|

Amerikan Neo-Muhafazakarlar Dünya Hakimiyetini Ele Geçiremeyecekler
Çev.: Kamil Cengiz
Eric Hobsbawn* / 25.06.2005, www.guardian.co.uk
Soğuk Savaş döneminin
etkin gücü ABD'nin, 2001 yılında başlayan dünya hakimiyetini ele geçirme
çabasında öne çıkaran üç devamlılık söz konusudur.
Birincisi uluslararası ön hakimiyet pozisyonlarını teşkil etmektedir. Bu
pozisyonlar, Soğuk Savaş döneminde komünist rejimin nüfuz alanı dışında
kalan bölgelerle sınırlıyken, Sovyetlerin yıkılışından sonra bütün
dünyayı artık kapsamaktadır.
Bu hegemonya artık Amerikan ekonomisinin salt büyüklüğüne
dayanmamaktadır. Her ne kadar halen büyük olsa da, 1945'den itibaren
zayıflamakta ve görece düşüşü sürmektedir. O artık küresel üretimin devi
değil. Sanayileşmiş dünyanın merkezi artan bir hızla Asya'nın doğu
tarafına kaymaktadır.
Eski emperyalist ülkeler ve başka gelişmiş kapitalist ülkelerinin çoğuna
karşılık ABD, sermayenin net ihracatçısı pozisyonunu ve başka
ülkelerdeki şirketlerin satın alınması veya oralarda yeni şirketlerin
kurulması konusundaki oyunun en büyük katılımcısı pozisyonunu kaybetti.
Devletin finans gücü başkalarının, çoğunlukla Asyalı devletlerin -normal
durumlarda kaldırılamayacak- bütçe açığını ayakta tutma konusunda
sürdürdükleri hazırlığa dayanmaktadır. Amerikan ekonomisinin nüfûzu
bugün büyük çapta Soğuk Savaş'ın mirasına dayanmaktadır: Dünya para
birimi olarak Amerikan dolarının rolü, Amerikan şirketlerinin bu dönemde
inşa edilen (özellikle silah sanayi ile ilgili dallarda) uluslararası
birbirine geçmiş bağlantıları, uluslararası ekonomik ilişkilerin ve
ticaret pratiklerinin Amerikan modeline göre ve çoğunlukla Amerikan
şirketlerinin patronluğunda yeniden-örgütlenmesi gibi. Bunlar çok yavaş
azalan çok güçlü aktif noktalar.
Diğer taraftan -ve bunu Irak savaşı gösterdi- Sovyetlere karşı ciddi bir
'Gönüllüler İttifakı'na dayanan ABD'nin yabancı dünyadaki büyük siyasi
nüfuzu, Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra benzerine sahip olmadı.
ABD'nin sadece askeri-teknolojik gücü diğer bütün ülkeleri geçiyor. Bu
durum, ABD'ye, bugün kısa sürede ve dünyanın her bölgesine yönelik küçük
savaşları hızlı bir şekilde kazanması için askeri müdahalelere sahip tek
güç olma özelliğini kazandırmaktadır. Fakat Irak savaşının gösterdiği
gibi, benzersiz imha gücü bırakın dünyayı, direniş gösteren bir ülkeyi
bile kontrol etmeye yetmemektedir. Yine de Amerikan üstünlüğü reeldir ve
Sovyetlerin çöküşü bu üstünlüğü küreselleştirmiştir.
Sürekliliğin ikinci üstünlüğü Amerikan imparatorluğun formel koloniler
yerine uydu devlet ve himaye altındaki devletler/protektoraları tercih
eden özel tavır ve hareketidir. Atlantik-Doğu kıyısının 13 bağımsız
kolonisinde ifadesini bulan ismin (Amerikan Birleşik Devletleri)
yayılmacılığı kıtasaldı, kolonyal değildi. (Manifest Destiny-Görünür
Kader)** düşüncesine dayanan sonraki yayılmacılık bir taraftan
yarı-küreseldi ve diğer taraftan Doğu Asya'ya yöneliyordu. Aynı zamanda
dünya ticareti ve deniz hakimiyetine dayanan Britanya İmparatorluğunun
taklidiydi.
