Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 334 | Ekim  2006

                   

 

 


Papa Ne Dedi, Niçin Dedi?

Papa XVI. Benedikt'in, Kasım ayında Türkiye'ye yapacağı ziyaret öncesinde, İslam'ı ve onun muazzez peygamberini hedef alan konuşmasını nasıl yorumlamak gerekir? Acaba bu konuşma, Batı'nın Hıristiyanlık damarının yeniden kabardığının bir işareti olarak mı görülmeli, yoksa bir süredir yürütülen 'diyalog' çabalarının akamete uğrayacağının delili olarak mı alınmalı? Kamuoyunun tepkisine bakılırsa, Papa'nın yaptığı konuşmanın ardında bu ve buna benzer nedenler yatıyor. Ancak, analitik bir gözle bakıldığında, Papa'nın konuşmasının, 'siyasal' konjonktürle ilişkili olduğu gayet açık bir şekilde görülebilir.
Bilindiği gibi, Polonya kökenli önceki Papa II. Paul, dünya siyasetinin 'detant' ilkesi uyarınca yürüdüğü bir dönemde seçilmişti ve dönemin genel siyasetine uygun bir söylem benimsemişti. Bu söylemin merkezinde 'barış' kavramı yatıyordu ve bu da Pax-Americana'nın egemen olduğu dünyada bir 'işlev' görüyordu. Fakat ne zaman ki, dünyada şartlar değişti; Soğuk Savaş dönemi bitti ve Amerika tek süper güç olarak kaldı, işte o zamandan sonra, Katolik Alemi'nin liderliğini yapan Vatikan'ın da yeniden dizayn edilmesi ihtiyacı ortaya çıktı. 11 Eylül Saldırıları'ndan sonra ise, bu ihtiyaç artık bir gereklilik halini aldı. İşte XVI. Benedikt'in Papa seçilmesinin ardındaki ana neden budur. Papa'nın son yaptığı konuşmayı anlamanın yolu da buradan geçer.
Bu hususu daha iyi anlamak için, Papalık kurumunun tarih boyunca üstlendiği işleve bakmak yeterli olacaktır. Meseleyi Hıristiyanlığın doğuşuna kadar götürmek mümkündür. Pavlus'un yeni Hıristiyan olmuş Romalılara yazdığı mektupta "başınızdakilere itaat şarttır" tavsiyesinden tutun, asırlar boyu krallar ve prenslerle içli dışlı ilişkilerine varıncaya kadar, Hıristiyanlık ve Papalar "siyasetle iç içe olmuşlardır." Ancak bu iç içelik, asla zulme karşı duruş temelinde değil, karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı olarak inşa olunmuştur. Roma düzenine kökten karşı çıkmayıp, bozuk itikadıyla bu düzene eklemlenen Kilise, Haçlı Seferleri sırasında da yerel iktidarlarla çıkar birliği yapıp, Müslüman dünyasının sömürülmesine ortak olmuştur. Luther ve Kalvin'in reformcu düşünceleri ise, yine yerel krallıkların güçlenmesinden başka bir amaca yaramamıştır. Hatta Weber'in teorisine baktığımızda, Protestan anlayışı ve yaşam tarzının, kapitalizmin yerleşip kökleşmesine bile katkıda bulunduğu söylenebilir. Aydınlanma Çağı'ndan sonra ise, fiili siyasal gücünü neredeyse tümden kaybeden Kilise, iyice iktidarlara yamanmış ve İngiliz Kraliyet ailesinin pozisyonuna benzer şekilde 'sembolik' bir kurum olarak varlığını sürdürebilmiştir. Şu an Katolik Kilisesi'nin küresel sistemdeki konumu bundan başkası değildir. Yani Vatikan (veya diğer Kiliseler) bugünkü küresel-sistem içinde, hiçbir 'siyasal' işlevleri olmayan, ancak konjonktür gereği kendilerinden istifade edilen kurumlar olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Bu konu modernizmin tarihi gelişimi ile de alakalıdır ve modern dönemde sadece Hıristiyanlık değil, bütün dinler, aktüel siyaset sahnesinden çekilmişlerdir. Her ne kadar İslam, bu dönemde de teorik temelini ve fiili potansiyelini yitirmemişse de, de facto olarak dünya siyasetinde etkili bir aktör olmaktan çıkmıştır. Ancak II. Dünya Savaşı'ndan ve özellikle de İran Devrimi'nden sonraki gelişmelerle birlikte, İslam, yeniden dünya siyaset sahnesine girme eğilimi göstermektedir. Hıristiyanlığın ise böyle bir potansiyeli olmadığı gibi, bu yönde bir ciddi eğilim de göze çarpmamaktadır. Peki geriye ne kalmaktadır? Geriye, küresel siyasetin yönlendirici aktörlerinin elinde oyuncak olmak vazifesi kalmaktadır.
