Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 334 | Ekim  2006

                   

 

 


                            Gülümsetirken Düşündürten

Kısa Haber-Yorumlar II

                                                                                                                 

Arif KAYA

 8) American Enterprise Institute adlı, yeni muhafazakâr eğilimli fikir kuruluşunda konuşan ve soruları yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı Cüneyd Zapsu, "Bir süre önce günlerce Türkiye'de gazetelerin baş sayfasındaydım. Eşim başı açık, erkeklerle camide namaz kıldı diye eleştirildim. Başbakan'ın tepkisi ne oldu? "Aile içi meseleye karışmayın" dedi. Gizli bir İslamcı gündemi olsa böyle der miydi? Bu adam dürüst bir adam, kendi inançlarında samimi. Lütfen şunu yapmaya çalışın... Sömürmek kötü bir kelime, ama kullanmak... Bu adamdan yararlanmayı bilmelisiniz. Çünkü çok geniş bir itibarı var, hem inançlı olması hem de Batı tipi demokrasiyi benimsemesi nedeniyle. Devirmeye çalışmak yerine, delikten aşağı süpürmek yerine onu kullanın. Bakın bugünkü duruma. Alternatifimiz kim? [Milliyet, 08/04/2006]
Gülmeli mi, ağlamalı mı bilmiyorum. Doğu tipi marketing (pazarlama) yöntemlerinden birisi de bu olmalı anlaşılan. Kişi bir kez müteşebbis olmasın -buraya bir mim pardon BİM koyalım-, bu tür enterprise(girişim)lere teşebbüs edebiliyor. Argoda böyle durumlar için daha başka ifadeler de kullanılabiliyor. Ama en hafif deyimle işbirlikçilik filan dense de şimdilerde bu işbirliği olarak algılanıyor. Sam emicemizin neo-con(yeni-muhafazakar)larıyla muhabbeti koyulaştıran; açık seçik, dobra dobra, lafı eğip bükmeden konuşan Törki'deki muhafazakar(conservative)ların danışmanlarından biri olan bu zat, anlaşılan o ki açıkgöz, uyanık, girişken (enterprise) bir zat. Sarfettiği bu sözlerden, cesaret(enterprise)inden dolayı bir de günahını aldılar. Danışmanı olduğu Baş bakan'a hakaretten dolayı suç duyurusunda bulundular, eleştirip yerden yere vurdular. Başbakan'ın dış politika danışmanı Egemen Bağış, ''Türkiye, ABD'nin Ortadoğu'daki en güvenilir müttefikidir. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu böyle kalacaktır'' (AA, 30/03/2006) derken, yine bir diğer siyasi başdanışmanı Ömer Çelik de "Türkiye'nin elindeki en büyük gücün laiklik ilkesi olduğunu görüyoruz. Laiklik ilkesi bizim hem iç barışımızı sağlıyor; hem de etrafımızdaki kaynayan kazandan kendimizi korumamızı sağlıyor. Çevremizde yaşanan tecrübelere baktıkça, laikliği elimizdeki en büyük nükleer güç olarak görüyorum" (Hürriyet, 13/10/2005) dememiş miydi yakın zamanda. Valla ben nükleer gücümüz olduğunu bilmiyordum. Meğer varmış da(!), haberimiz yokmuş. Artıkın nükleer güç arayışına girip de Sam emicemizle papaz olmayız İran gibi. Nitekim neo'suyla, eskisiyle bu con(can)lar hep birlikte -coniler de dahil- elele, kolkola Ortadoğu'da BOP, GOP -COP da var mı idi hatırlamıyorum- gibi teşebbüs(enterprise)lere giriştiler, başladılar Ortadoğu'ya enterprise (yatırım) yapmaya. Hür dünya ile birlikte, Ortadoğu'daki insanlar da hürleşsin, özgürleşsin deyu, Batı tipi demokrasinin nimetlerinden(!), faziletlerinden(!) yararlanabilsin diye çırpınıp durmaktalar. Hizb'ul ABD'nin (ABD ve taraftarlarının) yok İsrail'in güvenliğini sağlamak, yok petrol yataklarını kontrol altına alıp sömürüye devam etmek, yok kendisine bağlı rejimlerin akıbetini güvenceye almak ve direnenleri de tedip etmek için askeri teşebbüs(enterprise)de bulunduğu iddiaları ise şom ağızlıların, şer ekseninin, kirli (tayyip olmayan) mihrakların uydurduğu şeyler, külliyen iftira bunlar. Böylelerine haddini ancak ve ancak Enterprise (savaş gemisi) bildirir. Peki böyle danışmanları (akıldaneleri) olan Başkan'ın hali ne mi olur? Bu dünyada "kılavuzu karga olanın, burnu … çıkmaz", öte dünyada ise… Müsaadenizle onu da ben söylemeyeyim. Bi zahmet açın Kelam-ı Kadim'e bakıverin.
