Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 333 | Eylül  2006

                   

 

 


                            Sen de Bi Hesap Tuttun Mu?

                                                                                                                 

Hüseyin ALAN

 Müslümanlık; dünya ve içinde yaşanılan hayatın her alanı ile ilgili olarak uygulanan tutum ve davranışların, aziz kılınan İslami değer yargılarına ivazsız bir itaat ve teslimiyetle uygunluğunu, ölüm sonrası yeniden dirilişte razı gelinen ve umulan bir ahiret beklentisini ve nihayet, bütün bunlara dair temel bir tercihi, kabulü hatırlatır. İtaat ve teslimiyet deyince İslam'a, İslam deyince onun tek belirleyeni olan Kuran'a ve Kuran'ı ilkeleri yaşayarak örnekleyen son elçinin sahih uygulamalarına uymayı gerektirir. Bunlara ilaveten, bizlerden önce geçmiş nesillerin kendi anlayış ve uygulamalarından oluşan her tür birikimlerinden; yukarıdaki ilkeler doğrultusunda seçilerek alınan tecrübeleri ve dolayısı ile sahih mirası da zenginlik olarak dikkate almaktır…
Müslüman olmak; dünya hayatı içerisinde yaşarken 'başa gelen' her şeyle ilgili olarak, inançları ve teslimiyeti gereği her durumda standart bir duruş, Salih bir kişilik ortaya koymaktır. Yapıp ettiği her şeyin kayda alındığını bilerek, sahip olduğu her şeyin Allah tarafından takdir edilmiş bir nimet olduğuna inanmak ve bu nimetlerden dolayı imtihan edildiğini hep akılda tutmaktır. Verilen sürenin bittiği, yeniden dirilişin gerçekleştiği haşir gününde, bütün bunların hesabının verileceğini de akıldan çıkartmamaktır. Dolayısı ile Müslümanlık öyle bir hal ve öyle bir duruştur ki; iyi-kötü her gününde, güçlü-zayıf her halinde, galibiyet-mağlubiyet her anında, orta-uzun vade her planlamada hep aynı standardı gözetebilmektir. Böylece bir Müslüman, sahip olduklarından dolayı azgınlaşmayacağı gibi, yoksun olduklarından da isyan etmeyecektir…
Tevhidi davette ve duruşta tek başına İbrahim (as) gibi olurken, inanç temelli yeni bir topluluk inşa etmek için de Muhammed (as) gibi hayır üzerinde bir yarış becerisini kazanmaktır. Bunun için yaşadığı topluluk da vasat bir ümmeti ya inşa eden aktif bir üye, ya da var olana katılma sorumluluğunu taşıyan gayret ehli biri olmaktır. Her hal ve durumunda onun alamet-i farikası; itaat ettiği değerleri ve teslimiyet gösterdiği sahici kulluğu yani pratikteki duruşu olacaktır. Standardı da budur, alamet-i farikası da budur onun. Böyle tanınır bir Müslüman, böyle bilinir bir mümin.
Allah; gerçekten iman etmiş kullarından hilafet görevlerini yüklenmelerini, kendi aralarında bir topluluk oluşturarak yönetimi üstlenmelerini ve sonra; yeryüzünü imar etmelerini, idarelerinde adaleti her alanda ayakta tutmalarını, salâtı ikame, infakı yaygınlaştırma konusunda titiz davranmalarını istemektedir. Bu işi, inancı gereği bir hedef olarak tutmaları öğütlenirken, sahip oldukları donanımlarını da bu yönde kullanmaları irade edilmektedir. Bu hedefe doğru yürürken; yeryüzünü kana bulayarak fesat çıkartan, kendi aralarında bir çete kurarak Allah'ın buyruklarını geçersiz, kendi hevalarını hâkim kılan azgınlarla karşı karşıya gelecektir. Çünkü onların da bir hedefi vardır; onlar, aciz bıraktıkları zavallıların sırtında tağutluk ederek ilahlık taslayan, yeryüzünü zulümle idare eden müstekbirlerdir. Dolayısı ile yeryüzünde kan dökerek fesat çıkartan, hayatı cehenneme çevirerek idare eden zalim, müfsit kulları ile Müslümanlar, bu hedef farklılığı nedeniyle, illa bu dünyada ama hak üzerinde mücadele etmek durumunda kalacaklardır. Bunun için Allah; bu uğurda mücadele eden Salih kullarına gerekli her nimeti ve aracı (diğerlerine verdiği gibi) verdiğini, ekstradan gaybi yardımlarla da destekleyeceğini vaat etmektedir. Bundan sonradır ki; Salih kullar eliyle, onların gayret ve çabaları ile (diğerlerinin becerdiği gibi) Allahın dini yeryüzünde aziz olsun ve hükümlerinin tamamı uygulanabilsin.
Müslüman, yaşadığı ortamda bir durum tespiti yaparak; haline, şartlarına, imkânlarına, araçlarına, vüsatine bakarak bir güç yeterliliği ve bir bilânço çıkartır. Mücadelenin etaplarını, orta uzun vade hesaplarını, çıkarttığı bilânço varlığı ile orantılı olarak yürütür. Her etapta, o etabın şartlarına uygun olarak uygulayacağı kendine has bir mücadele tarzı vardır onun… O, Marksist bir devrimci, liberal bir birey, sağcı-muhafazakâr-devletçi bir milliyetçi ve nihayet özgürlükçü bir demokrat olmadığını çok iyi bilir. Bunun için mevcudu meşru görmez, mevcuda razı gelmez, onunla uzlaşma noktaları aramaz ve onun değerlerini aziz kılmaz. O, bilir ki bu iş, ta başında bir iman küfür meselesidir. Dolayısı ile var olan küresel, bölgesel ve yerel sistem içinde sür git yaşamayı kabul eden, kendisine tanınan statüye razı gelen ya da sistem içinde tuttuğu alanı genişletmek için mücadele eden diğerleri gibi bir amaç da gütmez. Hayatını çekip çevirirken de, geleceğe dönük planlamalar yaparken de yine diğerleri gibi, din dışı kurucu ve belirleyici temel değerlere itibar etmez, o değerlerden hareket etmez. Çünkü onun aziz tuttuğu kendi değerleri, oradan hareketle kendi hedefleri, bu hedefler doğrultusunda tuttuğu bir yolu ve hesabı vardır.
