Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 334 | Ekim  2006

                   

 

 


Kemal BAŞ/ İNEGÖL(2)

SORU-1: İslam da sihir, şans, nazar, kısmet ve tesadüf var mıdır? Yoksa bunların hepsi hurafe ürünü şeyler midir?

CEVAP-1: Sihir ve büyü eş anlamlı olarak halkın dilinde aynı maksadı ifade etmek için kullanılmaktadır. Arapça'da "Se ha ra" kökünden türeyen bu kelimenin anlamı, hile yapmak, aldatmak, göz boyamak, gıda vermek, oyalamak ve bozmak demektir. Kelimenin ifade ettiği mana itibariyle baktığımızda da İslam'ın yüksek değerleriyle bağdaşması mümkün değildir. İslam, hilenin, aldatmanın, göz boyamanın, insanları asılsız şeylerle oyalamanın ve bozgunculuğun karşısındadır. Bunların tümüne her ne suretle olursa olsun Müslüman'ın tevessül etmesini yasaklar. Kelimenin Musa ve Süleyman kıssalarıyla Kur'an'da geçiyor olması, bunun islamiliğine delalet etmez. Kur'an bunları geçmişin bir vakıası olarak ele alır ve ipliğini pazara çıkartır. Nitekim Musa (as)'ın kıssasında Firavun'un ve sihirbazlarının hilesini Allah boşa çıkartarak elçisini galip getirmiştir. Allah'tan uzak cahili toplumların, insanları kendilerine bağlamak ve kişisel çıkar sağlamak için varıp dayandıkları yer Kahinler, medyumlar, sihirbazlardır. Haktan yüz çevirenlerin batıldan başka gidecekleri yerleri mi var?
Allah Musa (as)'ı kardeşi Harun'la birlikte ayetlerle destekleyerek (20/12-47) Firavun'a gönderince, onun cevabı sihirbazlarını çağırmak olmuştu. (20/58-73), (7/111-112). Ancak Allah'ın ayetleri karşısında yenik düşen sihirbazlar: "Biz Musa ve Harun'un Rabbine inandık" diye secdeye kapandılar. (20/70) Firavun'un tehditlerine aldırmayarak: "Seni bize gelen bu mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver, senin hükmün ancak bu dünyada geçerlidir."(20/72) diyerek şehadete yürüdüler.
Süleyman (as)'ın hükümdarlığı konusunda konuşanlar, O'nun bu imkanları sihir ve büyü ile elde ettiğini söyleyerek Allah'ın lütfünü görmezlikten gelmişlerdi. Kur'an bu konuyu ayrıntılarıyla açıklayarak (2/102) Süleyman (as)'ı temize çıkarmaktadır. İsrailoğulları'nın haktan yüz çevirenleri tarihin her döneminde fitnenin, bozgunculuğun, azgınlığın (17/4-7) kaynağı olmuşlar; her defasında da Allah'tan gerekli uyarıyı almışlardır. Sihir ve büyünün kaynağı bunlara dayanmaktadır. Bunlarla yakın temasta olan kişi ve toplumlarda kehanette bulunan medyumlar, sihirle ve büyü ile uğraşan sihirbazlar, Cifir ve Ebced hesabıyla uğraşanlar hep olagelmiş, batıla dalanların umut kaynağı olmuşlardır. Allah bunların hiç birine ne gaybı bilme, ne de bir başkasını gaybi bir güç ile etkileme imkanı vermemiştir. Bunların her hüneri yalan, hile ve telkinlerle kişiyi psikolojik olarak etkilemeye çalışmaktır.
Bunların gerçekten iman eden müminler yanında hiçbir değerleri olmadığı gibi, onlar üzerinde hiçbir etkileri de yoktur. Onlar Allah'ın dilediğinden başkasının olmayacağına inanır ve yalnız O'na sığınıp O'ndan yardım beklerler. ( 113/1-5,114/1-6)