9) Bugün Kainatın efendisi peygamberimizin ölüm yıldönümü. O, son konuşmasında ashabı ile böyle helalleşti ve demokrasi dünyasındaki tüm yöneticilere böyle örnek oldu. Evet... Vefatından iki gün önceki son konuşmasında böyle helalleşiyor, böyle örnek oluyordu demokrasi dünyasındaki tüm yöneticilere ve halka... Acaba bu hedefe 21. asrın insanı bugün varabilmiş, yöneticilerle halk böyle bir demokrasi örneğiyle kucaklaşıp helalleşebilmişler mi?... [Ahmed Şahin, Zaman, 08/06/2006]
Beşer bir şaşırmaya görsün, "rabb'il alemin-kainatın efendisi" (Fatiha/1) Allah'ın ismini, kıldığı namazın her rekatında tekrar eder de bir türlü anlamına vakıf olmaz, olamaz. Kalkar Allah'ın sıfatını O'nun elçisine verir. Hadi şaşkınlık sadece bu ince -fakat çok önemli- noktada kalsa yine bir nebze, ama durmayıp başka yanlışlara tam gaz dalıyor. Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman müslümanlar için "usvet'ul hasene-güzel örnek" (Ahzab/21) olarak gösterilen -ki gösteren de Allah'tır- peygamberimizi demokrasi için güzel örnek diye takdim ediyor, tanımlıyor. Saç baş yolduracak, tırlatacak cinsten bir aymazlık bu. Helalleşme gibi İslam'a ait bir kurumla, heva ve hevese meyletme demek olan demokrasiyi de marifet imiş gibi bir arada zikrediyor köşesine kurulup. İnsanın yahu, son elçisinin veda konuşmasında nazil olan o son "Bugün dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din (yaşam tarzı, dünya görüşü) olarak İslam'ı seçtim" (Maide/3) ayetinde Allah, demokrasi yerine acaba yanlışlıkla İslam mı dedi diyesi geliyor (haşa-asla) veya nimet tamamlanmadı da demokrasi ile mi tamamlandı ya da "… Sizin için din olarak İslam'ı; yönetim şekli olarak, rejim olarak, devlet düzeni olarak, dünya görüşü ve yaşam tarzı olarak Demokrasi'yi seçtim" demek mi istedi acaba diyesi geliyor (haşa sümme haşa-asla ve asla). Tevhid kelimesini hayatının düsturu yapan son elçinin ölüm yıldönümünde(!) ne hazin bir manzara bu. İslam dünyasına değil de "Demokrasi dünyasındaki tüm yöneticilere ve halka" örnek olarak gösterildiğini duysaydı kemikleri sızlar, göğsü daralırdı sanırım. Fikri acz, sefalet, tefessüh değil de nedir bu hal. Tam bir izmihlal. Gülemiyor, gülümsetemiyor, ağlamak istiyorum sadece. "Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!" (Bülbül, Safahat, Mehmed Akif Ersoy)
10) Hollandalı eşcinsel çiftin Antalya'nın gözde turistik ilçelerinden Alanya'da açmaya hazırlandığı 'gay bar' krize neden oldu. AK Parti İlçe Başkanı Kemal Kaçmaz gay bara karşı olduklarını ve yaptıkları araştırmada halkın da barın açılmasına tepkili olduğunu öğrendiklerini belirterek, "Ben belediye başkanı olsaydım bu tür yerlere ruhsat vermezdim" dedi. Bar için Alanya Belediyesi'nin muhatap alınacağını söyleyen Kemal Kaçmaz şöyle devam etti: "Belediye ruhsatı vermeden önce görüş almalı. Bu tür mekânlar Alanya'ya yakışmaz. Alanya için kötü bir imaj ortaya koyacak bu mekâna karşıyım." CHP İlçe Başkanı Ali Gürkan ise, "Yasa neyi gösteriyorsa uygulanması lazım. Hem AB'ye girmeye çalışacağız, hem de yasalara uymayacağız, bu yanlış olur" dedi. [Sabah, 23/03/2006]