Müslüman olan biri; kendi yaşama biçimini ve tarzını, kardeşleri ile olan sorumluluğunu, ötekilerle kurulacak olan ilişkilerini kendi aziz tuttuğu değerlerine göre kurar. Dünyaya ilişkin, olaylara ve varlıklara ilişkin, bu günden yarına olabileceklere ilişkin, temel değerlerinden hareketle sorumlulukları, o değerlere bağlı olarak da tuttuğu bir hesap ve kitabı olandır. Her şeyin sonucunun Allah’ın takdirine bağlı olarak gerçekleşeceği bilinci ile hareket ederken, o sadece kendi üzerine düşeni doğru yapmaya çabalar. O nedenledir ki; halinden, pozisyonundan şekvacı olarak acze düşmez, moral bozgunluğu ile bir kenara (balık sahibi gibi) çekilmez. Zaman zaman ıskalasa da, ara sıra zikzak çizse de, asli duruşundan, üzerinde yürüdüğü sırat-ı müstakimden ve temel hedefinden asla şaşmaz. Sıkıntılı günlerinde, aciz hallerinde, yenilgi pozisyonlarında Rabbine sığınarak; planlarını yeniden gözden geçirmeye, halini düzeltmeye, imkânlarını değerlendirmeye ve geleceğe yönelik çalışmalarını daha donanımlı olarak yürütmeye bakar. Süreç içerisinde, sahip olduklarından dolayı da, kazandığı mevzii başarılarından dolayı da azgınlaşmaz, yolundan şaşmaz. Kendisini çok güçlü hissettiğinde, hedefe yaklaştığını gördüğünde bile derhal kulluğunu hatırlar ve şükredici olur. O nedenle kendini sürekli zinde tutarak, yenileyerek tevazuu zırhına bürünür, topluluktan da kopmadan sorumluluklarını yerine getirmeye bakar…
Aktüel, günlük değişmeler, onu fazla ilgilendirmez. Bilir ki bu gibi durumlar, güç sahiplerince önceden tasarlanmış, bugüne yansıyan olaylardır. Bu işlerde kendi dahli yoktur ve onlar her gün olup durmaktadır. Bunun için gündelik değişmelere prim vermez, onlardan etkilenmez. O nedenle acelesi de yoktur onun. Hesaplarını orta-uzun vadeye göre tutarak çalışmalarını aralıksız sürdürmeye, duruşunu muhkem kılmaya bakar. Bunun içindir ki, olaylar onu değil, o olayları değiştirici olacaktır…

ORTA-UZUN VADELİ GELİŞMELER
-ENERJİ BAĞLAMINDA-
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız temel değerleri bir yere bağlamak, bugün olup bitenlere bir göz atmak ve bugünden yarına neye karşılık düştüğünü gösterebilmek için yaptık. Küreselliğin, sistemin; yapıp ettiklerine karşılık olarak önceden tuttuğu bir büyük hesabını, hesabına uygun olarak yürüttüğü bir yığın operasyonlarını ve buradan çıkacak muhtemel sonuçları doğru kavramak kastı güderek... Bu gelişmelerin sonuçları, genelde insanlığı olduğu kadar özelde Müslümanları daha çok alakadar edeceği, geleceğe yönelik hesaplarımızı doğrudan etkileyeceği için önemli bularak...
Bugün dünyamız, insanlardan makinelere, mekânlardan hareket eden her cisme kadar enerjiye bağımlı hale gelmiş, ona mahkûm edilmiş bir durumdadır. Bu bağlılık durumu, kapitalist üretim-tüketim politikaları gereği giderek vazgeçilmez bir noktaya varmaktadır. Nüfus artışları, teknolojik gelişmeler ve modern tüketim aygıtlarının kullanım yaygınlığı; var olan bu bağımlılığın sonuçlarını ve gelecekte olabilecekleri açıklamada önemli belirleyicidirler. Enerji ile çalışan teknolojik ürünler, hayatın içinde, her şeyin üzerinde yer tutmakta, her şey de ona göre konumlanmaktadır… Bu durumun sonucunda, enerji havzalarını, nakil hatlarını ve güzergâhlarının güvenlik sorunlarını çözen, rezervlerin hükümranı olan, enerji üretim ve dağılım politikasını belirleyen güç, bugün ve yarın, yer kürenin efendisi ve patronu olabilecektir. Dolayısı ile günümüzdeki çatışmaların, operasyonların ve savaşların bir anlamda bunu gerçekleştirmek amacı ile yapıldığını, gelecekte de bu çerçevede sürdürüleceğini söylediğimizde kastımız yadırganmamalıdır.
Enerji bağımlılığı, ülkelerin ve insanların buna mahkûm edilmesi, geleceklerinin bile bir anlamda ipotek edilmesi; teknolojiye, know-how'a hükmeden birilerinin, siyaseten böyle tercih edilmiş bir politikaları olduğunun sonucudur. Bu politika dünya çapında yaygınlaşınca; ülkeler kalkınma, refahın yükselmesi ve çağdaşlaşma adına bu duruma ayak uydurmak ve bu potaya girmek durumunda kalmışlardır. Küresellik, dünya barışı, evrensel değerler böyle yaygınlaştırılıp kabul ettirilince; bir taraftan kaynaklar bolca tüketilirken çevre vahşice kirletilecek, diğer taraftan zalim ve zorba idarelerle sömürü ve zulüm hem derinleştirilecek hem de sinsice yaygınlaştırılacaktır. Küresel sömürü bu kabulden hareketle, insanlara bütün imkânlarını, hatta gelecek zamanlarını dahi ipotek ettirerek anlamsız bir yarışı sürdürmeyi teşvik etmektedir. Sadece enerji bağımlısı kılma yolu ile bile, modern teknolojik ürünleri kullanan etiketli tüketiciler ve çağdaş köleler yaratılmıştır. Bu durum sonunda, tek kültür, tek düzen, tek rejim, tek ekonomik model ve politikaları ile çağdaş medeniyet adına yarışa sokulan ülkelerin hepsi, dengesiz ve anlamsız bu yarışın figüranları olmuşlardır. Bu hal ve gidiş, aslında, büyük devletlere, sisteme bağlılığı dayatırken sonuç olarak alçakça bir sömürüye de boyun eğdirmektedir. Bütün bu işlemler, kurulan ve yaygınlaştırılmaya çalışılan bir sistemle otomatiğe bağlanırken, bir taraftan sisteme bağlanan toplumları senkronize ediyor diğer taraftan da insanlığa onur kırıcı, alçaltıcı bir hayatı lütfediyor…
Biraz teknik ayrıntı vererek konuyu açmaya, bir şeyleri yerine oturtmaya çalışalım: Kullanım yaygınlığı ve bağımlılığı bakımından dünyanın enerji tüketiminin % 40'ını petrolden, % 23' ünü doğalgazdan ve % 28' ini de kömürden karşılandığını görüyoruz. Enerji kaynakları olarak bilinen kaynaklardan petrol rezervlerinin % 65'i, doğalgazın % 35'i Müslümanların yaşadığı Ortadoğu denen coğrafyada gömülü. Sanıldığının aksine petrol ve doğal gaz rezervleri giderek azalmamakta, tam tersine modern işletmecilikle birimsel olarak artmaktadır. Gelecek yirmi, otuz yılın projeksiyonunda, muhtemel devlerin hesabı ve planlaması, yukarıdaki nedenlerle, enerji politikaları ve sonuçları üzerine yoğunlaşmıştır. Petrole ve doğal gaza bağımlılığın vahametine gelince: Çin ihtiyacının şimdilik % 35'ini (2020 yılında % 70'ini), Japonya ihtiyacının tamamını Ortadoğu'dan karşılarken, Hindistan, şu an tüm döviz girdisinin % 70'ini Ortadoğu krallıklarına(!) ödemektedir. Gelecekteki pozisyonun ne olacağı tartışılan AB topluluğu da Japonya gibidir. Rezervler ve nakil hatları güzergâhında önemli bir yerde duran iki devletten (diğeri Rusya) TC ise, % 90 oranında Ortadoğu'ya bağımlıdır. Bugünün devi ABD petrol ihtiyacının % 10'unu Ortadoğu'dan, kalan kısmını Venezüella ve Güney Afrika'dan karşılamaktadır. Rusya'nın böylesi bir dış bağımlılığı yoktur…
Ülkelerin ve muhtemel blokların enerjiye olan ihtiyaçları, sahip oldukları refah seviyelerinin korunması için enerjiye olan bağımlılıkları, anlatılan sebeplerden dolayı, damarlarda dolaşan kan kadar hayati öneme sahip bir hale gelmiştir. İnsan vücudunda kan yapısının ve dolaşımının sağlıklı olması, canlılık için ne kadar zorunlu ise, toplumlar için de, enerji ihtiyacının sorunsuz karşılanması ve yeteri kadar bulunması o kadar önemli, stratejik bir hale dönüştürülmüştür.

