Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 334 | Ekim  2006

                   

 

 


Ülke Güvenliği İçin: Hamaset Yerine Yönetişim

Mümtaz’er Türköne/ 31.08.2006/ Zaman

'Zaferler ayı" ağustos, Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki atama ve yükseltmelerin gündemde olduğu bir ay. Görev değişiklikleri ve dünkü 30 Ağustos Zafer Bayramı için yapılan konuşmalar, yaz rehavetine de son noktayı koydu. Ordumuzun gücünden, savaşma yeteneğinden eminiz.
Her yıl bitmez tükenmez bir enerji ile yeniden üretilen hamaset konusunda da bir eksiğimiz yok. Ama dünya farklı bir yöne doğru gidiyor. Ülkelerin güvenlik ihtiyaçları değişiyor. Buna paralel olarak ordularının yapısı ve savunma stratejileri de değişiyor. Üstelik biz, ateş çemberinin tam ortasında kontrolümüzden çıkan uluslararası konjonktürün telaşı içindeyiz. Sabık Genelkurmay Başkanı'mız veda konuşmasında haklı ve doğru bir İran vurgusu yaptı. Ülke güvenliğine dair önceliklerimizi, savunma stratejimizi, güvenlik yapılanmamızı hamasetin ve sürekli tehdit üreten paranoyaların uzağında sık sık gözden geçirmek zorundayız. Ülke güvenliği konusunda başarılı ülkelerdeki yaygın düsturu hatırlatalım: "Savaş, askerlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir."
"Yönetim" kelimesi yerine "yönetişim" (governance) deyimini kullanmak, birçok alanda moda haline geldi. "Yönetişim", aslında anlaşılması güç teknik bir deyim değil. Kamu otoritesini elinde bulunduranlar ile kamu hizmetini alanları, özlü bir ifade ile devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi farklı bir düzeye taşımayı tek başına ifade ettiği için önemli bir deyim. Farklı düzey ile kastedilen, kamu hizmeti verenler ile kamu hizmetini alanları eşit düzeyde etkileşim içinde tutmak. Devletin sunduğu kamu hizmetlerini yukarıdan aşağı hiyerarşik bir sıra takip eden "yönetme" eylemi ile organize etmek yerine, yönetilenleri eşit "paydaş"lar kabul etmek ve hizmetleri birbirini destekleyen müzakerelere konu etmek. "Yönetişim"i kısaca hizmeti alanların hizmeti verenlerle eşit paydaşlar olması olarak tanımlayabiliriz.
Psikolojik harekât yerine "güvenlik yönetişimi"
Aynı tabir uluslararası ilişkiler alanında da kullanılıyor. ABD hegemonyasının artışı ile birlikte, uluslararası kuruluşların, hükümetlerin, sivil toplum kuruluşlarının eşit düzeyde katıldığı bir müzakere ortamı gündeme geldi. Bu deyim daha çok Amerikan hegemonyasına rızayı temin etmek için kullanıldı. Dünya Bankası'nın icat ettiği "iyi yönetişim" (good governance) deyimi ise, borçlu ülkelerde şeffaflık, hesap verme ve katılımdan söz etmek anlamına geldi.
"Güvenlik yönetişimi" ise devletin en önemli varlık sebebi olan iç ve dış güvenliğin sağlanması görevinin çok taraflı bir faaliyet alanı haline gelmesini ifade ediyor. Güvenlik, bu anlayışa göre yasalarla eline silah verilen ve ülkeyi savunmakla görevlendirilen ordu ile sınırlandırılmıyor; ekonomik, sivil aktörlerle bütünleşmiş çok geniş bir savunma yapılanmasına gidiliyor. Bu deyim, aslında günümüzün farklılaşan güvenlik önceliklerine cevap vermek üzere geliştiriliyor.
