|

Büyü Bozuldu
Hüseyin ALAN

Allah'ın
bütün kullarına ikram etmiş olduğu fıtri özelliklere, kendilerinin
ayrıca ekledikleri beceri ve yetenekleri ile üst bir düzey tutturmuş
olan Yahudi kavmi, bu özellikleri nedeniyle büyük işlerin üstesinden
gelmeyi de bilmiştir. Buna rağmen fırsatını buldukları çoğu zaman
diliminde bu üstünlüklerini ve özelliklerini genellikle kötüye
kullanmaktan vazgeçmemişlerdir. Değiştirmedikleri bu vasıflarından
hareketle hemcinsleri ile olan ilişkilerinden dolayıdır ki, insanlık
tarihinin farklı olarak anılan bir soyu olarak da nam salmışlardır.
Tarihte birçok devlet tarafından aşağılanmaları, yeryüzünde oradan oraya
sürgün edilmeleri veya başlarına gelenler, onların benzer davranışlar
göstermeleri nedeniyle olmuştur. Bunun için gerek iktidar oldukları her
iklim ve coğrafyada, gerekse ayaklarının sağlam yer tuttuğu her sürgün
yerinde aynı davranışları göstermişler, aynı karşılığı da görmüşlerdir…
Yahudiler, Kral Davut'un sülalesinden gelecek Mesih önderliğinde yeniden
toparlanarak arz-ı mevud hayallerini gerçekleştirmek ve yeryüzüne
böylece yeniden hükümran olmak için, güçlü bir devlet kurma hayalinden
hiç vazgeçmemişlerdir. 1492 son İspanya sürgününden bu yana bir
devletleri olmayan Yahudi topluluğu, yüzyılın başlarında da muhtelif
ülkelerde bölük pörçük yaşamakta idiler. 20'nci yüzyılın başlarında,
Emperyal devletlerin çıkarları ile onların beklentileri çakışınca,
Filistin topraklarına daha fazla yerleşmeye başladılar. Nihayetinde
onlar hayallerini gerçekleştirecek bir zamanı yeniden yakalamış
olacaklardı. Bu noktada, her tür özelliklerine ve becerilerine rağmen
kendileri asla bir güç veya oyun kurucu değillerdi. Çünkü büyük Emperyal
oyun onların hayalleri üzerine kurulmamıştı. Hangi devlet temsil ederse
etsin onlar, emperyalizmin Ortadoğu'ya yönelik politikalarında
kullanılan güçlü bir araç, basit bir tetikçi olmaktan öteye de
geçemeyeceklerdi…
Devlet olarak resmen kurulduğu 1948 yılından bu yana, gerek topraklarını
genişletmek, gerekse bölge devletleri tarafından kabul edilmek için
sürekli savaşan/saldırgan taraf oldu. Kendilerine ait olmayan
topraklarda tutunabilmek için Araplarla girdiği her savaşı vahşice
kazandı. Hem de kısa süreler içerisinde. Önceleri İngiltere, sonraları
Batılı devletler ve emperyalizmin son bayraktarı ABD tarafından hep
desteklendi. Hem de tek taraflı olarak. Askeri mühimmat açısından elinde
bulundurduğu malzemeler komşusu hiçbir devlette olmadı. TC de dâhil.
Osmanlı bakiyesi gecekondu devletler, yönetici elitleri ve orduları
İsrail karşısında hep acze düştüler, hep yenildiler. Hatırlanacağı gibi,
meşhur 6 gün savaşı sonrası, yüzyılın en meşhur Arap milliyetçi lideri
Cemal Abdünnasır bile, yenilginin zilletine dayanamayacak ve kahrından
ölecekti… Yıllar böyle geçti. Mağlubiyetler, aşağılanmalar, yaralı
bilinçler Müslümanlara; galibiyetler, böbürlenmeler ve azgınlıklar ise
Yahudilere ait oldu.
