|

Gülümsetirken Düşündürten
Kısa Haber-Yorumlar II
Arif KAYA

8)
American Enterprise Institute adlı, yeni muhafazakâr eğilimli fikir
kuruluşunda konuşan ve soruları yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan'ın danışmanı Cüneyd Zapsu, "Bir süre önce günlerce Türkiye'de
gazetelerin baş sayfasındaydım. Eşim başı açık, erkeklerle camide namaz
kıldı diye eleştirildim. Başbakan'ın tepkisi ne oldu? "Aile içi meseleye
karışmayın" dedi. Gizli bir İslamcı gündemi olsa böyle der miydi? Bu
adam dürüst bir adam, kendi inançlarında samimi. Lütfen şunu yapmaya
çalışın... Sömürmek kötü bir kelime, ama kullanmak... Bu adamdan
yararlanmayı bilmelisiniz. Çünkü çok geniş bir itibarı var, hem inançlı
olması hem de Batı tipi demokrasiyi benimsemesi nedeniyle. Devirmeye
çalışmak yerine, delikten aşağı süpürmek yerine onu kullanın. Bakın
bugünkü duruma. Alternatifimiz kim? [Milliyet, 08/04/2006]
Gülmeli mi, ağlamalı mı bilmiyorum. Doğu tipi marketing (pazarlama)
yöntemlerinden birisi de bu olmalı anlaşılan. Kişi bir kez müteşebbis
olmasın -buraya bir mim pardon BİM koyalım-, bu tür
enterprise(girişim)lere teşebbüs edebiliyor. Argoda böyle durumlar için
daha başka ifadeler de kullanılabiliyor. Ama en hafif deyimle
işbirlikçilik filan dense de şimdilerde bu işbirliği olarak algılanıyor.
Sam emicemizin neo-con(yeni-muhafazakar)larıyla muhabbeti koyulaştıran;
açık seçik, dobra dobra, lafı eğip bükmeden konuşan Törki'deki
muhafazakar(conservative)ların danışmanlarından biri olan bu zat,
anlaşılan o ki açıkgöz, uyanık, girişken (enterprise) bir zat.
Sarfettiği bu sözlerden, cesaret(enterprise)inden dolayı bir de günahını
aldılar. Danışmanı olduğu Baş bakan'a hakaretten dolayı suç duyurusunda
bulundular, eleştirip yerden yere vurdular. Başbakan'ın dış politika
danışmanı Egemen Bağış, ''Türkiye, ABD'nin Ortadoğu'daki en güvenilir
müttefikidir. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu böyle kalacaktır''
(AA, 30/03/2006) derken, yine bir diğer siyasi başdanışmanı Ömer Çelik
de "Türkiye'nin elindeki en büyük gücün laiklik ilkesi olduğunu
görüyoruz. Laiklik ilkesi bizim hem iç barışımızı sağlıyor; hem de
etrafımızdaki kaynayan kazandan kendimizi korumamızı sağlıyor.
Çevremizde yaşanan tecrübelere baktıkça, laikliği elimizdeki en büyük
nükleer güç olarak görüyorum" (Hürriyet, 13/10/2005) dememiş miydi yakın
zamanda. Valla ben nükleer gücümüz olduğunu bilmiyordum. Meğer varmış
da(!), haberimiz yokmuş. Artıkın nükleer güç arayışına girip de Sam
emicemizle papaz olmayız İran gibi. Nitekim neo'suyla, eskisiyle bu
con(can)lar hep birlikte -coniler de dahil- elele, kolkola Ortadoğu'da
BOP, GOP -COP da var mı idi hatırlamıyorum- gibi
teşebbüs(enterprise)lere giriştiler, başladılar Ortadoğu'ya enterprise
(yatırım) yapmaya. Hür dünya ile birlikte, Ortadoğu'daki insanlar da
hürleşsin, özgürleşsin deyu, Batı tipi demokrasinin nimetlerinden(!),
faziletlerinden(!) yararlanabilsin diye çırpınıp durmaktalar. Hizb'ul
ABD'nin (ABD ve taraftarlarının) yok İsrail'in güvenliğini sağlamak, yok
petrol yataklarını kontrol altına alıp sömürüye devam etmek, yok
kendisine bağlı rejimlerin akıbetini güvenceye almak ve direnenleri de
tedip etmek için askeri teşebbüs(enterprise)de bulunduğu iddiaları ise
şom ağızlıların, şer ekseninin, kirli (tayyip olmayan) mihrakların
uydurduğu şeyler, külliyen iftira bunlar. Böylelerine haddini ancak ve
ancak Enterprise (savaş gemisi) bildirir. Peki böyle danışmanları
(akıldaneleri) olan Başkan'ın hali ne mi olur? Bu dünyada "kılavuzu
karga olanın, burnu … çıkmaz", öte dünyada ise… Müsaadenizle onu da ben
söylemeyeyim. Bi zahmet açın Kelam-ı Kadim'e bakıverin.