Batı küresi üzerindeki total Amerikan hakimiyetini sağlama çabası o
kadar hırslıydı ki, belirli parçaları üzerinde kolonyal idare ile
kendini sınırlayamadığını da söylemek de mümkündür.
Buna göre Amerikan İmparatorluğu Washington'un kendilerinden istediğini
yapan formel bağımsız devletlerden oluşmaktaydı. Fakat bu
-bağımsızlıklarından dolayı- onların hükümetlerine baskı uygulama
konusunda sürekli bir hazırlığı gerektiriyordu. Bu baskılar 'rejim
değişikliği' tehdidi ve -muhtemelen (Karaibler'deki Mini-Cumhuriyetlerde
olduğu gibi) periyodik silahlı müdahalelere kadar gidebiliyordu.
Üçüncü devamlılık çizgisi George Bush etrafındaki neo-muhafazakarları
Püriten yerleşimcilerin yeryüzünde Tanrı'nın araçları oldukları
konusundaki inanç ve Amerikan devrimiyle birleştirmektedir. Bütün
devrimler gibi bu da, sadece potansiyel evrensel yeni özgürlük toplumunu
değişmemiş eski dünyanın kokuşmuşluğuna karşı korumada ifadesini bulan
dünya misyonerliği kanaatleri oluşturdu. İzolasyonculuk ile Küreselleşme
arasındaki çatışmayı çözmenin en etkili yolu, 20. yüzyılda sistematik
olarak uygulandı ve 21. yüzyılda bile Washington tarafından
yürütülmektedir: Bu yol, "American way of life" (Amerikan yaşam tarzı)
için doğrudan ölümcül bir tehlike arz eden ve vatandaşları için hayati
bir tehdit oluşturan bir dış düşman keşfetmeye dayanmaktadır. Gerçi
Sovyetlerin bitişi bu adayı ortadan kaldırmıştı, fakat 90'lı yılların
başlarında Batı kültürünün onu kabulü reddeden diğer kültürler
arasındaki 'mücadelesi'nde başka bir aday bulunmuştu: İslam. Bundan
dolayı 11 Eylül'deki El-Kaide'nin cani saldırılarının dev siyasi
potansiyeli dünyayı yönetenler tarafından hemen keşfedilip kendi
faydalarına kullanıldı.
ABD'yi bir dünya gücü haline getiren I. Dünya Savaşı esnasında bu
dünyayı değiştiren vizyonları gerçekleştirmek için ilk denemeler
gerçekleştirilmişti. Fakat Woodrow Wilson bu konuda ciddi bir
başarısızlıkla karşılaştı. Bu Wilson'u haklı olarak kendi selefleri
olarak gören Amerikan hakimiyetinin bugünkü Washington'daki ideologları
için bir ders olmalı. Soğuk Savaş'ın sonuna kadar bir başka süper güç
onlara sınır koymuştu, fakat SSCB'nin yıkılışı bu sınırları da ortadan
kaldırdı. Francis Fukuyama aceleden "Tarihini Sonu"nu -Amerikan
versiyonundaki kapitalist toplumun her şeyi kuşatıcı ve sürekli
zaferini- deklare etti. Aynı zamanda ABD'nin askeri üstünlüğü, dünya
hakimiyetini ele geçirmeye inanacak kadar kendini güçlü gören devleti,
Britanya İmparatorluğu'nun kendi zamanında hiçbir zaman geliştirmediği
kadar aşırı boyutlu bir hırsa cesaret etti. Ve gerçekten de ABD 21.
yüzyılın başında tarihte hiç olmamış küresel bir iktidar konumunu elde
etti.
Şu an ABD, uluslararası siyasetin geleneksel kriterlerine göre gücü ve
çıkarları bütün bir yerküreyi kapsayan tek büyük güçtür. O, diğer bütün
güçleri aşıyor.
Geçmişin bütün büyük güçleri ve imparatorlukları tek başına
olmadıklarını biliyorlardı ve onların hiçbiri gerçek bir global
hakimiyeti hedefleme konumunda değillerdi. Onlardan hiçbiri kendilerini
yaralanamaz görmüyorlardı.