Bölgede var olan Türkler, Araplar, Farslar ve Kürtlerin sinsi oyunlarla
birbirlerine rakip edilişi, Müslüman nesillerin hafızalarında en büyük
düşmanlar olarak kardeşlerinin kodlanması, her birisinin devletlerinin
resmi ilişkilerinde İsrail'in tarafında olması vs gibi nedenler de
İsrail'in tecavüzkâr politikalarını kolaylaştırıyordu. Aslında olan
biten ise, emperyalistlerin kirli oyunlarının derinleştirilmesinden,
hepsinin arkasını aynı patrona dayamasından başka bir şey değildi. Çok
pis ve büyük bir oyundu bu. Siyasi bilinci henüz gelişmemiş, dolayısı
ile olup bitenleri doğru değerlendirememiş Müslümanlar ve cemaat
hareketleri bile, çoğu kere bu kirli oyunun farkında değillerdi.
Kimileri ırk ve ulus bağlamında, kimileri sosyalist idealler uğrunda,
kimileri de liberal demokrasi hayalinde siyasi tavır belirlemişlerdi.
Dolayısı ile uzun dönemler boyunca, asabiyet ve aidiyet bağları ile
batılı bir siyasal projenin unsurları olurlarken, Müslüman kalmaya(!) da
devam ettiler. Bu zaafları nedeniyledir ki; çoğu zaman ortaya çıkan
siyasi-sosyal krizlerde, toplumsal gerginliklerde ve bölgesel
gelişmelerde her kesim, kendi devlet siyasetleri yönünde refleks
gösterdi. İşte bu nedenledir ki; bazen ekonomik güce kavuşmak, bazen
askeri kuvvete sahip olmak ve bazen de devlet iktidarını ele geçirmek
onların en öncelikli sorunları olmuştu.
Uluhiyet ve Rububiyet telakkisi, işleyen hayat ve reel dünya algısına
yansımıyor, tarih ve gelecek bilincine dönüşmüyordu. Dini bir dünya
hayalleri üstlerine yıkılmış, yerine seküler bir dünya kurmayı
hedeflemişlerdi. İzzeti ve gücü Allah'tan beklemek, hesabını doğru
tutarak Allah'tan istemek, gayri her şeyi reddederek Allah'ı en büyük
olarak görmek ve dolayısı ile hak din sahipleri olarak üstün olmak
vasıfları ihmal edilmişti. Dinin aslı esası, tefekkür dünyası ve salih
kişilik kaybolurken siyaset-din ilişkisi kopmuş, sadece özel ve medeni
alanda dindar olmak yeterli sayılmıştı. Çünkü düşman, bütün bunların tam
tersini güç olarak gösteriyor, sahip oldukları bu güçlü duruşları ile de
onları eziyordu. Öyleyse, Müslümanlar da düşmanın 'elinde olanlarla
güçlenmeliydi', ama her şeyi ile onlara benzeyerek. Sapkın bir siyasi
hâkimiyet, sosyal sıçrama, ekonomik kalkınma, askeri olarak güçlenme vs.
aynı mantıktan üremişti. Basit bir muhakeme idi bu, çok basit… Bu
nedenledir ki, bir türlü umdukları güce erişemiyorlar, bir türlü
kendilerine dönemiyorlardı…
Zihin değişikliğinin gerçekleştiği bu vasatta, emperyalistler ümmeti
parça parça böldüler. Her birisini ayrı ayrı uluslaştırdılar.
Kimilerinin ayrı devletleri, ayrı sınırları, ayrı kültürleri oldu. Düne
kadar aynı kaderi paylaşanlar artık sınır komşusu ülkelere ve rakip
topluluklara dönüştüler. Giderek birbirlerine düşman kesildiler. Devlet
olamayanlar ise, sınır boylarında dağıtılmış, kaşındığında kanayacak
derin yaralara dönüştürülmüşlerdi. Sıra modern reformlara gelince her
birisi, geçmişte kendilerini izzetli ve ayrıcalıklı kılan İslam dönemini
atlayıp kendi ulusal geçmişlerinden hareketle modern sürece eklemlendi.
