|

Ülke
Güvenliği İçin: Hamaset Yerine Yönetişim
Mümtaz’er Türköne/ 31.08.2006/ Zaman
'Zaferler
ayı" ağustos, Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki atama ve yükseltmelerin
gündemde olduğu bir ay. Görev değişiklikleri ve dünkü 30 Ağustos Zafer
Bayramı için yapılan konuşmalar, yaz rehavetine de son noktayı koydu.
Ordumuzun gücünden, savaşma yeteneğinden eminiz.
Her yıl bitmez tükenmez bir enerji ile yeniden üretilen hamaset
konusunda da bir eksiğimiz yok. Ama dünya farklı bir yöne doğru gidiyor.
Ülkelerin güvenlik ihtiyaçları değişiyor. Buna paralel olarak
ordularının yapısı ve savunma stratejileri de değişiyor. Üstelik biz,
ateş çemberinin tam ortasında kontrolümüzden çıkan uluslararası
konjonktürün telaşı içindeyiz. Sabık Genelkurmay Başkanı'mız veda
konuşmasında haklı ve doğru bir İran vurgusu yaptı. Ülke güvenliğine
dair önceliklerimizi, savunma stratejimizi, güvenlik yapılanmamızı
hamasetin ve sürekli tehdit üreten paranoyaların uzağında sık sık gözden
geçirmek zorundayız. Ülke güvenliği konusunda başarılı ülkelerdeki
yaygın düsturu hatırlatalım: "Savaş, askerlere bırakılmayacak kadar
ciddi bir iştir."
"Yönetim" kelimesi yerine "yönetişim" (governance) deyimini kullanmak,
birçok alanda moda haline geldi. "Yönetişim", aslında anlaşılması güç
teknik bir deyim değil. Kamu otoritesini elinde bulunduranlar ile kamu
hizmetini alanları, özlü bir ifade ile devlet ile vatandaş arasındaki
ilişkiyi farklı bir düzeye taşımayı tek başına ifade ettiği için önemli
bir deyim. Farklı düzey ile kastedilen, kamu hizmeti verenler ile kamu
hizmetini alanları eşit düzeyde etkileşim içinde tutmak. Devletin
sunduğu kamu hizmetlerini yukarıdan aşağı hiyerarşik bir sıra takip eden
"yönetme" eylemi ile organize etmek yerine, yönetilenleri eşit "paydaş"lar
kabul etmek ve hizmetleri birbirini destekleyen müzakerelere konu etmek.
"Yönetişim"i kısaca hizmeti alanların hizmeti verenlerle eşit paydaşlar
olması olarak tanımlayabiliriz.
Psikolojik harekât yerine "güvenlik yönetişimi"
Aynı tabir uluslararası ilişkiler alanında da kullanılıyor. ABD
hegemonyasının artışı ile birlikte, uluslararası kuruluşların,
hükümetlerin, sivil toplum kuruluşlarının eşit düzeyde katıldığı bir
müzakere ortamı gündeme geldi. Bu deyim daha çok Amerikan hegemonyasına
rızayı temin etmek için kullanıldı. Dünya Bankası'nın icat ettiği "iyi
yönetişim" (good governance) deyimi ise, borçlu ülkelerde şeffaflık,
hesap verme ve katılımdan söz etmek anlamına geldi.
"Güvenlik yönetişimi" ise devletin en önemli varlık sebebi olan iç ve
dış güvenliğin sağlanması görevinin çok taraflı bir faaliyet alanı
haline gelmesini ifade ediyor. Güvenlik, bu anlayışa göre yasalarla
eline silah verilen ve ülkeyi savunmakla görevlendirilen ordu ile
sınırlandırılmıyor; ekonomik, sivil aktörlerle bütünleşmiş çok geniş bir
savunma yapılanmasına gidiliyor. Bu deyim, aslında günümüzün farklılaşan
güvenlik önceliklerine cevap vermek üzere geliştiriliyor.
Bu öncelikler neler? Silah teknolojileri çok hızlı değişiyor ve her
değişiklikte maliyetler katlanarak artıyor. Birkaç sene içinde
eskiyeceği için çöpe atacağınız silah ve ekipmanlara milyarlarca dolar
para ödemek zorunda kalıyorsunuz. Tamamında olmasa bile birkaç alanda
teknoloji üretmek ve savunma sanayiini geliştirmek zorundasınız. Üstelik
askerî alandaki teknolojik yenilikler sivil alanlara da öncülük ediyor.
