|

Küresel Sistemin Sefaleti
Atasoy MÜFTÜOĞLU

İslam
ülkelerinin maruz bırakıldığı işgal ve istilalar, soykırım ve
katliamlar, işkenceler ve toplama kampları; modern/post-modern
özgürlüklerin, özgürlük söylemlerinin korkunç bir maske olduğunu,
korkunç bir aldatmaca olduğunu gösterdi, Modern/post-modern insan
hakları söyleminin de, çok sahte bir söylem olduğu anlaşıldı. Amerika,
İngiltere ve İsrail; evrensel anlamda mahkum edilmesi gereken çok ağır
insanlık suçları ve savaş suçları işledikleri, işlemeye devam ettikleri
halde; özgürlük ve insan hakları söylemlerini yücelten ülkelerden hiç
bir etkili ses yükselmiyor.
Modernlik adına, modern uygarlık adına, İslam kültür ve uygarlık
değerleri imha ediliyor, kültürlerimiz köleleştiriliyor. Toplumlarımız
daha çok askeri işgallerin neden olduğu ağır tahribatı ve dayanılmaz
acıları konuşuyor, tartışıyor ve paylaşmaya çalışıyor. Ancak, bir diğer
yanda, küreselleşme aracılığıyla, hayatın hemen her alanında,
emperyalist kavramların, kurumların, modellerin, uygulamaların, ilişki
biçimlerinin, kültürlerin, estetik anlayışın sanat ve edebiyat
algısının, modaların, siyasal tercihlerin, tutum ve davranışların,
işgali derinleşerek sürüyor.
Teknik dünya ile insanın deruni dünyası arasındaki uçurumlar her geçen
gün daha çok derinleşiyor. Modern küresel sistem, maddi kazançtan başka
yasası olmayan, çıkar mantığından başka mantık tanımayan, yalnızca
akılcı hesaplar yapan, bankaların ve şirketlerin sistemidir. Modern
küresel sistemin insan'la, insanlıkla hiç bir şekilde bir ilgisi yoktur.
Bütün bunlara rağmen, modern küresel sistem karşısında başkaca bir
seçeneğimiz olmadığı iddia edilebilmektedir. İnsanlık gerçeğin
bilgisiyle değil, propagandanın bilgisiyle hayatını yaşıyor. Dar görüşlü
ideolojik perspektifler insanlığı baskılıyor.
Modernlik adına pazarlanan bayağılaşmalar, ilkelleşmeler hayatımızı
kuşatıyor.
Kendi hayatlarımızı yaşamıyoruz.
Başka hayatlar yaşamaya başlıyoruz.
Kendimizi, düşünce dünyamızı, siyasal tavrımızı, tercihimizi,
kültürümüzü, kendimiz tanımlamıyoruz, maalesef her alanda dışardan
tanımlanıyoruz. Bu durum karşısında, düşünsel/entelektüel açıdan çok
güçlü, çok derinlikli, ilkeli ve ufuklu bir karşı çıkışı
gerçekleştirmemiz, kamuoyunun ilgisini çekebilecek eleştirel bir
düşünsel/entelektüel hareket geliştirmemiz/yükseltmemiz gerekirken;
dünyanın her yerinde ve hayatın her alanında fiilen karşı karşıya
bulunduğumuz çok yönlü saldırıları mistik duygusallıklarla
püskürtebileceğimizi sanıyor ve hep aldanıyoruz.
Umutları da, umutsuzlukları da doğru anlamak gerekiyor. Kültürel
seslerimizi yitirdiğimizi fark etmemiz gerekiyor.
Modern misyonerlik bugün Batılı pop kültürü aracılığıyla sürdürülüyor.
Gençliğimiz, çocuklarımız bu misyonerliğin her türlü tahribatına açık
hale gelmiştir. Nihilist bir gençlikle bir gelecek kurulamayacağını
hatırlamak gerekir. Her konuda, konumumuzu kökten bir biçimde gözden
geçirmeliyiz. İnsana, insanlığa sunulmak üzere yeni anlam çerçeveleri
geliştirmeliyiz. Aktif bir sorgulama bilincine sahip olmayan toplumlar,
cemaatler, bireyler; televizyonların, kitlesel iletişim araçlarının
dünya ölçeğinde yaydığı düşünceleri, yorumları ve propaganda mesajlarını
pasif kabuller halinde tüketiyor.