İnançları, mezhepleri, dilleri, ekonomik ve siyasi yapıları farklılaştı;
ulus devlet ve ulus toplumlar oluştu. Modern kültüre, çağdaş değerlere
uyum sağlamak için nesillerine batılı değerleri ezberlettiler. Yolun
sonucunda varılacak yer belli olmuştu; aşağılanmışlığın, horlanmışlığın
her türlüsüne razı gelmek; yaralanmış bilinçler, sahte özgüvenler ve
tepkisel duruşlarla oyalanıp durmak…
Batılılar tarafından güçlü kılınan İsrail, işbirlikçi bölge rejimleri
sayesinde asıl bu işler için de destekleniyordu. İsrail'in resmi
muhatapları siyasi iktidarlar olunca, karşısına çıkan her orduyu
yeniyor, her devletle alay ediyordu. Ta ki, benzerlerine kıyasla daha
özgün ve yeni nesil bir yapılanmayı gerçekleştiren Lübnan'da Hizbullah
ortaya çıkana kadar…
Orada Bir Şey Oldu
Kureyş, Arap toplumunun çok önemli bir kavmiydi. Gününün süper
devletleri tarafından onaylanmış ticari imtiyazları, saldırılardan emin,
gümrüklerden muaf, 3000 deveyi yükleyip tura çıkacak ve ortaklaşa iş
yapacak kadar filo kervanları, şöhreti uluslarası sınırları aşan ve çoğu
saray kapılarının ardına kadar kendilerine açıldığı muteber tüccarları,
bütün yıla yayılmış ve hemen her kavmin gelip alışveriş yaptığı
panayırları, dolayısı ile sosyal, siyasi ağırlıkları, tüm Araplar
tarafından onaylanmış olarak Kâbe'den doğan artı prestijleri, güçlü
müttefiklere sahip anlaşmaları ve nihayet hiçbir devlete haraç
vermeyecek kadar savaşçı ve onurlu bir yapıları vardı... Bütün bunlara
rağmen, aralarından elçi olarak çıkmış, toplumsal yapılarını ters yüz
ederek yepyeni bir yapı kurmaya çalışan hemşerileri Muhammed (as) ve çok
az sayıdaki taraftarları ile olan mücadelelerinde, yeryüzünü
düşmanlarına (Müslümanlara) dar etmek istiyorlardı. Dünyevi hesapla, her
açıdan aradaki fark, kıyaslanmayacak kadar lehlerine idi… Uhud savaşı,
bu Kureyş için bir dönüm noktasıdır. Kaçanları (hicret) geri
çeviremedikleri, içerden (Yahudiler), dışardan (müttefik ve paralı bir
yığın savaşçı) her yolu denedikleri halde, en az kendileri kadar dünya
işlerini bilen, sadece 'ilah' anlayışları farklı, akıllı ve sahici
müminler karşısında tutunamadılar. Bedir'in intikamını alamadıkları,
onca güç ve itibarlarına rağmen güçlülüklerini kanıtlayamadıkları için
bitişleri başlamıştı. Çok da sürmedi, yedi yıl sonra yok olup gittiler…
Bir zamanlar, yenilmeyecek kadar güçlü sanılan bir Osmanlı imajı vardı.
