Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 333 | Eylül  2006

                   

 

 


Ortadoğu da Yeniden Gruplanma

 

Çev.: Kamil Cengiz

junge Welt, 24. Ağustos 2005

İslam dünyası devletleri, yeni bir iktidar merkezi oluşturma ve böylece Amerikan hegemonyal planlarını baltalamak üzereler. Türkiye'ye burada anahtar bir rol düşüyor.

Dünya haritası değişmektedir. Siyasi iktidar kullanımının sınırları yeniden çizilmektedir. ABD'nin nüfuzu, siyasi ve ekonomik olarak, ciddi bir şekilde azalmaktadır, özellikle bir zamanlar Monroe-doktrininde kendi (protektora) himaye idaresi olarak ilan ettikleri "arka bahçeleri" Latin Amerika’da daha acı verici bir şekilde görülmektedir. Enerji kaynaklarına bu kadar muhtaç oldukları Ortadoğu'da da bu açıdan acı verici bir durum sözkonusu.
Şimdi Bush yönetimi ikinci görev süresinde stratejisini yeniden ayarladı. Sopayı aba altında saklayan Colin Powell'in parlak nezaketi müddetini doldurdu. Onun yerine her yerde "Demokrasi" talep eden ve bununla Amerikan hakimiyetine boyun eğmeyi kasdeden katı disiplinci Condoleezza Rice geçti.
Daha Güney Amerika turunda atılgan bayan fazla sempatiyle karşılaşmadı. Amerikan Devletleri Organizasyonunu (OAS) ABD’nin çıkarları için mobilize etmeyi başaramadı. İkinci büyük gezisini Ortadoğu’ya yaptı. Suudi Arabistan’ın iç politikasına tahrik edici bir şekilde karışmasından sonra, basın konferansında Dışişleri Bakanı Suud el Faysal’ın "müdahalesinin gerçekten anlamsız olduğu" şeklindeki sözleriyle itaba maruz kaldı.
Amerikan askeri gücün Irak direnişine karşı başarısızlığı ABD’nin şarktaki prestijini sağlamlaştırmaya katkı sağlamadı. Kabile çıkarları, dini gerilimler, rekabet halindeki kapital bağımlılıkları ve yabancı nüfuzlar arasındaki müşkül dengede Amerikalılar zaten filin camcı dükkanında tepinmesi gibi tepiniyor. Bayan Rice'ın yeni seçilmiş Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’den önce Kürt lordu Mesud Barzani’yi Kerkük’te ziyaret etmesi, yüzlerini törensel açıdan korumaya düşkün Asyalılar tarafından kolayca telafi edilemeyecek bir pot kırma olarak algılandı. Ve Amerikalılar Kuzey Irak’taki petrol çıkarılarından dolayı oradaki Kürt feodal liderleri ayakta tutuyorlarsa, bu da PKK'nın sığınaklarını imha etmek isteyen fakat kesinlikle Kürtlerin bağımsızlık arzularının gelişmesini istemeyen Türkiye’nin hoşuna gitmiyor.
Böylece Bayan Rice'ın Türkiye’yi yeniden ABD’ye daha yakınlaştırma girişimi, Başbakan Erdoğan’ın pratikte hiçbir şey ifade etmeyen dostane sözleri içinde sonuçsuz kaldı; ve bu, Türkiye’nin öncelik tanıdığı Avrupa opsiyonu, AB anayasasının yaşadığı hezimetten sonra, belirsizlikler içerisine girdiği halde.
"Daha Büyük Ortadoğu" Projesi
ABD'nin Ortadoğu’daki prestij kaybı uzun zamandan beri State Department ve Pentagon tarafından hazırlanmış Ortadoğu’nun petrol rezervleri ve ulaşım yolları üzerinde geniş çaplı ekonomik ve askeri kontrolünü hedefleyen "Greater Middle East Project" (GMP) (BOP) isimli stratejiyi baltalamaktadır.
Planlama belgeleri şu bölgeleri içermektedirler:
• Cebelitarık’tan başlamak üzere Akdeniz bölgesinin Kuzey Afrika ülkelerini, Fas’tan Mısır’a kadar;
• Arap Ortadoğu’yu, İsrail ve Türkiye dahil;
• Kafkasya’yı ve eski Sovyetler Birliği’nin Ortaasya Cumhuriyetleri’ni;
• İran ve Afganistan’ı ta Hindistan ve Çin sınırlarına kadar.