9) Bugün Kainatın efendisi peygamberimizin ölüm yıldönümü. O, son
konuşmasında ashabı ile böyle helalleşti ve demokrasi dünyasındaki tüm
yöneticilere böyle örnek oldu. Evet... Vefatından iki gün önceki son
konuşmasında böyle helalleşiyor, böyle örnek oluyordu demokrasi
dünyasındaki tüm yöneticilere ve halka... Acaba bu hedefe 21. asrın
insanı bugün varabilmiş, yöneticilerle halk böyle bir demokrasi
örneğiyle kucaklaşıp helalleşebilmişler mi?... [Ahmed Şahin, Zaman,
08/06/2006]
Beşer bir şaşırmaya görsün, "rabb'il alemin-kainatın efendisi"
(Fatiha/1) Allah'ın ismini, kıldığı namazın her rekatında tekrar eder de
bir türlü anlamına vakıf olmaz, olamaz. Kalkar Allah'ın sıfatını O'nun
elçisine verir. Hadi şaşkınlık sadece bu ince -fakat çok önemli- noktada
kalsa yine bir nebze, ama durmayıp başka yanlışlara tam gaz dalıyor.
Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman müslümanlar için "usvet'ul
hasene-güzel örnek" (Ahzab/21) olarak gösterilen -ki gösteren de
Allah'tır- peygamberimizi demokrasi için güzel örnek diye takdim ediyor,
tanımlıyor. Saç baş yolduracak, tırlatacak cinsten bir aymazlık bu.
Helalleşme gibi İslam'a ait bir kurumla, heva ve hevese meyletme demek
olan demokrasiyi de marifet imiş gibi bir arada zikrediyor köşesine
kurulup. İnsanın yahu, son elçisinin veda konuşmasında nazil olan o son
"Bugün dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin
için din (yaşam tarzı, dünya görüşü) olarak İslam'ı seçtim" (Maide/3)
ayetinde Allah, demokrasi yerine acaba yanlışlıkla İslam mı dedi diyesi
geliyor (haşa-asla) veya nimet tamamlanmadı da demokrasi ile mi
tamamlandı ya da "… Sizin için din olarak İslam'ı; yönetim şekli olarak,
rejim olarak, devlet düzeni olarak, dünya görüşü ve yaşam tarzı olarak
Demokrasi'yi seçtim" demek mi istedi acaba diyesi geliyor (haşa sümme
haşa-asla ve asla). Tevhid kelimesini hayatının düsturu yapan son
elçinin ölüm yıldönümünde(!) ne hazin bir manzara bu. İslam dünyasına
değil de "Demokrasi dünyasındaki tüm yöneticilere ve halka" örnek olarak
gösterildiğini duysaydı kemikleri sızlar, göğsü daralırdı sanırım. Fikri
acz, sefalet, tefessüh değil de nedir bu hal. Tam bir izmihlal.
Gülemiyor, gülümsetemiyor, ağlamak istiyorum sadece. "Benim hakkım, sus
ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!" (Bülbül, Safahat, Mehmed Akif
Ersoy)
10) Hollandalı eşcinsel çiftin Antalya'nın gözde turistik
ilçelerinden Alanya'da açmaya hazırlandığı 'gay bar' krize neden oldu.
AK Parti İlçe Başkanı Kemal Kaçmaz gay bara karşı olduklarını ve
yaptıkları araştırmada halkın da barın açılmasına tepkili olduğunu
öğrendiklerini belirterek, "Ben belediye başkanı olsaydım bu tür yerlere
ruhsat vermezdim" dedi. Bar için Alanya Belediyesi'nin muhatap
alınacağını söyleyen Kemal Kaçmaz şöyle devam etti: "Belediye ruhsatı
vermeden önce görüş almalı. Bu tür mekânlar Alanya'ya yakışmaz. Alanya
için kötü bir imaj ortaya koyacak bu mekâna karşıyım." CHP İlçe Başkanı
Ali Gürkan ise, "Yasa neyi gösteriyorsa uygulanması lazım. Hem AB'ye
girmeye çalışacağız, hem de yasalara uymayacağız, bu yanlış olur" dedi.
