? Bunların yaptığı, "dini az bir paha
karşılığında satmak" değil midir? Değilse, niçin, siyer kitapları, bu
dinin peygamberinin bazen açlıktan karnına taş bağladığı, vefatında
miras olarak kızına neredeyse hiçbir şey bırakmadığı, davet süreci
boyunca her türlü zorluğa katlandığı, hakaretlere uğradığı, ölüm
tehdidini ciddi olarak yaşadığı, savaştığı, taşlandığı ve ölüm döşeğinde
de: "içinizde en çok sıkıntıyı ben çektim" dediğini rivayet ettiği ve bu
kesimler de bu kitapları okuduğu halde, bu insanlar, kendilerinden
bahsedilirken, bilmek kaç kg. altınları olduğuyla, oğullarının
mercedesleriyle, kızlarının düğünlerinin 5 yıldızlı otellerde
yapılmasıyla vs. bilinir olmuşlardır?! Evet niçin? Eğer bu insanların
davası cidden ilay-ı kelimetullah olsaydı, bu kişiler 'iyi gün dostu'
olurlar mıydı? Herkes de bilir ki, samimiyet iddiası denenecektir.
Kişinin samimiyetini belli eden şey, çoğunlukla, zorluklar karşısında
dirençli, yani sabırlı olmasıdır. Yani 'kötü gün dostu' olmasıdır. Yani
Allah'ın adını, zorluk anlarında yüceltebilmesidir. Kişinin iradesi ve
samimiyeti böyle anlarda belli olur. Ama bakıyorsunuz, bugün milletin
önüne düşüp, dinin mukaddesleri temelinde bayraktarlığa soyunanların
kahir ekseriyeti, sıkıyı görünce tornistan ediyorlar! Bu insanlar da,
gözlerinin içine baka baka kandırılıyor olmalarına ses çıkarmıyorlar!
Evet, işte Kur'an'ın 'Mücrimler Topluluğu' dediği kişiler bunlardır.
Yani Suç işleyenler topluluğu! Birileri (Salih (as)'in kavmindeki 9
kişilik 'çete' gibi) ortaya çıkıyor ve bu insanları suça teşvik ediyor;
bu insanlar da bu suça yataklık ve ortaklık ediyorlar. İşte size
Mücrimler Topluluğu! Evet, "Allah insanlara zulmetmez, ama insanlar
kendi nefislerine zulmediyorlar!" Ne de kötü yapıyorlar…
Papa Türkiye'ye gelecekmiş de, yeni Hıristiyan okulları açacakmış ve bu
da misyonerlik faaliyetlerinin hızlanmasına ve ülkenin elden gitmesine
yol açacakmış. Ülke zaten kimin elinde ki?! Korunacak şey ne? Laiklik
mi? Korumak isteyenler onu korusunlar. Peki Müslüman olduğunu söyleyip
de, aynı söylemi benimseyenlere ne demeli? Onlar neyi koruyorlar?
Camileri mi, cemaatlerini mi? Bilgisizlerin, cahiller topluluğunun
koruyacağı şey, ancak cehaletleri olmaz mı? Savunma siperi yaptığını
sanıp da, aslında çürük bir tahtadan ibaret, derme-çatma mazgalların
ardına saklananlar, kendilerini ne kadar koruyacaklarını sanıyorlar?
Bunların, daha ilk darbede tepeleri üstüne düşecekleri belli değil mi?
"Türkiye'nin nüfusunun % 99'u müslümanmış, ama misyonerlik faaliyetleri
sonucu bu oran % 95'e düşmüş!" Acaba? Gerçekten Türkiye'de Müslümanların
oranı % 99'mu, yoksa bu sıfat 'kafa kağıdında' yazılı boş bir kelimeden
mi ibaret? Eğer boş bir kelimeden ibaretse, bu nüfusun 5-10 yıl
içerisinde % 4 oranında din değiştirmiş olmasında şaşacak ne olabilir
ki? Bir batıldan başka batıla geçmek, madalya takılacak bir hadise mi?
Bugün 1.5 milyar Çinli Hıristiyan olsa ne fark eder? Bu, Hıristiyanlığın
hakikat olduğu anlamına mı gelecek? Evet, kesin gerçek şudur ki, sizin
temeliniz sağlamsa, size kimse zarar veremez. Ama temeliniz çürükse, hem
yıkılırsınız, hem de sizin yerinize başka binalar dikerler! Mesele bu
kadar basittir. O yüzden, nüfus cüzdanlarında 'Müslüman' yazanlar,
kendilerini ciddi olarak sorgulamalı ve İslam'ın nesini bilip, nesini
bilmediklerini iyi araştırmalıdırlar. Aksi taktirde, edilgenlik
konumları değişmeyecektir. Bunun sonucuna da katlanacaklardır. Gafletin
sonunda ah-u vah etmenin ise hiçbir faydası olmayacaktır.