"Allah şaşırtmasın" derler ya aynen öyle. Laik-demokratik dünya görüşü ile İslam dünya görüşü arasında gidip gelme, bocalama hali bu olsa gerek. Halbuki milli görüş gömleğinin çıkarıldığını, demokrasinin bir araç değil artık bir amaç olduğuna inanıldığını duymuştuk. Asıl meselenin bir yöntem, yönetim değil; öncelikle bir zihniyet, mentalite, bakış açısı meselesi olduğunu hala anlayamadılar, kavrayamadılar. Bilindiği üzre Hollanda ve özellikle başşehri Amsterdam, diğer bir çok AB ülkesi gibi cinsel özgürlüklerin, tercihlerin alabildiğine serbestçe giderilebildiği bir yerdir. Hal böyleyken, demokrasiyi benimsemiş, özümsemiş, içselleştirmiş Bir AB ülkesinden bir homoseksüel çift(!), kalkmış gelmiş AB yolunda emin adımlarla ilerleyen memleketimize. Üstelik yabancı sermayedar olarak üşenmeyip bir de yatırım(!) yapmaya karar vermişler. Bundan iyisi can sağlığı ya da Şamda kayısı. Bar (alkollü içkiler) neyse ama gay'lik (lutilik) kötü be birader. Barı bir guy (herif) açarsa neyse de, bir gay (eşcinsel herif) açarsa beterin beteri be birader. Adalet ve Kalkınma düşüncesini taşıyan İlçe Başkanı, belediye başkanı da olmadığı halde kenar durmamış, bu hususu mesele edinip meselenin üzerine üzerine gitmiş. Gitmiş gitmesine de Laik-Demokrasi ve AB yolunda ilerlediklerini unutmuş. Bar'a (gay olmayanlar için), diskoteğe, geneleve, sex shoplar'a ve daha nice şeylere ruhsat verilirken buna niye verilemeyeceğini izah sadedinde sadece durumu kurtaran, günübirlik, çelişkili, populist söylemlere sığınmış. Alkollü içki satan dükkanlar ve zinanın suç olmaktan çıkarılması hadiselerinde AB kriterleri paşa paşa yerine getirilirken bu konuda niye farklı düşünmek gerektiğine açıklık getirememiş. Muhalefette başka, hükümette başka güzelsiniz(!) derler ya aynen öyle. Yok belediye başkanı olsaymış o tür yerlere ruhsat vermezmiş de, yok halkın da barın açılışına tepkili olduklarını öğrenmiş de... Yeri gelmişken halkın barın -diğer barların değil de, gay barın- açılmasına tepkili olduğunu öğrendiklerini belirtmesi aslında bir şey ifade etmez. Neden derseniz, alın size gay çiftin geldiği laik-demokratik ülkede verilen bir mahkeme kararı; Kişisel özgürlüklere geniş yer verilen Hollanda'da halk, reşit olma yaşını 12'ye çekmeye çalışan "Kardeşçe Aşk, Özgürlük ve Farklılık" isimli partiyi "sübyancıların parti kurmasına izin verilemez" diyerek mahkemeye verdi. Fakat dün görülen davada hâkim partiyi yasaklamayı reddetti. (Sabah, 17/07/2006) Ha bu arada ufak bir hatırlatma daha; Turizm sadece döviz getirmez, bazan hatta çoğu zaman parayla satın alınamayacak çok şeyi de götürür. CHP İlçe Başkanı bile bu konuda daha tutarlı. Diyor ki: "Hamama giren terler, düğüne giden oynar". Siz popülist (halkın hoşuna gidici), tribünlere oynayan, peşinizden giden kesimlere takiyye yapan politikalarınızla gidin bakalım gidebildiğiniz yere kadar. Daha neler neler "hazmetme kapasitenizi" sınamak, laik-demokrasiyi içselleştirdiğinizi, bir yaşam biçimi olarak benimsediğinizi, bir ahlak olarak özümsediğinizi teyid etmek için sırada bekliyor. ABD'ye ya da AB'ye kadar yolunuz var şaşkın abilerim, ablalarım.
