|

Kemal BAŞ/ İNEGÖL(2)
SORU-1: İslam da sihir, şans, nazar, kısmet ve tesadüf var mıdır? Yoksa
bunların hepsi hurafe ürünü şeyler midir?
CEVAP-1: Sihir ve büyü eş anlamlı olarak halkın dilinde aynı maksadı
ifade etmek için kullanılmaktadır. Arapça'da "Se ha ra" kökünden türeyen
bu kelimenin anlamı, hile yapmak, aldatmak, göz boyamak, gıda vermek,
oyalamak ve bozmak demektir. Kelimenin ifade ettiği mana itibariyle
baktığımızda da İslam'ın yüksek değerleriyle bağdaşması mümkün değildir.
İslam, hilenin, aldatmanın, göz boyamanın, insanları asılsız şeylerle
oyalamanın ve bozgunculuğun karşısındadır. Bunların tümüne her ne
suretle olursa olsun Müslüman'ın tevessül etmesini yasaklar. Kelimenin
Musa ve Süleyman kıssalarıyla Kur'an'da geçiyor olması, bunun
islamiliğine delalet etmez. Kur'an bunları geçmişin bir vakıası olarak
ele alır ve ipliğini pazara çıkartır. Nitekim Musa (as)'ın kıssasında
Firavun'un ve sihirbazlarının hilesini Allah boşa çıkartarak elçisini
galip getirmiştir. Allah'tan uzak cahili toplumların, insanları
kendilerine bağlamak ve kişisel çıkar sağlamak için varıp dayandıkları
yer Kahinler, medyumlar, sihirbazlardır. Haktan yüz çevirenlerin
batıldan başka gidecekleri yerleri mi var?
Allah Musa (as)'ı kardeşi Harun'la birlikte ayetlerle destekleyerek
(20/12-47) Firavun'a gönderince, onun cevabı sihirbazlarını çağırmak
olmuştu. (20/58-73), (7/111-112). Ancak Allah'ın ayetleri karşısında
yenik düşen sihirbazlar: "Biz Musa ve Harun'un Rabbine inandık" diye
secdeye kapandılar. (20/70) Firavun'un tehditlerine aldırmayarak: "Seni
bize gelen bu mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm
vereceksen ver, senin hükmün ancak bu dünyada geçerlidir."(20/72)
diyerek şehadete yürüdüler.
Süleyman (as)'ın hükümdarlığı konusunda konuşanlar, O'nun bu imkanları
sihir ve büyü ile elde ettiğini söyleyerek Allah'ın lütfünü görmezlikten
gelmişlerdi. Kur'an bu konuyu ayrıntılarıyla açıklayarak (2/102)
Süleyman (as)'ı temize çıkarmaktadır. İsrailoğulları'nın haktan yüz
çevirenleri tarihin her döneminde fitnenin, bozgunculuğun, azgınlığın
(17/4-7) kaynağı olmuşlar; her defasında da Allah'tan gerekli uyarıyı
almışlardır. Sihir ve büyünün kaynağı bunlara dayanmaktadır. Bunlarla
yakın temasta olan kişi ve toplumlarda kehanette bulunan medyumlar,
sihirle ve büyü ile uğraşan sihirbazlar, Cifir ve Ebced hesabıyla
uğraşanlar hep olagelmiş, batıla dalanların umut kaynağı olmuşlardır.
Allah bunların hiç birine ne gaybı bilme, ne de bir başkasını gaybi bir
güç ile etkileme imkanı vermemiştir. Bunların her hüneri yalan, hile ve
telkinlerle kişiyi psikolojik olarak etkilemeye çalışmaktır.