Malum olduğu üzere yeni Papa'nın söylemleri Amerika'nın şu an benimsediği 'hard politics' ile uyum içindedir. Bu yüzdendir ki Papa, malum konuşmasında 'sert' cümleler sarf etmiştir. Vatikan'ın bu politikayı benimsemesinin ardında, 'çağa ayak uydurma' kaygısından ziyade, küresel iktidarın bu yöndeki 'talebi'nin olduğu açıktır. Çünkü 'iktidar ilişkileri', eğer 'kazan-kaybet' kuralına göre işliyorsa, Amerika'nın, Hıristiyan dünyası için çok etkili bir araç olarak gördüğü Vatikan'a başına buyruk hareket etme serbestisi tanıyacağını düşünmek safdillik olur. Şu an tek süper güç olarak kalan ABD, egemenlik alanındaki bütün gelişmeleri takip etmek ve denetlemek zorundadır. Aksi taktirde, potansiyel güçlerin reel muhalifler haline dönüşmelerini engelleyemez. İşte bu yüzdendir ki Amerika, İran'da işlenen hatanın bir daha tekrarlanmaması için azami gayret göstermektedir. Hatta İran'daki hatasını telafi etmek için, canla başla çalışmaktadır! Bu vasatta, Vatikan'ın küresel politikaya eklemleneceğini tahmin etmek zor olmasa gerektir. İşte yeni Papa'nın bir süredir farklı zeminlerde 'sert üslup' kullanmasının altında yatan ana neden budur.
Papa'nın konuşmasındaki üsluba gelince, gözlerden kaçmaması gereken husus şudur ki, Papa, konuşmasının meşruiyet temelini yine küresel iktidarın yücelttiği 'barış' ve 'akıl' gibi kavramlar üzerine inşa etmektedir. Bunu, düşüncemizi doğrulayan bir başka kanıt olarak da alabiliriz. Papa bu konuşmasında, İslam'ın kılıçla yayıldığını ve akla dayalı bir din olmadığını ima ederken, aslında 'küresel barış'a (yani Pax Americana'yı) ve Batı'yı batı yapan 'Akla' değer atfetmiş oluyor. Peki bunu niçin yapıyor? Eğitimli bir din adamı olduğu, geçmişlerinde Haçlı Seferleri gibi tamamen 'şiddet' içeren bir saldırı furyasının parçası oldukları ve 'akl'ın bu yeni versiyonunun Hıristiyanlık'la da bağdaşmadığını bildiği halde, neden bu kavramları yüceltiyor? Bu soruyu da 'siyaset' ve 'iktidar' terimlerinin anlam içeriklerinde bulmamız mümkündür. Aslında bu yaklaşım, tarih boyunca, güç dengesinde zayıf olanların, hakim güç karşısında kendilerini 'meşrulaştırma' girişiminden başka bir şey değildir. Çünkü hakim güç, diğerlerinden mutlaka 'itaat' ister ve bunun karşılığında onlara 'imtiyazlar' verir. Bu ilişkiye kökten karşı olmayanlar ise, kendilerini meşrulaştıracak bu tür söylemleri kullanıp itaatlerini de eylemleriyle kanıtlayarak, hakim gücün denetimindeki 'sistem'in birer parçası olurlar. Katolik Kilisesi'nin genel pozisyonu, Roma döneminden beri budur ve bugünkü şartlarda bu ilişki biçimi aynen ve daha fazlasıyla devam etmektedir.
Papa'nın konuşmasından sonra İslam dünyasının çeşitli yerlerinden yükselen "özür dile!" yönündeki taliplerin ise, çoğunlukla yerel ve bölgesel iktidarların iç siyaset kaygılarıyla bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, bu tür hadiselerde, her grup, cemaat veya devlet, 'kendi pozisyonu'nu koruyacak şekilde tepki gösterir. Böyle olduğu için de, genellikle yapılması gereken şey ya yapılmaz ya da yapılmış gibi gösterilir. Buna 'tribünlere oynama' diyoruz. Daha önceki Salman Rüşdi veya Karikatür Krizi' örneklerinde de görüldüğü gibi, her kesim, hadiseyi kendi 'fırka' kaygıları çerçevesinde değerlendirmiş ve ona göre tepkisini göstermiştir. Devlet olarak İran'ın gösterdiği tepkiyi bir nebze dışarıda tutarsak, diğerlerinin karşıtlıkları, bu tür konuları medya vasıtasıyla kaşıyanların uygun gördüğü sınırda bitmiştir. Bu ise, şunu göstermektedir ki, bu tür tepkiler, bir yandan meşru boyutlar taşımakla birlikte, bir yandan da 'istenmektedir.' İşte bu noktada hassas olunması gerektiği açıktır. Çünkü sahih anlayışa genel olarak sahip olmayan kitlelerin gösterecekleri tepkilerin de sahih olmaması gayet doğaldır. Fakat düşünce eyleme bir kez geçti mi, geri dönüş olamayacağı için, yapılan eylemlerin önünün-sonunun iyi düşünülmesi gerekir. Bu tür tepki kampanyalarında ise, genellikle gördüğümüz şey, hissiyatın belirleyici olduğudur. Bu da, küresel iktidarın bilmediği bir şey değildir.
