Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 334 | Ekim  2006

                   

 

 


                            Büyü Bozuldu

                                                                                                                 

Hüseyin ALAN

 Allah'ın bütün kullarına ikram etmiş olduğu fıtri özelliklere, kendilerinin ayrıca ekledikleri beceri ve yetenekleri ile üst bir düzey tutturmuş olan Yahudi kavmi, bu özellikleri nedeniyle büyük işlerin üstesinden gelmeyi de bilmiştir. Buna rağmen fırsatını buldukları çoğu zaman diliminde bu üstünlüklerini ve özelliklerini genellikle kötüye kullanmaktan vazgeçmemişlerdir. Değiştirmedikleri bu vasıflarından hareketle hemcinsleri ile olan ilişkilerinden dolayıdır ki, insanlık tarihinin farklı olarak anılan bir soyu olarak da nam salmışlardır. Tarihte birçok devlet tarafından aşağılanmaları, yeryüzünde oradan oraya sürgün edilmeleri veya başlarına gelenler, onların benzer davranışlar göstermeleri nedeniyle olmuştur. Bunun için gerek iktidar oldukları her iklim ve coğrafyada, gerekse ayaklarının sağlam yer tuttuğu her sürgün yerinde aynı davranışları göstermişler, aynı karşılığı da görmüşlerdir…
Yahudiler, Kral Davut'un sülalesinden gelecek Mesih önderliğinde yeniden toparlanarak arz-ı mevud hayallerini gerçekleştirmek ve yeryüzüne böylece yeniden hükümran olmak için, güçlü bir devlet kurma hayalinden hiç vazgeçmemişlerdir. 1492 son İspanya sürgününden bu yana bir devletleri olmayan Yahudi topluluğu, yüzyılın başlarında da muhtelif ülkelerde bölük pörçük yaşamakta idiler. 20'nci yüzyılın başlarında, Emperyal devletlerin çıkarları ile onların beklentileri çakışınca, Filistin topraklarına daha fazla yerleşmeye başladılar. Nihayetinde onlar hayallerini gerçekleştirecek bir zamanı yeniden yakalamış olacaklardı. Bu noktada, her tür özelliklerine ve becerilerine rağmen kendileri asla bir güç veya oyun kurucu değillerdi. Çünkü büyük Emperyal oyun onların hayalleri üzerine kurulmamıştı. Hangi devlet temsil ederse etsin onlar, emperyalizmin Ortadoğu'ya yönelik politikalarında kullanılan güçlü bir araç, basit bir tetikçi olmaktan öteye de geçemeyeceklerdi…
Devlet olarak resmen kurulduğu 1948 yılından bu yana, gerek topraklarını genişletmek, gerekse bölge devletleri tarafından kabul edilmek için sürekli savaşan/saldırgan taraf oldu. Kendilerine ait olmayan topraklarda tutunabilmek için Araplarla girdiği her savaşı vahşice kazandı. Hem de kısa süreler içerisinde. Önceleri İngiltere, sonraları Batılı devletler ve emperyalizmin son bayraktarı ABD tarafından hep desteklendi. Hem de tek taraflı olarak. Askeri mühimmat açısından elinde bulundurduğu malzemeler komşusu hiçbir devlette olmadı. TC de dâhil. Osmanlı bakiyesi gecekondu devletler, yönetici elitleri ve orduları İsrail karşısında hep acze düştüler, hep yenildiler. Hatırlanacağı gibi, meşhur 6 gün savaşı sonrası, yüzyılın en meşhur Arap milliyetçi lideri Cemal Abdünnasır bile, yenilginin zilletine dayanamayacak ve kahrından ölecekti… Yıllar böyle geçti. Mağlubiyetler, aşağılanmalar, yaralı bilinçler Müslümanlara; galibiyetler, böbürlenmeler ve azgınlıklar ise Yahudilere ait oldu.
