|

Sen de Bi Hesap Tuttun Mu?
Hüseyin ALAN

Müslümanlık;
dünya ve içinde yaşanılan hayatın her alanı ile ilgili olarak uygulanan
tutum ve davranışların, aziz kılınan İslami değer yargılarına ivazsız
bir itaat ve teslimiyetle uygunluğunu, ölüm sonrası yeniden dirilişte
razı gelinen ve umulan bir ahiret beklentisini ve nihayet, bütün bunlara
dair temel bir tercihi, kabulü hatırlatır. İtaat ve teslimiyet deyince
İslam'a, İslam deyince onun tek belirleyeni olan Kuran'a ve Kuran'ı
ilkeleri yaşayarak örnekleyen son elçinin sahih uygulamalarına uymayı
gerektirir. Bunlara ilaveten, bizlerden önce geçmiş nesillerin kendi
anlayış ve uygulamalarından oluşan her tür birikimlerinden; yukarıdaki
ilkeler doğrultusunda seçilerek alınan tecrübeleri ve dolayısı ile sahih
mirası da zenginlik olarak dikkate almaktır…
Müslüman olmak; dünya hayatı içerisinde yaşarken 'başa gelen' her şeyle
ilgili olarak, inançları ve teslimiyeti gereği her durumda standart bir
duruş, Salih bir kişilik ortaya koymaktır. Yapıp ettiği her şeyin kayda
alındığını bilerek, sahip olduğu her şeyin Allah tarafından takdir
edilmiş bir nimet olduğuna inanmak ve bu nimetlerden dolayı imtihan
edildiğini hep akılda tutmaktır. Verilen sürenin bittiği, yeniden
dirilişin gerçekleştiği haşir gününde, bütün bunların hesabının
verileceğini de akıldan çıkartmamaktır. Dolayısı ile Müslümanlık öyle
bir hal ve öyle bir duruştur ki; iyi-kötü her gününde, güçlü-zayıf her
halinde, galibiyet-mağlubiyet her anında, orta-uzun vade her planlamada
hep aynı standardı gözetebilmektir. Böylece bir Müslüman, sahip
olduklarından dolayı azgınlaşmayacağı gibi, yoksun olduklarından da
isyan etmeyecektir…
Tevhidi davette ve duruşta tek başına İbrahim (as) gibi olurken, inanç
temelli yeni bir topluluk inşa etmek için de Muhammed (as) gibi hayır
üzerinde bir yarış becerisini kazanmaktır. Bunun için yaşadığı topluluk
da vasat bir ümmeti ya inşa eden aktif bir üye, ya da var olana katılma
sorumluluğunu taşıyan gayret ehli biri olmaktır. Her hal ve durumunda
onun alamet-i farikası; itaat ettiği değerleri ve teslimiyet gösterdiği
sahici kulluğu yani pratikteki duruşu olacaktır. Standardı da budur,
alamet-i farikası da budur onun. Böyle tanınır bir Müslüman, böyle
bilinir bir mümin.
Allah; gerçekten iman etmiş kullarından hilafet görevlerini
yüklenmelerini, kendi aralarında bir topluluk oluşturarak yönetimi
üstlenmelerini ve sonra; yeryüzünü imar etmelerini, idarelerinde adaleti
her alanda ayakta tutmalarını, salâtı ikame, infakı yaygınlaştırma
konusunda titiz davranmalarını istemektedir. Bu işi, inancı gereği bir
hedef olarak tutmaları öğütlenirken, sahip oldukları donanımlarını da bu
yönde kullanmaları irade edilmektedir. Bu hedefe doğru yürürken;
yeryüzünü kana bulayarak fesat çıkartan, kendi aralarında bir çete
kurarak Allah'ın buyruklarını geçersiz, kendi hevalarını hâkim kılan
azgınlarla karşı karşıya gelecektir. Çünkü onların da bir hedefi vardır;
onlar, aciz bıraktıkları zavallıların sırtında tağutluk ederek ilahlık
taslayan, yeryüzünü zulümle idare eden müstekbirlerdir. Dolayısı ile
yeryüzünde kan dökerek fesat çıkartan, hayatı cehenneme çevirerek idare
eden zalim, müfsit kulları ile Müslümanlar, bu hedef farklılığı
nedeniyle, illa bu dünyada ama hak üzerinde mücadele etmek durumunda
kalacaklardır. Bunun için Allah; bu uğurda mücadele eden Salih kullarına
gerekli her nimeti ve aracı (diğerlerine verdiği gibi) verdiğini,
ekstradan gaybi yardımlarla da destekleyeceğini vaat etmektedir. Bundan
sonradır ki; Salih kullar eliyle, onların gayret ve çabaları ile
(diğerlerinin becerdiği gibi) Allahın dini yeryüzünde aziz olsun ve
hükümlerinin tamamı uygulanabilsin.