[Sabah, 23/03/2006]
"Allah şaşırtmasın" derler ya aynen öyle. Laik-demokratik dünya görüşü
ile İslam dünya görüşü arasında gidip gelme, bocalama hali bu olsa
gerek. Halbuki milli görüş gömleğinin çıkarıldığını, demokrasinin bir
araç değil artık bir amaç olduğuna inanıldığını duymuştuk. Asıl
meselenin bir yöntem, yönetim değil; öncelikle bir zihniyet, mentalite,
bakış açısı meselesi olduğunu hala anlayamadılar, kavrayamadılar.
Bilindiği üzre Hollanda ve özellikle başşehri Amsterdam, diğer bir çok
AB ülkesi gibi cinsel özgürlüklerin, tercihlerin alabildiğine serbestçe
giderilebildiği bir yerdir. Hal böyleyken, demokrasiyi benimsemiş,
özümsemiş, içselleştirmiş Bir AB ülkesinden bir homoseksüel çift(!),
kalkmış gelmiş AB yolunda emin adımlarla ilerleyen memleketimize.
Üstelik yabancı sermayedar olarak üşenmeyip bir de yatırım(!) yapmaya
karar vermişler. Bundan iyisi can sağlığı ya da Şamda kayısı. Bar
(alkollü içkiler) neyse ama gay'lik (lutilik) kötü be birader. Barı bir
guy (herif) açarsa neyse de, bir gay (eşcinsel herif) açarsa beterin
beteri be birader. Adalet ve Kalkınma düşüncesini taşıyan İlçe Başkanı,
belediye başkanı da olmadığı halde kenar durmamış, bu hususu mesele
edinip meselenin üzerine üzerine gitmiş. Gitmiş gitmesine de
Laik-Demokrasi ve AB yolunda ilerlediklerini unutmuş. Bar'a (gay
olmayanlar için), diskoteğe, geneleve, sex shoplar'a ve daha nice
şeylere ruhsat verilirken buna niye verilemeyeceğini izah sadedinde
sadece durumu kurtaran, günübirlik, çelişkili, populist söylemlere
sığınmış. Alkollü içki satan dükkanlar ve zinanın suç olmaktan
çıkarılması hadiselerinde AB kriterleri paşa paşa yerine getirilirken bu
konuda niye farklı düşünmek gerektiğine açıklık getirememiş. Muhalefette
başka, hükümette başka güzelsiniz(!) derler ya aynen öyle. Yok belediye
başkanı olsaymış o tür yerlere ruhsat vermezmiş de, yok halkın da barın
açılışına tepkili olduklarını öğrenmiş de... Yeri gelmişken halkın barın
-diğer barların değil de, gay barın- açılmasına tepkili olduğunu
öğrendiklerini belirtmesi aslında bir şey ifade etmez. Neden derseniz,
alın size gay çiftin geldiği laik-demokratik ülkede verilen bir mahkeme
kararı; Kişisel özgürlüklere geniş yer verilen Hollanda'da halk, reşit
olma yaşını 12'ye çekmeye çalışan "Kardeşçe Aşk, Özgürlük ve Farklılık"
isimli partiyi "sübyancıların parti kurmasına izin verilemez" diyerek
mahkemeye verdi. Fakat dün görülen davada hâkim partiyi yasaklamayı
reddetti. (Sabah, 17/07/2006) Ha bu arada ufak bir hatırlatma daha;
Turizm sadece döviz getirmez, bazan hatta çoğu zaman parayla satın
alınamayacak çok şeyi de götürür. CHP İlçe Başkanı bile bu konuda daha
tutarlı. Diyor ki: "Hamama giren terler, düğüne giden oynar". Siz
popülist (halkın hoşuna gidici), tribünlere oynayan, peşinizden giden
kesimlere takiyye yapan politikalarınızla gidin bakalım gidebildiğiniz
yere kadar. Daha neler neler "hazmetme kapasitenizi" sınamak,
laik-demokrasiyi içselleştirdiğinizi, bir yaşam biçimi olarak
benimsediğinizi, bir ahlak olarak özümsediğinizi teyid etmek için sırada
bekliyor. ABD'ye ya da AB'ye kadar yolunuz var şaşkın abilerim,
ablalarım.