KİM NE DURUMDA
AB, Rusya, TC, İran, Çin, Hindistan, Japonya gibi ülkelerin uluslararası denizlerde ve uzayda hem etkinlikleri hem de hâkimiyetleri yoktur. Bu bakımdan AB denen yaşlı ve zengin blok, en azından gelecekte bugünkü pozisyonunu koruması, Rusya ve Çin'in gözettikleri hedeflerine ulaşabilmesi ve hesaplarını doğru tutturmaları için, ABD ile bir biçimde rekabeti göze almak zorunda olduklarını söyleyebiliriz. Mevcut halleriyle hiç birisinin kendi gücü, askeri-siyasi yapısı, tek başına buna yeterli gelmemektedir… AB, bunun için, gelecekteki rekabetinde kullanabileceği komşusu iki devletle, Rusya ve TC ile iyi ilişkiler kurmak, işbirliğini en yüksek seviyede geliştirmek zorunda kalmıştır. Bu iki ülke ile ilgili olarak AB'nin ve benzer hesap tutan diğerlerinin iştahını kabartan ayrıca önemli nedenler vardır: Rusya ve TC hammadde kaynakları bakımından oldukça zengin rezervlere sahiptirler. Güçlü Pazar potansiyelleri, tüketime aç nüfusları sebebiyle 'ham edilip' yutulması gereken 'iyi müşteri'dirler. Nüfus yapıları, sayıca güçlü ordulara sahip olmalarının yanı sıra, enerji kaynakları ve ticari pazarlara giden yolların üzerinde durmaları dolayısı ile de, stratejik açıdan ekstra hedeftirler. Bu ve benzeri şartlardan dolayı bu iki ülke, güç hesabı yapan ülkelerin ve blokların kapışmasında, doğru yörüngede olmaları, istikrarları çok bozulmadan ayakta tutulmaları gereken 'dost' ülkeler olarak görülebilir. Aynı zamanda ve aynı gerekçe ile gerekirse, kargaşaların ve savaşların yapılabileceği, hedef alınacak 'düşman' ülkeler olarak görülebileceği gibi de. Hangi güçten ve bloktan yana olurlarsa olsunlar, bu durumları değişmeyecektir. Ta ki; bu iki ülke, kendi nam ve hesaplarına başarılı bir hesap tutturup, kendi bloklaşmalarını ve ittifaklarını gerçekleştirme peşinde koşmalarına ve bu işi başarmalarına kadar.
Kendi nam ve hesabına, gelecekle ilgili olarak bir planlama yapan hatırı sayılır her ülke, diğer parametrelerin yanında kendi toplumu ile kendi dinamikleri ile ne kadar doğru bir ilişki kurar, uluslararası dengeleri iyi gözeterek inisiyatif kullanabilir ve geliştirebilirse, başarısı da o ölçüde artacaktır. Rusya, Putin liderliğinde, Çarlık dönemi hayallerini gerçekleştirme, yeniden küresel güç olma hesapları yaparken iyi bir süreç yakalamış gibidir. Son yıllarda hem toplumsal bütünlüğü sağlamış, hem sosyal dengeleri kurma yolunda ileri adımlar atmış, hem de ekonomik hedeflerini tutturma konusunda epey mesafe kat etmiştir. Kendinden öncekilerin uyguladığı liberal ekonomi, demokrasi, küçültülmüş devlet, özgürleştirilmiş sivil toplumlar vb reform politikaları sonucunda küçültülerek soyup soğana çevrilen, aç karnını doyurmak için kızlarını bile pazara sürmek durumunda kalan Rusların yeni politikası sonucunda, bir yandan ülke kaynaklarını yeniden kendi ulusunun emrine döndürmeyi, diğer yandan soyguncuları ve işbirlikçileri cezalandırmayı başararak ciddi sonuçlar üretmişlerdir. Son yıllarda yükselen hammadde, petrol ve doğal gaz fiyatları, komşuları ile kurduğu iyi ilişkiler işlerin daha da iyi gitmesine katkı sağlamıştır… Putin ve ekibi Rusya için bir şanstır. Yapabilir ya da yapamaz ama en azından kendi namlarına bir hesap üzerinde yürümeleri, onların ve ülkelerinin saygınlığını ve ağırlığını artırmaktadır…
TC, bildik konseptinden, stratejik bağlantılarından vazgeçmeden, eski ilişkileri üzerinde ısrarla yürümeyi tercih etmiş gözüküyor. Yeni durumda, bir taraftan eski ezberleri ile iş yürütemiyor, diğer taraftan ezberini bozamadığı için intibak da edemiyor. AB'ne katılım hedefi ve müzakerelerin başlama süreci de, görünür orta vadede, mevcut durumuna yeni bir katkı sağlayacak gibi gözükmüyor. Bu nedenle, dış dünyada yediği her darbeyi, saygınlığını yitirdiği her hamleyi, siyasi-sosyal-ekonomik kriz olarak içeriye, kendi halkına yansıtıyor. Barısızlığını ise, rejim tartışmaları ile gölgeleyerek örtmeye çalışıyor. Kamu gelirinin nerede ise yarısını (bazen fazlasını), IMF, Dünya Bankası, Uluslararası finans kuruluşları ve yerli işbirlikçilerine kaptırıyor, girdiği sarmaldan kurtulamadığı için de kendi halkına zehir zemberek günler yaşatmayı sürdürüyor. Siyasi oyuncuların beceriksizliği, yetersizliği ve acizliğine askeri bürokrasinin pozitivist zihni yapısı ve iktidarı paylaşma cimriliği eklenince, ülkede bir türlü kurulamayan dengeler, var olan potansiyel gücü de heba etmektedir.