Müslüman, yaşadığı ortamda bir durum tespiti yaparak; haline,
şartlarına, imkânlarına, araçlarına, vüsatine bakarak bir güç
yeterliliği ve bir bilânço çıkartır. Mücadelenin etaplarını, orta uzun
vade hesaplarını, çıkarttığı bilânço varlığı ile orantılı olarak
yürütür. Her etapta, o etabın şartlarına uygun olarak uygulayacağı
kendine has bir mücadele tarzı vardır onun… O, Marksist bir devrimci,
liberal bir birey, sağcı-muhafazakâr-devletçi bir milliyetçi ve nihayet
özgürlükçü bir demokrat olmadığını çok iyi bilir. Bunun için mevcudu
meşru görmez, mevcuda razı gelmez, onunla uzlaşma noktaları aramaz ve
onun değerlerini aziz kılmaz. O, bilir ki bu iş, ta başında bir iman
küfür meselesidir. Dolayısı ile var olan küresel, bölgesel ve yerel
sistem içinde sür git yaşamayı kabul eden, kendisine tanınan statüye
razı gelen ya da sistem içinde tuttuğu alanı genişletmek için mücadele
eden diğerleri gibi bir amaç da gütmez. Hayatını çekip çevirirken de,
geleceğe dönük planlamalar yaparken de yine diğerleri gibi, din dışı
kurucu ve belirleyici temel değerlere itibar etmez, o değerlerden
hareket etmez. Çünkü onun aziz tuttuğu kendi değerleri, oradan hareketle
kendi hedefleri, bu hedefler doğrultusunda tuttuğu bir yolu ve hesabı
vardır.
Müslüman olan biri; kendi yaşama biçimini ve tarzını, kardeşleri ile
olan sorumluluğunu, ötekilerle kurulacak olan ilişkilerini kendi aziz
tuttuğu değerlerine göre kurar. Dünyaya ilişkin, olaylara ve varlıklara
ilişkin, bu günden yarına olabileceklere ilişkin, temel değerlerinden
hareketle sorumlulukları, o değerlere bağlı olarak da tuttuğu bir hesap
ve kitabı olandır. Her şeyin sonucunun Allah’ın takdirine bağlı olarak
gerçekleşeceği bilinci ile hareket ederken, o sadece kendi üzerine
düşeni doğru yapmaya çabalar. O nedenledir ki; halinden, pozisyonundan
şekvacı olarak acze düşmez, moral bozgunluğu ile bir kenara (balık
sahibi gibi) çekilmez. Zaman zaman ıskalasa da, ara sıra zikzak çizse
de, asli duruşundan, üzerinde yürüdüğü sırat-ı müstakimden ve temel
hedefinden asla şaşmaz. Sıkıntılı günlerinde, aciz hallerinde, yenilgi
pozisyonlarında Rabbine sığınarak; planlarını yeniden gözden geçirmeye,
halini düzeltmeye, imkânlarını değerlendirmeye ve geleceğe yönelik
çalışmalarını daha donanımlı olarak yürütmeye bakar. Süreç içerisinde,
sahip olduklarından dolayı da, kazandığı mevzii başarılarından dolayı da
azgınlaşmaz, yolundan şaşmaz. Kendisini çok güçlü hissettiğinde, hedefe
yaklaştığını gördüğünde bile derhal kulluğunu hatırlar ve şükredici
olur. O nedenle kendini sürekli zinde tutarak, yenileyerek tevazuu
zırhına bürünür, topluluktan da kopmadan sorumluluklarını yerine
getirmeye bakar…
Aktüel, günlük değişmeler, onu fazla ilgilendirmez. Bilir ki bu gibi
durumlar, güç sahiplerince önceden tasarlanmış, bugüne yansıyan
olaylardır. Bu işlerde kendi dahli yoktur ve onlar her gün olup