11) İranlı kadınlar tesettür yerine mini eteğe koştu. İran'ın Tebriz şehrinde bu yıl ikincisi düzenlenen moda fuarı ModAsia'da İranlı kadınlar özellikle gece kıyafetleri, iç çamaşırları, mini eteklere ilgi gösterdi ve bunların sergilendiği reyonlardan ayrılamadı. [Hürriyet, 08/06/2006]
"İranlı kadınlar mini etek yerine tesettüre koştu. İran'ın Tebriz şehrinde bu yıl ikincisi düzenlenen moda fuarı ModAsia'da İranlı kadınlar özellikle pardesü, başörtüsü, çador, çarşaf, uzun eteklere ilgi gösterdi ve bunların sergilendiği reyonlardan ayrılamadı." diye yazsaydı yukardaki haberde, hitap ettiği okuyucu kitlesinin ilgisini çeker miydi? Veya böyle bir haber Hürriyet'te yer alır mıydı? Tesettürü (ve başörtüsünü) her fırsatta ve hiçbir fırsatı kaçırmadan olumsuzlayan (Türbanlı kadın sakız çiğner mi?, Hürriyet, 22/09/2006), yetkili mercilere ihbar eden (Doktorun türban ısrarı, Hürriyet, 02/01/2005), bu kavramları en çirkin ifadelerle birlikte anan (Türbanlı porno-internette teşhircilik yapan, fantezilerini paylaşan tesettürlüler var. Tempo, 27/09/2005), yasağın devamı, genişlemesi ve derinleşmesi adına cansiperane gayret gösteren bu zihniyete de bu haber yakışırdı. Kadın cinsinin cinsellik, dişilik boyutuyla her vesileyle, her fırsatta teşhir edildiği, sergilendiği laik-demokratik-kapitalist bir dünyada nerdeyse her yer (kamusal ve özel alanlar-yatak odalarına varıncaya kadar) birer şov room(oda), birer şov land(alan) haline geldi, getirildi. Bu gösteri (şov) alanında artık mahremiyet de tükenmeye yüz tutar, biri ya da birileri bir şekilde bizi gözetliyordur. Bu zihniyetin lügatinde, na-mahrem'den gözün sakınılması diye bir mevhum (kavram) yer almaz. Tam aksine kadının bedenini, mahrem olmayanların nazarlarına olabildiğince açık tutması cesaret, cüretkarlık diyerek övülür. Böylece kötü niyetli olanlar hiç olmazsa gözleriyle olsun harama uçkur açabileceklerdir. Örtünme (tesettür) ise yerilir, ayıplanır, kınanır, eldeki bütün imkanlarla yasaklanmaya çalışılır. Evlilik öncesi ve evlilik dışı ilişkiden uzak duran bir erkek ya da kadın'ın na-mahrem olanlara karşı kimliğiyle muhatap olurken, mahrem olanlardan yalnızca eşine cinselliğini hasretmesi, onun ilgisini çekmeye çalışması, yukarıda İranlı kadınların ilgi gösterdiğini söyledikleri iç çamaşırları, gece kıyafetleri, mini etek ile sadece ve sadece eşine alımlı ve cezbedici olması anlaşılmaz, bir türlü kabul edilmek istenmez. Öyle ya bu kafaya göre kadın (veya erkek) vücudunun çekiciliğini, zarafetini niçin sadece eşine, helaline, haremine tahsis etmektedir. Kamuyu, kamusal alanda bu imkandan niye mahrum bırakmaktadır. Onlarınki can (ya da göz) değil de patlıcan mıdır? Kamu tesettür konusunda riayetkar ve hassas olursa bu harama bakmaktan sakınmayan gözler hangi erkek ya da kadının uzuvlarını temaşa edebileceklerdir. Onlar isterler ki İran'daki veya dünyanın diğer yerlerindeki kadınlar da Allah'ın değil de onların razı olacağı, gönüllerini hoş edecek şekilde giyinsinler, kuşansınlar. Sanatta, edebiyatta, medyada, sokakta velhasıl her yerde alabildiğine, buram buram cinselliği çağrıştıran, hatıra getiren görüntüler olsun. "Güzele bakmak sevaptır" deyu bir terane tutturup bol bol sevap(!) işlesinler. Kadın