Haritaya bir bakış, bunun tam da İslam devletlerinin bölgeleri olduğunu gösteriyor. Eğer ABD'nin propagandası, -müphem ve yakalanamayan bir el-Kaide organizasyonuna odaklanarak- "İslami terörizmi" düşman olarak ilan edip "Şerrin" yeniden tecessümü olarak stilize ediyorsa, buradan ideolojik bir şekil ortaya çıkar; dünyanın sömürülmesini enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetle garantilemek isteyen Amerikan emperyalizmine karşı direniş kriminalize ediliyor ki, müdahaleler için bir bahane teşkil etsinler.
Akdeniz bölgesine ait jeostrateji
Bazı tarihi durumlar burada biraraya gelmektedir. Gerçektende Akdeniz bölgesi modern teknik savaş metodlarıyla Avrupa, Şark ve Afrika'ya ulaşılabilecek jeostratejik bir merkezdir. Amerika ve NATO generalleri uzun menzilli roketlerle Atlantik’ten Baykal Gölü’ne kadar Kuzey Denizi'nden Hint Okyanusu’na kadar bütün önemli hedeflerin vurulabileceği Türkiye için "batırılamaz uçak gemisi" ifadesini kullanıyorlar. Ta 1962 yılında John F. Kennedy Küba’daki Sovyet roketlerinin kaldırılışını Türkiye’deki roket atış rampalarını geri almakla telafi etmek zorunda kalmıştı.
Kazakistan’dan Libya’ya kadar petrol rezervlerinin bulunduğu bölgelerin yedinci yüzyılda İslam tarafından fethedilen yerlerde bulunması tarihin bir tesadüfü olabilir; bugün ise enerji rezervlerinin sanayi ülkeleri için ekonomik anlamının İslami milliyetçilikle kesişip çatışması dünya siyaseti açısından önemli bir vakıadır.
İslami Milliyetçilik
İslami Milliyetçilik nedir ? Bu fenomenin Avrupa ya da Amerikan bakış açısından anlaşılması zordur, çünkü Batı geleneğinde ulus kavramıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Daha çok sözkonusu olan, farklı devletliliklerdir. İslami devletlerin politikası panislami ortaklıklara dayanan bir ideoloji tarafından kesinlikle belirlenmiyor. Çıkar kavgaları onlar arasında sürekli bir parçalanmışlığa ve çatışmaya götürüyor. Feodal aşiret yapıları (Suudi Arabistan ya da Fas gibi) sivil-cumhuriyetçi yapılarla (Türkiye ya da Tunus) tezat teşkil ediyor, modern-laik ve muhafazakar-dini yönelişler karşı karşıya bulunmaktadır. Yine de bütün bu devletler Avrupai-Amerikan kültürden farklı bir tane kültürel temelden yola çıkarak kendilerini algılıyorlar. Ve onlar kendi özgünlüklerini "American Way of Life" adına bir globalleşmeye karşı korumak istiyorlar.
Böylece çeşitli İslami devletlerin özel çıkarları ve İslami beraberlik duyguları arasında çok çelişkili ulusal ve uluslararası bir ilişki örgüsü oluşmaktadır. ABD BOP'u gerçekleştirmek için bu çelişkileri kullanmaya çalışıyor…
Gitgide dünya toplumuna entegre olan ve petrol zenginliklerinden dolayı gözardı edilemeyecek olan İslami devletler artık büyük güçlerin objeleri ve rekabetlerinin figüranları olmaya razı değiller. Onlar Türkiye’deki Emek Partisi’nin bir analizinde belirtildiği gibi "Gelecekte Antiamerikan Halk hareketlerinin merkezi olma potansiyelini " üzerlerinde taşıyorlar. Berlinli "Bilim ve Politika Vakfı " Ortadoğu araştırma bölümünün yöneticisi Volker Perthes'in yazdığı gibi bugün de şurası açık ki bu devletler "dış güçleri birbirlerine karşı oynatıyorlar ve çıkarlarına aykırı olacak şekilde onları bölgesel çatışmaların içine çekiyorlar."
Rahatsız edici faktör İsrail
İsrail’in agresifliği BOP için gitgide daha büyük bir engel olmaya başlıyor. Soğuk Savaş’ın stratejisinde İsrail, ABD'nin Ortadoğu’daki müttefiki ve üssü olarak ayrıcalıklı bir rol üstlenmişti. Mısır, Suriye, Irak gibi ülkeler süper güçlerin zıtlıklarını kendi hareket alanları için kullandıklarından, İsrail’in ABD'yi tek taraflı tutması ABD için İsrail’i vazgeçilmez kılıyordu. İsrail kendi açısından bu rolden bütün BM kararlarını çiğneyerek yayılmacılığını devam ettirme ve kendi askeri üstünlüğünü perçinleme avantajını elde etmişti.
