Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 334 | Ekim  2006

                   

 

 


Laikçiler Irkçılığa Kayıyor

Eser Karakaş/ 23.09.2006/ Referans

Bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim, bizim kendi yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline gitmemizi öneriyor. Bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.

Türkiye'de son günlerde gerçekten çok ama çok can sıkıcı gelişmeler yaşanıyor; Türkiye, büyük bir hızla ırkçılığa dayalı bir anlayışın pençesine hem de kendini ilerici, modern, Atatürkçü, çağdaş diye tanımlayan bir kesimin itelemesi ile gidiyor.

AKP'nin iktidara geldiğinden bugüne basında üzerinde durulan "tehlike" hem de "açık ve mevcut tehlike" hep şeriat tehlikesi olageldi ve bu konunun üzerinde belirli kesimler bazen de haklı gerekçelerle durdular ancak bugün bende uyanan temel endişe artık şeriat devletine kayış endişesinden ziyade, hukuksal olarak tanımlanması gereken bir yurttaşlık anlayışından hızla ırk ve din temelli bir yurttaşlık anlayışına doğru kayış.

Üstelik bu kayış yani bir tür ırkçılığa kayış öyle vehim düzeyinde değil somut olgular ve üstelik devletimizin geleneksel güçlerinin pozisyonları düzeyinde ortaya çıkıyor yani şayet bir tehlikeden mutlaka söz edilecekse bu ırkçılık tehlikesi "açık ve mevcut" bir tehlike.

İşin en ilginç tarafı da (belki de işin en az ilginç tarafı) devletimizin bir tür ırkçı bir yapılanmaya doğru kayışına çanak tutanların başında geleneksel laikçi kesimlerin ön planda olması.

Laikçi tabirini çok sevmediğimi itiraf ediyorum ama bu kavram bir ölçüde klasik laiklik ilkesine saygılı kesimlerle laikliği bir baskı aracı, bir anti-demokratik Demokles kılıcı olarak kullanmak isteyenleri ayrıştırmak için şimdiye dek bulunabilen en makul tabir.

Perşembe (21 Eylül) günü yazdığım yazıda şu günlerde TBMM'de görüşülen Vakıflar Yasası ile ilgili insanın, makul bir insanın, hukuka ve laiklik ilkesine saygılı bir insanın tüylerini diken diken eden gelişmeler yaşanıyor.

CHP sözcüleri Vakıflar Yasası ile ilgili gelişmeler karşısında insanın tüylerini gerçekten diken diken eden bir "mütekabiliyet/ karşılıklılık" ilkesine gönderme yapıyorlar ve şayet Batı Trakya Müslümanlarına yönelik bir hak ihlali varsa benzer bir hak ihlalini de ülkemizde yaşayan ve vatandaşımız olan gayrimüslim vatandaşlarımız için talep ediyorlar.

Lozan Antlaşması'nın temel metni aslında çok da uzun olmayan, anlaşılması da hukukçu olmayanlar için bile çok zor olmayan bir metin. Benim elimde rahmetli Prof. Dr. Seha Meray'ın hazırladığı ve Yapı Kredi Yayını olan bir kitapçık var.

Basında, parlamentoda yaşanan tartışmaları izlediğim ölçüde bendenizde uyanan temel intiba Lozan Antlaşması'na yönelik fikrini ileri sürenlerin yaklaşık tümünün bu kısa metni bir kez daha okumadıklarına yönelik.

Lozan Antlaşması temel metninin 37-45. maddeler arası yani ikinci bölümün üçüncü kesiminin üst başlığı "Azınlıkların Korunması" adını taşıyor ve topu topu üç sahifeden oluşuyor.

Bu metinden kalkarak mütekabiliyet yani karşılıklılık ilkesi talebi gerçekten çok hüzünlü bir anlayış ve gönül eksikliğinin bir göstergesi; Antlaşmanın 44. maddesinin son paragrafı devletler arasında bir görüş ayrılığı çıktığı zaman, bu ayrılığın Milletlerarası Daimi Adalet Divanı'na, karşı taraf da isterse götürülebileceğini ifade ediyor.

Şayet Batı Trakya Müslümanlarına yönelik bir hak ihlali olduğu kanısındaysak uluslararası yargıya gitmekten başka bir çözümün olmadığı ortada.

Oysa, bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim bu durum karşısında mütekabiliyet ilkesinin çalıştırılmasını talep ediyor yani bizim kendi yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline bizim de gitmemizi öneriyor; bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.

AB sürecinde yurttaşımız olan Kürtlere bir dizi temel hakları, örneğin Kürtçe TV hakkı nihayet tanınabildi; günün birinde Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulur ve bu muhayyel Kürt devleti bu bölgede yaşayan Türkmenlere Türkçe TV hakkı tanımazsa bizim kendi yurttaşlarımızın yani bizim coğrafyamızda yaşayan Kürtlerin de ana dillerinde TV izleme hakkını ellerinden almamız aynen Sayın Haluk Koç'un TBMM'de talep ettiği mütekabiliyet ilkesine benzer ve çok komik hatta trajikomik olur.

Tüm bu yaşanan acıklı gelişmelerin kökeninde, aslında Türkiye'de başta laikçi kesimde olmak üzere, anayasal vatandaşlık kavramının asla oturmamış olması var. Anayasal vatandaşlık kavramı belki daha da sofistike bir kavram ama işin acı tarafı laikçi kesimin aslında hâlâ Atatürk milliyetçiliği kavramını bile yani devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu ilkesini bile içine sindiremediği, her fırsatta ırkçı görüşlerini kustuğu gözlemleniyor.

Köken olarak Türk ve Müslüman olmayan yurttaşlarımızın "yabancı" olarak görülmesi ve mütekabiliyet ilkesine konu edilmelerini talep etmek aslında bu yurttaşlarımızın rehine olarak algılandıklarını da gösteriyor.

Daha ülke olarak yememiz gereken kırk fırın ekmek var anlaşılan ve ben de en çok buna üzülüyorum.

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...