olsun erkek olsun mümkünse hiç kimse kılık kıyafeti ile Yaradanı, İslam'ı, ahireti, hesap vermeyi hatıra getirmesin, hatırlatmasın. Hay Allah, yine gülümsetemedim sizi. Ama en azından düşün-dürtmek için aynı gasteden bir haber daha. İran (ve İranlı kadınlar) henüz daha bombalanmadı. Ama Irak'ta ABD ve suç ortaklarının bombalarıyla çoluk çocuk, karı koca yok edilen bir evin enkazı ile ilgili bir haber bu. "Enkazda leopar desenli kadın külotu. Irak'ta çok sayıda masum sivili katleden cellat Ebu Musab el Zarkavi'nin Hibhib köyünde bombayla yerle bir edilen evinin enkazında, kadın giysileri bulundu. Giysiler arasındaki leopar desenli naylon kadın küloduyla aynı desenden gecelik dikkati çekti… Enkaz arasında ayrıca, erkek ve çocuk elbise ve çamaşırları, dergiler de görüldü. (Hürriyet, 11/06/2006)"
12) Babası Mustafa Denizli'nin İran'a gitmesiyle yalnız kaldığını söyleyen Selin Denizli, yaşadığı aşklarla teselli bulmaya çalışıyordu! Ancak babasız yapamadığını söyleyen Selin'in, babasıyla da yapamadığını duydum! Çünkü geçen hafta sonu baba-kız büyük bir kavgaya tutuşmuş. Nedeni de Selin'in dekolte kıyafet giymesi... Selin, babasına "Burası İran değil" diyerek kapıyı vurmuş, çıkmış. Hatta öğrendiğime göre, kavgadan sonra salı günü bavulunu toplayıp, ülkeyi terk etmiş! Amerika'ya giden Selin, bakalım babasıyla barış çubuğunu tüttürebilecek mi? [Sabah, 09/06/2006]
"Burası İran değil" lafını kulaklarımız yalnız Selin'den değil; elin, kelin, bir ton adamın ağzından duydu yıllardır. Merak ediyorum acaba İran'da da İslami ölçülere uygun örtünme nedeniyle babasından uyarı alan bir babaya kızı "Burası Türkiye değil" diyor mudur? Hani yakın zamanda bir Bay Kal'kıp "Türkiye'nin yeni bir Ahmedinecad'a ihtiyacı yok" demişti hatırlar mısınız? (Radikal, 25/04/2006) Türkiye'nin yeni (veya eski) bir Ahmedinecad'a ihtiyacı var mı yok mu o ayrı bir mevzu. Fakat daha dün denilecek yakın bir zamanda laik kimliği ile öne çıkan birileri fail-i meçhul cinayetlere kurban gittikçe de "Mollalar İran'a" diyerek gaza gelip, kötü niyetli birilerinin ekmeklerine de yağ sürmediler mi? Herkes beğenmediği, hoşlanmadığı, karşı çıktığı birilerini dünyanın bir yerlerine gönderedursun, Selin kızımız değil İran'ı Türkiye'yi de beğenmeyerek bavulunu topladığı gibi özgürlükler ülkesi(!) Amerika'nın yolunu tutmuş. Orada "özgür kız" olarak dilediği oranda dekolte giyinerek ve çeşitli aşklar yaşayarak teselli buldu mu bilinmez ama ben kendi hesabıma onun bu tür bir yaşantı ile, bu yolla teselli olamayacağına, huzuru bulamayacağına adım gibi eminim. Keşki Selin bacımız bir veya birden fazla erkekle aşk (!) yaşayacağına, gelin olup teselliyi, mutluluğu evinin, erinin kadını olmakta arasaydı. Zira Selin'i, babasını, o aşk (!) yaşadığı söylenen erkekleri, İranlıları, Türkleri, dedikodu kabilinden magazinel haberleri yazanları yaratan, yoktan vareden, rızıklandıran, mühlet veren Mevlam gerçeğin altını ne güzel çiziyor. "Akıllar (kalpler, gönüller), ancak Allah'ı anmakla (Allah'ı razı edici bir yaşam sürmekle, Allah'a teslim olmakla) huzur bulur, teselli bulur, yatışır, sükunete erer. Ra'd/28" Var mı aksini iddia eden. Varsa beri gelsin. Onun değil alnını boyunu karışlarım.