Nazar konusunda halkın genel kabulü "nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar"; "bir mezarlıkta yatanların şu kadarı nazardan gitmiştir diye yemin etsen başın ağrımaz" gibi asla bir delile dayanmayan asılsız anlayışlara dayanır. Buna Kur'an'dan iki ayet örnek gösteriliyor: Yusuf suresinin 67-68 . ayetleri ile (12/67-68) Kalem suresinin 51.(68/51)ayeti. Bu ayetlerden birincisinde anlatılmak istenen olayın, nazarla hiçbir alakası yoktur. Yakub (as) aile fertlerinin bir arada olmaları durumunda karşılaşacakları bir olumsuzluktan topluca etkilenmelerini önlemek için çocuklarının ayrı yollardan şehre girmelerini istemiştir. Ancak bunun ardından da: "Allah'ın takdir ettiği hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm ancak Allah'ındır." diyor. Yakup (as)'ın bu değerlendirmesini takiben Allah: "Babalarının emrettiği yerden girdiklerinde bu durum, Yakub'un kendi içindeki arzusunu yerine getirmekten başka, Allah'ın takdirine karşı onları herhangi bir şeyden kurtaracak değildi. Yakub gerçekten kendisine öğrettiğimiz bir bilgiye sahiptir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler" buyurarak her şeyin kendi takdiri ile olacağını ve kendisinden başka güç ve kudret sahibi olmadığını beyan etmektedir.
İkinci ayette ise Peygamber (as)'den Kur'an'ı dinleyen müşriklerin, O'na olan kinleri sebebiyle öfkeleri bakışlarından hissediliyordu. Sanki onu bakışlarıyla yok etmek istercesine bakıyorlardı, demektir. Devamında: "Hala kin ve hasetlerinden dolayı 'O delidir' diyorlar. Oysa Kur'an alemler için bir öğüttür."(68/51-52) denilmektedir. Burada kullanılan 'göz ile devirme' ifadesi bir deyimdir. Bu ifade ile, bakışlardaki öfke, kızgınlık, kin ve nefret anlatılmaktadır. Bu nedenle ayetin vermek istediği mesajla halkın kastettiği anlamda nazarın bir ilgisi yoktur. Kainattaki hiçbir işin, Allah'ın takdiri olmadan tesadüfen vukua gelmediğini bize şu ayetler anlatmaktadır:
"Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu ortaya çıkmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır. Bu elde edemediklerinize üzülmeyesiniz ve Allah'ın verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye böyledir. Allah, kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez." (57/22-23) Allah kullarına nimeti verip imtihan eder, alıp imtihan eder; her şey O'ndandır ve dönüş de O'nadır.
Zikredilen ayetlerin ışığında hayat ve kainata bakınca, şans, kısmet ve tesadüf diye bir şeyin olmadığını; her şeyin ilahi takdirin sonucu olarak bize verildiğini veya alındığını anlamak zor olmasa gerek. Mülkün sahibi mülkünü idareye muktedirdir; hiç bir şey tesadüfün eseri değildir. Kainatta bir yaprak bile Allah'tan habersiz yerini terk etmez. Ancak insan kendi kastından hesaba çekilecektir. Biz doğru ve güzel olana, hakkın rızasına muvafık olana yönelelim ki işimiz kolay olsun.