Bölgede var olan Türkler, Araplar, Farslar ve Kürtlerin sinsi oyunlarla birbirlerine rakip edilişi, Müslüman nesillerin hafızalarında en büyük düşmanlar olarak kardeşlerinin kodlanması, her birisinin devletlerinin resmi ilişkilerinde İsrail'in tarafında olması vs gibi nedenler de İsrail'in tecavüzkâr politikalarını kolaylaştırıyordu. Aslında olan biten ise, emperyalistlerin kirli oyunlarının derinleştirilmesinden, hepsinin arkasını aynı patrona dayamasından başka bir şey değildi. Çok pis ve büyük bir oyundu bu. Siyasi bilinci henüz gelişmemiş, dolayısı ile olup bitenleri doğru değerlendirememiş Müslümanlar ve cemaat hareketleri bile, çoğu kere bu kirli oyunun farkında değillerdi. Kimileri ırk ve ulus bağlamında, kimileri sosyalist idealler uğrunda, kimileri de liberal demokrasi hayalinde siyasi tavır belirlemişlerdi. Dolayısı ile uzun dönemler boyunca, asabiyet ve aidiyet bağları ile batılı bir siyasal projenin unsurları olurlarken, Müslüman kalmaya(!) da devam ettiler. Bu zaafları nedeniyledir ki; çoğu zaman ortaya çıkan siyasi-sosyal krizlerde, toplumsal gerginliklerde ve bölgesel gelişmelerde her kesim, kendi devlet siyasetleri yönünde refleks gösterdi. İşte bu nedenledir ki; bazen ekonomik güce kavuşmak, bazen askeri kuvvete sahip olmak ve bazen de devlet iktidarını ele geçirmek onların en öncelikli sorunları olmuştu.
Uluhiyet ve Rububiyet telakkisi, işleyen hayat ve reel dünya algısına yansımıyor, tarih ve gelecek bilincine dönüşmüyordu. Dini bir dünya hayalleri üstlerine yıkılmış, yerine seküler bir dünya kurmayı hedeflemişlerdi. İzzeti ve gücü Allah'tan beklemek, hesabını doğru tutarak Allah'tan istemek, gayri her şeyi reddederek Allah'ı en büyük olarak görmek ve dolayısı ile hak din sahipleri olarak üstün olmak vasıfları ihmal edilmişti. Dinin aslı esası, tefekkür dünyası ve salih kişilik kaybolurken siyaset-din ilişkisi kopmuş, sadece özel ve medeni alanda dindar olmak yeterli sayılmıştı. Çünkü düşman, bütün bunların tam tersini güç olarak gösteriyor, sahip oldukları bu güçlü duruşları ile de onları eziyordu. Öyleyse, Müslümanlar da düşmanın 'elinde olanlarla güçlenmeliydi', ama her şeyi ile onlara benzeyerek. Sapkın bir siyasi hâkimiyet, sosyal sıçrama, ekonomik kalkınma, askeri olarak güçlenme vs. aynı mantıktan üremişti. Basit bir muhakeme idi bu, çok basit… Bu nedenledir ki, bir türlü umdukları güce erişemiyorlar, bir türlü kendilerine dönemiyorlardı…
Zihin değişikliğinin gerçekleştiği bu vasatta, emperyalistler ümmeti parça parça böldüler. Her birisini ayrı ayrı uluslaştırdılar. Kimilerinin ayrı devletleri, ayrı sınırları, ayrı kültürleri oldu. Düne kadar aynı kaderi paylaşanlar artık sınır komşusu ülkelere ve rakip topluluklara dönüştüler. Giderek birbirlerine düşman kesildiler. Devlet olamayanlar ise, sınır boylarında dağıtılmış, kaşındığında kanayacak derin yaralara dönüştürülmüşlerdi. Sıra modern reformlara gelince her birisi, geçmişte kendilerini izzetli ve ayrıcalıklı kılan İslam dönemini atlayıp kendi ulusal geçmişlerinden hareketle modern sürece eklemlendi. İnançları, mezhepleri, dilleri, ekonomik ve siyasi yapıları farklılaştı; ulus devlet ve ulus toplumlar oluştu. Modern kültüre, çağdaş değerlere uyum sağlamak için nesillerine batılı değerleri ezberlettiler. Yolun sonucunda varılacak yer belli olmuştu; aşağılanmışlığın, horlanmışlığın her türlüsüne razı gelmek; yaralanmış bilinçler, sahte özgüvenler ve tepkisel duruşlarla oyalanıp durmak…
