|

Papa
Ne Dedi, Niçin Dedi?
Papa XVI.
Benedikt'in, Kasım ayında Türkiye'ye yapacağı ziyaret öncesinde, İslam'ı
ve onun muazzez peygamberini hedef alan konuşmasını nasıl yorumlamak
gerekir? Acaba bu konuşma, Batı'nın Hıristiyanlık damarının yeniden
kabardığının bir işareti olarak mı görülmeli, yoksa bir süredir
yürütülen 'diyalog' çabalarının akamete uğrayacağının delili olarak mı
alınmalı? Kamuoyunun tepkisine bakılırsa, Papa'nın yaptığı konuşmanın
ardında bu ve buna benzer nedenler yatıyor. Ancak, analitik bir gözle
bakıldığında, Papa'nın konuşmasının, 'siyasal' konjonktürle ilişkili
olduğu gayet açık bir şekilde görülebilir.
Bilindiği gibi, Polonya kökenli önceki Papa II. Paul, dünya siyasetinin
'detant' ilkesi uyarınca yürüdüğü bir dönemde seçilmişti ve dönemin
genel siyasetine uygun bir söylem benimsemişti. Bu söylemin merkezinde
'barış' kavramı yatıyordu ve bu da Pax-Americana'nın egemen olduğu
dünyada bir 'işlev' görüyordu. Fakat ne zaman ki, dünyada şartlar
değişti; Soğuk Savaş dönemi bitti ve Amerika tek süper güç olarak kaldı,
işte o zamandan sonra, Katolik Alemi'nin liderliğini yapan Vatikan'ın da
yeniden dizayn edilmesi ihtiyacı ortaya çıktı. 11 Eylül Saldırıları'ndan
sonra ise, bu ihtiyaç artık bir gereklilik halini aldı. İşte XVI.
Benedikt'in Papa seçilmesinin ardındaki ana neden budur. Papa'nın son
yaptığı konuşmayı anlamanın yolu da buradan geçer.
Bu hususu daha iyi anlamak için, Papalık kurumunun tarih boyunca
üstlendiği işleve bakmak yeterli olacaktır. Meseleyi Hıristiyanlığın
doğuşuna kadar götürmek mümkündür. Pavlus'un yeni Hıristiyan olmuş
Romalılara yazdığı mektupta "başınızdakilere itaat şarttır"
tavsiyesinden tutun, asırlar boyu krallar ve prenslerle içli dışlı
ilişkilerine varıncaya kadar, Hıristiyanlık ve Papalar "siyasetle iç içe
olmuşlardır." Ancak bu iç içelik, asla zulme karşı duruş temelinde
değil, karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı olarak inşa olunmuştur. Roma
düzenine kökten karşı çıkmayıp, bozuk itikadıyla bu düzene eklemlenen
Kilise, Haçlı Seferleri sırasında da yerel iktidarlarla çıkar birliği
yapıp, Müslüman dünyasının sömürülmesine ortak olmuştur. Luther ve
Kalvin'in reformcu düşünceleri ise, yine yerel krallıkların
güçlenmesinden başka bir amaca yaramamıştır. Hatta Weber'in teorisine
baktığımızda, Protestan anlayışı ve yaşam tarzının, kapitalizmin
yerleşip kökleşmesine bile katkıda bulunduğu söylenebilir. Aydınlanma
Çağı'ndan sonra ise, fiili siyasal gücünü neredeyse tümden kaybeden
Kilise, iyice iktidarlara yamanmış ve İngiliz Kraliyet ailesinin
pozisyonuna benzer şekilde 'sembolik' bir kurum olarak varlığını
sürdürebilmiştir. Şu an Katolik Kilisesi'nin küresel sistemdeki konumu
bundan başkası değildir. Yani Vatikan (veya diğer Kiliseler) bugünkü
küresel-sistem içinde, hiçbir 'siyasal' işlevleri olmayan, ancak
konjonktür gereği kendilerinden istifade edilen kurumlar olarak
varlıklarını sürdürmektedirler. Bu konu modernizmin tarihi gelişimi ile
de alakalıdır ve modern dönemde sadece Hıristiyanlık değil, bütün
dinler, aktüel siyaset sahnesinden çekilmişlerdir. Her ne kadar İslam,
bu dönemde de teorik temelini ve fiili potansiyelini yitirmemişse de, de
facto olarak dünya siyasetinde etkili bir aktör olmaktan çıkmıştır.
Ancak II. Dünya Savaşı'ndan ve özellikle de İran Devrimi'nden sonraki
gelişmelerle birlikte, İslam, yeniden dünya siyaset sahnesine girme
eğilimi göstermektedir. Hıristiyanlığın ise böyle bir potansiyeli
olmadığı gibi, bu yönde bir ciddi eğilim de göze çarpmamaktadır. Peki
geriye ne kalmaktadır? Geriye, küresel siyasetin yönlendirici
aktörlerinin elinde oyuncak olmak vazifesi kalmaktadır.