13) Türkiye'de başörtüsü engeli nedeniyle okuyamayan kız öğrencilerin umut kapısı olan Kazakistan Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi de kapılarını bu yıl ilk kez başörtülülere kapattı… Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nin geçtiğimiz günlerde yaptığı toplantıda, görev süresi dolan Heyet Başkanı Namık Kemal Zeybek'in süresini uzatmadığı, bunun yerine emekli General Çetin Doğan'ın heyet başkanlığına atandığı öğrenildi. Rektörlüğe de geçtiğimiz hafta emekli Albay Prof. Dr. Uğur Oral'ın atanmasının ardından, kurulduğu 1992 yılından bu yana kapılarını başörtülü öğrencilere açan Yesevi Üniversitesi'nin resmi web sitesinden, "bu yıl üniversiteye kayıt yaptırmak isteyen başörtülü öğrencilerin kabul edilmeyeceği" duyuruldu… [Yeni Şafak, 25/08/2006]
"Çılgın Türkler"in çılgınlığı bu olsa gerek. "Adriyatikten Çin Seddine" kadar bir güç, bir cazibe merkezi oluşturamadık Türkler olarak, ama olsun yasaklarımızı ulusal sınırların ötesine taşıdık Paşa Paşa. Memleketi demir ağlarla öremedikse de yasaklarla ördük, bir çok memleket evladının da başına çorap ördük. Varsın bu ülkede, YÖK Başkanı Teziç de dahil çok sayıda rektörün bilimsel makalesi bulunmasın (Bugün, 27.02.2006). Varsın YÖK, bir öğretim üyesini (üyelerini) farklı fikirlere, farklı dünya görüşlerine sahip olduğu için üniversiteden uzaklaştırsın. (YÖK, Prof. Dr. Adem Tatlı'yı çalıştığı üniversiteden attı. Atılma gerekçesi ise Tatlı'nın 14 yıl önce yazdığı bir kitapta Evrim Teorisi'ne karşı çıkması. Yeni Şafak, 25/05/2006) Varsın Teziç, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın elinden "Legion d'honneur-Lejyon donör diye okunur ve yabancı onur diye çevrilebilir" nişanı alsın ve Chirac'ın Fransa'daki liselerde başörtüsü yasağını izah etmeye çalıştığı metni aynen YÖK'ün resmi web sitesinde çevirisine bile gerek görmeden Fransızca olarak yayınlasın. Varsın eski bir YÖK başkanı (K. Gürüz) "Türkçe bilim dili değildir" desin (Hürriyet, 20/12/2006). Bu ülkenin kızları liselerde ve üniversitelerde başörtülü tahsil imkanı bulamadıkları için başka ülkelere hatta taa Kazakistan'a kadar gitmek zorunda kalakalsın; "boynuz kulağı geçermiş" misali, laikliği ithal ettiğimiz Fransa'nın bile -henüz üniversitelerde olmasa da- yeni akledip uygulamaya başladığı ilköğretim ve liselerdeki kılık kıyafet yasağını nice yıllardır başarıyla uyguluyoruz bu ülkede dii mi ama. "Başörtülü okumak isteyen Arabistan'a gitsin" diyen bir şapkalı adamı yıllarca baş tacı ettik. Defalarca şapka düşüp kel görünmesine rağmen, her darbe (kodu mu oturtulma) sonrası hacıyatmaz gibi meydanlara inen bu zevata, "amca size baba diyebilir miyiz" dedik ve babalara geldik. Sap saman, kışla kampüs, şap şeker, kurul komutanlık, toz duman, rektör paşa birbirine karıştı. Kim kimdir, ne nedir bilemez olduk. Belki de bir kabus bu, gün gelip uyanacağımız. Elbet bu karanlık gecenin bir gün sabahı olacak. "Sabah yakın değil mi?" (Hud/81)