Özür dileme yönünde talebini dile getirenlerin genel olarak hissiyatlarıyla hareket ettiklerinin bir göstergesi de, Papa'nın 'kutsal' bir şahsiyet olduğunu bilmemeleridir. Katolik inancında 'kutsallık' atfedilen kişilerin, 'özür dilemesi' tanımsal olarak imkansızdır. Bu konudaki Katolik inancının, bizdeki Sufi şeyhlerinin otoritesine benzetebiliriz. Malum olduğu üzere, neredeyse 'la yüs'el' olan bu kişiliklerin 'hatalar'ın da bile bir 'sevap' aranır. Bu inanış, Papa için de geçerlidir ve o "her ne ki söylemişse, onların cümlesi haktır ve doğrudur." Bu yüzden Papa'nın özür dilemeyeceği zaten bellidir. İşte bunu bizim Müslümanlarımız bilmemekte, fakat Amerika bilmektedir! Çünkü Papa'nın yaptığı konuşmayı bir başka siyasi kişilik yapmış olsaydı, özür dileyebilirdi, ancak söz konusu kişi Papa olunca, beyandaki ifadeler garanti altına alınmış olmaktadır! Yani Papa sözünden dönmeyecek, böylece Amerika da, kendi politikasıyla uyumlu bir 'siyasal' tavır gösteren Papa'dan istediği desteği almış olacaktır.
Papa'nın konuşması vesilesiyle gündeme gelen bir başka tartışma da, Batı'nın giderek daha çok Hıristiyanca bir tutum takınmaya başladığıyla ilgilidir. Buna göre, özellikle Bush iktidarı döneminde 'radikal' Hıristiyan cemaat ve mezhepler yükselişe geçmiş hatta Bush iktidarının siyasetini bile etkilemeye başlamışlardır. Bu iddia, doğru değildir ve küresel sistemin nasıl işlediğini bilmeyen kişiler veya insanları belirli amaçlarla manipüle etmek isteyen çevrelerce ortaya atılmıştır ve bir temele dayanmamaktadır. Malum olduğu üzere Bush iktidarı, 'muhafazakar' siyaset ekolüne bağlıdır ve bu ekolün 'din'le ilişkileri, Demokratlara göre hep 'daha iyi' olmuştur. Ancak buradaki 'iyiliğin' sınırları, (paydası sabit kalmakla birlikte) zaman zaman değişmektedir. O payda, siyasetin 'laik' temeller üzerinde yapılması iken, değişen şey, fürüatla ilgilidir. Yani öz korunmakta, şeklen değişikliğe ise izin verilmektedir. Bu siyaseti, İslamizasyon politikasına benzetebiliriz. Bilindiği gibi, İslam dünyasında, aktüel tehdidi kontrol altına almak için zaman zaman uygulanan bu yöntemde amaç, dini motifleri daha sık kullanıp, halkın dine yönelimini kontrol altında tutmak ve ve hatta bundan 'siyasal fayda' temin etmektir. Pakistan'ta Ziya ül-Hak döneminde, Türkiye'de ise Özal döneminde tipik örnekleri görülen bu politikanın, işlevsel olduğunu ise yine en iyi bilenler, bu iktidarın sahipleridirler. Amerika'da olan şey de bunun bir benzeridir ve yeni benimsenen 'hard politics'te dinden yararlanmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla bazı dini motiflere bakarak, Batı'nın Hıristiyanlaştığını söyleyenler, ya çok kötü bir şekilde yanılmaktadırlar ya da kendi tabanlarını diri tutmak için bu söylemi kullanmayı tercih etmektedirler. İkinci ihtimalin daha güçlü olduğunu ise rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü bu çevreler de, çoğunlukla, küresel iktidarla özden çatışmayı istemeyen, hatta onunla işbirliği yapan kesimlerdir. Bu söylemi kullanarak yapmak istedikleri ise, saptırmacadan başka bir şey değildir. Bir zamanlar Mason veya Yahudi tehlikesini abartanların maksatları ne ise, şimdilerde Batı'nın giderek Hıristiyanlaştığını iddia edenlerin maksatları da aynıdır. Bu kesimler, bu saptırmacayı, bilinçli bir şekilde 'psikolojik harp' kurallarına uygun bir şekilde yapmakta ve insanların, küresel sistemin işleyişi konusunda uyanmalarına engel olmaya çalışmaktadırlar.