SORU-2:Cemaatler arasında yaygın bir inanç kültürü olan 'RABITA' kavramı şöyle tarif ediliyor: Rabıta, vasfı muhabbetle suret-i pir'i istifade ve istifaza mülahazasıyla tasavvur etmektir. Ayrıca rabıta kavramına delil olarak da Kur'an-ı Kerim'den "Ya eyyühellezine amenüsbiru ve sabiru verabidu vettegullahe lealleküm tüflihun" ayeti gösteriliyor. Rabıtanın İslami bir hükmü var mıdır?

CEVAP-2: Bahsettiğiniz ayet Ali imran suresinin son ayetidir.(3/200) Ayetin anlamını okuyarak bir yargıya varmaya çalışalım.
"Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun; cihada hazır bulunun, Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya ulaşabilesiniz."(3/200) Ayetin bize vermek istediği mesaj siyakından da anlaşılacağı gibi düşmanlarımızla mücadelede onlardan daha çok sabırlı olmak, cihat için hazır bulunmak, Allah'a saygılı olmaktır. Bu ayette geçen "rabidu" kelimesinden rabıtaya delil çıkarmak için insanın kendisini epey zorlaması gerekir.
Rabidu kelimesinin anlamı: Bağlamak, önemli yerde nöbet tutmak, vazifeye devam etmek, sarılmak'tır. Bu anlamlardan kelimenin cümle içinde kazanacağı anlam cümlenin gelişine en uygun olanı tercih edilerek yerine konur ve cümle öyle tercüme edilir. Bu cümlede kelimenin en uygun düşen anlamı da "önemli yerde nöbet tutmak" olarak tercih edilmiş, ancak ayetin sibakındaki anlatılan konuya uygun düşmesi ve sabırla birlikte kullanılmasından dolayı "cihada hazır olunuz" şeklinde anlamlandırılmıştır.
Rabıta, (Vasfı muhabbetle suret i pir'i istifade ve istifaza mülahazasıyla tasavvur etmektir) yani, sevgiyle şeyhin/pirin suretini/görüntüsünü veya resmini istifade etmek ve feyiz almak düşüncesiyle karşında olduğunu düşünmek. Bunun daha açık anlamı şeyhini karşında oturuyor ve Allah'tan peygambere, ondan silsile yoluyla şeyhlere ve en son senin karşında oturduğunu düşündüğün şeyhinin kalbine ondanda senin kalbine feyiz ve nuru ilahinin aktığını düşünmektir.
Birde bunu tanınmış mutasavvıflardan dinleyelim: Abdulhakim Arvasi Said adındaki bir müridine yazdığı 31 mayıs 1923 tarihli mektubunda Rabıtayı tanımlamakta, uygulanış biçimini ve faydalarını açıklamakta, zikirle karşılaştırmakta ve süresinin on beş dakika olduğunu söylemektedir. Günlük zikir miktarının en az beş bin olduğunu kaydetmiştir.
"Rabıta: İlahi zati sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayal hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir." Bu tanımı Necip Fazıl Kısakürek şeyhi Arvasi'nin tanımından sadeleştirmiştir.
Rabıtanın çeşitli ayrıntıları ise şöyle tanımlanmaktadır:
1-Rabıta : Müridin, şeyhini şeklen ve cismen tasavvur etmesidir. Yani daha açık bir anlatımla, onu fizik olarak zihninde canlandırmasıdır.
2-Bununla birlikte mürit, şeyhinin kalbinden kendi kalbine nur huzmelerinin yansıdığını, ya da nurdan çağlayanlar aktığını ayrıca düşünecek ve ondan bereket, himmet ve yardım isteyecektir.
Bunu, tarikat dilinde "istifaza" ya da ruhaniyeten "istimdat" diye bazı özel ifadelerle anlatmaya çalışmışlardır.
3-Mürid kendini şeyhin giyim ve kuşam tarzı içindeymiş gibi görmeye çalışacaktır. Buna (telebbüsi rabıta) kılığa bürünme rabıtası ismi verilmektedir.
Son dönem Nakşi teorisyenlerinden olan Abdülhakim Arvasi'den sadeleştirilerek şu şekilde verilmiştir:
Pirin kıyafetine aynen bürünerek, kendini aynen mürşit şeklinde görmek ve hayal etmek. Kısaca her yaptığı iş ve ibadetlerde gözlerini kapatarak onu yapanın kendisi değil de şeyhi, piri olarak düşünmektir.
Ayrıca rabıtanın nasıl yapılacağını tarif ederken, Şeyhin hayal yoluyla iki kaşı arasına bakmak ve mıhlanmak suretiyle ruhaniyetine yönelmek. Bu hali, kendinden geçme, kaybolma hali başlayıncaya kadar sürdürmek. "(Ferit Aydın, Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik S. 18-22).
Rabıta hayatta olan şeyhe yapıldığı gibi hayatta olmayan şeyh için de yapılabilir konusunda hem Arvasi hem de M. Z. Kotku hem fikirdir.
"Feyiz istekçisi ziyaretçi, feyiz vericinin kabrine yaklaşır selam verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafına durur. Ona hayattaki tavrını muhafaza eder. Bir fatiha onbir ihlas/üç ihlas bir fatiha ve ayet'el-kürsi okur. Sevabının mislini mevtaya hediye eder. Sonra çöker oturur. Feyiz almak için kabirdeki mevtanın ruhaniyetine teveccüh eder.(Arvasi, Rabıta-i Şerif Risalesi s.23 / M. Z. Koktu, Tasavvufi Ahlak s. 2/272)"
Kotku, bu bilgilerin ardından bir de hadis naklediyor ve: "Efendimiz (sav) 'İşlerinizde güçlükle karşılaştığınız ve kararsız kaldığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz' buyurdular" diyor.
Yine Ferit Aydın'ın tespitlerine göre rabıta yapılarken yapılması elzem olan işler şöyle sıralanmaktadır:
"Abdestli olmak, inabeli olmak/şeyhten izinli olmak, kapıyı kilitlemek, ortamı karartmak ya da baştan itibaren bir çarşafla örtünmek, sol ayak dikili tutulup sağ bacak yere yapıştırılarak ayak sol tarafa doğru çıkartılarak oturmak.(ters teerrük oturuşu)
Gözleri yummak, nefsi kontrol altına almak, sabit ve hareketsiz durmak, mürşidin suretini zihninde canlandırmak ve mürşidin ruha niyetinden istimdat/yardım istemek suretiyle gerçekleştirilmelidir."
Buraya kadar mutasavvıfların ifadelerine dayanarak Rabıta konusunu ortaya koymaya çalıştık. Görüldüğü gibi bu anlayış nevi şahsına aittir ve İslam'la bağdaşması mümkün değildir. Bir Müslüman beş vakit namazında Allah'ın huzurunda durarak: "Ya Rabbi sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım beklerim. Beni doğru yola ulaştır; kendisine nimet verdiğin peygamberlerin yoluna, gazabına uğrayanların ve sapıkların yoluna değil." (1/5-7) derken, bunun şuurunda olan kimse Allah'tan istenecek bir şeyi asla başkasından istemez. Ondan başkasının huzuruna durmaz ve Allah'tan başkasına el açıp boyun büküp yardım istemez.
İslam'ın ilkeleriyle pek bağdaşmayan tasavvufun tümü için ayrı bir din olarak nitelendirilmesi meseleye genel yaklaşımımızı ortaya koymakla birlikte, yukarıya alıntılayarak neye niçin olumlu bakılmadığının bilinmesi içindir. Rabıta şu konuları ile tevhidi düşünceyle çelişmektedir:
1- Bir insanın Allah'tan istemesi gereken şeyleri kendisi gibi bir kuldan istemesi. İstenen şey dünyevi bir metaa olmayıp metafizik anlamda bir güç ile kişinin halet-i ruhiyesini değiştirecek ve onu halden hale sokarak onun ruhunda bir takım değişiklikler meydana getirmektir. Bu gücü Allah kimseye vermemiştir. Elçisine bile: "Ey Muhammed! sen istediğini hidayette kılamazsın. Ancak bunu biz yaparız. Sana düşen sadece tebliğdir" buyuruyor.(2/272) Bu gücü her hangi bir insana vermek o insanı ilahlaştırmak olur.