Bunların gerçekten iman eden müminler yanında hiçbir değerleri olmadığı
gibi, onlar üzerinde hiçbir etkileri de yoktur. Onlar Allah'ın
dilediğinden başkasının olmayacağına inanır ve yalnız O'na sığınıp
O'ndan yardım beklerler. ( 113/1-5,114/1-6)
Nazar konusunda halkın genel kabulü "nazar insanı mezara, deveyi kazana
sokar"; "bir mezarlıkta yatanların şu kadarı nazardan gitmiştir diye
yemin etsen başın ağrımaz" gibi asla bir delile dayanmayan asılsız
anlayışlara dayanır. Buna Kur'an'dan iki ayet örnek gösteriliyor: Yusuf
suresinin 67-68 . ayetleri ile (12/67-68) Kalem suresinin
51.(68/51)ayeti. Bu ayetlerden birincisinde anlatılmak istenen olayın,
nazarla hiçbir alakası yoktur. Yakub (as) aile fertlerinin bir arada
olmaları durumunda karşılaşacakları bir olumsuzluktan topluca
etkilenmelerini önlemek için çocuklarının ayrı yollardan şehre
girmelerini istemiştir. Ancak bunun ardından da: "Allah'ın takdir ettiği
hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm ancak Allah'ındır." diyor. Yakup
(as)'ın bu değerlendirmesini takiben Allah: "Babalarının emrettiği
yerden girdiklerinde bu durum, Yakub'un kendi içindeki arzusunu yerine
getirmekten başka, Allah'ın takdirine karşı onları herhangi bir şeyden
kurtaracak değildi. Yakub gerçekten kendisine öğrettiğimiz bir bilgiye
sahiptir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler" buyurarak her şeyin
kendi takdiri ile olacağını ve kendisinden başka güç ve kudret sahibi
olmadığını beyan etmektedir.
İkinci ayette ise Peygamber (as)'den Kur'an'ı dinleyen müşriklerin, O'na
olan kinleri sebebiyle öfkeleri bakışlarından hissediliyordu. Sanki onu
bakışlarıyla yok etmek istercesine bakıyorlardı, demektir. Devamında:
"Hala kin ve hasetlerinden dolayı 'O delidir' diyorlar. Oysa Kur'an
alemler için bir öğüttür."(68/51-52) denilmektedir. Burada kullanılan
'göz ile devirme' ifadesi bir deyimdir. Bu ifade ile, bakışlardaki öfke,
kızgınlık, kin ve nefret anlatılmaktadır. Bu nedenle ayetin vermek
istediği mesajla halkın kastettiği anlamda nazarın bir ilgisi yoktur.
Kainattaki hiçbir işin, Allah'ın takdiri olmadan tesadüfen vukua
gelmediğini bize şu ayetler anlatmaktadır:
"Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz
onu ortaya çıkmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah'a
kolaydır. Bu elde edemediklerinize üzülmeyesiniz ve Allah'ın verdiği
nimetlerle şımarmayasınız diye böyledir. Allah, kendini beğenip
böbürlenen hiç kimseyi sevmez." (57/22-23) Allah kullarına nimeti verip
imtihan eder, alıp imtihan eder; her şey O'ndandır ve dönüş de O'nadır.
Zikredilen ayetlerin ışığında hayat ve kainata bakınca, şans, kısmet ve
tesadüf diye bir şeyin olmadığını; her şeyin ilahi takdirin sonucu
olarak bize verildiğini veya alındığını anlamak zor olmasa gerek. Mülkün
sahibi mülkünü idareye muktedirdir; hiç bir şey tesadüfün eseri
değildir. Kainatta bir yaprak bile Allah'tan habersiz yerini terk etmez.
Ancak insan kendi kastından hesaba çekilecektir. Biz doğru ve güzel
olana, hakkın rızasına muvafık olana yönelelim ki işimiz kolay olsun.
SORU-2:Cemaatler arasında yaygın bir inanç kültürü olan 'RABITA' kavramı
şöyle tarif ediliyor: Rabıta, vasfı muhabbetle suret-i pir'i istifade ve
istifaza mülahazasıyla tasavvur etmektir. Ayrıca rabıta kavramına delil
olarak da Kur'an-ı Kerim'den "Ya eyyühellezine amenüsbiru ve sabiru
verabidu vettegullahe lealleküm tüflihun" ayeti gösteriliyor. Rabıtanın
İslami bir hükmü var mıdır?