O zaman özel sektörü, bilim ve teknoloji üreten bütün kuruluşları alıp
güvenlik yönetişimine dahil etmek zorundasınız. Türkiye'nin bugünkü en
önemli güvenlik zaafı, güdümlü füzelerin menzili sorunu olarak yaşanıyor.
Yabancı gözlemciler Türkiye'nin kısa zamanda nükleer silah üretme
kapasitesine sahip olduğunda hemfikirler. Sorun, bu silahın da caydırıcı
olabilmesi için ucuna takılacak orta ve uzun menzilli güdümlü füzelere
sahip olabilmek. Bu sorunun çözümü, teknoloji üreten merkezlerin ve bu
işe yatırım yapacak özel sektörün eline bakıyor. Türkiye, yönetişim
anlayışı ile savunma sanayiini ekonomiyi peşine takıp sürükleyecek bir
öncü sektöre dönüştürebilir.
Özel şirket orduları
Özel güvenlik hizmeti verenlerin sayısı polis sayısını geçtiği için, iç
güvenlik hizmetlerinin özel sektör tarafından ifa edilmesi bize garip
gelmiyor. Oysa dünyada dış güvenlik hizmetleri de hızla özelleştiriliyor;
hatta pazar payı en hızlı gelişen sektör olarak görülüyor. Özel Askerî
Şirketler (private military companies) adı üzerinde kar amacı güden
şirketler, doğrudan savaşla ilgili özel hizmetler sunuyorlar. Lojistik
destek, taktik saldırı operasyonları, stratejik planlama, gizli
istihbarat edinme ve analiz etme, operasyonel destek, çatışma
bölgelerinde savaşma ve savunma, askerî eğitim ve askerî teknik yardım
bu şirketler tarafından sunulan "özel" hizmetlerden bazıları. Konuyla
ilgili derli-toplu bir makale yazan Filiz Çulha Zapçı'nın aktardığı
bilgilere göre, iki sene önceye kadar 100 milyar dolarlık bir pazar ve
bu pazarda 90 civarında özel şirket var. ABD ve İngiltere menşe'li bu
şirketlere önemli güvenlik hizmetleri ihale ediliyor. Parayı bastırıp
askerî hizmet satın alıyorsunuz. Bugün Irak'ta bulunan ABD askerlerinin
onda birini, Pentagon dışında bu şirketlerden (Military Professional
Resources Limited gibi) maaş alan askerler oluşturuyor.
Konvansiyonel silah ve personel sayınızla övünmenin, bugünün tehdit
algılamalarında pek fazla değeri yok. Türkiye'nin büyük askerî
birliklerin karşı karşıya merdanelikle savaştığı ve konvansiyonel
silahların kullanıldığı bir savaşa girme ihtimali pek fazla yok. En uçuk
senaryo, tıpkı Irak gibi Türkiye'nin ABD tarafından işgal edilmesi. Bu
durumda ise "kaynak kodları" ABD'de olan silahlarımızın ve araçlarımızın
hareket, dolayısıyla savaşma imkânı kalmıyor. Günümüzün tehdidi "asimetrik"
nitelik taşıyor. Amerikalıların kabûs senaryosu, New York Metrosu'nda
bir teröristin bir bond çanta içinde taşıdığı nükleer bombayı patlatması.
Türkiye'nin karşı karşıya olduğu tehdit de, Güneydoğu kaynaklı terörün
gösterdiği gibi "asimetrik tehdit" niteliği taşıyor. Böyle bir tehditle
baş edebilmenin yolu ise toplumun her ferdinin seferber ve gönüllü
olarak ortak edildiği bir "güvenlik yönetişimi" kurmaktan geçiyor. İnsan
hakları, farklı etnik kültürlerin yaşatılması, doğrudan demokratik ve
özgürlükçü bir siyasî iklimin geliştirilmesi "güvenlik yönetişimi"nin
sağlıklı sivil ayağını oluşturuyor. ABD'nin icat ettiği, şimdilerde
vazgeçtiği "kamu diplomasisi" (public diplomacy) bizde psikolojik
harekat adı ile hâlâ önemseniyor ve eksikliğinden dem vuruluyor.
