Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 334 | Ekim  2006

                   

 

 


Amerikan Neo-Muhafazakarlar Dünya Hakimiyetini Ele Geçiremeyecekler

 

Çev.: Kamil Cengiz

Eric Hobsbawn* / 25.06.2005, www.guardian.co.uk

Soğuk Savaş döneminin etkin gücü ABD'nin, 2001 yılında başlayan dünya hakimiyetini ele geçirme çabasında öne çıkaran üç devamlılık söz konusudur.
Birincisi uluslararası ön hakimiyet pozisyonlarını teşkil etmektedir. Bu pozisyonlar, Soğuk Savaş döneminde komünist rejimin nüfuz alanı dışında kalan bölgelerle sınırlıyken, Sovyetlerin yıkılışından sonra bütün dünyayı artık kapsamaktadır.
Bu hegemonya artık Amerikan ekonomisinin salt büyüklüğüne dayanmamaktadır. Her ne kadar halen büyük olsa da, 1945'den itibaren zayıflamakta ve görece düşüşü sürmektedir. O artık küresel üretimin devi değil. Sanayileşmiş dünyanın merkezi artan bir hızla Asya'nın doğu tarafına kaymaktadır.
Eski emperyalist ülkeler ve başka gelişmiş kapitalist ülkelerinin çoğuna karşılık ABD, sermayenin net ihracatçısı pozisyonunu ve başka ülkelerdeki şirketlerin satın alınması veya oralarda yeni şirketlerin kurulması konusundaki oyunun en büyük katılımcısı pozisyonunu kaybetti.
Devletin finans gücü başkalarının, çoğunlukla Asyalı devletlerin -normal durumlarda kaldırılamayacak- bütçe açığını ayakta tutma konusunda sürdürdükleri hazırlığa dayanmaktadır. Amerikan ekonomisinin nüfûzu bugün büyük çapta Soğuk Savaş'ın mirasına dayanmaktadır: Dünya para birimi olarak Amerikan dolarının rolü, Amerikan şirketlerinin bu dönemde inşa edilen (özellikle silah sanayi ile ilgili dallarda) uluslararası birbirine geçmiş bağlantıları, uluslararası ekonomik ilişkilerin ve ticaret pratiklerinin Amerikan modeline göre ve çoğunlukla Amerikan şirketlerinin patronluğunda yeniden-örgütlenmesi gibi. Bunlar çok yavaş azalan çok güçlü aktif noktalar.
Diğer taraftan -ve bunu Irak savaşı gösterdi- Sovyetlere karşı ciddi bir 'Gönüllüler İttifakı'na dayanan ABD'nin yabancı dünyadaki büyük siyasi nüfuzu, Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra benzerine sahip olmadı. ABD'nin sadece askeri-teknolojik gücü diğer bütün ülkeleri geçiyor. Bu durum, ABD'ye, bugün kısa sürede ve dünyanın her bölgesine yönelik küçük savaşları hızlı bir şekilde kazanması için askeri müdahalelere sahip tek güç olma özelliğini kazandırmaktadır. Fakat Irak savaşının gösterdiği gibi, benzersiz imha gücü bırakın dünyayı, direniş gösteren bir ülkeyi bile kontrol etmeye yetmemektedir. Yine de Amerikan üstünlüğü reeldir ve Sovyetlerin çöküşü bu üstünlüğü küreselleştirmiştir.
Sürekliliğin ikinci üstünlüğü Amerikan imparatorluğun formel koloniler yerine uydu devlet ve himaye altındaki devletler/protektoraları tercih eden özel tavır ve hareketidir. Atlantik-Doğu kıyısının 13 bağımsız kolonisinde ifadesini bulan ismin (Amerikan Birleşik Devletleri) yayılmacılığı kıtasaldı, kolonyal değildi. (Manifest Destiny-Görünür Kader)** düşüncesine dayanan sonraki yayılmacılık bir taraftan yarı-küreseldi ve diğer taraftan Doğu Asya'ya yöneliyordu. Aynı zamanda dünya ticareti ve deniz hakimiyetine dayanan Britanya İmparatorluğunun taklidiydi.