Ülkenin elitleri, gelecekte yer almak istediği batı medeniyeti ve değerlerini aziz bilmeye devam ettikçe, kıblesini hep aynı yönde tutup Batı kaynaklı reformları sürdürdükçe, bir taraftan Batılıların diğer taraftan gelişen devlerin iştahlarını kabartmaya devam edecek, öte yandan da kendi içinde kan kaybını önlemeye muvaffak olamayacaktır. Nitekim Balkanlardaki gelişmeler, Afganistan savaşı, Kafkasya koridorundaki gelişmeler, Irak savaşı ve İsrail'in azgın vahşetinin arakasında olup bitenleri doğru okuyamamış, ulusal stratejisini üretemediği için de ofsayda düşmüştür. Güvenlik ve beka korkusu nedeni ile belirleyemediği stratejik kısırlığının sonucunda, ABD'nin hesaplarında bir yerlerde durmayı ise esaslı bir kar saymıştır. Bölgesine, tarihine, kültürel birikimine, geçmişten taşıdığı sorumluluk alanlarına karşı yabancı, duyarsız kalırken, kendi toplumsal potansiyelini, iç dinamiklerini de doğru yönde kullanamamaktadır. Nihayet toplumu ile siyaseten kurduğu temsil ilişkilerinde, sosyo-ekonomik kaynakların ve değerlerin dağılımında, kamusal alanın kullanımında sürdürülen adaletsizlik, dengesizlik; bir taraftan malum, bildik, ‘herkes düşman’ politikasının sürdürüldüğünü gösterirken diğer taraftan hafızalarda taşınan yenilgi ve dağılma travmasından hala kurtulamadığını da hatırlatmaktadır.

ABD; NİYETLERİ-ARAÇLARI
ABD, bugün yerkürenin en güçlüsü olduğu varsayımından hareketle, ona karşı çıkabilecek tekli bir gücün, oluşmuş bir bloğun ortada gözükmediğini bilmektedir. Onun küresellikle ilgili politikalarının bugüne kadarki uygulamalarına dikkatlice bakıldığında; çok kutuplu, çok başlı bir dünya yönetimini kabul etmediğini, küresel gücü ve patronluğu tek başına gerçekleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Çok başlı yönetimin veya eskisi gibi iki başlı bir yönetimin reddini, sistem boşluğundan doğabilecek küresel terör tehlikesine bağladığını ise, önceden, gerekçe olarak zaten ilan etti. Ya da böyle bir gerekçeyi, zaman içinde bizzat üretti. Bu nedenle tek başlılığı bir istikrar unsuru olarak göstermektedir. Oldum olası pragmatist bir felsefeye tapan ABD'nin, çıkarları uğruna, elindeki güç ile dünyayı kan gölüne çevireceğini söylemek asla kehanet olmaz. Kuruluşundan bu yana terörün ve vahşetin daniskasını işlemekle tescilli, ülkesinde ve kıtasında zulmü bir politika olarak yürütmüş bu zihniyetten, küresel çapta insanlık adına iyi şeyler beklemek gafillik olur.
ABD bu niyetini açıkça izhar etmekle kalmamış, küresel patronluğunun tesisi için dünya çapında operasyonlara da başlamıştır. Kendi hesabını tutturmak, amacına ulaşmak, gücünü pekiştirmek ve gelecekte de bu konumunu sürdürmek için, kendisini bütün bu konularda yetkili görüyor. Bunu yaparken, bir taraftan da, gelecekte rakip olabilecek muhtemel güçlerin önünü bu yolla kesebileceğini hesaplıyor. Bütün hesap ve kitabını; şimdilik enerji havzalarını, nakil hatlarını ve güzergâhlarını güvenceye almak veya 'suyun başını' tutmak üzerine kurmuştur. Bu hedefini tutturmak, amaçlarını gerçekleştirmek için, dünyadaki enerji havzaları, dağıtım kanalları üzerindeki coğrafyalarda çeşitli operasyonlar sürdürmektedir. Operasyonlarda kullandığı araçlar da çeşitlidir. Batılı modern bir zihnin ürettiği kapitalist sistemin, öteden beri kullandığı ‘ulus devlet’ ve ‘ulus toplum’, ekonomik kalkınma ve finans politikaları, özelleştirilmiş ve küçültülmüş devlet anlayışı, liberal ekonomi, eğitim, sağlık, özgürleşmiş kadın ve toprak reformları, artık her yerde kullanılan ve birbirini tamamlayan genel geçer, stratejik araçlardır. ABD, şimdilerde bunlara ilaveten kendisinin bizzat geliştirdiği yeni iki aracı devreye sokmuştur. Demokrasiyi, kimliksel-özgür katılımcılarla zenginleştirerek sivil-toplumsal hareketleri, evrensel değerlere iman ettirerek meşrulaştırmış ve doğrudan doğruya askeri işgale başlamıştır.