durmaktadır. Bunun için gündelik değişmelere prim vermez, onlardan
etkilenmez. O nedenle acelesi de yoktur onun. Hesaplarını orta-uzun
vadeye göre tutarak çalışmalarını aralıksız sürdürmeye, duruşunu muhkem
kılmaya bakar. Bunun içindir ki, olaylar onu değil, o olayları
değiştirici olacaktır…
ORTA-UZUN VADELİ GELİŞMELER
-ENERJİ BAĞLAMINDA-
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız temel değerleri bir yere bağlamak,
bugün olup bitenlere bir göz atmak ve bugünden yarına neye karşılık
düştüğünü gösterebilmek için yaptık. Küreselliğin, sistemin; yapıp
ettiklerine karşılık olarak önceden tuttuğu bir büyük hesabını, hesabına
uygun olarak yürüttüğü bir yığın operasyonlarını ve buradan çıkacak
muhtemel sonuçları doğru kavramak kastı güderek... Bu gelişmelerin
sonuçları, genelde insanlığı olduğu kadar özelde Müslümanları daha çok
alakadar edeceği, geleceğe yönelik hesaplarımızı doğrudan etkileyeceği
için önemli bularak...
Bugün dünyamız, insanlardan makinelere, mekânlardan hareket eden her
cisme kadar enerjiye bağımlı hale gelmiş, ona mahkûm edilmiş bir
durumdadır. Bu bağlılık durumu, kapitalist üretim-tüketim politikaları
gereği giderek vazgeçilmez bir noktaya varmaktadır. Nüfus artışları,
teknolojik gelişmeler ve modern tüketim aygıtlarının kullanım
yaygınlığı; var olan bu bağımlılığın sonuçlarını ve gelecekte
olabilecekleri açıklamada önemli belirleyicidirler. Enerji ile çalışan
teknolojik ürünler, hayatın içinde, her şeyin üzerinde yer tutmakta, her
şey de ona göre konumlanmaktadır… Bu durumun sonucunda, enerji
havzalarını, nakil hatlarını ve güzergâhlarının güvenlik sorunlarını
çözen, rezervlerin hükümranı olan, enerji üretim ve dağılım politikasını
belirleyen güç, bugün ve yarın, yer kürenin efendisi ve patronu
olabilecektir. Dolayısı ile günümüzdeki çatışmaların, operasyonların ve
savaşların bir anlamda bunu gerçekleştirmek amacı ile yapıldığını,
gelecekte de bu çerçevede sürdürüleceğini söylediğimizde kastımız
yadırganmamalıdır.
Enerji bağımlılığı, ülkelerin ve insanların buna mahkûm edilmesi,
geleceklerinin bile bir anlamda ipotek edilmesi; teknolojiye, know-how'a
hükmeden birilerinin, siyaseten böyle tercih edilmiş bir politikaları
olduğunun sonucudur. Bu politika dünya çapında yaygınlaşınca; ülkeler
kalkınma, refahın yükselmesi ve çağdaşlaşma adına bu duruma ayak
uydurmak ve bu potaya girmek durumunda kalmışlardır. Küresellik, dünya
barışı, evrensel değerler böyle yaygınlaştırılıp kabul ettirilince; bir
taraftan kaynaklar bolca tüketilirken çevre vahşice kirletilecek, diğer
taraftan zalim ve zorba idarelerle sömürü ve zulüm hem derinleştirilecek
hem de sinsice yaygınlaştırılacaktır. Küresel sömürü bu kabulden
hareketle, insanlara bütün imkânlarını, hatta gelecek zamanlarını dahi
ipotek ettirerek anlamsız bir yarışı sürdürmeyi teşvik etmektedir.