Batılılar tarafından güçlü kılınan İsrail, işbirlikçi bölge rejimleri sayesinde asıl bu işler için de destekleniyordu. İsrail'in resmi muhatapları siyasi iktidarlar olunca, karşısına çıkan her orduyu yeniyor, her devletle alay ediyordu. Ta ki, benzerlerine kıyasla daha özgün ve yeni nesil bir yapılanmayı gerçekleştiren Lübnan'da Hizbullah ortaya çıkana kadar…
Orada Bir Şey Oldu
Kureyş, Arap toplumunun çok önemli bir kavmiydi. Gününün süper devletleri tarafından onaylanmış ticari imtiyazları, saldırılardan emin, gümrüklerden muaf, 3000 deveyi yükleyip tura çıkacak ve ortaklaşa iş yapacak kadar filo kervanları, şöhreti uluslarası sınırları aşan ve çoğu saray kapılarının ardına kadar kendilerine açıldığı muteber tüccarları, bütün yıla yayılmış ve hemen her kavmin gelip alışveriş yaptığı panayırları, dolayısı ile sosyal, siyasi ağırlıkları, tüm Araplar tarafından onaylanmış olarak Kâbe'den doğan artı prestijleri, güçlü müttefiklere sahip anlaşmaları ve nihayet hiçbir devlete haraç vermeyecek kadar savaşçı ve onurlu bir yapıları vardı... Bütün bunlara rağmen, aralarından elçi olarak çıkmış, toplumsal yapılarını ters yüz ederek yepyeni bir yapı kurmaya çalışan hemşerileri Muhammed (as) ve çok az sayıdaki taraftarları ile olan mücadelelerinde, yeryüzünü düşmanlarına (Müslümanlara) dar etmek istiyorlardı. Dünyevi hesapla, her açıdan aradaki fark, kıyaslanmayacak kadar lehlerine idi… Uhud savaşı, bu Kureyş için bir dönüm noktasıdır. Kaçanları (hicret) geri çeviremedikleri, içerden (Yahudiler), dışardan (müttefik ve paralı bir yığın savaşçı) her yolu denedikleri halde, en az kendileri kadar dünya işlerini bilen, sadece 'ilah' anlayışları farklı, akıllı ve sahici müminler karşısında tutunamadılar. Bedir'in intikamını alamadıkları, onca güç ve itibarlarına rağmen güçlülüklerini kanıtlayamadıkları için bitişleri başlamıştı. Çok da sürmedi, yedi yıl sonra yok olup gittiler…
Bir zamanlar, yenilmeyecek kadar güçlü sanılan bir Osmanlı imajı vardı. Batılılar, Osmanlılar yenilmez ordulara sahiptir, onlarla savaşılamaz diyorlardı. Gerçekten de Osmanlı girdiği her savaşı kazanıyor, önüne çıkan bütün ülkeleri fethediyordu. Nihayet ikinci Viyana seferi sonucunda bu büyü bozuldu. Osmanlı'ya verdiği söze rağmen Kırım hanı Giray Han'ın, Alman ordularının Tuna'yı aşarak zafer sarhoşu Osmanlı'yı arkadan vurmasına engel olmayışı tarihi değiştirdi. Osmanlı da yenilirmiş inancı doğmuştu bir kere; artık her savaşı kaybeden Osmanlı hem toprak kaybediyor, hem de içten içe çürüyordu. Çok değil, o olaydan iki yüzyıl sonra Osmanlı yok olacaktı. Batışının çok sürmesi, 'zenginin iflası' misalinde olduğu gibi yüzyıl sürerken, bir yüz yıl da çağın özel şartları nedeniyle ömrü suni olarak uzatılacaktı…