Operasyon yapılan ülke ve bölge insanlarının değiştirilmiş/değiştirilecek olan yeni zihinsel yapıları, küresel bir yalan olan evrensel değerler yutturması, sınır tanımayan batılı sermaye ve fikirlerin rahat dolaşımı vs. sayesinde, onun bu işlerini kolay yürütebileceği düşünülebilir. Dolayısı ile bu havzalarda, coğrafyalarda yer alan ülkeler ve toplumlarda, orta vadede eski statülerin devamını, onlar için iyi günlerin gelebileceğini beklemek, iyimser tahminle safdillik olacaktır… Buralarda olabilecek siyasi muhalefetlerin ve muhtemel direniş hareketlerinin; özgünlüğünü, bağımsızlığını, artık farklı ideolojisini, iyi hesap ve yer tutmaları ile doğabilecek farklı pozisyonlarını ihtimal hesabıyla istisna tutuyoruz…

NELER OLUYOR
ABD Rusya'yı değişik yollardan kuşatarak etkisiz kılmaya çalışıyor. Rusya'nın eteklerinde, batı sınırında yer alan Baltık ülkelerinde, bir biçimde değişiklikler gerçekleştirip yerleşerek üsler elde etti. Kimini NATO'ya alarak, kimini rejim değişikliğine uğratarak, kimini de AB'nin kucağında tutarak yedeğine aldı. Bulgaristan-Romanya-Polonya NATO'nun yeni üyeleri sıfatıyla AB'yi de çevreleme niyetiyle, Gürcistan, Azerbaycan ABD ye bağlanırken Ermenistan'la dostane ilişkiler kurularak, Kazakistan, Türkmenistan gibi Hazar'a kıyı ülkeler ve arada kalan Özbekistan ile ilişkileri, oradaki diktatörlerin arkasında durularak sıkı ilişkiler kurulmuştur. Böylece Balkanlar, Doğu Avrupa, Baltık Ülkeleri ve Kafkasya koridoru ve Hazar’a kıyı ülkelerde yapılan operasyonların neredeyse tamamı bitmek üzeredir. Bütün bu ülkelerin Rusya fobileri, onun işini kolaylaştırıcı etki yapmaktadır… Yugoslavya'nın dağıtılması Balkanlara ve AB'ne yönelik bir operasyon iken, Afganistan işgali, Asya operasyonları ve Irak savaşı bir yandan iki güçlü ülke sayılan TC ve İran'ı da bir şekilde çevrelemede, diğer yandan Çin'in önünü kesmede işine yarayacak gelişmelerdir.
Operasyonların bundan sonraki ayağında, özellikle İran aleyhine yapabileceği her tür numaraları denemekten kaçınmayacaktır… Stratejik müttefiki TC'nin beklentisi ile kendisinin ilgisi bu noktada muhtemel bir çatışma doğuracak gibi gözükebilir. Bir taraftan Rusya'yı çevrelemek ve küçültmek için uğraşırken diğer taraftan TC'yi büyütmesini beklemek, AB içerisinde güçlenmesini sağlamak, olsa olsa Batılı poplarla dansı seven cumhuriyetçilerin hayali olarak da okunabilir. Nitekim Türkmen gazını, ucuz yol olarak bilinen Arap denizine (Hint Okyanusu) taşıyarak çözmeyi, Afganistan'daki üsleri sayesinde de güvenli kılmayı düşünürken bu hesabı göz ardı etmediğini göstermiştir...
Şu hususu rahatlıkla söyleyebiliriz; bütün bu güzergâh ve koridordaki ülkeler ve coğrafyada sükûnet, istikrar için tek şart; ABD yanlısı iktidarlar oluşturmak ve sistemin diğer ayaklarını bir süreç ile yerine oturtturmaktır. Ortadoğu bölgesinin görece rahatlığı, orasının kesede keklik olarak düşünüldüğündendir. Oradaki krallıkların ve baskıcı rejimlerin İslami muhalefetin bölgeyi kuşatmasından önce, makul sayılan bir süreç sonunda değiştirileceği hesaplanmaktadır. Bu durumda Hazar bölgesi petrolleri ve dağıtımı için esas tehlike, bölgede güvenilmeyen bir rejime sahip olarak İran gözükmektedir. Büyük bir ihtimalle ve beklenen olmazsa, Rusya-TC, TC-İran karşı karşıya getirilmeye çalışılarak ABD hesabına çatışmalar çıkartılabilecektir. İran'da ABD yanlısı bir iç rejim değişikliği gerçekleştirilemez, Fars-Azeri parçalanması tutturulamaz, Şii-Sünni manivelası işe yaramaz, TC eliyle de bir şeyler de yapılamazsa, askeri operasyon kaçınılmazdır. Bu operasyon nasıllığı, günün şartlarına göre belirlenecek bir şey olacaktır…
AB'nin savaş karşıtlığını, Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmesini, TC'yi ortak olarak içeri alma stratejisini ABD ile daha güçlü olarak karşılaşma hesabından kaynaklandığını söylemek, olayı doğru okumaktır. Aynı zamanda, onların rejimlerinin, siyasetlerinin daha hukuki, daha insanca ve özgürlükçü olduğu yalanını da yutmamaktır. Belçika anayasasında var olan 'soykırım ve savaş suçlularının yargılanması ve cezalandırılması…' gibi bir maddeden dolayı İsrail kasabı Şaron'un yargılanacağı tehdidi, ilerde ABD ordusu subaylarının da aynı maddeden mahkûm edilebilecekleri endişesi karşısında büyük tartışmalarda AB pasif kalmıştır. Yine Avrupa içinde çokça olduğu alenen açığa çıkan özel işkence ve sorgu merkezlerinin gündeme gelmesinde de sus pus olmuştur. ABD, NATO'nun ödeneklerinin kısılacağı ve merkezinin Varşova'ya taşınacağı tehdidi yaptığında, özgürlük şampiyonları olan Almanya-Fransa ve Belçika başta AB ülkeleri, bu konularda dünyayı ayağa kaldıracak güçleri ve haklılıkları olduğu halde bile, geri adım atmak zorunda kalmışlardır. Sonuçta, belki bütün insanlığın işine yarayabilecek olan ilgili madde Belçika anayasasından çıkartılırken işkence ve sorgu merkezlerinin varlığı, insanlık dışı uygulamaları yok sayılarak üzeri örtülmüştür. Hâlbuki böylesi bir anayasa maddesi, hiçbir ülkenin anayasasında yoktu. AB, böylesi bir durumda bile direnecek gücü kendisinde bulamayıp geri adım atması, zayıf durumda olmasından değil, aslında kendi hafızasındaki ve tarihindeki pisliklerin de örtülme duygusundandır. Yine AB'nin önemli bir parçası ve çağdaş değerlerin güya merkezi olan İngiltere, ABD ile birlikte yapılan tüm pisliklerin zaten ortak mimarıdır…
Buna rağmen AB de aynı ülkeler ve koridorlar yoluyla yayılmaya, politikalar geliştirmeye ve etkinlik kurmaya bakmaktadır. Sırbistan, Hırvatistan, Bulgaristan gibi balkan ülkeleri, Polonya, Letonya, Estonya gibi diğer Baltık ülkelerinin AB hesabı içinde tutulması, TC'nin kapıda bekletilmesi, Rusya ile tarihi ilişkiler geliştirilmesi bir anlamda ABD’ye verilmiş cevaplar niteliğinde de okunabilir. Ancak son gelişmelerin de gösterdiği gibi, AB'nin bu tarz bir yayılmacılıktan çekindiğini, belki de hesaplarını değiştirmeye başladığını söylemek de mümkündür…

SİYASİ BİLİNÇ VE TARİHİ BAĞLANTI
Derdimiz ABD'nin yayılma politikalarını, küresel güçlülüğünü, ne kadar çok işler becerdiğini anlatmak ve dolayısı ile propagandasını yapmak değil elbet. Bunlara dikkat çekerek, olup bitenlerden hareketle muhtemel gelişmeler üzerinde yorumlar yapmak ve bizi ilgilendirenler üzerinden kendimize ait bir hesap tutmaya bakmaktır. Öyle ya; İslam'ı kavramış, değer yargılarını aziz kılmış, kavramlarını yeniden canlandırmış, kulluğunu ve sorumluklarını üstlenmiş Salihler topluluğu da elbette bir hesap tutacak ve kendi geleceğini kurma, hayata müdahil olma yolunda stratejiler üretecektir. Bunun yolu ve yordamı da siyasi bilinçlenmeden geçmektedir. Bu, tarihi doğru değerlendiren, anı okuyabilen, gelişmelerin getireceği sonuçları kestirebilen, dolayısı ile doğru bir yerde durarak kendi namına kendi geleceğini inşa edebilecek, kararlı ve çaplı bir tavra dönüşmüş siyasi bir bilinçtir. Yani, kafalarında netleştirdikleri İslami değerlerle, okuduklarından ürettikleri canlılıklarla nebevi örneklikte siyasi bir varlık ve Raşit bir topluluk oluşturacak bir zihin, bir anlayışın gerekliliği.
