|

Ortadoğu da Yeniden Gruplanma
Çev.: Kamil Cengiz
junge Welt, 24. Ağustos 2005
İslam dünyası devletleri, yeni bir iktidar merkezi
oluşturma ve böylece Amerikan hegemonyal planlarını baltalamak üzereler.
Türkiye'ye burada anahtar bir rol düşüyor.
Dünya haritası değişmektedir. Siyasi iktidar kullanımının sınırları
yeniden çizilmektedir. ABD'nin nüfuzu, siyasi ve ekonomik olarak, ciddi
bir şekilde azalmaktadır, özellikle bir zamanlar Monroe-doktrininde
kendi (protektora) himaye idaresi olarak ilan ettikleri "arka bahçeleri"
Latin Amerika’da daha acı verici bir şekilde görülmektedir. Enerji
kaynaklarına bu kadar muhtaç oldukları Ortadoğu'da da bu açıdan acı
verici bir durum sözkonusu.
Şimdi Bush yönetimi ikinci görev süresinde stratejisini yeniden
ayarladı. Sopayı aba altında saklayan Colin Powell'in parlak nezaketi
müddetini doldurdu. Onun yerine her yerde "Demokrasi" talep eden ve
bununla Amerikan hakimiyetine boyun eğmeyi kasdeden katı disiplinci
Condoleezza Rice geçti.
Daha Güney Amerika turunda atılgan bayan fazla sempatiyle karşılaşmadı.
Amerikan Devletleri Organizasyonunu (OAS) ABD’nin çıkarları için
mobilize etmeyi başaramadı. İkinci büyük gezisini Ortadoğu’ya yaptı.
Suudi Arabistan’ın iç politikasına tahrik edici bir şekilde
karışmasından sonra, basın konferansında Dışişleri Bakanı Suud el
Faysal’ın "müdahalesinin gerçekten anlamsız olduğu" şeklindeki
sözleriyle itaba maruz kaldı.
Amerikan askeri gücün Irak direnişine karşı başarısızlığı ABD’nin
şarktaki prestijini sağlamlaştırmaya katkı sağlamadı. Kabile çıkarları,
dini gerilimler, rekabet halindeki kapital bağımlılıkları ve yabancı
nüfuzlar arasındaki müşkül dengede Amerikalılar zaten filin camcı
dükkanında tepinmesi gibi tepiniyor. Bayan Rice'ın yeni seçilmiş Irak
Cumhurbaşkanı Celal Talabani’den önce Kürt lordu Mesud Barzani’yi
Kerkük’te ziyaret etmesi, yüzlerini törensel açıdan korumaya düşkün
Asyalılar tarafından kolayca telafi edilemeyecek bir pot kırma olarak
algılandı. Ve Amerikalılar Kuzey Irak’taki petrol çıkarılarından dolayı
oradaki Kürt feodal liderleri ayakta tutuyorlarsa, bu da PKK'nın
sığınaklarını imha etmek isteyen fakat kesinlikle Kürtlerin bağımsızlık
arzularının gelişmesini istemeyen Türkiye’nin hoşuna gitmiyor.
Böylece Bayan Rice'ın Türkiye’yi yeniden ABD’ye daha yakınlaştırma
girişimi, Başbakan Erdoğan’ın pratikte hiçbir şey ifade etmeyen dostane
sözleri içinde sonuçsuz kaldı; ve bu, Türkiye’nin öncelik tanıdığı
Avrupa opsiyonu, AB anayasasının yaşadığı hezimetten sonra,
belirsizlikler içerisine girdiği halde.
"Daha Büyük Ortadoğu" Projesi
ABD'nin Ortadoğu’daki prestij kaybı uzun zamandan beri State
Department ve Pentagon tarafından hazırlanmış Ortadoğu’nun petrol
rezervleri ve ulaşım yolları üzerinde geniş çaplı ekonomik ve askeri
kontrolünü hedefleyen "Greater Middle East Project" (GMP) (BOP) isimli
stratejiyi baltalamaktadır.
Planlama belgeleri şu bölgeleri içermektedirler:
• Cebelitarık’tan başlamak üzere Akdeniz bölgesinin Kuzey Afrika
ülkelerini, Fas’tan Mısır’a kadar;
• Arap Ortadoğu’yu, İsrail ve Türkiye dahil;
• Kafkasya’yı ve eski Sovyetler Birliği’nin Ortaasya Cumhuriyetleri’ni;
• İran ve Afganistan’ı ta Hindistan ve Çin sınırlarına kadar.