Sadece enerji bağımlısı kılma yolu ile bile, modern teknolojik ürünleri
kullanan etiketli tüketiciler ve çağdaş köleler yaratılmıştır. Bu durum
sonunda, tek kültür, tek düzen, tek rejim, tek ekonomik model ve
politikaları ile çağdaş medeniyet adına yarışa sokulan ülkelerin hepsi,
dengesiz ve anlamsız bu yarışın figüranları olmuşlardır. Bu hal ve
gidiş, aslında, büyük devletlere, sisteme bağlılığı dayatırken sonuç
olarak alçakça bir sömürüye de boyun eğdirmektedir. Bütün bu işlemler,
kurulan ve yaygınlaştırılmaya çalışılan bir sistemle otomatiğe
bağlanırken, bir taraftan sisteme bağlanan toplumları senkronize ediyor
diğer taraftan da insanlığa onur kırıcı, alçaltıcı bir hayatı
lütfediyor…
Biraz teknik ayrıntı vererek konuyu açmaya, bir şeyleri yerine oturtmaya
çalışalım: Kullanım yaygınlığı ve bağımlılığı bakımından dünyanın enerji
tüketiminin % 40'ını petrolden, % 23' ünü doğalgazdan ve % 28' ini de
kömürden karşılandığını görüyoruz. Enerji kaynakları olarak bilinen
kaynaklardan petrol rezervlerinin % 65'i, doğalgazın % 35'i
Müslümanların yaşadığı Ortadoğu denen coğrafyada gömülü. Sanıldığının
aksine petrol ve doğal gaz rezervleri giderek azalmamakta, tam tersine
modern işletmecilikle birimsel olarak artmaktadır. Gelecek yirmi, otuz
yılın projeksiyonunda, muhtemel devlerin hesabı ve planlaması,
yukarıdaki nedenlerle, enerji politikaları ve sonuçları üzerine
yoğunlaşmıştır. Petrole ve doğal gaza bağımlılığın vahametine gelince:
Çin ihtiyacının şimdilik % 35'ini (2020 yılında % 70'ini), Japonya
ihtiyacının tamamını Ortadoğu'dan karşılarken, Hindistan, şu an tüm
döviz girdisinin % 70'ini Ortadoğu krallıklarına(!) ödemektedir.
Gelecekteki pozisyonun ne olacağı tartışılan AB topluluğu da Japonya
gibidir. Rezervler ve nakil hatları güzergâhında önemli bir yerde duran
iki devletten (diğeri Rusya) TC ise, % 90 oranında Ortadoğu'ya
bağımlıdır. Bugünün devi ABD petrol ihtiyacının % 10'unu Ortadoğu'dan,
kalan kısmını Venezüella ve Güney Afrika'dan karşılamaktadır. Rusya'nın
böylesi bir dış bağımlılığı yoktur…
Ülkelerin ve muhtemel blokların enerjiye olan ihtiyaçları, sahip
oldukları refah seviyelerinin korunması için enerjiye olan
bağımlılıkları, anlatılan sebeplerden dolayı, damarlarda dolaşan kan
kadar hayati öneme sahip bir hale gelmiştir. İnsan vücudunda kan
yapısının ve dolaşımının sağlıklı olması, canlılık için ne kadar zorunlu
ise, toplumlar için de, enerji ihtiyacının sorunsuz karşılanması ve
yeteri kadar bulunması o kadar önemli, stratejik bir hale
dönüştürülmüştür.