ABD bu işleri yaparken, hangi politikaları devreye sokarak; kimlerle ne türden ilişkiler kurduğu, ne miktar pay verdiği, dolayısı ile kimlerle uzlaştığı vs. işlerle ilgili olarak konuşmak, siyaseti kavrayanlar için önemli meseleleri hatırlatıcıdır. Bu bağlamda olup bitenleri iyi kavramak, maçı doğru okumak durumundayız. Tarafları ve söylemlerini tespit ederken, kimlerin ne tür eylemlerle nereye oturduğunu, direnişçilik adına hangi büyük resmin parçaları olunabileceğini, yapılıp edilenlerin kimlerin hesabında görüldüğünü vs. iyi kestirmek ve dikkatli olmak zorundayız. Bu tarz değerlendirmeler, bir taraftan paranoya üreterek üşütüklüğü ya da acze düşerek büyük güçlerin yedekliğine soyunmayı doğurmamalıdır. Aksine, öngörülebilir hazırlıklar yapılarak, bir büyük hesap tutarak, doğru yerde durmayı getirmelidir. Bunları konuşmak, tartışmak; bizlere kişilikli bir sükûneti, uzun erimli bir hazırlığı, Salih bir siyaseti getirirken dolayısı ile de nesillerimizi, değerlerimizi korumayı sağlatmalıdır. İşte budur siyasi bilinçten kastımız.
ABD, bugün yer küre üzerinde fesat çıkartan, fesadını karalar ve denizler üzerinden yayan zalim bir güç konumundadır. Allah, geçmişte böylesi girişimlere, küresel çapta fesada ve zulme izin vermemiş, kullarından birileri eli ile azgınlaşan diğerlerini hep cezalandırmıştır. Bu, O'nun sünnetidir. Yahudilerin, Mısırlıların, Perslerin, İskenderin, Romalıların… bu tarz güçlendiklerinde, karalar ve denizler üzerinden yeryüzünü talana çıktıklarında, bir süre sonra parçalandıklarını ve yok olduklarını biliyoruz. Yüzyılımızda gerçekleşen iki dünya savaşı arasında da; Avrupalıların dünyayı talan etmek üzere yola koyulduklarında, birbirlerine düşerek benzer bir duruma düştüklerini ve aynı akıbete uğradıklarına da yakinen şahitleriz. Kitabı ve Sireti doğru okuyarak, vahyi ve risaleti gerçeği üzere kavrayarak, Müslüman bir zihne sahip olmuş Salihler; kitabın neredeyse üçte birini kapsayan kıssaların neye tekabül ettiğini, resmin (İslam'ın) tamamında ama ait olduğu karelerde ne ifade ettiğini iyi bilenlerdir…
Bizim için en güzel örnek ve strateji ustası olan Resul (as) da benzer bir durum yaşamıştır. Döneminin iki süper devi İran ve Roma'nın kendi aralarındaki kapışmaları, yapılan savaşlar sonrasında birinin yok olmasına karşı diğerinin iyice çaptan düşmesi durumu da söylediğimiz şeyi göstermektedir. Allahın resulü, emredildiği üzere dosdoğru duruşunun, ürettiği stratejisinin ve ilkelerine bağlı faaliyetlerinin neticesinde, arkadaşları ile birlikte başlarına gelenlere güzellikle sabrederek kendi hesaplarını tutmuşlar, büyük bir planın o etaptaki mücadelesini de başarmışlardı. Planın sonraki etabında çıkacağı yerden güzellikle çıkartılmış, varacağı yere de güzellikle vardırılmışlardı… O günün şartlarında gelişen, kısa bir sürede küresel çapta etki doğuracak olan bu nebevi hareketin erken zamanlarda, İran ve Roma'nın dikkatlerinden kaçmış olması, ihmal edilmiş olması düşünülemez. Ama onlar birbirleri ile uzun süren bir kapışma içinde olduklarından, Müslümanlara ayıracak, oradaki gelişmelere müdahale edecek zamanlarının olmadığını söylemek daha doğrudur. İşte bu, Allahın gaybi yardımını, Müslümanlara olan vaadini tuttuğunu çok net göstermektedir. Ancak, bunun öncesinde Müslümanların da kendi üzerlerine düşen beşeri faaliyetlerini gereği gibi yaptıklarını da hatırlatmaktadır… Başka türlü bir okuma, Kur'ani kıssaların, orada belirtilen mesajların tarihsellik açısından okunmasını, esatire döndürülmesini, orada gerçekleşen siyasi gelişmelerin inançtan ayrı bir yerde değerlendirilmesini getirecektir ki bu durumun dinle bir ilişkisi olamaz…
Biliyoruz ki; peygamber (as) tek başına iken de, inanç temelli küçücük bir toplulukken bile karşılaşılan zulmün sonucu bazılarının şehit edildiği ilk yıllarda da, aralarında güçlü ve etkili olanlarının erken dönemde Habeşistan'a iltica etmek zorunda kaldığı ve grubun güç olarak ciddi zayıfladığı günlerde de, başlarına sarıldığında güçlerinin tamamen bittiğini sandıkları, kurtuluşun ne zaman olacağını sordukları, uzunca süren boykot yıllarında da, civar kabilelerden, hem kendilerini Kureyş'ten koruyabilecek, hem de kendi liderliklerinde yeni bir siyasi otorite kurulabilecek çapta güçlü olanları ile yapılan ittifak görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı çok zor günlerde de, hüzün yılı olarak da adlandırılan, iki güçlü yardımcısını kaybettiği devrede de ve nihayet bizzat kendisi hakkında ölüm kararı verildiğinde de… Ve hiçbir zaman ümitsiz olmadı, stratejisini değiştirmedi ve bocalamadı. Yenilgiyi sıkça tattıkları, çok zayıf olduklarını hissettikleri, bitti bu iş denecek kadar aciz kaldıkları hallerde bile, standart duruşlarını bozmadılar, hedeflerinden vazgeçmediler ve inançlarından dolayı da asla şüpheye düşmediler. Aralarında karakteri çok güçlü, vefakâr, sadık, iş bilir, çaplı, oyun kurucu adamlar vardı. Zayıf olanları, onlara bakarak dik duruyorlar, onlardan güç ve enerji alıyorlardı. Onların hepsi biliyorlardı ki; Allah onları böylece sınıyordu. Onlar da bu durumu, bu devreyi sabrederek, dik durarak geçeceklerdi…