2-İnsan dua, ibadet veya zikir için kim olursa olsun her hangi bir insana teveccüh ederek onun maddi veya manevi huzurunda yaptığını tahayyül ederek yapamaz. Sadece Allah'ın huzurunda ve ona yönelerek, O'ndan isteyerek ve O'nun için yapar. Şeyhinin huzurunda, gözünü ve gönlünü şeyhinin sevgisiyle doldurarak hayalinde onun kaşları arasına baktığını düşünüp kendinden geçinceye kadar bu işi sürdürmek masum bir anlayış değildir. "Mescitler Allah'ındır. Öyleyse orada Allah ile beraber bir başkasını çağırmayın."(72/18) "(Ey Muhammed!) Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben onlara yakınım. Dua eden bana dua ettiği zaman duasını kabul ederim. O halde onlarda benim davetime koşsunlar ve bana iman etsinler ki doğru yola erebilsinler." (2/186)
3- İnanan insanın kendisini başkası olarak hayal etmesi en başta kendisini aldatmasıdır. 'Müridin kendini mürşidinin kılığına bürüyerek kendini mürşit şeklinde görmesi' dürüstlük ilkesiyle ne kadar bağdaşan bir anlayış olur?
4-Hepsinden beteri, ölmüş bir insandan gerek kabri başında gerek ise manevi huzurunda yardım istemeye kalkmak ve onun ruhaniyetinin kendisine yardım edeceğine inanmak gerçeğin hilafıdır: "Dirilerle ölüler bir olmaz. Doğrusu Allah dilediği kişiye işittirir. Ama sen kabirlerdekilere işittirecek değilsin." (35/22) Bir de buna mevzu bir hadisle Kotku'nun destek vermesi en masum ifadeyle peygambere (AS) yalan isnadında bulunmaktır.
Allah, İsa (as)'a hesap günü: "sen mi dedin ya İsa, insanlara beni ve annemi iki ilah edinin diye?" soracak, İsa (as) ise : "Ya Rabbi! Onlara senin emrettiğinden başkasını söylemedim. Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. Aralarında bulunduğum sürece onların üzerinde gözcü idim. Sen beni vefat ettirdikten sonra ise onları gözetleyici sadece Sen'sin. (ben onların ne yaptıklarını bilmiyorum) Sen her şeye şahitsin."(5/117) diyecek.
İsa (as)'ın şahsında ölen kimsenin hiçbir şey bilmediğini Allah böylece bize anlatmaktadır. Peygamber olan kimse bir şey bilmezken gayrisinin kullar üzerinde tasarrufunu düşünmek akıl kârı değildir.
Tasavvufun kaynağını Hint ve Yunan mistik düşüncesi ile eski batıl dinlerin kalıntıları oluşturduğu gibi; Rabıtanın da Nirvana inancıyla yakın benzerliği gözlerden kaçmamaktadır. Hint azizi Shankara Nirvana erincini şöyle anlatıyor:
"Mürit Atmanın gerçeğini işittikten sonra onun üzerinde düşünmeli uzun bir müddet için onun üzerinde tefekküre dalmalıdır. Böylece Mürid süje ve obje şuurluluğunun yok olduğu ve sadece bölünmez sonsuz şuurluluğun geriye kaldığı en yüksek duruma ulaşır. Dünya üzerinde yaşıyorken Nirvana'nın mutluluğunu tanır. Nirvana inancına göre kalbi saflaşan insan İlahi atmanı idrak eder, böylece dünyaya, köke ve her şeye olan bağını imha eder." (İktibas, 1991, Haziran sayısı, s.15) Metinde kullanılan ifadeler ile rabıta ve fena fillah için kullanılan ifadeler arasında birebir benzerlik olduğu görülmektedir.
"Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akledenlerin ta kendisidir." (39/18)

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...