Malum olduğu üzere yeni Papa'nın söylemleri Amerika'nın şu an
benimsediği 'hard politics' ile uyum içindedir. Bu yüzdendir ki Papa,
malum konuşmasında 'sert' cümleler sarf etmiştir. Vatikan'ın bu
politikayı benimsemesinin ardında, 'çağa ayak uydurma' kaygısından
ziyade, küresel iktidarın bu yöndeki 'talebi'nin olduğu açıktır. Çünkü
'iktidar ilişkileri', eğer 'kazan-kaybet' kuralına göre işliyorsa,
Amerika'nın, Hıristiyan dünyası için çok etkili bir araç olarak gördüğü
Vatikan'a başına buyruk hareket etme serbestisi tanıyacağını düşünmek
safdillik olur. Şu an tek süper güç olarak kalan ABD, egemenlik
alanındaki bütün gelişmeleri takip etmek ve denetlemek zorundadır. Aksi
taktirde, potansiyel güçlerin reel muhalifler haline dönüşmelerini
engelleyemez. İşte bu yüzdendir ki Amerika, İran'da işlenen hatanın bir
daha tekrarlanmaması için azami gayret göstermektedir. Hatta İran'daki
hatasını telafi etmek için, canla başla çalışmaktadır! Bu vasatta,
Vatikan'ın küresel politikaya eklemleneceğini tahmin etmek zor olmasa
gerektir. İşte yeni Papa'nın bir süredir farklı zeminlerde 'sert üslup'
kullanmasının altında yatan ana neden budur.
Papa'nın konuşmasındaki üsluba gelince, gözlerden kaçmaması gereken
husus şudur ki, Papa, konuşmasının meşruiyet temelini yine küresel
iktidarın yücelttiği 'barış' ve 'akıl' gibi kavramlar üzerine inşa
etmektedir. Bunu, düşüncemizi doğrulayan bir başka kanıt olarak da
alabiliriz. Papa bu konuşmasında, İslam'ın kılıçla yayıldığını ve akla
dayalı bir din olmadığını ima ederken, aslında 'küresel barış'a (yani
Pax Americana'yı) ve Batı'yı batı yapan 'Akla' değer atfetmiş oluyor.
Peki bunu niçin yapıyor? Eğitimli bir din adamı olduğu, geçmişlerinde
Haçlı Seferleri gibi tamamen 'şiddet' içeren bir saldırı furyasının
parçası oldukları ve 'akl'ın bu yeni versiyonunun Hıristiyanlık'la da
bağdaşmadığını bildiği halde, neden bu kavramları yüceltiyor? Bu soruyu
da 'siyaset' ve 'iktidar' terimlerinin anlam içeriklerinde bulmamız
mümkündür. Aslında bu yaklaşım, tarih boyunca, güç dengesinde zayıf
olanların, hakim güç karşısında kendilerini 'meşrulaştırma' girişiminden
başka bir şey değildir. Çünkü hakim güç, diğerlerinden mutlaka 'itaat'
ister ve bunun karşılığında onlara 'imtiyazlar' verir. Bu ilişkiye
kökten karşı olmayanlar ise, kendilerini meşrulaştıracak bu tür
söylemleri kullanıp itaatlerini de eylemleriyle kanıtlayarak, hakim
gücün denetimindeki 'sistem'in birer parçası olurlar. Katolik
Kilisesi'nin genel pozisyonu, Roma döneminden beri budur ve bugünkü
şartlarda bu ilişki biçimi aynen ve daha fazlasıyla devam etmektedir.
Papa'nın konuşmasından sonra İslam dünyasının çeşitli yerlerinden
yükselen "özür dile!" yönündeki taliplerin ise, çoğunlukla yerel ve
bölgesel iktidarların iç siyaset kaygılarıyla bağlantılı olduğunu
söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, bu tür hadiselerde, her grup, cemaat
veya devlet, 'kendi pozisyonu'nu koruyacak şekilde tepki gösterir. Böyle
olduğu için de, genellikle yapılması gereken şey ya yapılmaz ya da
yapılmış gibi gösterilir. Buna 'tribünlere oynama' diyoruz. Daha önceki
Salman Rüşdi veya Karikatür Krizi' örneklerinde de görüldüğü gibi, her
kesim, hadiseyi kendi 'fırka' kaygıları çerçevesinde değerlendirmiş ve
ona göre tepkisini göstermiştir. Devlet olarak İran'ın gösterdiği
tepkiyi bir nebze dışarıda tutarsak, diğerlerinin karşıtlıkları, bu tür
konuları medya vasıtasıyla kaşıyanların uygun gördüğü sınırda bitmiştir.