11) İranlı kadınlar tesettür yerine mini eteğe koştu. İran'ın Tebriz
şehrinde bu yıl ikincisi düzenlenen moda fuarı ModAsia'da İranlı
kadınlar özellikle gece kıyafetleri, iç çamaşırları, mini eteklere ilgi
gösterdi ve bunların sergilendiği reyonlardan ayrılamadı. [Hürriyet,
08/06/2006]
"İranlı kadınlar mini etek yerine tesettüre koştu. İran'ın Tebriz
şehrinde bu yıl ikincisi düzenlenen moda fuarı ModAsia'da İranlı
kadınlar özellikle pardesü, başörtüsü, çador, çarşaf, uzun eteklere ilgi
gösterdi ve bunların sergilendiği reyonlardan ayrılamadı." diye yazsaydı
yukardaki haberde, hitap ettiği okuyucu kitlesinin ilgisini çeker miydi?
Veya böyle bir haber Hürriyet'te yer alır mıydı? Tesettürü (ve
başörtüsünü) her fırsatta ve hiçbir fırsatı kaçırmadan olumsuzlayan
(Türbanlı kadın sakız çiğner mi?, Hürriyet, 22/09/2006), yetkili
mercilere ihbar eden (Doktorun türban ısrarı, Hürriyet, 02/01/2005), bu
kavramları en çirkin ifadelerle birlikte anan (Türbanlı porno-internette
teşhircilik yapan, fantezilerini paylaşan tesettürlüler var. Tempo,
27/09/2005), yasağın devamı, genişlemesi ve derinleşmesi adına
cansiperane gayret gösteren bu zihniyete de bu haber yakışırdı. Kadın
cinsinin cinsellik, dişilik boyutuyla her vesileyle, her fırsatta teşhir
edildiği, sergilendiği laik-demokratik-kapitalist bir dünyada nerdeyse
her yer (kamusal ve özel alanlar-yatak odalarına varıncaya kadar) birer
şov room(oda), birer şov land(alan) haline geldi, getirildi. Bu gösteri
(şov) alanında artık mahremiyet de tükenmeye yüz tutar, biri ya da
birileri bir şekilde bizi gözetliyordur. Bu zihniyetin lügatinde,
na-mahrem'den gözün sakınılması diye bir mevhum (kavram) yer almaz. Tam
aksine kadının bedenini, mahrem olmayanların nazarlarına olabildiğince
açık tutması cesaret, cüretkarlık diyerek övülür. Böylece kötü niyetli
olanlar hiç olmazsa gözleriyle olsun harama uçkur açabileceklerdir.
Örtünme (tesettür) ise yerilir, ayıplanır, kınanır, eldeki bütün
imkanlarla yasaklanmaya çalışılır. Evlilik öncesi ve evlilik dışı
ilişkiden uzak duran bir erkek ya da kadın'ın na-mahrem olanlara karşı
kimliğiyle muhatap olurken, mahrem olanlardan yalnızca eşine
cinselliğini hasretmesi, onun ilgisini çekmeye çalışması, yukarıda
İranlı kadınların ilgi gösterdiğini söyledikleri iç çamaşırları, gece
kıyafetleri, mini etek ile sadece ve sadece eşine alımlı ve cezbedici
olması anlaşılmaz, bir türlü kabul edilmek istenmez. Öyle ya bu kafaya
göre kadın (veya erkek) vücudunun çekiciliğini, zarafetini niçin sadece
eşine, helaline, haremine tahsis etmektedir. Kamuyu, kamusal alanda bu
imkandan niye mahrum bırakmaktadır. Onlarınki can (ya da göz) değil de
patlıcan mıdır? Kamu tesettür konusunda riayetkar ve hassas olursa bu
harama bakmaktan sakınmayan gözler hangi erkek ya da kadının uzuvlarını
temaşa edebileceklerdir. Onlar isterler ki İran'daki veya dünyanın diğer
yerlerindeki kadınlar da Allah'ın değil de onların razı olacağı,
gönüllerini hoş edecek şekilde giyinsinler, kuşansınlar. Sanatta,
edebiyatta, medyada, sokakta velhasıl her yerde alabildiğine, buram
buram cinselliği çağrıştıran, hatıra getiren görüntüler olsun. "Güzele
bakmak sevaptır" deyu bir terane tutturup bol bol sevap(!) işlesinler.