KİM NE
DURUMDA
AB, Rusya, TC, İran, Çin, Hindistan, Japonya gibi ülkelerin
uluslararası denizlerde ve uzayda hem etkinlikleri hem de hâkimiyetleri
yoktur. Bu bakımdan AB denen yaşlı ve zengin blok, en azından gelecekte
bugünkü pozisyonunu koruması, Rusya ve Çin'in gözettikleri hedeflerine
ulaşabilmesi ve hesaplarını doğru tutturmaları için, ABD ile bir biçimde
rekabeti göze almak zorunda olduklarını söyleyebiliriz. Mevcut
halleriyle hiç birisinin kendi gücü, askeri-siyasi yapısı, tek başına
buna yeterli gelmemektedir… AB, bunun için, gelecekteki rekabetinde
kullanabileceği komşusu iki devletle, Rusya ve TC ile iyi ilişkiler
kurmak, işbirliğini en yüksek seviyede geliştirmek zorunda kalmıştır. Bu
iki ülke ile ilgili olarak AB'nin ve benzer hesap tutan diğerlerinin
iştahını kabartan ayrıca önemli nedenler vardır: Rusya ve TC hammadde
kaynakları bakımından oldukça zengin rezervlere sahiptirler. Güçlü Pazar
potansiyelleri, tüketime aç nüfusları sebebiyle 'ham edilip' yutulması
gereken 'iyi müşteri'dirler. Nüfus yapıları, sayıca güçlü ordulara sahip
olmalarının yanı sıra, enerji kaynakları ve ticari pazarlara giden
yolların üzerinde durmaları dolayısı ile de, stratejik açıdan ekstra
hedeftirler. Bu ve benzeri şartlardan dolayı bu iki ülke, güç hesabı
yapan ülkelerin ve blokların kapışmasında, doğru yörüngede olmaları,
istikrarları çok bozulmadan ayakta tutulmaları gereken 'dost' ülkeler
olarak görülebilir. Aynı zamanda ve aynı gerekçe ile gerekirse,
kargaşaların ve savaşların yapılabileceği, hedef alınacak 'düşman'
ülkeler olarak görülebileceği gibi de. Hangi güçten ve bloktan yana
olurlarsa olsunlar, bu durumları değişmeyecektir. Ta ki; bu iki ülke,
kendi nam ve hesaplarına başarılı bir hesap tutturup, kendi
bloklaşmalarını ve ittifaklarını gerçekleştirme peşinde koşmalarına ve
bu işi başarmalarına kadar.
Kendi nam ve hesabına, gelecekle ilgili olarak bir planlama yapan hatırı
sayılır her ülke, diğer parametrelerin yanında kendi toplumu ile kendi
dinamikleri ile ne kadar doğru bir ilişki kurar, uluslararası dengeleri
iyi gözeterek inisiyatif kullanabilir ve geliştirebilirse, başarısı da o
ölçüde artacaktır. Rusya, Putin liderliğinde, Çarlık dönemi hayallerini
gerçekleştirme, yeniden küresel güç olma hesapları yaparken iyi bir
süreç yakalamış gibidir. Son yıllarda hem toplumsal bütünlüğü sağlamış,
hem sosyal dengeleri kurma yolunda ileri adımlar atmış, hem de ekonomik
hedeflerini tutturma konusunda epey mesafe kat etmiştir. Kendinden
öncekilerin uyguladığı liberal ekonomi, demokrasi, küçültülmüş devlet,
özgürleştirilmiş sivil toplumlar vb reform politikaları sonucunda
küçültülerek soyup soğana çevrilen, aç karnını doyurmak için kızlarını
bile pazara sürmek durumunda kalan Rusların yeni politikası sonucunda,
bir yandan ülke kaynaklarını yeniden kendi ulusunun emrine döndürmeyi,
diğer yandan soyguncuları ve işbirlikçileri cezalandırmayı başararak
ciddi sonuçlar üretmişlerdir. Son yıllarda yükselen hammadde, petrol ve
doğal gaz fiyatları, komşuları ile kurduğu iyi ilişkiler işlerin daha da
iyi gitmesine katkı sağlamıştır… Putin ve ekibi Rusya için bir şanstır.