Amerikan ve İsrail çıkarlarının örtüşmesi, ABD'nin Arap müttefikleri nezdinde gitgide daha az güvenilir olmasıyla sonuçlanmıştı.
Neue Züricher Zeitung muhabiri bir durum değerlendirmesinde 22 Haziran 2005'de şunları yazıyordu: “clean break” fikri Likud Partisi’ndeki İsrailli planlayıcılar tarafından Pentagon’daki dost uzmanlarıyla birlikte tasarlandı. Bu versiyona göre öncü prensip şuydu: Barış karşılığında barış. Bu fikrin Washington’da kabul edilmesi Amerika’nın Yahudi devletiyle olan stratejik ittifakı bağlamında İsrail’in bakış açısını tamamen kabul etmesi, siyonist yayılma politikası bağlamındaki büyük yahudi yerleşim bloklarını olumlaması ve böylece barış sürecinde tarafsız, uluslararası hukuka ve dengelemeye bağlı aracı fonksiyonundan vazgeçmesi anlamına geliyordu. Zira Araplar bir barış düzenlemesinde "İsrail’den iki tane temel taviz beklemek zorundaydılar "Atom silahlarının imhası ve işgal altındaki bölgelerin geri verilmesi ".
Buna karşılık İsrail’in iktidar taleplerinin acımasızca gerçekleştirilmesi var. Ben yine kesinlikle İsrail düşmanı olmayan NZZ'deki analizden iktibas etmeye devam ediyorum:
"Şaron keyfiliğin çok etkili bir dinamiğini inşa etti. (…) O, Oslo sürecindeki gelişmeyi yazmaya devam ediyor. Zira bu İsrail için kendini sınırlandırmasına yönelik gerekli anlayışa ulaşmasından ziyade yayılmanın yeni bir aşamasını getirdi. Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimcilerinin sayısı barış müzakerelerinin iptal edilmesine kadar ikiye katlandı. Bunun üstüne, tamamen Şaron’un öz inisiyatifiyle İsrail hukukuna bile aykırı olan yüzden fazla dış nöbetçi noktaları ya da yeni yerleşim yerleri eklendi. Daha sonra Şaron'un Gazze Şeridi’nden tek taraflı geri çekilişi Amerika’ya karşı uzlaşmaya hazır olduğunu kanıtlamak, fakat diğer taraftan geri çekilme hareketlerinin ölçüsü ve sınırı hakkındaki her türlü müzakereden sıyrılma hedefine matuftu. (…) Batı Şeria'da binlerce yeni yerleşim birimi oluşmakta ve fakat sadece bir düzine gayri meşru dış nöbet noktaları kaldırılmaktadır. ". Böylece ABD Arap devletleri tarafından bir tarafa kaydedilen muazzam bir dolandırıcılığa kendi desteğini veriyor.
Çatlayan Hakimiyet
ABD'nin kendilerini korumasını birinci çıkarları olarak gören devletlerin yöneticileri bile Washingtonun İsrailin tecavüzlerine arka çıkmasını kabullenemiyorlar. Tekrar NZZ'nin gerekçeli değerlendirmesi: "Arap perspektifinden eğri ve çok derin bir adaletsizlik olarak algılanan bir dünya düzeni tahammül edilemez. Batılı öncü güçlerin müdahaleleri tarafından ayakta tutulan bir dengesizlik sözkonusu ve bütün bunlar bir de özgürlük, insan hakları ve demokrasinin korunması bahanesiyle.
Amerikalılar kendi üstünlük çabalarının tuzağına düştüler. Gücün tekebbürüyle askeri üstünlüklerinin ve maddi güçlerinin kendilerine ilgili halkların çıkar ve duygularına dikkat etmeden hareket etmeye müsade ettiğine inandılar. Elbette Arabistan’ın feodal beyleri güçlü bir Filistin devletinden korkuyorlar. Fakat yarım asır önce bir Ortadoğu uzmanının yazdığı gibi "İslam’ın fikri birliği ve bütün şarkta hissedilen antigarbçı bir hayat duygusu" mevcuttur. ABD, bir kültür topluluğunun bu tarihi unsuruna değerinin altında bir kıymet takdir etti ve maddi araçların yüzeyde kalan etkilerine güvendi.