Kadın olsun erkek olsun mümkünse hiç kimse kılık kıyafeti ile Yaradanı,
İslam'ı, ahireti, hesap vermeyi hatıra getirmesin, hatırlatmasın. Hay
Allah, yine gülümsetemedim sizi. Ama en azından düşün-dürtmek için aynı
gasteden bir haber daha. İran (ve İranlı kadınlar) henüz daha
bombalanmadı. Ama Irak'ta ABD ve suç ortaklarının bombalarıyla çoluk
çocuk, karı koca yok edilen bir evin enkazı ile ilgili bir haber bu.
"Enkazda leopar desenli kadın külotu. Irak'ta çok sayıda masum sivili
katleden cellat Ebu Musab el Zarkavi'nin Hibhib köyünde bombayla yerle
bir edilen evinin enkazında, kadın giysileri bulundu. Giysiler
arasındaki leopar desenli naylon kadın küloduyla aynı desenden gecelik
dikkati çekti… Enkaz arasında ayrıca, erkek ve çocuk elbise ve
çamaşırları, dergiler de görüldü. (Hürriyet, 11/06/2006)"
12) Babası Mustafa Denizli'nin İran'a gitmesiyle yalnız kaldığını
söyleyen Selin Denizli, yaşadığı aşklarla teselli bulmaya çalışıyordu!
Ancak babasız yapamadığını söyleyen Selin'in, babasıyla da yapamadığını
duydum! Çünkü geçen hafta sonu baba-kız büyük bir kavgaya tutuşmuş.
Nedeni de Selin'in dekolte kıyafet giymesi... Selin, babasına "Burası
İran değil" diyerek kapıyı vurmuş, çıkmış. Hatta öğrendiğime göre,
kavgadan sonra salı günü bavulunu toplayıp, ülkeyi terk etmiş!
Amerika'ya giden Selin, bakalım babasıyla barış çubuğunu tüttürebilecek
mi? [Sabah, 09/06/2006]
"Burası İran değil" lafını kulaklarımız yalnız Selin'den değil; elin,
kelin, bir ton adamın ağzından duydu yıllardır. Merak ediyorum acaba
İran'da da İslami ölçülere uygun örtünme nedeniyle babasından uyarı alan
bir babaya kızı "Burası Türkiye değil" diyor mudur? Hani yakın zamanda
bir Bay Kal'kıp "Türkiye'nin yeni bir Ahmedinecad'a ihtiyacı yok"
demişti hatırlar mısınız? (Radikal, 25/04/2006) Türkiye'nin yeni (veya
eski) bir Ahmedinecad'a ihtiyacı var mı yok mu o ayrı bir mevzu. Fakat
daha dün denilecek yakın bir zamanda laik kimliği ile öne çıkan birileri
fail-i meçhul cinayetlere kurban gittikçe de "Mollalar İran'a" diyerek
gaza gelip, kötü niyetli birilerinin ekmeklerine de yağ sürmediler mi?
Herkes beğenmediği, hoşlanmadığı, karşı çıktığı birilerini dünyanın bir
yerlerine gönderedursun, Selin kızımız değil İran'ı Türkiye'yi de
beğenmeyerek bavulunu topladığı gibi özgürlükler ülkesi(!) Amerika'nın
yolunu tutmuş. Orada "özgür kız" olarak dilediği oranda dekolte
giyinerek ve çeşitli aşklar yaşayarak teselli buldu mu bilinmez ama ben
kendi hesabıma onun bu tür bir yaşantı ile, bu yolla teselli
olamayacağına, huzuru bulamayacağına adım gibi eminim. Keşki Selin
bacımız bir veya birden fazla erkekle aşk (!) yaşayacağına, gelin olup
teselliyi, mutluluğu evinin, erinin kadını olmakta arasaydı. Zira
Selin'i, babasını, o aşk (!) yaşadığı söylenen erkekleri, İranlıları,
Türkleri, dedikodu kabilinden magazinel haberleri yazanları yaratan,
yoktan vareden, rızıklandıran, mühlet veren Mevlam gerçeğin altını ne
güzel çiziyor. "Akıllar (kalpler, gönüller), ancak Allah'ı anmakla
(Allah'ı razı edici bir yaşam sürmekle, Allah'a teslim olmakla) huzur
bulur, teselli bulur, yatışır, sükunete erer. Ra'd/28" Var mı aksini
iddia eden. Varsa beri gelsin. Onun değil alnını boyunu karışlarım.