Haritaya bir bakış, bunun tam da İslam devletlerinin bölgeleri olduğunu
gösteriyor. Eğer ABD'nin propagandası, -müphem ve yakalanamayan bir
el-Kaide organizasyonuna odaklanarak- "İslami terörizmi" düşman olarak
ilan edip "Şerrin" yeniden tecessümü olarak stilize ediyorsa, buradan
ideolojik bir şekil ortaya çıkar; dünyanın sömürülmesini enerji
kaynakları üzerindeki hakimiyetle garantilemek isteyen Amerikan
emperyalizmine karşı direniş kriminalize ediliyor ki, müdahaleler için
bir bahane teşkil etsinler.
Akdeniz bölgesine ait jeostrateji
Bazı tarihi durumlar burada biraraya gelmektedir. Gerçektende
Akdeniz bölgesi modern teknik savaş metodlarıyla Avrupa, Şark ve
Afrika'ya ulaşılabilecek jeostratejik bir merkezdir. Amerika ve NATO
generalleri uzun menzilli roketlerle Atlantik’ten Baykal Gölü’ne kadar
Kuzey Denizi'nden Hint Okyanusu’na kadar bütün önemli hedeflerin
vurulabileceği Türkiye için "batırılamaz uçak gemisi" ifadesini
kullanıyorlar. Ta 1962 yılında John F. Kennedy Küba’daki Sovyet
roketlerinin kaldırılışını Türkiye’deki roket atış rampalarını geri
almakla telafi etmek zorunda kalmıştı.
Kazakistan’dan Libya’ya kadar petrol rezervlerinin bulunduğu bölgelerin
yedinci yüzyılda İslam tarafından fethedilen yerlerde bulunması tarihin
bir tesadüfü olabilir; bugün ise enerji rezervlerinin sanayi ülkeleri
için ekonomik anlamının İslami milliyetçilikle kesişip çatışması dünya
siyaseti açısından önemli bir vakıadır.
İslami Milliyetçilik
İslami Milliyetçilik nedir ? Bu fenomenin Avrupa ya da Amerikan
bakış açısından anlaşılması zordur, çünkü Batı geleneğinde ulus
kavramıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Daha çok sözkonusu olan, farklı
devletliliklerdir. İslami devletlerin politikası panislami ortaklıklara
dayanan bir ideoloji tarafından kesinlikle belirlenmiyor. Çıkar
kavgaları onlar arasında sürekli bir parçalanmışlığa ve çatışmaya
götürüyor. Feodal aşiret yapıları (Suudi Arabistan ya da Fas gibi)
sivil-cumhuriyetçi yapılarla (Türkiye ya da Tunus) tezat teşkil ediyor,
modern-laik ve muhafazakar-dini yönelişler karşı karşıya bulunmaktadır.
Yine de bütün bu devletler Avrupai-Amerikan kültürden farklı bir tane
kültürel temelden yola çıkarak kendilerini algılıyorlar. Ve onlar kendi
özgünlüklerini "American Way of Life" adına bir globalleşmeye karşı
korumak istiyorlar.
Böylece çeşitli İslami devletlerin özel çıkarları ve İslami beraberlik
duyguları arasında çok çelişkili ulusal ve uluslararası bir ilişki
örgüsü oluşmaktadır. ABD BOP'u gerçekleştirmek için bu çelişkileri
kullanmaya çalışıyor…
Gitgide dünya toplumuna entegre olan ve petrol zenginliklerinden dolayı
gözardı edilemeyecek olan İslami devletler artık büyük güçlerin objeleri
ve rekabetlerinin figüranları olmaya razı değiller. Onlar Türkiye’deki
Emek Partisi’nin bir analizinde belirtildiği gibi "Gelecekte
Antiamerikan Halk hareketlerinin merkezi olma potansiyelini "
üzerlerinde taşıyorlar. Berlinli "Bilim ve Politika Vakfı " Ortadoğu
araştırma bölümünün yöneticisi Volker Perthes'in yazdığı gibi bugün de
şurası açık ki bu devletler "dış güçleri birbirlerine karşı oynatıyorlar
ve çıkarlarına aykırı olacak şekilde onları bölgesel çatışmaların içine
çekiyorlar."
Rahatsız edici faktör İsrail
İsrail’in agresifliği BOP için gitgide daha büyük bir engel olmaya
başlıyor. Soğuk Savaş’ın stratejisinde İsrail, ABD'nin Ortadoğu’daki
müttefiki ve üssü olarak ayrıcalıklı bir rol üstlenmişti. Mısır, Suriye,
Irak gibi ülkeler süper güçlerin zıtlıklarını kendi hareket alanları
için kullandıklarından, İsrail’in ABD'yi tek taraflı tutması ABD için
İsrail’i vazgeçilmez kılıyordu. İsrail kendi açısından bu rolden bütün
BM kararlarını çiğneyerek yayılmacılığını devam ettirme ve kendi askeri
üstünlüğünü perçinleme avantajını elde etmişti.