Fakat durum değişti. Sanayi metropollerin petrole bağımlılıkları kaynak ülkelere askeri güçlerinden bağımsız bir ağırlık kazandırmaktadır. Çok hassas boru hatları büyük ordular tarafından bile korunamazlar. Burada savaşlar meydan çarpışmalarında kazanılmıyor. Irak ve Afganistan’daki çatışmaların devam etmesi bunu gösteriyor. Bu Vietnam’ın bağımsızlık savaşından bile öğrenilebilirdi.
İktidar yapısının kayması
İslam dünyası’nın devletleri iktidar yapısının kaymasına kendilerini ayarladılar. Ve Avrupalılar ABD'nin hakimiyet stratejisinden kopmaları gerektiğini farkettiler. AB Kaddafi ile anlaştı. Schröder Türkiye'deki Alman ekonomik çıkarlarını azimle geliştirdi ve Amerikan rakipleri geride bıraktı. Alman Savunma Bakanlığı’ndaki eski devlet sekreteri Lothar Rühl Avrupanın Türkiye’yle olan stratejik partnerliğini vurguluyor ve "Türkiye’nin iç durumuna daha fazla anlayış gösterilmeli ve polisiye tedbirlerin her aşırılığını ağır insan hakları ihlalleri olarak gösterilmemeli, Türk ordusunun hükümet politikasına her müdahalesini demokrasiye yönelik bir tehdit olarak algılanmaması gerektiğini " vurguluyor.
Alman-Avrupai Emperyalizmin bakış açıları burada çok açık ifade ediliyor: "Balkan ve Kafkasya, Karadenizin en büyük sahil ülkesi, bunun ve Akdenizin arasında, Suriye, İsrail ve Mısır’la Levante ile Irak ve İran’ın bulunduğu Körfez bölgesi arasında Türkiye şarniyer konumuyla merkezi bir anahtar konuma sahip. ".
Osmanlı İmparatorluğu zamanlarından beri Ortadoğu’nun lider gücü olarak kendini gören Türkiye bu iktidar kaymasının klavyesi üzerinde oynuyor. Frankfurtlu sosyolog Karl Otto Hondrich bunu diplomatik bir dille şöyle ifade etmektedir: ABD savaş ile düzen aramaya çalışıyorlar, "fakat Avrupa ile Türkiye’yi daha fazla şeyler birbirine bağlıyor. Ortaklaşa olarak dost ABD’leri var, fakat ortaklaşa olarak ona karşı temkin ve antipatileri var. Ortaklaşa olarak bir güç kartelinin -NATO’nun- parçalarıdırlar, lider gücün hoyratça şiddet kullanımına karşı -en son Irak savaşında- mesafeli duruyorlar.
Türkiye Ortadoğu'da İslami bir iktidar merkezinin oluşumu konusundaki öncü rolünün bilincinde. Onlar İran’la ilişkilere özen gösteriyorlar. Belli bir zamandan beri Ortaasya Cumhuriyetleri’yle ve Suriye ve Mısır’la kültürel işbirlikleri oluşturmaktadır. Bu aktivitelerin çok açık hedefi, İslami renkliliğe siyasi hareket için ortak bir temel oluşturmaktır.
İslami devletler arasındaki zıtlıklar elbette büyük ve sürekli de problem oluşturuyor. Fakat aynı zamanda batı emperyalizminin sömürüsü ve baskısına karşı bir ortak kader duygusuna sahipler. Irak’taki öncü şii lider büyük ayetullah Ali Sistani, sene başında Arap ve İslam dünyası Filistin’in kurtuluşunu sağlamak için birlik olmaya çağırdı. Bununla işgalini Şiilerin de kabul etmediği Irak da kasdedilmişti. Hatta ABD'nin Bağdat’taki kolu Başbakan İbrahim Caferi ABD'nin arzusuna rağmen Tahran’a sıkı bir ekonomik ve askeri (!) işbirliği gerçekleştirmek için gitti.
ABD'nin BOP'u kırıldı. İslami bölgeyi Amerikan hegemonyasının boyunduruğuna sokma beklentisi, halkların İslami kimliklerindeki öz bilinci hesaba katmadı. "Parçala ve yönet" stratejisi başarılı olmadı. Condoleezza Rice'ın beceriksiz girişimleri bunu değiştiremezler.

• Hans Heinz Holz, emekli Felsefe Profesörü; uzun yıllar Marburg'da ders verdi ve en sonra Groningen/Hollanda'da; "Topos" dergisini yayınlamaktadır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...