14) "Peruklusun" diye üniversiteye alınmadı. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) İktisat Fakültesi'ni kazanan Ankaralı Şeyma Türkan, peruklu olduğu gerekçesiyle üniversiteye kayıt yaptıramadan memleketine döndü. KSÜ İktisat Fakültesi'ne kayıt yaptıramayan baba Şemsettin Türkan ile kızı Şeyma Türkan, KSÜ Bahçelievler Kampüsü önünde basın açıklaması yaptı. Baba Şemsettin Türkan, kızının peruklu halde kayıt salonuna dahi alınmadığını belirterek, "Türbanla alınmamasını anlıyorum ama perukla alınmamasının hiçbir izahı olamaz. Böyle bir mantık olamaz. Kızım peruklu olduğu için kaydı yapılmadı" dedi. Üniversite görevlilerinden sert muamele gördüklerini öne süren Türkan, "Çok üzgünüz. Rica etmemize rağmen çok sert bir davranışla karşılandık. Ayrıca öğrenci işlerine gittik, yatırdığımız 458 YTL'yi de geri alamadık. Bizi odalarına dahi almadılar. Bağırarak 'Bakanlar Kurulu kararı var' dediler" diye konuştu. [İHA, 06/09/2006]
Üniversiteye adı verilen Sütçü İmam kimdir ve adının geçtiği olay nedir? Gelin hiçbir yere başvurmadan olayın cereyan ettiği Kahramanmaraş'taki Üniversitenin resmi web sitesi'nden öğrenelim. "31 Ekim 1919'da düşmana ilk kurşunu atan Sütçü İmam, Kahramanmaraş'ta Kurtuluş hareketini başlatmıştır. Geçimini temin etmek için süt sattığından adı Sütçü İmam olarak anılmaktadır. Mondros Mütarekesi taksim projesine göre; Antep, Maraş ve Çukurova bölgesi Fransız işgal bölgesi olarak taksim edilmişti. 2 Şubat 1919'da çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan İngiliz askerleri Maraş'ı işgal etmişler ve şimdiki Ticaret Lisesinin yanındaki kışlaya yerleşmişlerdir. 29 Ekim 1919 tarihine kadar bu bölgede kalan İngiliz askerleri, Ermenilerin sürekli başvuruları ve bu yöndeki girişimleri sonucu Fransız askerleri ile yer değiştirmişlerdir. Maraş halkının, bu yer değiştirmeye mani olmak için yaptığı başvurular ise, o sırada Osmanlı hükümetinin zayıf oluşu ve yöneticilerin ilgisizliği nedeni ile başarılı olamamıştır. 29 Ekim 1919 akşam vakti Yüzbaşı Jülie komutasındaki öncü birlikler, Ermenilerin taşkınlıkları ve tezahüratları arasında Şeyh Adil mevkisinden şehre girmişlerdir. Öncü kuvvetlerden bir gün sonra, 2000 kişilik gönüllü Fransız lejyoneri Ermeniler, Fransız ve Cezayirli askerlerden oluşan birlikler yine Ermeni tezahüratları, Ermeni kadınların muhabbetli alkışları arasında şehre girdiler. Şimdiki Ticaret Lisesi civarına yerleştiler. 31 Ekim 1919 cuma günü akşamına kadar, Fransızlarla beraber gruplar halinde şehri dolaşan Ermeniler Türk halkına ağır hakaretler ve küfürlerle mütecaviz davranışlarda bulundular. Akşam vakti, havanın kararması ile olayların sükûn bulması beklenirken, Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan bir erkek çocuğunu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir asker; "Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!" diyerek kadınların peçesini zorla açmak istedi. Kadınlar ise bağırıp, feryat ederek yakındaki Kel Hacı'nın kahvesinden yardım istediler. Olay yerine ilk müdahale eden Çakmakçı Sait; "Gâvur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!" diyerek Fransız Ermeni Lejyonerlerinin üzerine yürüdü. Üzerinde silah olmayan Çakmakçı Sait, açılan ateş sonucu ağır yaralanmıştır. Bu sırada adı İmam olan ve geçimini temin etmek için süt sattığı için Sütçü İmam olarak tanınan İmam, yanında bulunan silahı ile ateş açmış ve bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürmüş, bir diğerini de yaralamıştır." (www.ksu.edu.tr). Orada, o şehirde, o olayın anısına dikilen anıtta şu cümle de yazıyor. "Sütçü İmam, Türk namusunu burada silahı ile korudu". Yer aynı yer. 80 küsur yıl sonra nerdeeeeen nereye? Kısa ya da uzun, yorum yapmıyorum, yapamıyorum. Söyleyecek söz bulamıyorum çünki. Nutkum tutuldu. Ne desem laf değil. Yüreğim de elvermiyor zaten. İster korkudan deyin, ister daraldığı için. Ne farkeder?