Türkiye'de "Türk'ün Türk'e nafile propogandası" olarak icra edilen
Psikolojik Harekat'ın yerini aklı başında bir yönetişime bırakması şart.
Silahlı güç, yani ordu güvenlik yönetişiminde rol alan aktörlerden
sadece biri; asıl caydırıcılık diğer aktörlere kayıyor. Bir yılda
ürettiği 'millî hasıla'nın üç katı iç ve dış borcu olan bir ülke
dünyanın en modern araçlarla donanmış ordusuna sahip olsa bile,
güvenliğinden emin olabilir mi? Bu soruya doğru cevap vermek için askerî
konularda uzman olmak gerekmiyor. Bugün dış güvenliğimizi tehdit eden en
önemli sorun doğrudan içimizden bir etnik sorundan kaynaklanıyor. Siz
aklınızı başınıza alıp sivil bir çözüme ulaşamazsanız, en yüksek askerî
savaş yeteneğinin bile bu sorunu bir "güvenlik zaafı" olmaktan
çıkartabileceğini öngörebilir misiniz?
Güvenliği Silahlı Kuvvetler'e havale eden hiyerarşik örgütlenme yerini
artık üç boyutlu heterarşik bir örgütlenmeye bırakıyor. Devletin içinde
ve dışında çok sayıda aktör karşılıklı etkileşime giriyor ve güvenlik
yönetişimi içinde görev ve sorumluluk alıyor. Özel sektör, bilim ve
araştırma kurumları, sivil toplumun hareketli ve verimli perspektifi bir
ülkenin savunulmasını, güvenlik ihtiyacının karşılanmasını ve
caydırıcılığın sağlanmasını kolektif bir amaca dönüştürüyor. Bu
yönetişimin sağlanabilmesinin vazgeçilmez şartı askerî gücün halk
iradesine, dolayısıyla sivil iradeye raptedilmesidir. Pahalı, üstelik
ithal silah ve ekipman alımlarına ve askerî harcamalara, alternatif
fırsat maliyetlerini rasyonel bir şekilde hesaplayarak karar veren bir
sivil otorite mevcut değilse, ortada ancak yönetişimle aşılabilecek
ciddi bir güvenlik zaafı var demektir. Savunma bütçesinin halkın
temsilcileri tarafından denetlenemediği bir ülkenin, üstelik gırtlağına
kadar borçlu bir ülkenin güvenlik zaafını hiçbir askerî tedbir çözemez.
Bundan iki asır kadar önce Clausewitz, halk iradesinin stratejik
amaçlara bağlanmadığı bir durumda "doğru savaş"ın yapılamayacağını ve
savaşın kazanılamayacağını söylemiş ve eklemişti: Savaşın, (yani
güvenlik yapılanmanız ve anlayışınızın) doğrudan siyasî bir duruş ve
eylem olduğunu fark etmezseniz, bunu fark edenlerin acımasızlığı ile baş
edemezsiniz.
İrtica ile savaş söylemine açıklık getirilmeli
Yeni Genelkurmay Başkanı'mız, "Ülkemizi çağdışı bir karanlığa çekmek
isteyenler var" diyor ve artan bir "irtica ve bölücülük" tehdidini,
millî bayramlarda alışıldığı veçhile vurguluyor. "Güvenlik yönetişimi"
üzerine düşünürken, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ülkeyi dış düşmanlara
karşı savunma görevine ilave olarak üstlendiği "irtica ve bölücülük"e
karşı savunma görevi üzerinde de yeniden muhasebe yapmalıyız. Acaba
Silahlı Kuvvetler'in üstlendiği "irtica ve bölücülükle savaş" görevi,
bir bütün olarak ülkemizin dış güvenliği için bir zaaf kaynağı olabilir
mi?
"İrtica ile savaş"ın müphem ve münakaşa konusu edilen bir tehdit
algılamasına dayanmaktan çıkartılması gerekir. Türkiye'yi geri götürmeye
kalkanlar kimlerdir? Bunlar, nerelerde ve hangi kurumların içindedir?