Batılılar, Osmanlılar yenilmez ordulara sahiptir, onlarla savaşılamaz
diyorlardı. Gerçekten de Osmanlı girdiği her savaşı kazanıyor, önüne
çıkan bütün ülkeleri fethediyordu. Nihayet ikinci Viyana seferi
sonucunda bu büyü bozuldu. Osmanlı'ya verdiği söze rağmen Kırım hanı
Giray Han'ın, Alman ordularının Tuna'yı aşarak zafer sarhoşu Osmanlı'yı
arkadan vurmasına engel olmayışı tarihi değiştirdi. Osmanlı da
yenilirmiş inancı doğmuştu bir kere; artık her savaşı kaybeden Osmanlı
hem toprak kaybediyor, hem de içten içe çürüyordu. Çok değil, o olaydan
iki yüzyıl sonra Osmanlı yok olacaktı. Batışının çok sürmesi, 'zenginin
iflası' misalinde olduğu gibi yüzyıl sürerken, bir yüz yıl da çağın özel
şartları nedeniyle ömrü suni olarak uzatılacaktı…
Yüzyılımızda tanık olduğumuz bir kızıl ordu efsanesi vardır. Çarlık
Rusya'sını devirip yeni bir devlet kuran komünistler, yenilmez bir
orduya sahip oldukları inancı ile doğu Avrupa, Balkanlar ve ön Asya'da,
komünist partilerin de yardımı ile umulmadık zaferler kazanmışlardı. Çok
büyük bir imaja sahiptiler. Törenlerde, disiplini ile hayranlık
uyandıran dev bir ordu ile şaşalı gösteriler sunuyorlar, görkemli savaş
makineleri ile göz kamaştırıyorlardı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman
orduları Rusya'nın içlerine, Leningrad'a kadar girdiğinde işler ters yüz
olmuştu. Amerika, İran üzerinden yardım etmese idi, Rusya ta o günlerde
yok olacaktı. Ama olan olmuştu bir kere, otuz yıl sonra o Rusya da artık
yoktu… Tarih bu benzeri örnekleri çokça yazmaktadır…
İsrail, bu güne kadar yukarıdakilere benzer bir imaja sahipti. Arap
devletleri ile girdiği her savaşı, karşısında bulduğu her orduyu
yenmişti. Hem de kısa süreler içerisinde. 60 yıldır, Filistinlilere
çektirmediği kalmamış, kimsenin de gıkı çıkmaz olmuştu. Dünya çapında
istihbarat örgütleri, her yerde gerçekleştirdikleri başarılı
operasyonları ile ünlenmişti. Kızların bile savaşçılık yaptığı
askerleri, insan kasabı lakaplı komutanları, teknoloji harikası
silahları ile donanımlı orduları vardı. Arkasına aldığı güçlerden de
hareketle, çoluk çocuk demeden savunmasız insanları vahşice katlediyor,
yerleşim yerlerini, su kanallarını, elektrik trafolarını, okulları,
hastaneleri, yolları ve ekili dikili her şey dâhil bombalıyor,
bombalıyordu. Yaptığı işten keyif alan sadist, azgın, militarist bir
devlete sahipti. Hiç kimseden korkusu olmayan bir bölge efesi gibiydi.
Karşısında ise, taş atmaktan başka bir çaresi olmayan güçsüz, desteksiz
bir topluluk kalmıştı. Buna rağmen öldür öldür bitiremiyor, nesilleri ve
umutları tüketemiyordu. Tükendiğini sandığı umutlar, yıktığını sandığı
güvenler, yaraladığını sandığı bilinçler yeniden, yeniden yeşeriyordu.
Satın alacağı liderler, yönlendireceğini sandığı hareketler de artık
dönemini kapatıyordu. Bu defa hafife aldığı baldırı çıplak Arap,
terörist olarak horladığı mücahit artık bir başkaydı ve onun artık
kaybedecek hiç bir şeyi kalmamıştı. Oysa o mücahidin, yakın tarihten
aldığı epey bir tecrübesi birikmişti ve farklı bir strateji ile hareket
etmekteydi…
İsrail bunu biliyordu, hafızasında kayıtlıydı onun. İkinci İntifada'dan
sonra her şey değişmeye yüz tutmuştu. Son çaresi kalmıştı onun;
Filistin'de yaşayan her kim olursa olsun, canlı her şeyi ve herkesi aç
ve susuz bırakacak, cansız nesneleri ise yerle bir edecekti… Derdi
belliydi; masum sayılan (ne demekse) diğer insanlardan ve yerleşim
birimlerinden bu örgütlerin aldıkları lojistik bütün destekleri kesmek
ve dolayısı ile onları birbirine düşürmekti. Tarihi yapıları yok ederek
onları köksüz ve de hafızasız bırakmaktı. En iyi bildiği, en iyi
becerdiği numara buydu onun… Ta ki, Hizbullah ortaya çıkana kadar…
Derken İsrail, pis bir numara ile Lübnan'a girdi ve çok önceden
hazırlanmış bir planın parçası olarak kirli bir saldırı başlattı.