Bu öncelikler neler? Silah teknolojileri çok hızlı değişiyor ve her değişiklikte maliyetler katlanarak artıyor. Birkaç sene içinde eskiyeceği için çöpe atacağınız silah ve ekipmanlara milyarlarca dolar para ödemek zorunda kalıyorsunuz. Tamamında olmasa bile birkaç alanda teknoloji üretmek ve savunma sanayiini geliştirmek zorundasınız. Üstelik askerî alandaki teknolojik yenilikler sivil alanlara da öncülük ediyor. O zaman özel sektörü, bilim ve teknoloji üreten bütün kuruluşları alıp güvenlik yönetişimine dahil etmek zorundasınız. Türkiye'nin bugünkü en önemli güvenlik zaafı, güdümlü füzelerin menzili sorunu olarak yaşanıyor. Yabancı gözlemciler Türkiye'nin kısa zamanda nükleer silah üretme kapasitesine sahip olduğunda hemfikirler. Sorun, bu silahın da caydırıcı olabilmesi için ucuna takılacak orta ve uzun menzilli güdümlü füzelere sahip olabilmek. Bu sorunun çözümü, teknoloji üreten merkezlerin ve bu işe yatırım yapacak özel sektörün eline bakıyor. Türkiye, yönetişim anlayışı ile savunma sanayiini ekonomiyi peşine takıp sürükleyecek bir öncü sektöre dönüştürebilir.
Özel şirket orduları
Özel güvenlik hizmeti verenlerin sayısı polis sayısını geçtiği için, iç güvenlik hizmetlerinin özel sektör tarafından ifa edilmesi bize garip gelmiyor. Oysa dünyada dış güvenlik hizmetleri de hızla özelleştiriliyor; hatta pazar payı en hızlı gelişen sektör olarak görülüyor. Özel Askerî Şirketler (private military companies) adı üzerinde kar amacı güden şirketler, doğrudan savaşla ilgili özel hizmetler sunuyorlar. Lojistik destek, taktik saldırı operasyonları, stratejik planlama, gizli istihbarat edinme ve analiz etme, operasyonel destek, çatışma bölgelerinde savaşma ve savunma, askerî eğitim ve askerî teknik yardım bu şirketler tarafından sunulan "özel" hizmetlerden bazıları. Konuyla ilgili derli-toplu bir makale yazan Filiz Çulha Zapçı'nın aktardığı bilgilere göre, iki sene önceye kadar 100 milyar dolarlık bir pazar ve bu pazarda 90 civarında özel şirket var. ABD ve İngiltere menşe'li bu şirketlere önemli güvenlik hizmetleri ihale ediliyor. Parayı bastırıp askerî hizmet satın alıyorsunuz. Bugün Irak'ta bulunan ABD askerlerinin onda birini, Pentagon dışında bu şirketlerden (Military Professional Resources Limited gibi) maaş alan askerler oluşturuyor.
Konvansiyonel silah ve personel sayınızla övünmenin, bugünün tehdit algılamalarında pek fazla değeri yok. Türkiye'nin büyük askerî birliklerin karşı karşıya merdanelikle savaştığı ve konvansiyonel silahların kullanıldığı bir savaşa girme ihtimali pek fazla yok. En uçuk senaryo, tıpkı Irak gibi Türkiye'nin ABD tarafından işgal edilmesi. Bu durumda ise "kaynak kodları" ABD'de olan silahlarımızın ve araçlarımızın hareket, dolayısıyla savaşma imkânı kalmıyor. Günümüzün tehdidi "asimetrik" nitelik taşıyor. Amerikalıların kabûs senaryosu, New York Metrosu'nda bir teröristin bir bond çanta içinde taşıdığı nükleer bombayı patlatması. Türkiye'nin karşı karşıya olduğu tehdit de, Güneydoğu kaynaklı terörün gösterdiği gibi "asimetrik tehdit" niteliği taşıyor. Böyle bir tehditle baş edebilmenin yolu ise toplumun her ferdinin seferber ve gönüllü olarak ortak edildiği bir "güvenlik yönetişimi" kurmaktan geçiyor. İnsan hakları, farklı etnik kültürlerin yaşatılması, doğrudan demokratik ve özgürlükçü bir siyasî iklimin geliştirilmesi "güvenlik yönetişimi"nin sağlıklı sivil ayağını oluşturuyor. ABD'nin icat ettiği, şimdilerde vazgeçtiği "kamu diplomasisi" (public diplomacy) bizde psikolojik harekat adı ile hâlâ önemseniyor ve eksikliğinden dem vuruluyor. Türkiye'de "Türk'ün Türk'e nafile propogandası" olarak icra edilen Psikolojik Harekat'ın yerini aklı başında bir yönetişime bırakması şart.