Batı küresi üzerindeki total Amerikan hakimiyetini sağlama çabası o kadar hırslıydı ki, belirli parçaları üzerinde kolonyal idare ile kendini sınırlayamadığını da söylemek de mümkündür.
Buna göre Amerikan İmparatorluğu Washington'un kendilerinden istediğini yapan formel bağımsız devletlerden oluşmaktaydı. Fakat bu -bağımsızlıklarından dolayı- onların hükümetlerine baskı uygulama konusunda sürekli bir hazırlığı gerektiriyordu. Bu baskılar 'rejim değişikliği' tehdidi ve -muhtemelen (Karaibler'deki Mini-Cumhuriyetlerde olduğu gibi) periyodik silahlı müdahalelere kadar gidebiliyordu.
Üçüncü devamlılık çizgisi George Bush etrafındaki neo-muhafazakarları Püriten yerleşimcilerin yeryüzünde Tanrı'nın araçları oldukları konusundaki inanç ve Amerikan devrimiyle birleştirmektedir. Bütün devrimler gibi bu da, sadece potansiyel evrensel yeni özgürlük toplumunu değişmemiş eski dünyanın kokuşmuşluğuna karşı korumada ifadesini bulan dünya misyonerliği kanaatleri oluşturdu. İzolasyonculuk ile Küreselleşme arasındaki çatışmayı çözmenin en etkili yolu, 20. yüzyılda sistematik olarak uygulandı ve 21. yüzyılda bile Washington tarafından yürütülmektedir: Bu yol, "American way of life" (Amerikan yaşam tarzı) için doğrudan ölümcül bir tehlike arz eden ve vatandaşları için hayati bir tehdit oluşturan bir dış düşman keşfetmeye dayanmaktadır. Gerçi Sovyetlerin bitişi bu adayı ortadan kaldırmıştı, fakat 90'lı yılların başlarında Batı kültürünün onu kabulü reddeden diğer kültürler arasındaki 'mücadelesi'nde başka bir aday bulunmuştu: İslam. Bundan dolayı 11 Eylül'deki El-Kaide'nin cani saldırılarının dev siyasi potansiyeli dünyayı yönetenler tarafından hemen keşfedilip kendi faydalarına kullanıldı.
ABD'yi bir dünya gücü haline getiren I. Dünya Savaşı esnasında bu dünyayı değiştiren vizyonları gerçekleştirmek için ilk denemeler gerçekleştirilmişti. Fakat Woodrow Wilson bu konuda ciddi bir başarısızlıkla karşılaştı. Bu Wilson'u haklı olarak kendi selefleri olarak gören Amerikan hakimiyetinin bugünkü Washington'daki ideologları için bir ders olmalı. Soğuk Savaş'ın sonuna kadar bir başka süper güç onlara sınır koymuştu, fakat SSCB'nin yıkılışı bu sınırları da ortadan kaldırdı. Francis Fukuyama aceleden "Tarihini Sonu"nu -Amerikan versiyonundaki kapitalist toplumun her şeyi kuşatıcı ve sürekli zaferini- deklare etti. Aynı zamanda ABD'nin askeri üstünlüğü, dünya hakimiyetini ele geçirmeye inanacak kadar kendini güçlü gören devleti, Britanya İmparatorluğu'nun kendi zamanında hiçbir zaman geliştirmediği kadar aşırı boyutlu bir hırsa cesaret etti. Ve gerçekten de ABD 21. yüzyılın başında tarihte hiç olmamış küresel bir iktidar konumunu elde etti.
Şu an ABD, uluslararası siyasetin geleneksel kriterlerine göre gücü ve çıkarları bütün bir yerküreyi kapsayan tek büyük güçtür. O, diğer bütün güçleri aşıyor.
Geçmişin bütün büyük güçleri ve imparatorlukları tek başına olmadıklarını biliyorlardı ve onların hiçbiri gerçek bir global hakimiyeti hedefleme konumunda değillerdi. Onlardan hiçbiri kendilerini yaralanamaz görmüyorlardı.