15) Belçika Federal Polisi Genel Müdürü adi suçlardan hapishaneye giren Müslümanlar'ın cezaevlerinde beyinlerinin radikal gruplar tarafından yıkandığını söyleyerek 'Müslümanlara ayrı hapishane kurulsun' teklifi yaptı. Kökten dinci Müslüman örgütlerle ve terörizmle en etkin mücadelenin ayrı bir cezaevi yapılmasından geçtiğine inandığını ifade eden Audenaert, "Çok masraflı, istismar edilecek ve çok tartışmaya açık bir konu ama, Müslüman kökten dincilere ayrı bir hapishane kurulmalı…" [Sabah, 12/09/2006]
Uyan da balığa gidelim Audenaert. Sanki orijinal bir fikirmiş gibi sunma bize lütfen bu bayatlamış fikirleri. Kör gözler gördü, sağır sultan duydu Sam Amca'nın Guantanamo'sunu, siyonistlerin açık cezaevi haline getirdiği Filistin'i. Sakın sen "doldurucan len bunları kalelere, camilere, sonra da basacan mermiyi, bombayı" demiş olmayasın Afganistan'da Cenk kalesinde, Irak'ta camide olduğu gibi. Şöyle de yapabilirdin be Audenaert. "İsviçre'de Müslüman cemaate sızdırılan muhbir Covassi, imana gelip basına konuştu: Devlet, ülkeden atmak istediği tartışmalı imamlara komplo kurdu." (23/05/2006 Radikal) Sizde oyun, tuzak mebzul (sayılamayacak) miktardadır. Beyin yıkamakta da çok mahirsinizdir. Akı kara, karayı ak göstermekte, gerçeği ters yüz etmekte üstünüze yoktur. Yüzyıllarca dünyanın dört bir yanındaki insanları sömürüp bırakıp gitmek zorunda kaldığınız yerlerde ardınızda nice acı ve acılı insanlar bırakırsınız, onlara çektirirsiniz cefa; evinizde kıtanızda neşe içinde yaşar gidersiniz, sürersiniz artık bir sefa. Unutmuşsundur hatırlatayım sana, senin atalarının daha geçen yüzyılın başlarında yaptığı mezalimi. Kulaklarını iyi aç Audenaert. "Belçika kralı II. Leopold, Afrika'ya uygarlık getirmek amacıyla konferanslar düzenledi. Otomobil lastikleri için ihtiyaç duyulan kauçuk üretimini daha ucuz ve kolay olsun diye Afrika'da yapmaya başladılar. 23 yıl boyunca tam bir kitlesel kıyım (soykırım) yapıldı. Kongo'da on milyonu aşkın -11 ila 15 milyon arası- insanı öldürdü. İsyanın karşılığı ölümdü. Sayısı belirsiz insanın el ve ayaklarını kestirdi. Bilek kesmenin nedeni ise bir insanın yeterince kauçuk getirmemesi idi. Aynı gerekçeyle onlarla birlikte küçük çocuklarının bile el ve bacakları kesildi. Bu cezaları uygulayan şirketin adı Anglo-Belgian India Rubber Company idi. Kauçuk ağaçları dikmek için ormanları temizlemek gerekiyordu. Ama bazen, ormanı kesmektense bir köyü tamamen yakıp yıkıp arazi elde etmek daha verimli oluyordu…" (Atlas dergisi, Sayı:155, 02/2006, sh. 166-8). Ne dedin Audenaert duyamadım. Yanlış mı işittim? "Dün dündür, bugün bugündür" mü dedin, yoksa "Atalarımın işledikleri suçlardan dolayı beni mi sorumlu tutuyorsun? diyorsun. Haklısın be Adudenaert, "Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız sizedir. Siz onların yaptığınızdan sorulmazsınız" (Bakara/141) der ayrı hapishane kurulmasını teklif ettiğin "Müslüman kökten dincilerin" Kitab'ında. Kongo'da atan Leopold ve tayfasının estirdiği terörün üzerinden nerdeyse bir asır geçti ama kafa yine o kafa, zihniyet yine o zihniyet. Ha II. Leopold olmuş adın, ha Audenaert (ya da III. Leopold). Ne fark eder. Esasta değişen fazla bir şey yok. Korkarım bu gidişle de değişeceğe benzemiyor. Taa ki oyun bitip perde kapanana kadar. O gün yerinizde olmak istemezdim inan.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...