İşte Peygamber de böylesi bir durumdan, zorlu sınavların başarılması sonunda, yeni bir mekâna, yeni bir coğrafyaya kavuştu. Mücadelenin yeni bir etabıydı burası. Şartlar değişmiş, duruşlar farklılaşmıştı. Orada yaptığı ilk işlere bir göz attığımızda işin ciddiyetini, peygamberin siyasi dehasını, insani becerisini ve yaptığı işlerin önceden tasarlanmış bir büyük planın parçası olduğunu vs. daha iyi kavramış oluruz. Öncelikle, içerde bir nüfus sayımı yaptırarak demografik yapıyı görüyor, sınırları belirliyor, siyasi toplantı merkezi olarak da mescit inşa ettiriyordu. Hemen arkasından Medine’de oturan kavimlerle, kendi otoritesinde ve reisliğinde sözleşmeler yapıyordu. Bu arada, geceleri Medine içerisinde, stratejik noktalarda nöbetler tuttururken, gündüzleri de Medine dışındaki civar kabilelere gazveler düzenleniyordu. Gazveler sonucu yapılan anlaşmalarda birçok amaç güdülmüştür; bir taraftan Medine çevresi güvenlik çemberine alınırken siyasi ittifaklar kuruluyor, yeni oluşan gücün otoritesi tesis ediliyor, diğer taraftan da, Kureyş'in ticari yolları ve hayat damarların bir kısmı Müslümanların kontrolüne geçiyordu…
Sonucunda, döneminin iki süper gücü arasından muhteşem siyaseti ile sıyrılacak ve kısa sürede dillere destan bir devlet kuracaktır. Hem de altmış yaşında. İşte böylece, ta başından beri vahyin rehberliğinde taşıdığı düşüncelerini, akıllı bir büyük hesapla, davetin her etabında sürdürdüğü stratejisine uygun duruşlarla Allah’ın dinini aziz tutacak ve görevini başarı ile tamamlayacaktı… Bu ne ilk, ne de son örnek olacaktır. Ondan sonra gelecek olanlara, benzer bir planlama, benzer bir amaçla, benzer bir tutum ve davranış göstermeleri halinde izzet bulacakları sahici bir miras, sorumlulukları teyit edici bir yaşamı örnekleyecektir. İslam'ın nasıllığını gösteren, vahyin nasıl algılanması gerektiğini canlandıran ve nihayet güç ve moral aşılayan bir model olacaktır…

BİZE DÜŞEN NE
Her şeye, her duruma hazırlıklı olmak için bir hesap tutmak ve tutulan hesaba göre yol almak her Müslüman için öngörülebilir bir şeydir. Dünyaya ilişkin, bugüne ve geleceğe ilişkin bir değerlendirme yapmak, sahih bir duruş sergileyerek standart bir kişilik üretmek, benzerleri ile birlikte olmaya gayret ederek hayırlı bir ümmetin üyesi olmak, bir Müslüman'ın, teslim olmuşluğunun gereği bir iştir. Hayatı doğru okumak, ilkeleri doğrultusunda bir yol haritası üretip doğru stratejiler kurmak, hata, yanılgı ve yenilgilere rağmen sırat-ı müstakimden ayrılmamak, onun için vazgeçilmez çabalar, olmazsa olmazlardır… Bilinir ki, kitabi ilkeler, dini emirler ve nehiyler ancak sahipleneni olduğunda, ancak taşıyanları bulunduğunda bir şey ifade ederler. Taşıyanı ve sahipleneni olmayan her inanç, her fikir, ne kadar mükemmel olursa olsun bir ütopyadır. Dini ütopya olmaktan kurtaran, canlı, yaşanılır bir hay tarzı olarak kuran dolayısı ile Allah'ın dinine yardım eden Salih Müslümanların varlığıdır. Bizim de söyleme çabaladığımız şey, işte bu beşeri faaliyet, tabiri caizse kendi namımıza katabileceğimiz sahici katkılarımızdır. Biz yapmaz isek, Allah'ın başka kulları yapacaktır bunu. O nedenle bizler de bir hesap tutmalı, tutulan hesaba uygun olarak hareket etmeliyiz. Gücümüze, araçlarımıza, imkânlarımıza bakarak sorumluluk üstlenmeli, bir stratejinin gereği olarak da yürüyüşümüzü sürdürmeliyiz. Hayali hedefler üreterek, ilkelerden sapmalar göstererek, günübirlik gelişmelerden hareketle kendimizi kandırarak, hiç olmazsa bir biz de şeyler de yapalım diyerek, yanlış üzerinde devam etmenin uzun yol aldırmadığını, sisteme teslimiyetle veya bozulmayla neticelendiğini artık öğrenmiş bulunuyoruz. Hem de yaşayarak.
Bizim işimiz, kısa mesafede ulaşılması gereken hedefe doğru koşan bir sporcunun, varını yoğunu birkaç dakikaya sığdırarak kazanmak zorunda olduğu bir yarış gibi değildir. Benzetme yapılabilirse, tüm enerjisini, nefesini ve taktiğini uzunca bir koşuya göre ayarlamış, yarış boyunca kendi planlarını uygulayan, kendi kulvarında koşarken rakiplerine de dikkat eden ama yarışın sonunu da unutmayan bir maraton koşucusu gibidir. O acele etmez, olabildiğince ama yeteri kadar enerji harcayarak, nerede normal koşacağını, nerede atağa kalkacağını bilerek, rakiplerinden yılmadan, yarı yoldan da dönmeden yoluna devam eden biridir. Kulluğunun gereği ve hayatının anlamı böyledir onun.