Yüzyılımızda tanık olduğumuz bir kızıl ordu efsanesi vardır. Çarlık Rusya'sını devirip yeni bir devlet kuran komünistler, yenilmez bir orduya sahip oldukları inancı ile doğu Avrupa, Balkanlar ve ön Asya'da, komünist partilerin de yardımı ile umulmadık zaferler kazanmışlardı. Çok büyük bir imaja sahiptiler. Törenlerde, disiplini ile hayranlık uyandıran dev bir ordu ile şaşalı gösteriler sunuyorlar, görkemli savaş makineleri ile göz kamaştırıyorlardı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman orduları Rusya'nın içlerine, Leningrad'a kadar girdiğinde işler ters yüz olmuştu. Amerika, İran üzerinden yardım etmese idi, Rusya ta o günlerde yok olacaktı. Ama olan olmuştu bir kere, otuz yıl sonra o Rusya da artık yoktu… Tarih bu benzeri örnekleri çokça yazmaktadır…
İsrail, bu güne kadar yukarıdakilere benzer bir imaja sahipti. Arap devletleri ile girdiği her savaşı, karşısında bulduğu her orduyu yenmişti. Hem de kısa süreler içerisinde. 60 yıldır, Filistinlilere çektirmediği kalmamış, kimsenin de gıkı çıkmaz olmuştu. Dünya çapında istihbarat örgütleri, her yerde gerçekleştirdikleri başarılı operasyonları ile ünlenmişti. Kızların bile savaşçılık yaptığı askerleri, insan kasabı lakaplı komutanları, teknoloji harikası silahları ile donanımlı orduları vardı. Arkasına aldığı güçlerden de hareketle, çoluk çocuk demeden savunmasız insanları vahşice katlediyor, yerleşim yerlerini, su kanallarını, elektrik trafolarını, okulları, hastaneleri, yolları ve ekili dikili her şey dâhil bombalıyor, bombalıyordu. Yaptığı işten keyif alan sadist, azgın, militarist bir devlete sahipti. Hiç kimseden korkusu olmayan bir bölge efesi gibiydi. Karşısında ise, taş atmaktan başka bir çaresi olmayan güçsüz, desteksiz bir topluluk kalmıştı. Buna rağmen öldür öldür bitiremiyor, nesilleri ve umutları tüketemiyordu. Tükendiğini sandığı umutlar, yıktığını sandığı güvenler, yaraladığını sandığı bilinçler yeniden, yeniden yeşeriyordu. Satın alacağı liderler, yönlendireceğini sandığı hareketler de artık dönemini kapatıyordu. Bu defa hafife aldığı baldırı çıplak Arap, terörist olarak horladığı mücahit artık bir başkaydı ve onun artık kaybedecek hiç bir şeyi kalmamıştı. Oysa o mücahidin, yakın tarihten aldığı epey bir tecrübesi birikmişti ve farklı bir strateji ile hareket etmekteydi…
İsrail bunu biliyordu, hafızasında kayıtlıydı onun. İkinci İntifada'dan sonra her şey değişmeye yüz tutmuştu. Son çaresi kalmıştı onun; Filistin'de yaşayan her kim olursa olsun, canlı her şeyi ve herkesi aç ve susuz bırakacak, cansız nesneleri ise yerle bir edecekti… Derdi belliydi; masum sayılan (ne demekse) diğer insanlardan ve yerleşim birimlerinden bu örgütlerin aldıkları lojistik bütün destekleri kesmek ve dolayısı ile onları birbirine düşürmekti. Tarihi yapıları yok ederek onları köksüz ve de hafızasız bırakmaktı. En iyi bildiği, en iyi becerdiği numara buydu onun… Ta ki, Hizbullah ortaya çıkana kadar…