Hem sonra Reform sürecini yaşamış bir Hıristiyanlığın belini bir daha
doğrultması öyle kolay değildir. En azından teorik ve entelektüel
düzeyde, bizzat Hıristiyanlığın yayıldığı Batı toplumlarında,
Hıristiyanlığa karşı ciddi bir modern-laik direniş vardır ve zaten el'an
da bu kesimler, küresel iktidarı ellerinde tutmaktadırlar.
Hıristiyanlık, bu dünya düzeninde, sadece bir payanda görevi
görmektedir. Yani işe yaradığı ölçüde kullanılmaktadır. Haçlı Seferleri
düzenlenirken de böyleydi, Irak işgalinde de böyledir. Bush'un
Hıristiyan söylemini kullanmasına kanıp da, Bush'u laik bir lider
olmaktan önce, iyi bir Hıristiyan olarak tanıtanlar, kitleleri
yanıltmaktadırlar. Bush'un yaptığı, sadece, laik siyasetin bir gereği
olarak, "dinden yararlanmaktır." Yoksa, Amerika'yı bir din devletine
filan dönüştürecek değildir. Zaten ne böyle bir iddiası olmuştur ne de
ağzından böyle bir laf çıkmıştır. "Teröre Karşı Savaş" olarak başlattığı
kampanyada, zaman zaman dini terimler kullanmasının manasını ise, bu
ülkede yaşayıp da Özal dönemini, Kenan Evren dönemini görmüş olan şu
yeni kuşaklar iyi bilir! Evet, Bush yönetimi Hıristiyan
terminolojisinden zaman zaman istifade etmektedir; ama mesele asla
iktidarın Hıristiyanlaştırılması değildir. Batı dünyasında, böyle bir
tehlike olmadığı gibi, buna yönelik en ufak bir 'potansiyel tehdit' dahi
yoktur. Nasıl olsun ki, Hıristiyanlığın bizzat kutsal metinlerde, yerel
iktidarların ne olup-olmadığına bakmadan, kayıtsız itaat
emredilmektedir! Nitekim Papa'nın geldiği gün bir açıklama yapan
İstanbul Fener Patrikhanesi'nden bir yetkili, aynı hususun altını
çizmiştir ve İstanbul'da, Patriklik bünyesinde bir 'devlet' kurulacağı
yönündeki zırvalara cevap verirken, bizim söylediğimiz şeyin aynını
gazetecilere hatırlatmıştır. Tabii ki bu iddiaları ortaya atanlar, ne
kendi dinlerini ne de Hıristiyanlığı bilmediği ve amaçları sadece
kitlelerin hislerinden nemalanmak olduğu için, bu tür manipülasyonlara
başvurmaktadırlar.
Burada şu sorulabilir: "bütün Ortaçağ boyunca, Roma Katolik Kilisesi,
yerel Hıristiyan liderlerin meşruiyetini onaylama merkezi değil miydi?
Aziz Augustine'in 'Tanrı Şehri' kitabını boşuna mı yazmıştı?" Bu
itirazda haklılık payı varmış gibi görünse de, ne Augustine'nin Tanrı
Şehri kitabında, Thomas Aquinas'ın Summa Theologica'sında ne de diğer
temel Hıristiyan metinlerinde siyasi iktidarın Papa'ya ait olması
gerektiği ilkesi yoktur. Bilakis siyasi iktidarların 'meşrulaştırılması'
hadisesi vardır. Bunu, bir anlamda Osmanlı'daki Şeyhülislamlık kurumuna
benzetebiliriz. Şeyhülislam devlet başkanı değildir; ancak devlet
başkanının meşruiyetini onaylar. Bu ilişki, her zaman siyasi etkiye
açıktır ve çoğunlukla da sultanlar, şeyhülislamların üzerinde güç sahibi
olmuşlardır. Hatta zaman zaman onları azl edip, öldürmüşlerdir.
Papalığın Ortaçağ boyunca Hıristiyan krallıklardaki işlevi de bundan
farklı değildir. Kimi zaman bazı krallara doğrudan emirler vermiş
olsalar da, esas itibarıyla, Papalık kurumu, kralların icraatlarının
onaylanması işlevini görmüştür. Bu nedenle, Ortaçağ boyunca da, Batı
dünyasındaki siyasal düzenin belli ölçüde 'laik' bir karakteri olmuştur.