13) Türkiye'de başörtüsü engeli nedeniyle okuyamayan kız öğrencilerin
umut kapısı olan Kazakistan Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi
de kapılarını bu yıl ilk kez başörtülülere kapattı… Hoca Ahmet Yesevi
Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nin geçtiğimiz günlerde yaptığı
toplantıda, görev süresi dolan Heyet Başkanı Namık Kemal Zeybek'in
süresini uzatmadığı, bunun yerine emekli General Çetin Doğan'ın heyet
başkanlığına atandığı öğrenildi. Rektörlüğe de geçtiğimiz hafta emekli
Albay Prof. Dr. Uğur Oral'ın atanmasının ardından, kurulduğu 1992
yılından bu yana kapılarını başörtülü öğrencilere açan Yesevi
Üniversitesi'nin resmi web sitesinden, "bu yıl üniversiteye kayıt
yaptırmak isteyen başörtülü öğrencilerin kabul edilmeyeceği" duyuruldu…
[Yeni Şafak, 25/08/2006]
"Çılgın Türkler"in çılgınlığı bu olsa gerek. "Adriyatikten Çin Seddine"
kadar bir güç, bir cazibe merkezi oluşturamadık Türkler olarak, ama
olsun yasaklarımızı ulusal sınırların ötesine taşıdık Paşa Paşa.
Memleketi demir ağlarla öremedikse de yasaklarla ördük, bir çok memleket
evladının da başına çorap ördük. Varsın bu ülkede, YÖK Başkanı Teziç de
dahil çok sayıda rektörün bilimsel makalesi bulunmasın (Bugün,
27.02.2006). Varsın YÖK, bir öğretim üyesini (üyelerini) farklı
fikirlere, farklı dünya görüşlerine sahip olduğu için üniversiteden
uzaklaştırsın. (YÖK, Prof. Dr. Adem Tatlı'yı çalıştığı üniversiteden
attı. Atılma gerekçesi ise Tatlı'nın 14 yıl önce yazdığı bir kitapta
Evrim Teorisi'ne karşı çıkması. Yeni Şafak, 25/05/2006) Varsın Teziç,
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın elinden "Legion d'honneur-Lejyon donör
diye okunur ve yabancı onur diye çevrilebilir" nişanı alsın ve Chirac'ın
Fransa'daki liselerde başörtüsü yasağını izah etmeye çalıştığı metni
aynen YÖK'ün resmi web sitesinde çevirisine bile gerek görmeden
Fransızca olarak yayınlasın. Varsın eski bir YÖK başkanı (K. Gürüz)
"Türkçe bilim dili değildir" desin (Hürriyet, 20/12/2006). Bu ülkenin
kızları liselerde ve üniversitelerde başörtülü tahsil imkanı
bulamadıkları için başka ülkelere hatta taa Kazakistan'a kadar gitmek
zorunda kalakalsın; "boynuz kulağı geçermiş" misali, laikliği ithal
ettiğimiz Fransa'nın bile -henüz üniversitelerde olmasa da- yeni akledip
uygulamaya başladığı ilköğretim ve liselerdeki kılık kıyafet yasağını
nice yıllardır başarıyla uyguluyoruz bu ülkede dii mi ama. "Başörtülü
okumak isteyen Arabistan'a gitsin" diyen bir şapkalı adamı yıllarca baş
tacı ettik. Defalarca şapka düşüp kel görünmesine rağmen, her darbe
(kodu mu oturtulma) sonrası hacıyatmaz gibi meydanlara inen bu zevata,
"amca size baba diyebilir miyiz" dedik ve babalara geldik. Sap saman,
kışla kampüs, şap şeker, kurul komutanlık, toz duman, rektör paşa
birbirine karıştı. Kim kimdir, ne nedir bilemez olduk. Belki de bir
kabus bu, gün gelip uyanacağımız. Elbet bu karanlık gecenin bir gün
sabahı olacak. "Sabah yakın değil mi?" (Hud/81)
14) "Peruklusun" diye üniversiteye alınmadı. Kahramanmaraş Sütçü İmam
Üniversitesi (KSÜ) İktisat Fakültesi'ni kazanan Ankaralı Şeyma Türkan,
peruklu olduğu gerekçesiyle üniversiteye kayıt yaptıramadan memleketine
döndü. KSÜ İktisat Fakültesi'ne kayıt yaptıramayan baba Şemsettin Türkan
ile kızı Şeyma Türkan, KSÜ Bahçelievler Kampüsü önünde basın açıklaması
yaptı. Baba Şemsettin Türkan, kızının peruklu halde kayıt salonuna dahi
alınmadığını belirterek, "Türbanla alınmamasını anlıyorum ama perukla
alınmamasının hiçbir izahı olamaz. Böyle bir mantık olamaz. Kızım
peruklu olduğu için kaydı yapılmadı" dedi. Üniversite görevlilerinden
sert muamele gördüklerini öne süren Türkan, "Çok üzgünüz. Rica etmemize
rağmen çok sert bir davranışla karşılandık. Ayrıca öğrenci işlerine
gittik, yatırdığımız 458 YTL'yi de geri alamadık. Bizi odalarına dahi
almadılar. Bağırarak 'Bakanlar Kurulu kararı var' dediler" diye konuştu.