CEVAP-2: Bahsettiğiniz ayet Ali imran suresinin son ayetidir.(3/200)
Ayetin anlamını okuyarak bir yargıya varmaya çalışalım.
"Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun; cihada
hazır bulunun, Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya
ulaşabilesiniz."(3/200) Ayetin bize vermek istediği mesaj siyakından da
anlaşılacağı gibi düşmanlarımızla mücadelede onlardan daha çok sabırlı
olmak, cihat için hazır bulunmak, Allah'a saygılı olmaktır. Bu ayette
geçen "rabidu" kelimesinden rabıtaya delil çıkarmak için insanın
kendisini epey zorlaması gerekir.
Rabidu kelimesinin anlamı: Bağlamak, önemli yerde nöbet tutmak, vazifeye
devam etmek, sarılmak'tır. Bu anlamlardan kelimenin cümle içinde
kazanacağı anlam cümlenin gelişine en uygun olanı tercih edilerek yerine
konur ve cümle öyle tercüme edilir. Bu cümlede kelimenin en uygun düşen
anlamı da "önemli yerde nöbet tutmak" olarak tercih edilmiş, ancak
ayetin sibakındaki anlatılan konuya uygun düşmesi ve sabırla birlikte
kullanılmasından dolayı "cihada hazır olunuz" şeklinde
anlamlandırılmıştır.
Rabıta, (Vasfı muhabbetle suret i pir'i istifade ve istifaza
mülahazasıyla tasavvur etmektir) yani, sevgiyle şeyhin/pirin
suretini/görüntüsünü veya resmini istifade etmek ve feyiz almak
düşüncesiyle karşında olduğunu düşünmek. Bunun daha açık anlamı şeyhini
karşında oturuyor ve Allah'tan peygambere, ondan silsile yoluyla
şeyhlere ve en son senin karşında oturduğunu düşündüğün şeyhinin kalbine
ondanda senin kalbine feyiz ve nuru ilahinin aktığını düşünmektir.
Birde bunu tanınmış mutasavvıflardan dinleyelim: Abdulhakim Arvasi Said
adındaki bir müridine yazdığı 31 mayıs 1923 tarihli mektubunda Rabıtayı
tanımlamakta, uygulanış biçimini ve faydalarını açıklamakta, zikirle
karşılaştırmakta ve süresinin on beş dakika olduğunu söylemektedir.
Günlük zikir miktarının en az beş bin olduğunu kaydetmiştir.
"Rabıta: İlahi zati sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına
varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın
suretini hayal hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir." Bu tanımı Necip
Fazıl Kısakürek şeyhi Arvasi'nin tanımından sadeleştirmiştir.
Rabıtanın çeşitli ayrıntıları ise şöyle tanımlanmaktadır:
1-Rabıta : Müridin, şeyhini şeklen ve cismen tasavvur etmesidir. Yani
daha açık bir anlatımla, onu fizik olarak zihninde canlandırmasıdır.
2-Bununla birlikte mürit, şeyhinin kalbinden kendi kalbine nur
huzmelerinin yansıdığını, ya da nurdan çağlayanlar aktığını ayrıca
düşünecek ve ondan bereket, himmet ve yardım isteyecektir.
Bunu, tarikat dilinde "istifaza" ya da ruhaniyeten "istimdat" diye bazı
özel ifadelerle anlatmaya çalışmışlardır.
3-Mürid kendini şeyhin giyim ve kuşam tarzı içindeymiş gibi görmeye
çalışacaktır. Buna (telebbüsi rabıta) kılığa bürünme rabıtası ismi
verilmektedir.
Son dönem Nakşi teorisyenlerinden olan Abdülhakim Arvasi'den
sadeleştirilerek şu şekilde verilmiştir:
Pirin kıyafetine aynen bürünerek, kendini aynen mürşit şeklinde görmek
ve hayal etmek. Kısaca her yaptığı iş ve ibadetlerde gözlerini kapatarak
onu yapanın kendisi değil de şeyhi, piri olarak düşünmektir.