Yapabilir ya da yapamaz ama en azından kendi namlarına bir hesap
üzerinde yürümeleri, onların ve ülkelerinin saygınlığını ve ağırlığını
artırmaktadır…
TC, bildik konseptinden, stratejik bağlantılarından vazgeçmeden, eski
ilişkileri üzerinde ısrarla yürümeyi tercih etmiş gözüküyor. Yeni
durumda, bir taraftan eski ezberleri ile iş yürütemiyor, diğer taraftan
ezberini bozamadığı için intibak da edemiyor. AB'ne katılım hedefi ve
müzakerelerin başlama süreci de, görünür orta vadede, mevcut durumuna
yeni bir katkı sağlayacak gibi gözükmüyor. Bu nedenle, dış dünyada
yediği her darbeyi, saygınlığını yitirdiği her hamleyi,
siyasi-sosyal-ekonomik kriz olarak içeriye, kendi halkına yansıtıyor.
Barısızlığını ise, rejim tartışmaları ile gölgeleyerek örtmeye
çalışıyor. Kamu gelirinin nerede ise yarısını (bazen fazlasını), IMF,
Dünya Bankası, Uluslararası finans kuruluşları ve yerli işbirlikçilerine
kaptırıyor, girdiği sarmaldan kurtulamadığı için de kendi halkına zehir
zemberek günler yaşatmayı sürdürüyor. Siyasi oyuncuların beceriksizliği,
yetersizliği ve acizliğine askeri bürokrasinin pozitivist zihni yapısı
ve iktidarı paylaşma cimriliği eklenince, ülkede bir türlü kurulamayan
dengeler, var olan potansiyel gücü de heba etmektedir.
Ülkenin elitleri, gelecekte yer almak istediği batı medeniyeti ve
değerlerini aziz bilmeye devam ettikçe, kıblesini hep aynı yönde tutup
Batı kaynaklı reformları sürdürdükçe, bir taraftan Batılıların diğer
taraftan gelişen devlerin iştahlarını kabartmaya devam edecek, öte
yandan da kendi içinde kan kaybını önlemeye muvaffak olamayacaktır.
Nitekim Balkanlardaki gelişmeler, Afganistan savaşı, Kafkasya
koridorundaki gelişmeler, Irak savaşı ve İsrail'in azgın vahşetinin
arakasında olup bitenleri doğru okuyamamış, ulusal stratejisini
üretemediği için de ofsayda düşmüştür. Güvenlik ve beka korkusu nedeni
ile belirleyemediği stratejik kısırlığının sonucunda, ABD'nin
hesaplarında bir yerlerde durmayı ise esaslı bir kar saymıştır.
Bölgesine, tarihine, kültürel birikimine, geçmişten taşıdığı sorumluluk
alanlarına karşı yabancı, duyarsız kalırken, kendi toplumsal
potansiyelini, iç dinamiklerini de doğru yönde kullanamamaktadır.
Nihayet toplumu ile siyaseten kurduğu temsil ilişkilerinde,
sosyo-ekonomik kaynakların ve değerlerin dağılımında, kamusal alanın
kullanımında sürdürülen adaletsizlik, dengesizlik; bir taraftan malum,
bildik, ‘herkes düşman’ politikasının sürdürüldüğünü gösterirken diğer
taraftan hafızalarda taşınan yenilgi ve dağılma travmasından hala
kurtulamadığını da hatırlatmaktadır.
ABD;
NİYETLERİ-ARAÇLARI
ABD, bugün yerkürenin en güçlüsü olduğu varsayımından hareketle, ona
karşı çıkabilecek tekli bir gücün, oluşmuş bir bloğun ortada
gözükmediğini bilmektedir. Onun küresellikle ilgili politikalarının
bugüne kadarki uygulamalarına dikkatlice bakıldığında; çok kutuplu, çok
başlı bir dünya yönetimini kabul etmediğini, küresel gücü ve patronluğu
tek başına gerçekleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Çok başlı
yönetimin veya eskisi gibi iki başlı bir yönetimin reddini, sistem
boşluğundan doğabilecek küresel terör tehlikesine bağladığını ise,
önceden, gerekçe olarak zaten ilan etti. Ya da böyle bir gerekçeyi,
zaman içinde bizzat üretti. Bu nedenle tek başlılığı bir istikrar unsuru
olarak göstermektedir. Oldum olası pragmatist bir felsefeye tapan
ABD'nin, çıkarları uğruna, elindeki güç ile dünyayı kan gölüne
çevireceğini söylemek asla kehanet olmaz. Kuruluşundan bu yana terörün
ve vahşetin daniskasını işlemekle tescilli, ülkesinde ve kıtasında zulmü
bir politika olarak yürütmüş bu zihniyetten, küresel çapta insanlık
adına iyi şeyler beklemek gafillik olur.
