Bizim
laikçi ve sözde çağdaş kesim, bizim kendi yurttaşımız olan
gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline gitmemizi öneriyor. Bu korkunç
talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim
aklım burada yetersiz kalıyor.
Türkiye'de son günlerde gerçekten çok ama çok can sıkıcı gelişmeler
yaşanıyor; Türkiye, büyük bir hızla ırkçılığa dayalı bir anlayışın
pençesine hem de kendini ilerici, modern, Atatürkçü, çağdaş diye
tanımlayan bir kesimin itelemesi ile gidiyor.
AKP'nin iktidara geldiğinden bugüne basında üzerinde durulan "tehlike"
hem de "açık ve mevcut tehlike" hep şeriat tehlikesi olageldi ve bu
konunun üzerinde belirli kesimler bazen de haklı gerekçelerle durdular
ancak bugün bende uyanan temel endişe artık şeriat devletine kayış
endişesinden ziyade, hukuksal olarak tanımlanması gereken bir yurttaşlık
anlayışından hızla ırk ve din temelli bir yurttaşlık anlayışına doğru
kayış.
Üstelik bu kayış yani bir tür ırkçılığa kayış öyle vehim düzeyinde değil
somut olgular ve üstelik devletimizin geleneksel güçlerinin pozisyonları
düzeyinde ortaya çıkıyor yani şayet bir tehlikeden mutlaka söz
edilecekse bu ırkçılık tehlikesi "açık ve mevcut" bir tehlike.
İşin
en ilginç tarafı da (belki de işin en az ilginç tarafı) devletimizin bir
tür ırkçı bir yapılanmaya doğru kayışına çanak tutanların başında
geleneksel laikçi kesimlerin ön planda olması.
Laikçi
tabirini çok sevmediğimi itiraf ediyorum ama bu kavram bir ölçüde klasik
laiklik ilkesine saygılı kesimlerle laikliği bir baskı aracı, bir
anti-demokratik Demokles kılıcı olarak kullanmak isteyenleri ayrıştırmak
için şimdiye dek bulunabilen en makul tabir.
Perşembe (21 Eylül) günü yazdığım yazıda şu günlerde TBMM'de görüşülen
Vakıflar Yasası ile ilgili insanın, makul bir insanın, hukuka ve laiklik
ilkesine saygılı bir insanın tüylerini diken diken eden gelişmeler
yaşanıyor.
CHP
sözcüleri Vakıflar Yasası ile ilgili gelişmeler karşısında insanın
tüylerini gerçekten diken diken eden bir "mütekabiliyet/ karşılıklılık"
ilkesine gönderme yapıyorlar ve şayet Batı Trakya Müslümanlarına yönelik
bir hak ihlali varsa benzer bir hak ihlalini de ülkemizde yaşayan ve
vatandaşımız olan gayrimüslim vatandaşlarımız için talep ediyorlar.
Lozan
Antlaşması'nın temel metni aslında çok da uzun olmayan, anlaşılması da
hukukçu olmayanlar için bile çok zor olmayan bir metin. Benim elimde
rahmetli Prof. Dr. Seha Meray'ın hazırladığı ve Yapı Kredi Yayını olan
bir kitapçık var.
Basında, parlamentoda yaşanan tartışmaları izlediğim ölçüde bendenizde
uyanan temel intiba Lozan Antlaşması'na yönelik fikrini ileri sürenlerin
yaklaşık tümünün bu kısa metni bir kez daha okumadıklarına yönelik.
Lozan
Antlaşması temel metninin 37-45. maddeler arası yani ikinci bölümün
üçüncü kesiminin üst başlığı "Azınlıkların Korunması" adını taşıyor ve
topu topu üç sahifeden oluşuyor.
Bu
metinden kalkarak mütekabiliyet yani karşılıklılık ilkesi talebi
gerçekten çok hüzünlü bir anlayış ve gönül eksikliğinin bir göstergesi;
Antlaşmanın 44. maddesinin son paragrafı devletler arasında bir görüş
ayrılığı çıktığı zaman, bu ayrılığın Milletlerarası Daimi Adalet
Divanı'na, karşı taraf da isterse götürülebileceğini ifade ediyor.
Şayet
Batı Trakya Müslümanlarına yönelik bir hak ihlali olduğu kanısındaysak
uluslararası yargıya gitmekten başka bir çözümün olmadığı ortada.
Oysa,
bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim bu durum karşısında mütekabiliyet
ilkesinin çalıştırılmasını talep ediyor yani bizim kendi yurttaşımız
olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline bizim de gitmemizi öneriyor;
bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir,
doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.
AB
sürecinde yurttaşımız olan Kürtlere bir dizi temel hakları, örneğin
Kürtçe TV hakkı nihayet tanınabildi; günün birinde Kuzey Irak'ta bir
Kürt devleti kurulur ve bu muhayyel Kürt devleti bu bölgede yaşayan
Türkmenlere Türkçe TV hakkı tanımazsa bizim kendi yurttaşlarımızın yani
bizim coğrafyamızda yaşayan Kürtlerin de ana dillerinde TV izleme
hakkını ellerinden almamız aynen Sayın Haluk Koç'un TBMM'de talep ettiği
mütekabiliyet ilkesine benzer ve çok komik hatta trajikomik olur.
Tüm bu
yaşanan acıklı gelişmelerin kökeninde, aslında Türkiye'de başta laikçi
kesimde olmak üzere, anayasal vatandaşlık kavramının asla oturmamış
olması var. Anayasal vatandaşlık kavramı belki daha da sofistike bir
kavram ama işin acı tarafı laikçi kesimin aslında hâlâ Atatürk
milliyetçiliği kavramını bile yani devlete vatandaşlık bağı ile bağlı
olan herkesin Türk olduğu ilkesini bile içine sindiremediği, her
fırsatta ırkçı görüşlerini kustuğu gözlemleniyor.
Köken
olarak Türk ve Müslüman olmayan yurttaşlarımızın "yabancı" olarak
görülmesi ve mütekabiliyet ilkesine konu edilmelerini talep etmek
aslında bu yurttaşlarımızın rehine olarak algılandıklarını da
gösteriyor.
Daha
ülke olarak yememiz gereken kırk fırın ekmek var anlaşılan ve ben de en
çok buna üzülüyorum.