Ayrıca rabıtanın nasıl yapılacağını tarif ederken, Şeyhin hayal yoluyla
iki kaşı arasına bakmak ve mıhlanmak suretiyle ruhaniyetine yönelmek. Bu
hali, kendinden geçme, kaybolma hali başlayıncaya kadar sürdürmek.
"(Ferit Aydın, Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik S. 18-22).
Rabıta hayatta olan şeyhe yapıldığı gibi hayatta olmayan şeyh için de
yapılabilir konusunda hem Arvasi hem de M. Z. Kotku hem fikirdir.
"Feyiz istekçisi ziyaretçi, feyiz vericinin kabrine yaklaşır selam
verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafına durur. Ona hayattaki
tavrını muhafaza eder. Bir fatiha onbir ihlas/üç ihlas bir fatiha ve
ayet'el-kürsi okur. Sevabının mislini mevtaya hediye eder. Sonra çöker
oturur. Feyiz almak için kabirdeki mevtanın ruhaniyetine teveccüh
eder.(Arvasi, Rabıta-i Şerif Risalesi s.23 / M. Z. Koktu, Tasavvufi
Ahlak s. 2/272)"
Kotku, bu bilgilerin ardından bir de hadis naklediyor ve: "Efendimiz
(sav) 'İşlerinizde güçlükle karşılaştığınız ve kararsız kaldığınız zaman
kabir ehlinden yardım isteyiniz' buyurdular" diyor.
Yine Ferit Aydın'ın tespitlerine göre rabıta yapılarken yapılması elzem
olan işler şöyle sıralanmaktadır:
"Abdestli olmak, inabeli olmak/şeyhten izinli olmak, kapıyı kilitlemek,
ortamı karartmak ya da baştan itibaren bir çarşafla örtünmek, sol ayak
dikili tutulup sağ bacak yere yapıştırılarak ayak sol tarafa doğru
çıkartılarak oturmak.(ters teerrük oturuşu)
Gözleri yummak, nefsi kontrol altına almak, sabit ve hareketsiz durmak,
mürşidin suretini zihninde canlandırmak ve mürşidin ruha niyetinden
istimdat/yardım istemek suretiyle gerçekleştirilmelidir."
Buraya kadar mutasavvıfların ifadelerine dayanarak Rabıta konusunu
ortaya koymaya çalıştık. Görüldüğü gibi bu anlayış nevi şahsına aittir
ve İslam'la bağdaşması mümkün değildir. Bir Müslüman beş vakit namazında
Allah'ın huzurunda durarak: "Ya Rabbi sadece sana kulluk eder, sadece
senden yardım beklerim. Beni doğru yola ulaştır; kendisine nimet
verdiğin peygamberlerin yoluna, gazabına uğrayanların ve sapıkların
yoluna değil." (1/5-7) derken, bunun şuurunda olan kimse Allah'tan
istenecek bir şeyi asla başkasından istemez. Ondan başkasının huzuruna
durmaz ve Allah'tan başkasına el açıp boyun büküp yardım istemez.
İslam'ın ilkeleriyle pek bağdaşmayan tasavvufun tümü için ayrı bir din
olarak nitelendirilmesi meseleye genel yaklaşımımızı ortaya koymakla
birlikte, yukarıya alıntılayarak neye niçin olumlu bakılmadığının
bilinmesi içindir. Rabıta şu konuları ile tevhidi düşünceyle
çelişmektedir:
1- Bir insanın Allah'tan istemesi gereken şeyleri kendisi gibi bir
kuldan istemesi. İstenen şey dünyevi bir metaa olmayıp metafizik anlamda
bir güç ile kişinin halet-i ruhiyesini değiştirecek ve onu halden hale
sokarak onun ruhunda bir takım değişiklikler meydana getirmektir. Bu
gücü Allah kimseye vermemiştir. Elçisine bile: "Ey Muhammed! sen
istediğini hidayette kılamazsın. Ancak bunu biz yaparız. Sana düşen
sadece tebliğdir" buyuruyor.(2/272) Bu gücü her hangi bir insana vermek
o insanı ilahlaştırmak olur.
