|

Amerikan İmparatorluğunun Çöküşü
Çev.: Kamil Cengiz
www.counterpunch.org, 17.12.2005
Yarım asırdan beri ABD, bütçe planlaması ve emperyalist emellerinde
belirlemek zorunda oldukları önceliklerini, hiçbir zaman pratikte
uyguladığı politikaların ölçüsü yapmaması ikilemiyle yaşamaktadır.
Onlar hep - tavsiye edilebileceği gibi- Avrupanın daha doğrusu Avrupa
üzerindeki kontrolün dünyanın geleceğindeki iktidar paylaşımında
belirleyici olacağından hareket ettiler. Fakat buna rağmen Kore’de,
Vietnam’da ve şimdi Irak’ta, yani iktidar politikası açısından çok daha
az önemin bulunduğu "Üçüncü Dünyada" savaştılar.
Öncelikli olarak ABD’liler münferit devletlere konsantre oldular, fakat
aynı zamanda -gerçekten de çok büyük olan- bütün dünyayı kontrol etme
görevini kendilerine yüklediler.
Her seferinde bu işin Amerikan kaynaklarını aştığı ve emperyal
güçlerinin bunun için yeterli olmadığı kanıtlandı. ABD gücünü büyük
çapta direk olarak kullandığı çoğu Üçüncü Dünya ülkelerinde kaybetti.
Askeri güçlerinin tesirsizliği ortaya çıktı. Bölgelerdeki güvenip
dayandıkları temsilcileri çoğu ülkelerde rüşvetçi çıktı. Hem finans
açısından hem de bunun sonucu olarak Amerikan kamuoyunun yabancılaşması
açısından çok büyük bir bedel ödediler.
Pentagon stratejik hava gücü inşa etmiş ve atom silahları geliştirmişti,
Sovyetler burada asıl hedef olmuştu. Bunun dışında Doğu Avrupa’da geniş
çaplı bir kara savaşına hazırlık yaptı. Bu pahalı çıkış, silah
üreticileri için çok avantajlıydı ve onlar halen Amerikan dış ve bütçe
politikasının belirlenmesinde önemli bir güç oluşturuyorlar.
Fakat Sovyet düşmanı artık yok. Şimdi ABD’nin ikilemi -ve bu belirleyici
bir çelişkidir- pahalı askeri gücünün dış politikanın bir aracı olarak
geniş ölçüde faydasız hale gelmesidir. Vietnam’daki savaşı kaybettiler
ve Brezilya, Şili ve Latin Amerika’nın diğer yerlerindeki halk
hükümetlerini devirmeyi başarmalarına rağmen askeri güçleri daha büyük
sosyal ve siyasi sorunların sebep verdiği sonuçlar konusunda işe
yaramıyor. Latin Amerika, Ortadoğu ve Doğu Asya bugün ABD’nin
yönlendirmesine daha az bağımlılar.
Stratejik olarak ABD Ortadoğu’dan daha kötü durumda, çünkü akla
gelebilecek her türlü hatayı yaptılar. Komünizme ve seküler
milliyetçiliğe karşı İslami fundamentalizmi desteklediler. Seksenli
yıllarda Irak’ı İran’a karşı desteklediler ve şimdi sadece Irak’taki
savaşı askeri olarak kaybetmenin eşiğinde olmaları bir tarafa, fakat
bölgedeki eski dostlarının çoğundan da yabancılaşıyorlar. Ve İran, orada
belirleyici güç haline gelme yolunda.
Bugünkü dünyanın temel problemi ABD'nin tek hakimlik çabasından
kaynaklanmaktadır. Bu çaba, dev askeri güçlerinin istedikleri her yerde
siyasi ve sosyal gelişmelerin istikametini belirlemeye müsade ettiği
illüzyonuna dayanmaktadır. Sovyetlerin olduğu dönemlerde bunda biraz
engellendiler, çünkü Sovyet askeri gücü Amerikan gücünü nötralize
ediyordu ve Avrupa’da bir kısmi denge -korkunçluğun dengesi- mevcuttu.
Bunun dışında SSCB dost ve kendisine yakın olan uluslara ABD’yi tahrik
etmemeleri için temkini tavsiye ediyordu. Bu engel artık bugün yok.
Varşova Paktı’nın bugün olmaması gibi, diğer taraftan NATO’da çöküş
süreci yaşıyor ve SEATO, CENTO vd. gittiği yoldan gidebilir. 1999'da
Sırbistan’daki savaş onun yaşamını bitirmesini daha muhtemel kıldı. ABD
tarafından yönetilen ittifakta Irak savaşı konusunda derin ihtilaflar
vardı ve o muhtemelen de facto belki formel olarak da feshedilecek. Bush
yönetimi, ittifakta bir kriz ortaya çıkardı ve Osmanlı’nın yıkılışından
sonra İngilizlerin oluşturduğu hep suni bir devlet olmuş olan Irak’ı çok
istikrarlı bir ülke haline getirdi.