Silahlı güç, yani ordu güvenlik yönetişiminde rol alan aktörlerden sadece biri; asıl caydırıcılık diğer aktörlere kayıyor. Bir yılda ürettiği 'millî hasıla'nın üç katı iç ve dış borcu olan bir ülke dünyanın en modern araçlarla donanmış ordusuna sahip olsa bile, güvenliğinden emin olabilir mi? Bu soruya doğru cevap vermek için askerî konularda uzman olmak gerekmiyor. Bugün dış güvenliğimizi tehdit eden en önemli sorun doğrudan içimizden bir etnik sorundan kaynaklanıyor. Siz aklınızı başınıza alıp sivil bir çözüme ulaşamazsanız, en yüksek askerî savaş yeteneğinin bile bu sorunu bir "güvenlik zaafı" olmaktan çıkartabileceğini öngörebilir misiniz?
Güvenliği Silahlı Kuvvetler'e havale eden hiyerarşik örgütlenme yerini artık üç boyutlu heterarşik bir örgütlenmeye bırakıyor. Devletin içinde ve dışında çok sayıda aktör karşılıklı etkileşime giriyor ve güvenlik yönetişimi içinde görev ve sorumluluk alıyor. Özel sektör, bilim ve araştırma kurumları, sivil toplumun hareketli ve verimli perspektifi bir ülkenin savunulmasını, güvenlik ihtiyacının karşılanmasını ve caydırıcılığın sağlanmasını kolektif bir amaca dönüştürüyor. Bu yönetişimin sağlanabilmesinin vazgeçilmez şartı askerî gücün halk iradesine, dolayısıyla sivil iradeye raptedilmesidir. Pahalı, üstelik ithal silah ve ekipman alımlarına ve askerî harcamalara, alternatif fırsat maliyetlerini rasyonel bir şekilde hesaplayarak karar veren bir sivil otorite mevcut değilse, ortada ancak yönetişimle aşılabilecek ciddi bir güvenlik zaafı var demektir. Savunma bütçesinin halkın temsilcileri tarafından denetlenemediği bir ülkenin, üstelik gırtlağına kadar borçlu bir ülkenin güvenlik zaafını hiçbir askerî tedbir çözemez. Bundan iki asır kadar önce Clausewitz, halk iradesinin stratejik amaçlara bağlanmadığı bir durumda "doğru savaş"ın yapılamayacağını ve savaşın kazanılamayacağını söylemiş ve eklemişti: Savaşın, (yani güvenlik yapılanmanız ve anlayışınızın) doğrudan siyasî bir duruş ve eylem olduğunu fark etmezseniz, bunu fark edenlerin acımasızlığı ile baş edemezsiniz.
İrtica ile savaş söylemine açıklık getirilmeli
Yeni Genelkurmay Başkanı'mız, "Ülkemizi çağdışı bir karanlığa çekmek isteyenler var" diyor ve artan bir "irtica ve bölücülük" tehdidini, millî bayramlarda alışıldığı veçhile vurguluyor. "Güvenlik yönetişimi" üzerine düşünürken, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ülkeyi dış düşmanlara karşı savunma görevine ilave olarak üstlendiği "irtica ve bölücülük"e karşı savunma görevi üzerinde de yeniden muhasebe yapmalıyız. Acaba Silahlı Kuvvetler'in üstlendiği "irtica ve bölücülükle savaş" görevi, bir bütün olarak ülkemizin dış güvenliği için bir zaaf kaynağı olabilir mi?