Bu ise, şunu göstermektedir ki, bu tür tepkiler, bir yandan meşru
boyutlar taşımakla birlikte, bir yandan da 'istenmektedir.' İşte bu
noktada hassas olunması gerektiği açıktır. Çünkü sahih anlayışa genel
olarak sahip olmayan kitlelerin gösterecekleri tepkilerin de sahih
olmaması gayet doğaldır. Fakat düşünce eyleme bir kez geçti mi, geri
dönüş olamayacağı için, yapılan eylemlerin önünün-sonunun iyi
düşünülmesi gerekir. Bu tür tepki kampanyalarında ise, genellikle
gördüğümüz şey, hissiyatın belirleyici olduğudur. Bu da, küresel
iktidarın bilmediği bir şey değildir.
Özür dileme yönünde talebini dile getirenlerin genel olarak
hissiyatlarıyla hareket ettiklerinin bir göstergesi de, Papa'nın
'kutsal' bir şahsiyet olduğunu bilmemeleridir. Katolik inancında
'kutsallık' atfedilen kişilerin, 'özür dilemesi' tanımsal olarak
imkansızdır. Bu konudaki Katolik inancının, bizdeki Sufi şeyhlerinin
otoritesine benzetebiliriz. Malum olduğu üzere, neredeyse 'la yüs'el'
olan bu kişiliklerin 'hatalar'ın da bile bir 'sevap' aranır. Bu inanış,
Papa için de geçerlidir ve o "her ne ki söylemişse, onların cümlesi
haktır ve doğrudur." Bu yüzden Papa'nın özür dilemeyeceği zaten
bellidir. İşte bunu bizim Müslümanlarımız bilmemekte, fakat Amerika
bilmektedir! Çünkü Papa'nın yaptığı konuşmayı bir başka siyasi kişilik
yapmış olsaydı, özür dileyebilirdi, ancak söz konusu kişi Papa olunca,
beyandaki ifadeler garanti altına alınmış olmaktadır! Yani Papa sözünden
dönmeyecek, böylece Amerika da, kendi politikasıyla uyumlu bir 'siyasal'
tavır gösteren Papa'dan istediği desteği almış olacaktır.
Papa'nın konuşması vesilesiyle gündeme gelen bir başka tartışma da,
Batı'nın giderek daha çok Hıristiyanca bir tutum takınmaya başladığıyla
ilgilidir. Buna göre, özellikle Bush iktidarı döneminde 'radikal'
Hıristiyan cemaat ve mezhepler yükselişe geçmiş hatta Bush iktidarının
siyasetini bile etkilemeye başlamışlardır. Bu iddia, doğru değildir ve
küresel sistemin nasıl işlediğini bilmeyen kişiler veya insanları
belirli amaçlarla manipüle etmek isteyen çevrelerce ortaya atılmıştır ve
bir temele dayanmamaktadır. Malum olduğu üzere Bush iktidarı,
'muhafazakar' siyaset ekolüne bağlıdır ve bu ekolün 'din'le ilişkileri,
Demokratlara göre hep 'daha iyi' olmuştur. Ancak buradaki 'iyiliğin'
sınırları, (paydası sabit kalmakla birlikte) zaman zaman değişmektedir.
O payda, siyasetin 'laik' temeller üzerinde yapılması iken, değişen şey,
fürüatla ilgilidir. Yani öz korunmakta, şeklen değişikliğe ise izin
verilmektedir. Bu siyaseti, İslamizasyon politikasına benzetebiliriz.
Bilindiği gibi, İslam dünyasında, aktüel tehdidi kontrol altına almak
için zaman zaman uygulanan bu yöntemde amaç, dini motifleri daha sık
kullanıp, halkın dine yönelimini kontrol altında tutmak ve ve hatta
bundan 'siyasal fayda' temin etmektir. Pakistan'ta Ziya ül-Hak
döneminde, Türkiye'de ise Özal döneminde tipik örnekleri görülen bu
politikanın, işlevsel olduğunu ise yine en iyi bilenler, bu iktidarın
sahipleridirler. Amerika'da olan şey de bunun bir benzeridir ve yeni
benimsenen 'hard politics'te dinden yararlanmayı amaçlamaktadır.
Dolayısıyla bazı dini motiflere bakarak, Batı'nın Hıristiyanlaştığını
söyleyenler, ya çok kötü bir şekilde yanılmaktadırlar ya da kendi
tabanlarını diri tutmak için bu söylemi kullanmayı tercih etmektedirler.
İkinci ihtimalin daha güçlü olduğunu ise rahatlıkla söyleyebiliriz.