Sekiz tane devletin şu an atom silahları var, BM bunların dışında 30
tane ülkenin atom gücü olabilmek için gerekli olan bilgi ve araçlara
sahip olduğundan yola çıkıyor. Dünya ABD'nin kontrolünden kayıyor, fakat
aynı zamanda Sovyetlerin olduğu dönemlerde devletlerin atom silahı
üretmek için fakir oldukları zamanlardaki kontrol formlarından da
çıkıyor. Dünyanın daha çok tehlikeli hale gelmiş olmasının asıl sebebi,
ABD’nin kendi gücünün sınırını görmek istememesi ve 50 yıl önceki
ihtirasları beslemesidir. Bütün silah türlerinin ABD’nin silah
ihracatları tarafından hadsiz hesapsız yaygınlaştırılması ile bir‚ öz
dinamik' oluştu.
Bush yönetimi 2001de iktidara geldiğinde Irak öncelik sırasında en üstte
yer almıyordu. Fakat Bush Rumsfeld’in sözleriyle ifade edecek olursak
"öne dönük" bir dış politikaya kendini adamıştı ve daha büyük askeri
eylem eğilimi içerisindeydi. 11 Eylül olmasaydı, Bush yönetimi atom
silahlarına sahip ve eşit rakip olarak görülen Çin ile muhtemelen bir
çatışma arayışı içerisine girerdi. Irak, Amerikan hükümeti için askeri
ve jeopolitik olarak toplu bir yıkım olarak ortaya çıkmasına rağmen bu
halen olabilir. Amerikan kamuoyunu Irak ile geniş ölçüde kendisinden
yabancılaştırdı, belki Vietnam savaşında olduğundan çok daha hızlı bir
şekilde.
ABD’nin silahlı kuvvetleri zeval aşamasındalar, silahlarının tesirsiz
olduğu ortaya çıktı. Siyasi düzeyde Irak’ın birkaç bölgesel hakimiyet
sahalarına bölünmesi muhtemel (Afganistan’da olduğu gibi), belki bir iç
savaş olacak, kimbilir. Iraklılar için savaş bir felaketti, fakat
Amerika’nın Kore, Vietnam ve diğer yerlerdeki mağlubiyeti de tekerrür
etmiş oldu.
Irak direnişinin parça parça olması ABD'yi bir mağlubiyetten
kurtarmayacaktır. Irak’ın büyük bir travmadan kurtulacağına inanan çok
az insan kaldı. Hakikat olan, savaş öncesi birçok Amerikalı
fonksiyonerin bunu tahmin etmiş olmaları ve kendilerine kulak verilmemiş
olmalarıdır - tıpkı altmışlı yıllarda Vietnam’daki yıkımı öngörenlerin
dinlenmediği gibi.
Trajik olan, bugünkü dünyada savaşın barıştan daha çok şerefli
addedilmesidir. Silah üreticileri savaştan kazandıkları ve barıştan
kazanmadıkları için, lobileri silah kültünün eski hikmetlerini tebliğ
ediyorlar.
ABD her ne kadar Irak’taki zorlu durumdan kurtulmaya çalışsa da sadece
İran onlara bu konuda yardımcı olabilir. İronik olarak Saddam Hüseyin’in
mağlubiyetinden jeopolitik olarak İran daha fazla karlı çıktı ve Bush
yönetimini hem Irak’ta hem de gelecekteki Amerikan seçimlerinde karşı
karşıya olduğu mağlubiyetlerden kurtarmak için bir sebebi
bulunmamaktadır.
Dünya Amerika’nın kontrolünden çıkıyor, aynı zamanda siyasi hareketler
ve devletler Sovyet ihtiyatı tarafından engellenmiyorlar. ABD’nin
karşıtları eskiye nazaran daha ademi merkeziyetçi ve ABD onları eskiden
olduğundan çok daha az kontrol edebiliyor.
Dünyadaki dengenin realist bir değerlendirmesi temeline dayanarak bu
durum belli bir optimizme sebep teşkil ediyor. Biz iyimserlik ile
kötümserliği karşı karşıya getirmekten sakınmalıyız ve bunun yerine
realist olmalıyız. Her ne kadar Amerikalılar birçok şeyi imha etselerde,
savaşları da kaybediyorlar ve kendilerini ekonomik ve siyasi olarak
harap ediyorlar.
Fakat dünya bir asırdan beri savaşlar yaptı. ABD 1946 yılından beri
lider askeri güç ve budalalığı kendi tekellerine almadılar. Burada
belirleyici olan ABD’nin politikasının bir asırdan fazla dünyada onca
devlet adamını körleten militarizmin ve irrasyonelliğin yansıması
olmasıdır.
Asıl görev ABD'nin mutsuzluklar tarafından takip edilen dünyada şu an
Irak’ta olduğu gibi daha fazla zarar vermesini önlemek değildir. Bunun
yerine uzun zamandan beri var olan ve bu saldırganlığa yol açmış bulunan
global illüzyonları kökünden söküp atmaktır.
• Gabriel Kolko bir tarihçi olarak modern savaş yönetimi ile ilgili
bilgi alanında öncüdür. "Savaşlar Asrı" ve "Another Century of War?"
kitaplarının yazarıdır. Bunun dışında Vietnam savaşının en iyi tarihini
yazdı "Anatomy of a War: Vietnam, the US and the Modern Historical
Experience". En yeni kitabı "The Age of War". Ona kolko@counterpunch.org
adresinden ulaşmak mümkün. |