ABD bu niyetini açıkça izhar etmekle kalmamış, küresel patronluğunun
tesisi için dünya çapında operasyonlara da başlamıştır. Kendi hesabını
tutturmak, amacına ulaşmak, gücünü pekiştirmek ve gelecekte de bu
konumunu sürdürmek için, kendisini bütün bu konularda yetkili görüyor.
Bunu yaparken, bir taraftan da, gelecekte rakip olabilecek muhtemel
güçlerin önünü bu yolla kesebileceğini hesaplıyor. Bütün hesap ve
kitabını; şimdilik enerji havzalarını, nakil hatlarını ve güzergâhlarını
güvenceye almak veya 'suyun başını' tutmak üzerine kurmuştur. Bu
hedefini tutturmak, amaçlarını gerçekleştirmek için, dünyadaki enerji
havzaları, dağıtım kanalları üzerindeki coğrafyalarda çeşitli
operasyonlar sürdürmektedir. Operasyonlarda kullandığı araçlar da
çeşitlidir. Batılı modern bir zihnin ürettiği kapitalist sistemin,
öteden beri kullandığı ‘ulus devlet’ ve ‘ulus toplum’, ekonomik kalkınma
ve finans politikaları, özelleştirilmiş ve küçültülmüş devlet anlayışı,
liberal ekonomi, eğitim, sağlık, özgürleşmiş kadın ve toprak reformları,
artık her yerde kullanılan ve birbirini tamamlayan genel geçer,
stratejik araçlardır. ABD, şimdilerde bunlara ilaveten kendisinin bizzat
geliştirdiği yeni iki aracı devreye sokmuştur. Demokrasiyi,
kimliksel-özgür katılımcılarla zenginleştirerek sivil-toplumsal
hareketleri, evrensel değerlere iman ettirerek meşrulaştırmış ve
doğrudan doğruya askeri işgale başlamıştır.
Operasyon yapılan ülke ve bölge insanlarının
değiştirilmiş/değiştirilecek olan yeni zihinsel yapıları, küresel bir
yalan olan evrensel değerler yutturması, sınır tanımayan batılı sermaye
ve fikirlerin rahat dolaşımı vs. sayesinde, onun bu işlerini kolay
yürütebileceği düşünülebilir. Dolayısı ile bu havzalarda, coğrafyalarda
yer alan ülkeler ve toplumlarda, orta vadede eski statülerin devamını,
onlar için iyi günlerin gelebileceğini beklemek, iyimser tahminle
safdillik olacaktır… Buralarda olabilecek siyasi muhalefetlerin ve
muhtemel direniş hareketlerinin; özgünlüğünü, bağımsızlığını, artık
farklı ideolojisini, iyi hesap ve yer tutmaları ile doğabilecek farklı
pozisyonlarını ihtimal hesabıyla istisna tutuyoruz…
NELER
OLUYOR
ABD Rusya'yı değişik yollardan kuşatarak etkisiz kılmaya çalışıyor.
Rusya'nın eteklerinde, batı sınırında yer alan Baltık ülkelerinde, bir
biçimde değişiklikler gerçekleştirip yerleşerek üsler elde etti. Kimini
NATO'ya alarak, kimini rejim değişikliğine uğratarak, kimini de AB'nin
kucağında tutarak yedeğine aldı. Bulgaristan-Romanya-Polonya NATO'nun
yeni üyeleri sıfatıyla AB'yi de çevreleme niyetiyle, Gürcistan,
Azerbaycan ABD ye bağlanırken Ermenistan'la dostane ilişkiler kurularak,
Kazakistan, Türkmenistan gibi Hazar'a kıyı ülkeler ve arada kalan
Özbekistan ile ilişkileri, oradaki diktatörlerin arkasında durularak
sıkı ilişkiler kurulmuştur. Böylece Balkanlar, Doğu Avrupa, Baltık
Ülkeleri ve Kafkasya koridoru ve Hazar’a kıyı ülkelerde yapılan
operasyonların neredeyse tamamı bitmek üzeredir. Bütün bu ülkelerin
Rusya fobileri, onun işini kolaylaştırıcı etki yapmaktadır…
Yugoslavya'nın dağıtılması Balkanlara ve AB'ne yönelik bir operasyon
iken, Afganistan işgali, Asya operasyonları ve Irak savaşı bir yandan
iki güçlü ülke sayılan TC ve İran'ı da bir şekilde çevrelemede, diğer
yandan Çin'in önünü kesmede işine yarayacak gelişmelerdir.