Çünkü bu çevreler de, çoğunlukla, küresel iktidarla özden çatışmayı
istemeyen, hatta onunla işbirliği yapan kesimlerdir. Bu söylemi
kullanarak yapmak istedikleri ise, saptırmacadan başka bir şey değildir.
Bir zamanlar Mason veya Yahudi tehlikesini abartanların maksatları ne
ise, şimdilerde Batı'nın giderek Hıristiyanlaştığını iddia edenlerin
maksatları da aynıdır. Bu kesimler, bu saptırmacayı, bilinçli bir
şekilde 'psikolojik harp' kurallarına uygun bir şekilde yapmakta ve
insanların, küresel sistemin işleyişi konusunda uyanmalarına engel
olmaya çalışmaktadırlar.
Konu vesilesiyle tartışılan bir başka husus da, 'Uygarlıklar Savaşı' ve
'Medeniyetler İttifakı' teorilerinin akıbetleridir. Bir çokları,
Papa'nın bu konuşmasıyla, statükonun projesi olan Medeniyetler İttifakı
söyleminin ciddi bir yara aldığını ve Huntington'un 'Uygarlıklar Savaşı'
tezinin güçlendiğini söylemektedirler. Aslında böyle bir şey yoktur.
Çünkü her iki proje de, esas itibarıyla küresel iktidarın projeleridir.
Ancak fark, küresel iradenin, bu projeleri farklı zamanlarda ve farklı
zeminlerde kullanıyor olmasıdır. Uygarlıklar Savaşı projesi, küresel
iktidarın kendisine bağlı unsurları, potansiyel tehditlere karşı yanına
alma gayretinin bir uzantısı iken, Medeniyetler İttifakı ise, küresel
iktidarın temellerini güçlendirmek amacıyla ortaya atılmıştır. Her
ikisinin aynı güç merkezi tarafından destekleniyor oluşu da, görüşümüzü
yeterince doğrulamaktadır. Bu gerçeği, BOP Projesi'nde bile görmek
mümkündür. Bilindiği gibi Proje, esas itibarıyla, İslam'ın tahnit
edilmesi ve dönüştürülmesini amaçlamaktadır. Fakat projenin bir ayağı
da, direnç gösterecek unsurlara karşı 'şiddet' kullanımının
meşrulaştırılmasını öngörmektedir. Nitekim Clinton Doktrini'nden beri
ABD'nin aktüel ve aktif siyaseti bu olmuştur. İlk bakışta çelişik gibi
duran bu iki yaklaşımın, titiz bir gözle bakıldığında, ortak bir
politikanın ürünü olduğu kolaylıkla görülebilecektir. Buradan hareketle
şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, İslam dünyasının çeşitli yerlerinde
küresel iktidarla 'iç güveysinden hallice' yaşayan cemaatler, partiler
veya gruplara duyulan ihtiyaç, yeni süreçte de devam edecektir. Tek
fark, bu ihtiyacın derecesinin değişmesi olabilir ki, bu da küresel
iktidarın talepleriyle alakalıdır. Bugün 'hard politics'in talepleri öne
geçebilir, yarın tam tersi olabilir. Ancak değişmeyen tek şey, küresel
iktidarla bu cemaat veya grupların ilişkisinin devamıdır.
Papa'nın Kasım ayında Türkiye'ye yapacağı ziyaretin iptal edilmesi
yönünde başlatılan kampanyanın ise etkili olması zor görünmektedir.
Çünkü bu gezinin bir amacı da, gayr-i Müslimlerin haklarıyla ilgili yeni
taleplerin gündeme getirilmesidir. Bu yönde zaten AB'nin Türkiye'yi
köşeye sıkıştırıcı talepleri vardır ve Papa, bu ziyaretini bir bakıma
bunların takibi için de yapmaktadır. Bu ziyaret arefesinde böylesi bir
açıklama yapmış olmasının ise, elbette bazı küçük sıkıntılar doğurma
riski bulunmaktadır. Ancak 'hard politics'in bir kuralı da, amaçlanan
hedeflere böylesi sıkıntılı vasatlarda ulaşmak suretiyle, nüfuzun
artırılmasıdır. Böylece ele güne karşı, talepkar tarafın gücü
ispatlanmış olmaktadır. Amerika, tek süper güç olarak dünyada kaldıktan
sonra, bu yöntemi sık sık uygulamakta; böylece dostlarına güven,
düşmanlarına korku vereceği hesabını yapmaktadır. Papa'nın da böylesi
bir politikanın uzantısı olarak, aynı düzlemde hareket etmesinde
yadırganacak bir şey yoktur. Elbette ziyaretin, çok olağanüstü ve
beklenmedik gelişmeler olması durumunda, ertelenmesi veya iptali de söz
konusu olabilir, ancak 'balans ayarı'nı verenler buna dikkat ettiği
için, bu ihtimalin zayıf olduğunu söyleyebiliriz. |