[İHA, 06/09/2006]
Üniversiteye adı verilen Sütçü İmam kimdir ve adının geçtiği olay nedir?
Gelin hiçbir yere başvurmadan olayın cereyan ettiği Kahramanmaraş'taki
Üniversitenin resmi web sitesi'nden öğrenelim. "31 Ekim 1919'da düşmana
ilk kurşunu atan Sütçü İmam, Kahramanmaraş'ta Kurtuluş hareketini
başlatmıştır. Geçimini temin etmek için süt sattığından adı Sütçü İmam
olarak anılmaktadır. Mondros Mütarekesi taksim projesine göre; Antep,
Maraş ve Çukurova bölgesi Fransız işgal bölgesi olarak taksim edilmişti.
2 Şubat 1919'da çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan İngiliz askerleri
Maraş'ı işgal etmişler ve şimdiki Ticaret Lisesinin yanındaki kışlaya
yerleşmişlerdir. 29 Ekim 1919 tarihine kadar bu bölgede kalan İngiliz
askerleri, Ermenilerin sürekli başvuruları ve bu yöndeki girişimleri
sonucu Fransız askerleri ile yer değiştirmişlerdir. Maraş halkının, bu
yer değiştirmeye mani olmak için yaptığı başvurular ise, o sırada
Osmanlı hükümetinin zayıf oluşu ve yöneticilerin ilgisizliği nedeni ile
başarılı olamamıştır. 29 Ekim 1919 akşam vakti Yüzbaşı Jülie
komutasındaki öncü birlikler, Ermenilerin taşkınlıkları ve tezahüratları
arasında Şeyh Adil mevkisinden şehre girmişlerdir. Öncü kuvvetlerden bir
gün sonra, 2000 kişilik gönüllü Fransız lejyoneri Ermeniler, Fransız ve
Cezayirli askerlerden oluşan birlikler yine Ermeni tezahüratları, Ermeni
kadınların muhabbetli alkışları arasında şehre girdiler. Şimdiki Ticaret
Lisesi civarına yerleştiler. 31 Ekim 1919 cuma günü akşamına kadar,
Fransızlarla beraber gruplar halinde şehri dolaşan Ermeniler Türk
halkına ağır hakaretler ve küfürlerle mütecaviz davranışlarda
bulundular. Akşam vakti, havanın kararması ile olayların sükûn bulması
beklenirken, Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan
bir erkek çocuğunu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir asker; "Burası
artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile
gezilmez!" diyerek kadınların peçesini zorla açmak istedi. Kadınlar ise
bağırıp, feryat ederek yakındaki Kel Hacı'nın kahvesinden yardım
istediler. Olay yerine ilk müdahale eden Çakmakçı Sait; "Gâvur oğulları!
Dokunmayın bacılarıma!" diyerek Fransız Ermeni Lejyonerlerinin üzerine
yürüdü. Üzerinde silah olmayan Çakmakçı Sait, açılan ateş sonucu ağır
yaralanmıştır. Bu sırada adı İmam olan ve geçimini temin etmek için süt
sattığı için Sütçü İmam olarak tanınan İmam, yanında bulunan silahı ile
ateş açmış ve bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürmüş, bir
diğerini de yaralamıştır." (www.ksu.edu.tr). Orada, o şehirde, o olayın
anısına dikilen anıtta şu cümle de yazıyor. "Sütçü İmam, Türk namusunu
burada silahı ile korudu". Yer aynı yer. 80 küsur yıl sonra nerdeeeeen
nereye? Kısa ya da uzun, yorum yapmıyorum, yapamıyorum. Söyleyecek söz
bulamıyorum çünki. Nutkum tutuldu. Ne desem laf değil. Yüreğim de
elvermiyor zaten. İster korkudan deyin, ister daraldığı için. Ne
farkeder?