Washington'da belli çevreler 11 Eylül'ün tek başına dünya hakimiyetini ele geçirmek için ideal bir fırsat oluşturduğuna karar verdikten sonra gün ışığına çıkan Amerikan politikasında bu besbelli olan tekebbür bir bütün olarak yine de bununla açıklanamıyor. Bir taraftan Amerikan imparatorluğunun 1945-sonrası geleneksel sütunlarına dayanamıyorlardı: Dışişlerinin, silahlı kuvvetlerin ve gizli servislerin yöneticileri ve Soğuk Savaş döneminin devlet adamları ve ideologları, Kissinger ve Brzezinski gibi.
Bunlar da Rumsfeld ve Wolfowitz çapındaki insanlar gibi vicdansız ve acımasızdılar - bu cümleden olarak onların görev dönemlerinde 80'li yıllarda Guatemala'da Maya halkına yönelik bir halk kıyımı uygulanmıştı. Onlar iki nesil boyunca dünyanın çoğu bölgeleri üzerinde emperyal hakimiyet politikası şekillendirdiler ve uyguladılar ve dünyanın geri kalan bölgelerine gözlerini kırpmadan bunu genişletmeye hazırdılar. Onlar Pentagon'un planlayıcıları ve dünya hakimiyetinin neo-muhafazakar temsilcilerine karşı eleştirel bir tutum sergilediler ve sergilemeye devam ediyorlar, çünkü onlara göre neo-muhafazakarların öncü pozisyonlarını tek taraflı olarak askeri güçleriyle genişletmenin dışında somut tasavvurları bulunmamaktadır. Bunu yaparken de Amerikan diplomasisinin ve askeri planlamanın bütün birikmiş tecrübelerini üzerlerinden atıyorlar. Şüphesiz Irak savaşındaki inkıraz bu şüphecileri kendi görüşlerinde destekleyecektir.
Hatta Amerikan Dünya İmparatorluğunun eski Generalleri ve (demokrat ve cumhuriyetçi yönetimlerde görev alan) yöneticileriyle hemfikir olmayanlar bile Washington'un aktüel politikası için Amerikanın emperyal hedefleri ya da Amerikan kapitalizminin global çıkarları açısından hiçbir rasyonel gerekçe bulunmadığı düşüncesine katılabilirler.
Muhtemelen bu politika Amerikan iç politikası bağlamında bir anlama kavuşmaktadır, ister seçim taktikleri ya da başka mülahazalar açısından olsun. Bu durum Amerikan toplumunun içine girdiği derin bir krizin alametleri de olabilir. Veya Washington'daki gücün, bir gurup sözde devrimci doktrinciler tarafından -umulur ki kısa vadeli- ele geçirilmesi de olabilir. En azından Bush'un eski Marksist bir koyu taraftarı bana yarı şaka yarı ciddi şunları söylemişti: "Bu bana dünya devrimini desteklemek için sunulan tek imkan olarak gözüküyor." Bu sorulara daha henüz bir cevap bulunmamaktadır.
Bu projenin akamete uğraması oldukça muhtemeldir. Buna rağmen sürdüğü sürece dünyayı ABD'nin işgalinden doğrudan etkilenenler için tahammül edilemez yapacak, diğerleri için ise dünya daha da emniyetsiz hale gelecek.
* Eric Hobsbawm "Aşırılıkların Asrı? 20. Yüzyılın Dünya Tarihi" kitabının yazarıdır. Bu metin ise V. G. Kiernans'ın "Amerika: Yeni Emperyalizm" kitabının önsözünden iktibastır.
** (Manifest Destiny) fikri muhabir John L. O'Sullivan'a dayanmaktadır ve 19. yüzyılın ABD'nin bütün kıtaya ilahi bir yayılma vazifesine sahip olunduğu inancından yola çıkan bir Amerikan doktrinidir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...