Derken İsrail, pis bir numara ile Lübnan'a girdi ve çok önceden hazırlanmış bir planın parçası olarak kirli bir saldırı başlattı. Havadan bombalarla, uzaktan fırlattığı füzelerle güney Lübnan'ı, yerleşim yerlerini perişan etti. Özellikle savaşamayacak durumda olan çocuklara ve kadınlara katliam yaptı. 'Kalkan olarak kullanılıyorlar' iftirası ile gönüllü-paralı 'küçük elçileri' sayesinde dünyayı aldatmaya çalışıyordu. Propagandadan beklediği açıktı; Hizbullah militanlarının halk ile ayrışmasını sağlamak, onları birbirine düşürmekti. 'Başınıza gelenler, işte bu militanlar yüzündendir, onları desteklemeyin' amacı ile var gücünü kullandı, savunmasız, hazırlıksız sivillere. Çok pis ve kirli bir saldırıydı bu… Bütün dünya gibi onlar da biliyorlardı ki; düzenli ordulara karşı savaş veren gerillalar, halkın içinde barınırlar, onlarla birlikte olurlardı. Hele ki, giriş çıkış yapılacak sınırlar, sığınılacak devletler olmayınca. Ama onları halktan ayırmak mümkün değildi çünkü zaten bu örgütlenmede halk onlar, onlar da halkın kendisi idi. Bunun için karada bir adım ileri gidemedi. Bu saldırıyı zaferle noktalayamadı. Yenilmişti, rezil olmuştu. Bütün palavralarına, yutturmaca haberlerine, her yerde var olan gönüllü, para ile satın alınmış ya da korkutulmuş gayri resmi sözcülerine rağmen kaybetti…
Hizbullah örgütü kurulduğu 80'li yıllardan bu yana, amaçları ve yöntemleri itibarı ile yeni bir tarza, çağdaş bir tecrübeye karşılık düşer. Yiğitlikleri, kahramanlıkları, dürüstlükleri, Allah'ın mesajına muhatap herkese insan gibi davranışları, kendi insanları ile kaynaşmışlıkları, sosyal-kültürel çalışmaları ve askeri yapıları ile bir bütündür. Hayatı bütünüyle kucaklamaya çalışan, hayatın içinde var olan her alana müdahale eden bir anlayışla, yeni bir dünya kurma hedefi ile 'yeni nesil' bir örgütlenme modelidir. Onlar diğerleri gibi, sistem içinde eklemlenmiş ne bir parti, evrensel değerler ve kimlikler uğruna direnen ne bir STK, sistemin kendisine değil ürettiği zulümlerden biri olan yoksulluğa karşı hareket eden ne bir yardım kuruluşu, yanlış değerlendirmeler sonucu kendi insanını öldüren ne bir militarist örgüt, çağın dayatması karşısında çözülüp acze düşen ve heyecanını yitirip kurtuluş için bireyselliği tercih eden ne de bir özgürlükçü… vs. değillerdir. Ama bütün görevleri gereği gibi yapmaya çabalayan, her bir alanın sorumluluğunu üstlenmiş, hepsini bir bütünden hareketle yürüten sahici bir topluluktur. Hepsinden önemlisi de; siyasi/sosyal bir ideali olan ve yapıp ettiklerini bu ideal çerçevesinde bir hedefe oturtan bir anlayışın sahipleridir... Bu tarafları iledir ki, rakipleri ve hatta düşmanları tarafından bile sevilmekte, kendilerine saygı duyulup güvenilmektedir… Bu durumu en iyi İsrail bilir. Daha önce bir iki kez karşılaşmışlar, hepsinde de benzer aşağılanmayı tatmışlardır. Son saldırıdan bir önceki adımda, Hariri suikastı ile ortalığı boş, Hizbullah'ı desteksiz bıraktığını varsayarak saldırıya geçmişti ama yine tutturamadı. Efendisi ABD'nin zorlamasına, arkadan iteklemesine rağmen beceremedi. Ama İsrail'in bu seferki saldırganlığının faturası çok ağır çıkmıştı. Özellikle son olayda büyü bozulmuş, gerçekler gün yüzüne çıkmıştı bir kere... İşte bu durum sonun başlangıcını gösterir. Tıpkı tarihteki benzerlerinin akıbeti gibi bir akıbet İsrail'i beklemektedir…