Amerikan ve İsrail çıkarlarının örtüşmesi, ABD'nin Arap müttefikleri
nezdinde gitgide daha az güvenilir olmasıyla sonuçlanmıştı.
Neue Züricher Zeitung muhabiri bir durum değerlendirmesinde 22 Haziran
2005'de şunları yazıyordu: “clean break” fikri Likud Partisi’ndeki
İsrailli planlayıcılar tarafından Pentagon’daki dost uzmanlarıyla
birlikte tasarlandı. Bu versiyona göre öncü prensip şuydu: Barış
karşılığında barış. Bu fikrin Washington’da kabul edilmesi Amerika’nın
Yahudi devletiyle olan stratejik ittifakı bağlamında İsrail’in bakış
açısını tamamen kabul etmesi, siyonist yayılma politikası bağlamındaki
büyük yahudi yerleşim bloklarını olumlaması ve böylece barış sürecinde
tarafsız, uluslararası hukuka ve dengelemeye bağlı aracı fonksiyonundan
vazgeçmesi anlamına geliyordu. Zira Araplar bir barış düzenlemesinde
"İsrail’den iki tane temel taviz beklemek zorundaydılar "Atom
silahlarının imhası ve işgal altındaki bölgelerin geri verilmesi ".
Buna karşılık İsrail’in iktidar taleplerinin acımasızca
gerçekleştirilmesi var. Ben yine kesinlikle İsrail düşmanı olmayan
NZZ'deki analizden iktibas etmeye devam ediyorum:
"Şaron keyfiliğin çok etkili bir dinamiğini inşa etti. (…) O, Oslo
sürecindeki gelişmeyi yazmaya devam ediyor. Zira bu İsrail için kendini
sınırlandırmasına yönelik gerekli anlayışa ulaşmasından ziyade
yayılmanın yeni bir aşamasını getirdi. Batı Şeria'daki Yahudi
yerleşimcilerinin sayısı barış müzakerelerinin iptal edilmesine kadar
ikiye katlandı. Bunun üstüne, tamamen Şaron’un öz inisiyatifiyle İsrail
hukukuna bile aykırı olan yüzden fazla dış nöbetçi noktaları ya da yeni
yerleşim yerleri eklendi. Daha sonra Şaron'un Gazze Şeridi’nden tek
taraflı geri çekilişi Amerika’ya karşı uzlaşmaya hazır olduğunu
kanıtlamak, fakat diğer taraftan geri çekilme hareketlerinin ölçüsü ve
sınırı hakkındaki her türlü müzakereden sıyrılma hedefine matuftu. (…)
Batı Şeria'da binlerce yeni yerleşim birimi oluşmakta ve fakat sadece
bir düzine gayri meşru dış nöbet noktaları kaldırılmaktadır. ". Böylece
ABD Arap devletleri tarafından bir tarafa kaydedilen muazzam bir
dolandırıcılığa kendi desteğini veriyor.
Çatlayan Hakimiyet
ABD'nin kendilerini korumasını birinci çıkarları olarak gören
devletlerin yöneticileri bile Washingtonun İsrailin tecavüzlerine arka
çıkmasını kabullenemiyorlar. Tekrar NZZ'nin gerekçeli değerlendirmesi:
"Arap perspektifinden eğri ve çok derin bir adaletsizlik olarak
algılanan bir dünya düzeni tahammül edilemez. Batılı öncü güçlerin
müdahaleleri tarafından ayakta tutulan bir dengesizlik sözkonusu ve
bütün bunlar bir de özgürlük, insan hakları ve demokrasinin korunması
bahanesiyle.
Amerikalılar kendi üstünlük çabalarının tuzağına düştüler. Gücün
tekebbürüyle askeri üstünlüklerinin ve maddi güçlerinin kendilerine
ilgili halkların çıkar ve duygularına dikkat etmeden hareket etmeye
müsade ettiğine inandılar. Elbette Arabistan’ın feodal beyleri güçlü bir
Filistin devletinden korkuyorlar. Fakat yarım asır önce bir Ortadoğu
uzmanının yazdığı gibi "İslam’ın fikri birliği ve bütün şarkta
hissedilen antigarbçı bir hayat duygusu" mevcuttur. ABD, bir kültür
topluluğunun bu tarihi unsuruna değerinin altında bir kıymet takdir etti
ve maddi araçların yüzeyde kalan etkilerine güvendi.