Bunların mer'î kanunlara göre işledikleri suçlar nelerdir? İrticaî
kalkışma tehdidinin somut ve objektif ölçüleri nasıl tanımlanabilir? Bu
soruların irtica tehdidinden bahsedenlerce tatminkâr karşılıkları
verilmediği takdirde, güvenlik yönetişimindeki dev açık doldurulamaz. 28
Şubat 1997'de yapılan MGK'da, "irtica kanıtı" olarak sunulan belgelerin,
sadece gazete kupürlerinden oluştuğunu hatırlayanlar için, yukarıdaki
sorular aynı zamanda irtica tehdidinden bahsedenlere karşı bir "güven"
sorunu oluşturabilir. Bu güven zaafı, güvenlik zaafı demektir.
Şayet "irtica tehdidine karşı kararlı duruş"un, silahlı gücün siyasî
alana müdahalesinin "basmakalıp" gerekçesi olduğuna inanılıyor ise, bu
kanaatin bir güvenlik riski taşıdığı dikkate alınmalıdır. Müphem ve
muhayyel "irtica tehdidi", devlet içindeki güç dengelerini sürdürmenin
aracı olarak kullanılıyor ise, "güvenlik zaafı" yanında laiklik prensibi
de tehlikededir. Zira, güç mücadelesinin aracı ve tarafı haline gelen
laikliğin itibarını kimse koruyamaz. Elinde silah bulunduran gücün "öcü
geliyor" diye ortalığa korku saçanlar durumuna düşmesi, devlet için de
bir zaaf oluşturacaktır. Çözüm, söz konusu irtica tehdidinin bayramların
ve törenlerin mutad konusu olmaktan çıkartılması, hukukî ve objektif
ölçülere ve delillere dayandırılmasıdır.
"İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükler"in, "ülkeyi bölmek ve
parçalamak isteyenlerin arkasına sığındıkları değer ve prensipler",
olarak takdim edilmesi de güvenlik sorunlarımızı azaltan değil tersine
çoğaltan bir sonuç doğurabilir. İnsan hakları, demokrasi ve
özgürlüklerin "hain emeller" için kullanıldığı ileri sürülüyorsa, bu
iddianın mantıkî sonucu bu değer ve prensiplere sınırlama getirilmesi
talebi olacaktır. Böyle bir anlayış "güvenlik yönetişimi"ni daha
başından iptal etmek ve kolektif savunma işini salt silahlı gücün
tekeline vermek demektir. Günümüzde böyle bir savunma anlayışı ile millî
çıkarları korumanın imkânı bulunmamaktadır. Ülkelerini savunmaya kararlı
toplumlar sadece özgür toplumlardır. Bu toplumlar da insan haklarına
riayetkâr ve demokratik rejimlerde yaşayan insanlardan oluşmaktadır.
Muhayyel ve müphem bir düşman olduğu tartışılan "irtica ve bölücülük"
ile savaşmayı aslî görevi olarak tekelinde tutan, böylelikle siyasal
alanı bütünüyle nüfûz ve kontrolü altına alan bir silahlı güç objektif
olarak aslî görevini hakkıyla yerine getirebileceği rasyonel sınırlar
içinde kalmıyor demektir. İnsan haklarını, özgürlükleri ve demokrasiyi
dolaylı biçimde bir tehdit olarak niteleyen bir silahlı güç ise halkına
güvenmeyen ve sonuç olarak "güvenlik yönetişimi"ne fırsat tanımayan
tekelci bir güç olarak temayüz eder. Çağın icaplarına göre bu anlayış,
bir ülkenin kolektif savunmasını tehlikeye sokan esaslı bir zaafa işaret
etmektedir.
Hamaset, öfke ve nefret konusunda kimsenin ilave katkısına ihtiyacımız
yok. İhtiyacımız olan sakin, sabırlı, huzurlu bir toplum. Bunun için
sadece akla, hesaba ve derin bir stratejik öngörüye dayanan güvenlik
yapılanmasına ihtiyacımız var. 25 Asır önce Sun Tzu Savaş Sanatı'nda
şöyle diyordu: "Askerlikte başarılı olanlar askercilik yapmazlar,
savaşta iyi olanlar kızmazlar, düşmanlarına karşı galip gelenler,
düşmanlarına karşı herhangi bir duygu beslemezler."
|