Konu vesilesiyle tartışılan bir başka husus da, 'Uygarlıklar Savaşı' ve 'Medeniyetler İttifakı' teorilerinin akıbetleridir. Bir çokları, Papa'nın bu konuşmasıyla, statükonun projesi olan Medeniyetler İttifakı söyleminin ciddi bir yara aldığını ve Huntington'un 'Uygarlıklar Savaşı' tezinin güçlendiğini söylemektedirler. Aslında böyle bir şey yoktur. Çünkü her iki proje de, esas itibarıyla küresel iktidarın projeleridir. Ancak fark, küresel iradenin, bu projeleri farklı zamanlarda ve farklı zeminlerde kullanıyor olmasıdır. Uygarlıklar Savaşı projesi, küresel iktidarın kendisine bağlı unsurları, potansiyel tehditlere karşı yanına alma gayretinin bir uzantısı iken, Medeniyetler İttifakı ise, küresel iktidarın temellerini güçlendirmek amacıyla ortaya atılmıştır. Her ikisinin aynı güç merkezi tarafından destekleniyor oluşu da, görüşümüzü yeterince doğrulamaktadır. Bu gerçeği, BOP Projesi'nde bile görmek mümkündür. Bilindiği gibi Proje, esas itibarıyla, İslam'ın tahnit edilmesi ve dönüştürülmesini amaçlamaktadır. Fakat projenin bir ayağı da, direnç gösterecek unsurlara karşı 'şiddet' kullanımının meşrulaştırılmasını öngörmektedir. Nitekim Clinton Doktrini'nden beri ABD'nin aktüel ve aktif siyaseti bu olmuştur. İlk bakışta çelişik gibi duran bu iki yaklaşımın, titiz bir gözle bakıldığında, ortak bir politikanın ürünü olduğu kolaylıkla görülebilecektir. Buradan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, İslam dünyasının çeşitli yerlerinde küresel iktidarla 'iç güveysinden hallice' yaşayan cemaatler, partiler veya gruplara duyulan ihtiyaç, yeni süreçte de devam edecektir. Tek fark, bu ihtiyacın derecesinin değişmesi olabilir ki, bu da küresel iktidarın talepleriyle alakalıdır. Bugün 'hard politics'in talepleri öne geçebilir, yarın tam tersi olabilir. Ancak değişmeyen tek şey, küresel iktidarla bu cemaat veya grupların ilişkisinin devamıdır.
Papa'nın Kasım ayında Türkiye'ye yapacağı ziyaretin iptal edilmesi yönünde başlatılan kampanyanın ise etkili olması zor görünmektedir. Çünkü bu gezinin bir amacı da, gayr-i Müslimlerin haklarıyla ilgili yeni taleplerin gündeme getirilmesidir. Bu yönde zaten AB'nin Türkiye'yi köşeye sıkıştırıcı talepleri vardır ve Papa, bu ziyaretini bir bakıma bunların takibi için de yapmaktadır. Bu ziyaret arefesinde böylesi bir açıklama yapmış olmasının ise, elbette bazı küçük sıkıntılar doğurma riski bulunmaktadır. Ancak 'hard politics'in bir kuralı da, amaçlanan hedeflere böylesi sıkıntılı vasatlarda ulaşmak suretiyle, nüfuzun artırılmasıdır. Böylece ele güne karşı, talepkar tarafın gücü ispatlanmış olmaktadır. Amerika, tek süper güç olarak dünyada kaldıktan sonra, bu yöntemi sık sık uygulamakta; böylece dostlarına güven, düşmanlarına korku vereceği hesabını yapmaktadır. Papa'nın da böylesi bir politikanın uzantısı olarak, aynı düzlemde hareket etmesinde yadırganacak bir şey yoktur. Elbette ziyaretin, çok olağanüstü ve beklenmedik gelişmeler olması durumunda, ertelenmesi veya iptali de söz konusu olabilir, ancak 'balans ayarı'nı verenler buna dikkat ettiği için, bu ihtimalin zayıf olduğunu söyleyebiliriz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info