15) Belçika Federal Polisi Genel Müdürü adi suçlardan hapishaneye
giren Müslümanlar'ın cezaevlerinde beyinlerinin radikal gruplar
tarafından yıkandığını söyleyerek 'Müslümanlara ayrı hapishane kurulsun'
teklifi yaptı. Kökten dinci Müslüman örgütlerle ve terörizmle en etkin
mücadelenin ayrı bir cezaevi yapılmasından geçtiğine inandığını ifade
eden Audenaert, "Çok masraflı, istismar edilecek ve çok tartışmaya açık
bir konu ama, Müslüman kökten dincilere ayrı bir hapishane kurulmalı…"
[Sabah, 12/09/2006]
Uyan da balığa gidelim Audenaert. Sanki orijinal bir fikirmiş gibi sunma
bize lütfen bu bayatlamış fikirleri. Kör gözler gördü, sağır sultan
duydu Sam Amca'nın Guantanamo'sunu, siyonistlerin açık cezaevi haline
getirdiği Filistin'i. Sakın sen "doldurucan len bunları kalelere,
camilere, sonra da basacan mermiyi, bombayı" demiş olmayasın
Afganistan'da Cenk kalesinde, Irak'ta camide olduğu gibi. Şöyle de
yapabilirdin be Audenaert. "İsviçre'de Müslüman cemaate sızdırılan
muhbir Covassi, imana gelip basına konuştu: Devlet, ülkeden atmak
istediği tartışmalı imamlara komplo kurdu." (23/05/2006 Radikal) Sizde
oyun, tuzak mebzul (sayılamayacak) miktardadır. Beyin yıkamakta da çok
mahirsinizdir. Akı kara, karayı ak göstermekte, gerçeği ters yüz etmekte
üstünüze yoktur. Yüzyıllarca dünyanın dört bir yanındaki insanları
sömürüp bırakıp gitmek zorunda kaldığınız yerlerde ardınızda nice acı ve
acılı insanlar bırakırsınız, onlara çektirirsiniz cefa; evinizde
kıtanızda neşe içinde yaşar gidersiniz, sürersiniz artık bir sefa.
Unutmuşsundur hatırlatayım sana, senin atalarının daha geçen yüzyılın
başlarında yaptığı mezalimi. Kulaklarını iyi aç Audenaert. "Belçika
kralı II. Leopold, Afrika'ya uygarlık getirmek amacıyla konferanslar
düzenledi. Otomobil lastikleri için ihtiyaç duyulan kauçuk üretimini
daha ucuz ve kolay olsun diye Afrika'da yapmaya başladılar. 23 yıl
boyunca tam bir kitlesel kıyım (soykırım) yapıldı. Kongo'da on milyonu
aşkın -11 ila 15 milyon arası- insanı öldürdü. İsyanın karşılığı ölümdü.
Sayısı belirsiz insanın el ve ayaklarını kestirdi. Bilek kesmenin nedeni
ise bir insanın yeterince kauçuk getirmemesi idi. Aynı gerekçeyle
onlarla birlikte küçük çocuklarının bile el ve bacakları kesildi. Bu
cezaları uygulayan şirketin adı Anglo-Belgian India Rubber Company idi.
Kauçuk ağaçları dikmek için ormanları temizlemek gerekiyordu. Ama bazen,
ormanı kesmektense bir köyü tamamen yakıp yıkıp arazi elde etmek daha
verimli oluyordu…" (Atlas dergisi, Sayı:155, 02/2006, sh. 166-8). Ne
dedin Audenaert duyamadım. Yanlış mı işittim? "Dün dündür, bugün
bugündür" mü dedin, yoksa "Atalarımın işledikleri suçlardan dolayı beni
mi sorumlu tutuyorsun? diyorsun. Haklısın be Adudenaert, "Onların
kazandıkları onlara, sizin kazandığınız sizedir. Siz onların
yaptığınızdan sorulmazsınız" (Bakara/141) der ayrı hapishane kurulmasını
teklif ettiğin "Müslüman kökten dincilerin" Kitab'ında. Kongo'da atan
Leopold ve tayfasının estirdiği terörün üzerinden nerdeyse bir asır
geçti ama kafa yine o kafa, zihniyet yine o zihniyet. Ha II. Leopold
olmuş adın, ha Audenaert (ya da III. Leopold). Ne fark eder. Esasta
değişen fazla bir şey yok. Korkarım bu gidişle de değişeceğe benzemiyor.
Taa ki oyun bitip perde kapanana kadar. O gün yerinizde olmak istemezdim
inan. |