"İrtica ile savaş"ın müphem ve münakaşa konusu edilen bir tehdit algılamasına dayanmaktan çıkartılması gerekir. Türkiye'yi geri götürmeye kalkanlar kimlerdir? Bunlar, nerelerde ve hangi kurumların içindedir? Bunların mer'î kanunlara göre işledikleri suçlar nelerdir? İrticaî kalkışma tehdidinin somut ve objektif ölçüleri nasıl tanımlanabilir? Bu soruların irtica tehdidinden bahsedenlerce tatminkâr karşılıkları verilmediği takdirde, güvenlik yönetişimindeki dev açık doldurulamaz. 28 Şubat 1997'de yapılan MGK'da, "irtica kanıtı" olarak sunulan belgelerin, sadece gazete kupürlerinden oluştuğunu hatırlayanlar için, yukarıdaki sorular aynı zamanda irtica tehdidinden bahsedenlere karşı bir "güven" sorunu oluşturabilir. Bu güven zaafı, güvenlik zaafı demektir.
Şayet "irtica tehdidine karşı kararlı duruş"un, silahlı gücün siyasî alana müdahalesinin "basmakalıp" gerekçesi olduğuna inanılıyor ise, bu kanaatin bir güvenlik riski taşıdığı dikkate alınmalıdır. Müphem ve muhayyel "irtica tehdidi", devlet içindeki güç dengelerini sürdürmenin aracı olarak kullanılıyor ise, "güvenlik zaafı" yanında laiklik prensibi de tehlikededir. Zira, güç mücadelesinin aracı ve tarafı haline gelen laikliğin itibarını kimse koruyamaz. Elinde silah bulunduran gücün "öcü geliyor" diye ortalığa korku saçanlar durumuna düşmesi, devlet için de bir zaaf oluşturacaktır. Çözüm, söz konusu irtica tehdidinin bayramların ve törenlerin mutad konusu olmaktan çıkartılması, hukukî ve objektif ölçülere ve delillere dayandırılmasıdır.
"İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükler"in, "ülkeyi bölmek ve parçalamak isteyenlerin arkasına sığındıkları değer ve prensipler", olarak takdim edilmesi de güvenlik sorunlarımızı azaltan değil tersine çoğaltan bir sonuç doğurabilir. İnsan hakları, demokrasi ve özgürlüklerin "hain emeller" için kullanıldığı ileri sürülüyorsa, bu iddianın mantıkî sonucu bu değer ve prensiplere sınırlama getirilmesi talebi olacaktır. Böyle bir anlayış "güvenlik yönetişimi"ni daha başından iptal etmek ve kolektif savunma işini salt silahlı gücün tekeline vermek demektir. Günümüzde böyle bir savunma anlayışı ile millî çıkarları korumanın imkânı bulunmamaktadır. Ülkelerini savunmaya kararlı toplumlar sadece özgür toplumlardır. Bu toplumlar da insan haklarına riayetkâr ve demokratik rejimlerde yaşayan insanlardan oluşmaktadır.
Muhayyel ve müphem bir düşman olduğu tartışılan "irtica ve bölücülük" ile savaşmayı aslî görevi olarak tekelinde tutan, böylelikle siyasal alanı bütünüyle nüfûz ve kontrolü altına alan bir silahlı güç objektif olarak aslî görevini hakkıyla yerine getirebileceği rasyonel sınırlar içinde kalmıyor demektir. İnsan haklarını, özgürlükleri ve demokrasiyi dolaylı biçimde bir tehdit olarak niteleyen bir silahlı güç ise halkına güvenmeyen ve sonuç olarak "güvenlik yönetişimi"ne fırsat tanımayan tekelci bir güç olarak temayüz eder. Çağın icaplarına göre bu anlayış, bir ülkenin kolektif savunmasını tehlikeye sokan esaslı bir zaafa işaret etmektedir.
Hamaset, öfke ve nefret konusunda kimsenin ilave katkısına ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan sakin, sabırlı, huzurlu bir toplum. Bunun için sadece akla, hesaba ve derin bir stratejik öngörüye dayanan güvenlik yapılanmasına ihtiyacımız var. 25 Asır önce Sun Tzu Savaş Sanatı'nda şöyle diyordu: "Askerlikte başarılı olanlar askercilik yapmazlar, savaşta iyi olanlar kızmazlar, düşmanlarına karşı galip gelenler, düşmanlarına karşı herhangi bir duygu beslemezler."

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...