Yukarıda anlatılanlardan hareketle, İslam coğrafyasında, yönetim ve idari planda, sosyo-ekonomik imtiyazlılıkta, toplulukların siyasi geleceklerinde esaslı değişmelerin ve gelişmelerin olacağını söylemek kehanet sayılmamalı. Olup bitenlerden hareketle, olabilecekleri görmek ve oradan bir duruş üretmek zor olmasa gerek. ABD, ilişki kuracağı ülkelerde bir takım tezgâhlar kurmakta, kimileri ile değişik çapta ilişkiler geliştirmektedir. Kendimiz, dostlarımız, önemli işler peşinde koşarken, farkında olamadan birilerinin tezgâhına düşme, beyhude koşturma gibi olası bir duruma düşebiliriz. Ülkelerin işgali karşısında mecbur kalınan direnişlerin, sivil toplumsal hareketlerin, şartların da zorlaması ile kimlerle iş tuttuğuna, yolların nereye çıkacağına dair iyi kestirimler yapmaya bakmalıyız. Oyun kurarken de, oyunu oynarken de ferasetli olmak, bu arada diğerlerine de dikkat etmek durumundayız. Gerçekte, bizlerin aceleye getirilecek işleri olmadığı gibi, macera oynayacak halleri de yoktur. Sabır ve sükûnetle yürüyecek uzunca bir yolumuz, gerekirse iğne ile kazılacak bir kuyumuz var bizim. İnanıyoruz ki, bizler, üzerimize düşenleri yerine getirirsek, Allah da gereğini yapacaktır.
Şöyle bir tespitte bulunarak noktalayalım; ABD, öyle ya da böyle, Çin ile veya Rusya'nın oluşturabileceği bir blokla yahut AB veya bir başkası ile bir biçimde kapışacak ve yıkılacaktır. Bu, tarihin tanıklığı ile sonuçlanacak mukadder bir gelişmedir. ABD yıkılırken, rakibi, rakipleri de epey zayıflamış olacaklardır. O halde iken, dünya yeni bir kalkışa, yeni bir sahibe kavuşacaktır. Bu sahip/ler kimler olacaktır; işte bütün mesele de budur. Doğal olarak, o güne, şimdiden hazırlık yapan, planlarını buna göre tutan birileri olacaktır elbet… Biz Müslümanlara bugünkü durumundan hareketle; siyasi bilinçten yoksun, dini sabit ibadetlerden ibaret sanarak mucize ve kerametlerle kafayı yiyenler, insanları tenvir ediyoruz diyerek kitabı onlara verip kendileri aradan çekilerek işleri doğal akışa bırakan bir-acayipler, kitabı okuya okuya sadece okuyucu olup çıkan ve kendini tatmine yönelen bir-garipler, elçiyi doğru dürüst tanımayarak efsaneleştiren ya da hepten yok sayarak Allah'a din öğreten bir-üşütükler, âcizane bulduğu bir iki fikirle dünyanın kendinden ibaret olduğunu sanan ve dünyayı kendine çağıran bir-ukalalar, toplumsallıktan, tarihten ve coğrafyadan bi-haber bir-zavallılar, evet bunların, bu kafada gidenlerin olmayacağı kesin. Bunlar, hem anlayışları hem de yapıp ettikleri nedeniyle şimdi de bir şey değiller de ondan. Salih bir kişilik, anı okumak, geleceğe yönelik şeyler onlarda bir şey ifade etmiyor da ondan… Dini, siyasi-sosyal-ekonomik niyetleri için atlama tahtası, becerisi olmadığı için de maske olarak kullanmaya çalışan münafıklar, sistem içinde yürüyüşe çıkıp amacına bu yolda ulaşacağını sanırken, aracı amaca dönüştürerek sistem içinde yok olup gidecek olan bütün topluluklar, İslam'ın siyasi özünü kavramadığı için eninde sonunda bir hayır-hasenat cemiyeti veya onun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamayacak olan bütün hareketler, evet bunlar da olamayacak. Kendilerini İslamcı saysalar da… Neden mi; başka bir dinden şekillenen zihinler ve döllenen rahimler, ancak taşıdıklarını üretecek ve doğuracaktır da ondan.
O halde, pırıl pırıl zihinlerde ve rahimlerde Allah'ın mesajını ve rahmetini taşıyanlar, dini doğru anlayanlar, kitabı ve hayatı doğru okuyanlar, elçiyi doğru tanıyanlar, ancak bu taşıdıklarını üretecek ve doğuracaklardır. Dolayısı ile sırat-ı müstakim üzere olanlar, ilkelerinden ayrılmadan emrolunduğu gibi dosdoğru duranlar, dini (secular olmayan) bir dünya kurmayı hedefleyenler, donanımlarını paylaşanlar, birlikte bir hesap tutup ümmet olma yolunda yürüyenler ve nihayet Allah'a tevekkül edip sonucu ahirette bekleyenler, evet işte bunlar olabilecektir. Bu hesabı tuttukları, bu yönde hazırlıklarını yaptıkları için, bu hedefe kilitlendikleri için…
Tıpkı, Resul zamanında olduğu gibi, tıpkı onun da önünü açan gaybi örneklerde anlatıldığı gibi. Tıpkı sayıya aldanmayıp kaliteye önem veren, akıllı stratejiler üreten sen ve senin gibilerle olacak. Ürkmene, korkmana, tırsmana gerek yok, sadece doğru yol üzere yürü, yürüyenlerle birlik ol. Allah her daim senin yanında, bunu unutma. İnsanlık sana muhtaç, sakın ihmal etme… Nice az topluluklar, sayıca çok olanları yerle bir ettiler, biliyorsun. Sadece kendini ciddiye al, yapman gerekenlere dikkat et, yeter. Sen varsan eğer, ben de varım, o da var, herkes de var. Ama sen yoksan eğer, ben de yokum, diğerleri de. Bir benle yaz mı gelir deme, evet bir senle dünya değişir, dünyalar değişir asla unutma. Peygamberler de tek başlamışlardı, hatırla… Olmazsa da olmaz, mesele de değil. Sen işini doğru yap, imtihanını kazan yeter. Allah diğer kulları eli ile de bu işi zaten gerçekleştirir, merak etme… Geleceğe yönelik bir hesap tutanlara, oyunu doğru kuranlara, sadece kendi oyununu oynayanlara, bu işte ben de varım diyenlere ve ahirete uzanacak denli uzun vadeli işlere soyunanlara, hadi bakalım, kolay gele…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...