Lübnan saldırısının en büyük sonucu; yeryüzündeki İslamcılara ve Müslüman olan halka kazandırdığı güvendir, gururdur, kaybettiği heyecanın geri dönüşüne sağladığı katkıdır. Hizbullah'ın model olarak evvelkilerden farklı bir yapısı ve işleyişi görülmüştür. Siyasi-toplumsal bir iddiayı ve hedefi yitirerek ana ekseni yitirmiş, insan hakları ve özgürlükleri çerçevesinde direniş gösterdiğini sanan hak arayıcılarına, bu işlerin nasıl olması gerektiğini bir kez daha ama canlı olarak hatırlatmıştır. Hedeflerini ve amaçlarını yitirerek kalabalığa karışmış, hasb'el-kader bir yerlerde bulunmayı marifet sanmış, amaçsız ve hedefsiz kaldığı için her tür yönlendirilmeye mahkûm olmuş acizlere de çok şey göstermiştir… Orduların ve devletlerin yapamadıklarını, İslamcı olan bir örgüt, hem de cürümünden fazlası ile becermiştir. İşte asıl bu durumu gözlerden saklayabilmek, saptırabilmek mümkün olmayacaktır. Başarının arkasında yatan anlayışı, çabayı, uzun soluklu sabrı ve onun sonunda gelen bu askeri neticeyi ise esastan koparmadan.
Filistin başta olmak üzere, Mısır'da, Suudi Arabistan'da, Ürdün'de vs. artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. 'İsrail büyük elçisi Mübarek' sloganı atarak Mısır sokaklarında yürüyen siyasi heyecan, tarihi Emevi camisinde toplanarak Şii Hizbullah'a dua eden ve gönüllü asker olarak adanan Sünni kardeşlik, 'Hizbullah'a fikren karşıyım ama mücadelesinde yanındayım' diyebilen bir Hıristiyan vatandaşlık; işi Şii-Sünni ayırımına dökerek Türkiye'ye koşan sahte kralları ve benzeri zalimleri artık taşımayacaktır… Bundan böyle anlaşılması gereken şudur; tüm servetlerine, azametlerine ve devlet güçlerine rağmen işbirlikçi rejimler, başka ideolojilerden kopya İslamcı hareketler artık bu sahtelikleri daha fazla sürdüremeyecektir (En son Saddam misalinde ve Abbas liderliğinde olduğu gibi). Onlar da, İsrail ile birlikte hep beraber batacaklardır. Burada olan budur ve tüm sahteliklerle beraber büyü bozulmuş, bir dönem kapanmaya yüz tutmuştur. Artık çok sürmez; İsrail'in batışı engellemeyecek, destekçisi rejimler de çökecektir. Bu aynı zamanda ABD projelerinin, buralarda uzaktan kumanda ile yürümeyeceğini de göstermiştir. Evet, 'yeni bir Ortadoğu doğacaktır', 'Ortadoğu'da kavşak noktasına gelinmiştir' ama bu Bush'un ve İsrail'in istediği biçimde asla olmayacaktır. Burada olan budur ve tarih bu kez de, bu tarafı ile tekerrür edecektir. Yaşayarak görmek isteyenlere, bilinçlenerek sorumluluk almak isteyenlere ise, hadi bakalım kolay gelsin…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...