Fakat durum değişti. Sanayi metropollerin petrole bağımlılıkları kaynak
ülkelere askeri güçlerinden bağımsız bir ağırlık kazandırmaktadır. Çok
hassas boru hatları büyük ordular tarafından bile korunamazlar. Burada
savaşlar meydan çarpışmalarında kazanılmıyor. Irak ve Afganistan’daki
çatışmaların devam etmesi bunu gösteriyor. Bu Vietnam’ın bağımsızlık
savaşından bile öğrenilebilirdi.
İktidar yapısının kayması
İslam dünyası’nın devletleri iktidar yapısının kaymasına kendilerini
ayarladılar. Ve Avrupalılar ABD'nin hakimiyet stratejisinden kopmaları
gerektiğini farkettiler. AB Kaddafi ile anlaştı. Schröder Türkiye'deki
Alman ekonomik çıkarlarını azimle geliştirdi ve Amerikan rakipleri
geride bıraktı. Alman Savunma Bakanlığı’ndaki eski devlet sekreteri
Lothar Rühl Avrupanın Türkiye’yle olan stratejik partnerliğini
vurguluyor ve "Türkiye’nin iç durumuna daha fazla anlayış gösterilmeli
ve polisiye tedbirlerin her aşırılığını ağır insan hakları ihlalleri
olarak gösterilmemeli, Türk ordusunun hükümet politikasına her
müdahalesini demokrasiye yönelik bir tehdit olarak algılanmaması
gerektiğini " vurguluyor.
Alman-Avrupai Emperyalizmin bakış açıları burada çok açık ifade
ediliyor: "Balkan ve Kafkasya, Karadenizin en büyük sahil ülkesi, bunun
ve Akdenizin arasında, Suriye, İsrail ve Mısır’la Levante ile Irak ve
İran’ın bulunduğu Körfez bölgesi arasında Türkiye şarniyer konumuyla
merkezi bir anahtar konuma sahip. ".
Osmanlı İmparatorluğu zamanlarından beri Ortadoğu’nun lider gücü olarak
kendini gören Türkiye bu iktidar kaymasının klavyesi üzerinde oynuyor.
Frankfurtlu sosyolog Karl Otto Hondrich bunu diplomatik bir dille şöyle
ifade etmektedir: ABD savaş ile düzen aramaya çalışıyorlar, "fakat
Avrupa ile Türkiye’yi daha fazla şeyler birbirine bağlıyor. Ortaklaşa
olarak dost ABD’leri var, fakat ortaklaşa olarak ona karşı temkin ve
antipatileri var. Ortaklaşa olarak bir güç kartelinin -NATO’nun-
parçalarıdırlar, lider gücün hoyratça şiddet kullanımına karşı -en son
Irak savaşında- mesafeli duruyorlar.
Türkiye Ortadoğu'da İslami bir iktidar merkezinin oluşumu konusundaki
öncü rolünün bilincinde. Onlar İran’la ilişkilere özen gösteriyorlar.
Belli bir zamandan beri Ortaasya Cumhuriyetleri’yle ve Suriye ve
Mısır’la kültürel işbirlikleri oluşturmaktadır. Bu aktivitelerin çok
açık hedefi, İslami renkliliğe siyasi hareket için ortak bir temel
oluşturmaktır.
İslami devletler arasındaki zıtlıklar elbette büyük ve sürekli de
problem oluşturuyor. Fakat aynı zamanda batı emperyalizminin sömürüsü ve
baskısına karşı bir ortak kader duygusuna sahipler. Irak’taki öncü şii
lider büyük ayetullah Ali Sistani, sene başında Arap ve İslam dünyası
Filistin’in kurtuluşunu sağlamak için birlik olmaya çağırdı. Bununla
işgalini Şiilerin de kabul etmediği Irak da kasdedilmişti. Hatta ABD'nin
Bağdat’taki kolu Başbakan İbrahim Caferi ABD'nin arzusuna rağmen
Tahran’a sıkı bir ekonomik ve askeri (!) işbirliği gerçekleştirmek için
gitti.
ABD'nin BOP'u kırıldı. İslami bölgeyi Amerikan hegemonyasının
boyunduruğuna sokma beklentisi, halkların İslami kimliklerindeki öz
bilinci hesaba katmadı. "Parçala ve yönet" stratejisi başarılı olmadı.
Condoleezza Rice'ın beceriksiz girişimleri bunu değiştiremezler.
• Hans Heinz Holz, emekli Felsefe Profesörü; uzun yıllar Marburg'da
ders verdi ve en sonra Groningen/Hollanda'da; "Topos" dergisini
yayınlamaktadır. |