Nitekim Kitab-ı Mukaddes yorumlarında, çoğunlukla, Tanrı'nın Krallığı
olarak sadece Hz. Musa ve ondan sonraki Rahipler Dönemi'nin kabul
edildiği görülmektedir. Bunun dışında, İsrailoğulları'nda bile, din
adamları ve laik yöneticiler ayırımı hep vardır ve özellikle Hıristiyan
yorumcular bu husus üzerinde dururlar. Bu yüzden de Hz. İsa'nın
Mesihliğini açıklarken, Hz. İsa'nın krallığının bu dünyada değil,
ahirette geçerli olacağını sık sık vurgularlar. Bunun manası şudur: bu
dünyada cismani liderler vardır, ruhani liderler vardır. Bu iki kesim
birbirinin işine karışmamalıdır. Cismani lider Hıristiyan bile olsa,
devletin işleyişi, vatandaşlık kuralları, yasalar koyma vs. konularında,
cismani/doğal kurallara göre hareket etmelidir. Ruhani liderler ise,
Tanrı'nın koyduğu doğa hukuku bağlamında cismani liderlere tavsiyelerde
bulunabilirler. Yoksa cismani liderlerin yaptığı yasaları değiştirme ve
yerlerine yenilerini ihdas etme sorumlulukları yoktur. İşte
Hıristiyanlığın bu temel kuralları nedeniyle, Batı coğrafyasında,
cismani ve ruhani liderlik daima ayrı görülmüş ve pratikte de büyük
ölçüde bu sistem işlemiştir. Zaten 'laikliğin' dünyanın bir başka
coğrafyasında (örneğin İslam dünyasında) değil de, Batı'da neşv-ü nema
bulmasının nedeni de budur. Çünkü gerçekten laik anlayışın temelleri
Hıristiyanlığın özünde mevcuttur. Bu nedenle de Reform ve Rönesans
süreci yaşanmış ve Aydınlanma'nın ardından Modern döneme geçilmiştir.
Bütün bu değerlendirmelerimizden sonra, Türkiye'nin ve dünyanın gözü
kulağı Papa'nın Türkiye ziyaretine çevrilmişken, 16. Benedikt'in Hz.
Peygamber'e yönelik sözlerine bir cevabımız olmayacak mıdır? Olacaktır,
fakat bu cevap, bazılarının beklediği gibi, basit manada bir 'özür
dileme talebi' şeklinde olmayacaktır. Çünkü 'özür dilemek' bir anlamda
'tevbe'dir. Tevbe ise, bizim inancımıza göre, dille olmaktan çok, amel
ile olur. Tevbe-i nasuh nedir? Yapılan hatayı bir daha işlememeye
azmetmek. Peki Hıristiyanlık tarihine şöyle bir bakalım. Onlar, bu
iftiraları yeni mi işliyorlar? 16. Benedikt'ten önce, benzeri iftiraları
yapanlar yok muydu? Bir kere, her şeyden önce: "Allah oğul edindi"
demekle, Allah'a iftira atmadılar mı? Allah'a iftira atan, O'nun
peygamberine atmaz mı? Peki Hıristiyanlar, yüzyıllardır attıkları bu
iftiralar için "özür dilediler mi?" Aynı iftirayı hala söylemiyorlar mı?
Kur'an, Allah'ın Hesap Günü'nde, Hz. İsa'ya şu soruyu soracağını
bildiriyor: "Ey Meryemoğlu İsa! Sen mi insanlara: beni ve annemi
Allah'tan başka iki ilah edinin dedin." Hz. İsa'nın da cevaben: "Haşa,
gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz… Ben onlara sadece, senin
bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin rabbiniz olan Allah'a
kulluk edin, dedim" dediğini bildiriyor. Bu durumda, İsa'yı kabul
ettiklerini söyleyen Hıristiyanlar, biz Müslümanlara göre, öncelikle
Allah'a ve Hz. İsa'ya attıkları iftira için özür dilemeli değiller mi? O
halde niçin, medyada arz-ı endam edip de, güya Papa'yı bu sözleri için
kınadıklarını söyleyen ve bununla da böbürlenenler, bu asli konularda
tek bir kelam bile eylemiyorlar? Bunun nedeni bellidir: basit çıkar
hesapları ve korkular. Halbuki Müslümanlar bilmelidirler ki, korkulmaya
layık olan ancak Allah'tır. O, Hesap Günü, kendisinden değil de,
kullarından korkanlardan hesap soracaktır.
16. Benedikt, hangi sıfata sahip olursa olsun, öncelikle Allah'tan özür
dilemeli ve bütün Hıristiyanlar (en azından Katolikler) adına, tevbe-i
nasuh ile, çıkıp Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olmadığını söylemelidir.
İşte ancak o zaman gerçek manada "özür dilemiş olur." Bunun ardından da
yine çıkıp, Allah'ın getirdiği son vahyi tebliğ eden Hz. Muhammed'i
yanlış tanıdığını, O'nun kendi başına bir şey tebliğ etmediğini,
edemeyeceğini, söylediklerinin ancak "kendisine vahyedilen vahiy
olduğunu", bu uğurda elinden gelen her şeyi yaptığını, Allah'ın ona
yüklediği risalet, tebliğ ve cihad görevlerini hakkıyla yerine
getirdiğini ve bu özellikleriyle ulu'l-azm bir peygamber olarak Makam-ı
Mahmud'u hak ettiğini… ikrar etmelidir. İşte ancak o zaman özür,
'gerçek' bir özür olmuş olur. Aksi taktirde, kullar, güçleri oranınca,
hakaretin ve iftiranın hesabını sorarlar. Ancak asıl hesap sorucu
Allah'tır. Allah ise, Rahman olduğu gibi Müntakim'dir de. Orada kaçacak
yer de yoktur, özür dilemenin de faydası yoktur. En iyisi o gün gelmeden
önce tevbe etmektir. |