2-İnsan dua, ibadet veya zikir için kim olursa olsun her hangi bir
insana teveccüh ederek onun maddi veya manevi huzurunda yaptığını
tahayyül ederek yapamaz. Sadece Allah'ın huzurunda ve ona yönelerek,
O'ndan isteyerek ve O'nun için yapar. Şeyhinin huzurunda, gözünü ve
gönlünü şeyhinin sevgisiyle doldurarak hayalinde onun kaşları arasına
baktığını düşünüp kendinden geçinceye kadar bu işi sürdürmek masum bir
anlayış değildir. "Mescitler Allah'ındır. Öyleyse orada Allah ile
beraber bir başkasını çağırmayın."(72/18) "(Ey Muhammed!) Kullarım sana
beni sorarlarsa, bilsinler ki ben onlara yakınım. Dua eden bana dua
ettiği zaman duasını kabul ederim. O halde onlarda benim davetime
koşsunlar ve bana iman etsinler ki doğru yola erebilsinler." (2/186)
3- İnanan insanın kendisini başkası olarak hayal etmesi en başta
kendisini aldatmasıdır. 'Müridin kendini mürşidinin kılığına bürüyerek
kendini mürşit şeklinde görmesi' dürüstlük ilkesiyle ne kadar bağdaşan
bir anlayış olur?
4-Hepsinden beteri, ölmüş bir insandan gerek kabri başında gerek ise
manevi huzurunda yardım istemeye kalkmak ve onun ruhaniyetinin kendisine
yardım edeceğine inanmak gerçeğin hilafıdır: "Dirilerle ölüler bir
olmaz. Doğrusu Allah dilediği kişiye işittirir. Ama sen kabirlerdekilere
işittirecek değilsin." (35/22) Bir de buna mevzu bir hadisle Kotku'nun
destek vermesi en masum ifadeyle peygambere (AS) yalan isnadında
bulunmaktır.
Allah, İsa (as)'a hesap günü: "sen mi dedin ya İsa, insanlara beni ve
annemi iki ilah edinin diye?" soracak, İsa (as) ise : "Ya Rabbi! Onlara
senin emrettiğinden başkasını söylemedim. Benim de rabbim sizin de
rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. Aralarında bulunduğum sürece
onların üzerinde gözcü idim. Sen beni vefat ettirdikten sonra ise onları
gözetleyici sadece Sen'sin. (ben onların ne yaptıklarını bilmiyorum) Sen
her şeye şahitsin."(5/117) diyecek.
İsa (as)'ın şahsında ölen kimsenin hiçbir şey bilmediğini Allah böylece
bize anlatmaktadır. Peygamber olan kimse bir şey bilmezken gayrisinin
kullar üzerinde tasarrufunu düşünmek akıl kârı değildir.
Tasavvufun kaynağını Hint ve Yunan mistik düşüncesi ile eski batıl
dinlerin kalıntıları oluşturduğu gibi; Rabıtanın da Nirvana inancıyla
yakın benzerliği gözlerden kaçmamaktadır. Hint azizi Shankara Nirvana
erincini şöyle anlatıyor:
"Mürit Atmanın gerçeğini işittikten sonra onun üzerinde düşünmeli uzun
bir müddet için onun üzerinde tefekküre dalmalıdır. Böylece Mürid süje
ve obje şuurluluğunun yok olduğu ve sadece bölünmez sonsuz şuurluluğun
geriye kaldığı en yüksek duruma ulaşır. Dünya üzerinde yaşıyorken
Nirvana'nın mutluluğunu tanır. Nirvana inancına göre kalbi saflaşan
insan İlahi atmanı idrak eder, böylece dünyaya, köke ve her şeye olan
bağını imha eder." (İktibas, 1991, Haziran sayısı, s.15) Metinde
kullanılan ifadeler ile rabıta ve fena fillah için kullanılan ifadeler
arasında birebir benzerlik olduğu görülmektedir.
"Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah'ın
hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akledenlerin ta kendisidir."
(39/18) |