Medya kültürü, insanları, maalesef Müslümanları da, sahte ve gösterişli
hayatlara yöneltiyor.
Dini hayatımız çok sahte ve aşırı duygusallıkların etkisi altına
giriyor.
Hangi konuda olursa olsun, ödün vererek, konum kazanmaya çalışmak,
laçkalaşmak demektir.
Günümüze egemen olan hayat anlayışı başarıyı ve tüketimi yüceltiyor.
Hemen her kesimde, medya klişelerinden ibaret çok yüzeysel modernlikler
yaşanıyor. Müslümanlar da maalesef bu yüzeysel modernliklere öykünüyor.
Televizyon ve sinemaya maruz kaldığımız günden beridir kendi tarzımızı,
tavrımızı, üslubumuzu koruyamıyoruz, sürdüremiyoruz.
Çok çalkantılı ve çok değişken bir dünyada yaşıyoruz.
Modern zamanların icadı olan uluslar ve etnik gruplar, her yerde
çatışmalara ve ayrımcılıklara yol açıyor. Toprağı ve kanı kutsallaştıran
ilkel saplantılar, bağnazlıklar toplumları etkileyebiliyor. Hangi ülkede
olursa olsun, kültürel baskıya dönüşen çoğunluk kültürleri; azınlık
grupları, hak eşitliği ya da iktidar eşitliği mücadelesine sevk ediyor.
Şovenizm, farklıya düşmanlık ve ırk nefretine dönüşen milliyetçilikler,
modern zamanlarda hayat buldu. İslam uygarlıkları/imparatorlukları
döneminde, pek çok kültür, din, renk, etnik grup, birbirleriyle
çatışmaksızın, aynı derecede meşruiyete sahip olarak birlikte yaşadılar,
Bu tablo bir başka uygarlık dünyasında hiç bir zaman görülmedi. Modern
zamanlarda, ulusların ve etnik grupların icat edilmesiyle birlikte; her
ülkede, milliyetçi mitolojilere ve şovenist mitlerle oluşturulan resmi
tarihlere ihtiyaç duyuldu. Belirtmek gerekir ki; bütün bu milliyetçi
mitolojiler, şovenist mitler; her yerde karşıt mitlerin ortaya çıkmasını
sağladı. Her milliyetçi tarihin ölçüsüzce abartılmış bir tarih olduğunu
bilmek gerekir. Her milliyetçiliğin, her alanda yeni sınırlar
ürettiğini, her yeni sınırın yeni bir ayrımcılık olduğunu hatırlamak
gerekir.
Günümüzde, kimi İslami grupların, cemaatlerin, hareketlerin,
partilerin/siyasetlerin, küresel anaakım içerisinde yer almaya
çalışmaları, İslami geleceğe yönelik umutlarını ve özgüvenlerini
yitirmiş olmaları yüzündendir. İslami direniş hareketlerinin, Amerika ve
İsrail'le savaşılabileceğini, Amerika ve İsrail'in mağlup
edilebileceğini kanıtlayarak umut ve özgüven ürettikleri bir dönemde bu
durumu anlayabilmek mümkün değildir. Hangi ülke için olursa olsun,
Amerika'ya ya da İsrail'e mecbur olmaktan daha büyük bir felaket olamaz.
İsrail'in bir devlet değil, ırkçı bir çete olduğunu bilmek gerekir.
İslam'ı yalnızca bir siyasal mücadele ideolojisi olarak anlamamak,
yorumlamamak gerekir. Hizbullah hareketi, hayatın bütün yönlerine
ilişkin çerçeveler, yanıtlar, projeler, uygulamalar gerçekleştirdiği
için, küresel tiranlık karşısında direnişi sürdürebiliyor. Ortadoğu'da
hiç bir alanda egemenliğe sahip olmayan uyduruk devletler, emperyalist
girişimlerin figüranlığını yaparlarken, Hizbullah, her türlü
emperyalizmle savaşılabileceğini ispatlıyor. |