Havadan bombalarla, uzaktan fırlattığı füzelerle güney Lübnan'ı,
yerleşim yerlerini perişan etti. Özellikle savaşamayacak durumda olan
çocuklara ve kadınlara katliam yaptı. 'Kalkan olarak kullanılıyorlar'
iftirası ile gönüllü-paralı 'küçük elçileri' sayesinde dünyayı aldatmaya
çalışıyordu. Propagandadan beklediği açıktı; Hizbullah militanlarının
halk ile ayrışmasını sağlamak, onları birbirine düşürmekti. 'Başınıza
gelenler, işte bu militanlar yüzündendir, onları desteklemeyin' amacı
ile var gücünü kullandı, savunmasız, hazırlıksız sivillere. Çok pis ve
kirli bir saldırıydı bu… Bütün dünya gibi onlar da biliyorlardı ki;
düzenli ordulara karşı savaş veren gerillalar, halkın içinde barınırlar,
onlarla birlikte olurlardı. Hele ki, giriş çıkış yapılacak sınırlar,
sığınılacak devletler olmayınca. Ama onları halktan ayırmak mümkün
değildi çünkü zaten bu örgütlenmede halk onlar, onlar da halkın kendisi
idi. Bunun için karada bir adım ileri gidemedi. Bu saldırıyı zaferle
noktalayamadı. Yenilmişti, rezil olmuştu. Bütün palavralarına,
yutturmaca haberlerine, her yerde var olan gönüllü, para ile satın
alınmış ya da korkutulmuş gayri resmi sözcülerine rağmen kaybetti…
Hizbullah örgütü kurulduğu 80'li yıllardan bu yana, amaçları ve
yöntemleri itibarı ile yeni bir tarza, çağdaş bir tecrübeye karşılık
düşer. Yiğitlikleri, kahramanlıkları, dürüstlükleri, Allah'ın mesajına
muhatap herkese insan gibi davranışları, kendi insanları ile
kaynaşmışlıkları, sosyal-kültürel çalışmaları ve askeri yapıları ile bir
bütündür. Hayatı bütünüyle kucaklamaya çalışan, hayatın içinde var olan
her alana müdahale eden bir anlayışla, yeni bir dünya kurma hedefi ile
'yeni nesil' bir örgütlenme modelidir. Onlar diğerleri gibi, sistem
içinde eklemlenmiş ne bir parti, evrensel değerler ve kimlikler uğruna
direnen ne bir STK, sistemin kendisine değil ürettiği zulümlerden biri
olan yoksulluğa karşı hareket eden ne bir yardım kuruluşu, yanlış
değerlendirmeler sonucu kendi insanını öldüren ne bir militarist örgüt,
çağın dayatması karşısında çözülüp acze düşen ve heyecanını yitirip
kurtuluş için bireyselliği tercih eden ne de bir özgürlükçü… vs.