Washington'da belli çevreler 11 Eylül'ün tek başına dünya hakimiyetini
ele geçirmek için ideal bir fırsat oluşturduğuna karar verdikten sonra
gün ışığına çıkan Amerikan politikasında bu besbelli olan tekebbür bir
bütün olarak yine de bununla açıklanamıyor. Bir taraftan Amerikan
imparatorluğunun 1945-sonrası geleneksel sütunlarına dayanamıyorlardı:
Dışişlerinin, silahlı kuvvetlerin ve gizli servislerin yöneticileri ve
Soğuk Savaş döneminin devlet adamları ve ideologları, Kissinger ve
Brzezinski gibi.
Bunlar da Rumsfeld ve Wolfowitz çapındaki insanlar gibi vicdansız ve
acımasızdılar - bu cümleden olarak onların görev dönemlerinde 80'li
yıllarda Guatemala'da Maya halkına yönelik bir halk kıyımı uygulanmıştı.
Onlar iki nesil boyunca dünyanın çoğu bölgeleri üzerinde emperyal
hakimiyet politikası şekillendirdiler ve uyguladılar ve dünyanın geri
kalan bölgelerine gözlerini kırpmadan bunu genişletmeye hazırdılar.
Onlar Pentagon'un planlayıcıları ve dünya hakimiyetinin neo-muhafazakar
temsilcilerine karşı eleştirel bir tutum sergilediler ve sergilemeye
devam ediyorlar, çünkü onlara göre neo-muhafazakarların öncü
pozisyonlarını tek taraflı olarak askeri güçleriyle genişletmenin
dışında somut tasavvurları bulunmamaktadır. Bunu yaparken de Amerikan
diplomasisinin ve askeri planlamanın bütün birikmiş tecrübelerini
üzerlerinden atıyorlar. Şüphesiz Irak savaşındaki inkıraz bu şüphecileri
kendi görüşlerinde destekleyecektir.
Hatta Amerikan Dünya İmparatorluğunun eski Generalleri ve (demokrat ve
cumhuriyetçi yönetimlerde görev alan) yöneticileriyle hemfikir
olmayanlar bile Washington'un aktüel politikası için Amerikanın emperyal
hedefleri ya da Amerikan kapitalizminin global çıkarları açısından
hiçbir rasyonel gerekçe bulunmadığı düşüncesine katılabilirler.
Muhtemelen bu politika Amerikan iç politikası bağlamında bir anlama
kavuşmaktadır, ister seçim taktikleri ya da başka mülahazalar açısından
olsun. Bu durum Amerikan toplumunun içine girdiği derin bir krizin
alametleri de olabilir. Veya Washington'daki gücün, bir gurup sözde
devrimci doktrinciler tarafından -umulur ki kısa vadeli- ele geçirilmesi
de olabilir. En azından Bush'un eski Marksist bir koyu taraftarı bana
yarı şaka yarı ciddi şunları söylemişti: "Bu bana dünya devrimini
desteklemek için sunulan tek imkan olarak gözüküyor." Bu sorulara daha
henüz bir cevap bulunmamaktadır.
Bu projenin akamete uğraması oldukça muhtemeldir. Buna rağmen sürdüğü
sürece dünyayı ABD'nin işgalinden doğrudan etkilenenler için tahammül
edilemez yapacak, diğerleri için ise dünya daha da emniyetsiz hale
gelecek.
* Eric Hobsbawm "Aşırılıkların Asrı? 20. Yüzyılın Dünya Tarihi"
kitabının yazarıdır. Bu metin ise V. G. Kiernans'ın "Amerika: Yeni
Emperyalizm" kitabının önsözünden iktibastır.
** (Manifest Destiny) fikri muhabir John L. O'Sullivan'a dayanmaktadır
ve 19. yüzyılın ABD'nin bütün kıtaya ilahi bir yayılma vazifesine sahip
olunduğu inancından yola çıkan bir Amerikan doktrinidir. |