değillerdir. Ama bütün görevleri gereği gibi yapmaya çabalayan, her bir
alanın sorumluluğunu üstlenmiş, hepsini bir bütünden hareketle yürüten
sahici bir topluluktur. Hepsinden önemlisi de; siyasi/sosyal bir ideali
olan ve yapıp ettiklerini bu ideal çerçevesinde bir hedefe oturtan bir
anlayışın sahipleridir... Bu tarafları iledir ki, rakipleri ve hatta
düşmanları tarafından bile sevilmekte, kendilerine saygı duyulup
güvenilmektedir… Bu durumu en iyi İsrail bilir. Daha önce bir iki kez
karşılaşmışlar, hepsinde de benzer aşağılanmayı tatmışlardır. Son
saldırıdan bir önceki adımda, Hariri suikastı ile ortalığı boş,
Hizbullah'ı desteksiz bıraktığını varsayarak saldırıya geçmişti ama yine
tutturamadı. Efendisi ABD'nin zorlamasına, arkadan iteklemesine rağmen
beceremedi. Ama İsrail'in bu seferki saldırganlığının faturası çok ağır
çıkmıştı. Özellikle son olayda büyü bozulmuş, gerçekler gün yüzüne
çıkmıştı bir kere... İşte bu durum sonun başlangıcını gösterir. Tıpkı
tarihteki benzerlerinin akıbeti gibi bir akıbet İsrail'i beklemektedir…
Lübnan saldırısının en büyük sonucu; yeryüzündeki İslamcılara ve
Müslüman olan halka kazandırdığı güvendir, gururdur, kaybettiği
heyecanın geri dönüşüne sağladığı katkıdır. Hizbullah'ın model olarak
evvelkilerden farklı bir yapısı ve işleyişi görülmüştür.
Siyasi-toplumsal bir iddiayı ve hedefi yitirerek ana ekseni yitirmiş,
insan hakları ve özgürlükleri çerçevesinde direniş gösterdiğini sanan
hak arayıcılarına, bu işlerin nasıl olması gerektiğini bir kez daha ama
canlı olarak hatırlatmıştır. Hedeflerini ve amaçlarını yitirerek
kalabalığa karışmış, hasb'el-kader bir yerlerde bulunmayı marifet
sanmış, amaçsız ve hedefsiz kaldığı için her tür yönlendirilmeye mahkûm
olmuş acizlere de çok şey göstermiştir… Orduların ve devletlerin
yapamadıklarını, İslamcı olan bir örgüt, hem de cürümünden fazlası ile
becermiştir. İşte asıl bu durumu gözlerden saklayabilmek, saptırabilmek
mümkün olmayacaktır. Başarının arkasında yatan anlayışı, çabayı, uzun
soluklu sabrı ve onun sonunda gelen bu askeri neticeyi ise esastan
koparmadan.
Filistin başta olmak üzere, Mısır'da, Suudi Arabistan'da, Ürdün'de vs.
artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. 'İsrail büyük elçisi Mübarek'
sloganı atarak Mısır sokaklarında yürüyen siyasi heyecan, tarihi Emevi
camisinde toplanarak Şii Hizbullah'a dua eden ve gönüllü asker olarak
adanan Sünni kardeşlik, 'Hizbullah'a fikren karşıyım ama mücadelesinde
yanındayım' diyebilen bir Hıristiyan vatandaşlık; işi Şii-Sünni
ayırımına dökerek Türkiye'ye koşan sahte kralları ve benzeri zalimleri
artık taşımayacaktır… Bundan böyle anlaşılması gereken şudur; tüm
servetlerine, azametlerine ve devlet güçlerine rağmen işbirlikçi
rejimler, başka ideolojilerden kopya İslamcı hareketler artık bu
sahtelikleri daha fazla sürdüremeyecektir (En son Saddam misalinde ve
Abbas liderliğinde olduğu gibi). Onlar da, İsrail ile birlikte hep
beraber batacaklardır. Burada olan budur ve tüm sahteliklerle beraber
büyü bozulmuş, bir dönem kapanmaya yüz tutmuştur. Artık çok sürmez;
İsrail'in batışı engellemeyecek, destekçisi rejimler de çökecektir. Bu
aynı zamanda ABD projelerinin, buralarda uzaktan kumanda ile
yürümeyeceğini de göstermiştir. Evet, 'yeni bir Ortadoğu doğacaktır',
'Ortadoğu'da kavşak noktasına gelinmiştir' ama bu Bush'un ve İsrail'in
istediği biçimde asla olmayacaktır. Burada olan budur ve tarih bu kez
de, bu tarafı ile tekerrür edecektir. Yaşayarak görmek isteyenlere,
bilinçlenerek sorumluluk almak isteyenlere ise, hadi bakalım kolay
gelsin… |