Operasyonların bundan sonraki ayağında, özellikle İran aleyhine
yapabileceği her tür numaraları denemekten kaçınmayacaktır… Stratejik
müttefiki TC'nin beklentisi ile kendisinin ilgisi bu noktada muhtemel
bir çatışma doğuracak gibi gözükebilir. Bir taraftan Rusya'yı çevrelemek
ve küçültmek için uğraşırken diğer taraftan TC'yi büyütmesini beklemek,
AB içerisinde güçlenmesini sağlamak, olsa olsa Batılı poplarla dansı
seven cumhuriyetçilerin hayali olarak da okunabilir. Nitekim Türkmen
gazını, ucuz yol olarak bilinen Arap denizine (Hint Okyanusu) taşıyarak
çözmeyi, Afganistan'daki üsleri sayesinde de güvenli kılmayı düşünürken
bu hesabı göz ardı etmediğini göstermiştir...
Şu hususu rahatlıkla söyleyebiliriz; bütün bu güzergâh ve koridordaki
ülkeler ve coğrafyada sükûnet, istikrar için tek şart; ABD yanlısı
iktidarlar oluşturmak ve sistemin diğer ayaklarını bir süreç ile yerine
oturtturmaktır. Ortadoğu bölgesinin görece rahatlığı, orasının kesede
keklik olarak düşünüldüğündendir. Oradaki krallıkların ve baskıcı
rejimlerin İslami muhalefetin bölgeyi kuşatmasından önce, makul sayılan
bir süreç sonunda değiştirileceği hesaplanmaktadır. Bu durumda Hazar
bölgesi petrolleri ve dağıtımı için esas tehlike, bölgede güvenilmeyen
bir rejime sahip olarak İran gözükmektedir. Büyük bir ihtimalle ve
beklenen olmazsa, Rusya-TC, TC-İran karşı karşıya getirilmeye
çalışılarak ABD hesabına çatışmalar çıkartılabilecektir. İran'da ABD
yanlısı bir iç rejim değişikliği gerçekleştirilemez, Fars-Azeri
parçalanması tutturulamaz, Şii-Sünni manivelası işe yaramaz, TC eliyle
de bir şeyler de yapılamazsa, askeri operasyon kaçınılmazdır. Bu
operasyon nasıllığı, günün şartlarına göre belirlenecek bir şey
olacaktır…
AB'nin savaş karşıtlığını, Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmesini, TC'yi
ortak olarak içeri alma stratejisini ABD ile daha güçlü olarak
karşılaşma hesabından kaynaklandığını söylemek, olayı doğru okumaktır.
Aynı zamanda, onların rejimlerinin, siyasetlerinin daha hukuki, daha
insanca ve özgürlükçü olduğu yalanını da yutmamaktır. Belçika
anayasasında var olan 'soykırım ve savaş suçlularının yargılanması ve
cezalandırılması…' gibi bir maddeden dolayı İsrail kasabı Şaron'un
yargılanacağı tehdidi, ilerde ABD ordusu subaylarının da aynı maddeden
mahkûm edilebilecekleri endişesi karşısında büyük tartışmalarda AB pasif
kalmıştır. Yine Avrupa içinde çokça olduğu alenen açığa çıkan özel
işkence ve sorgu merkezlerinin gündeme gelmesinde de sus pus olmuştur.
ABD, NATO'nun ödeneklerinin kısılacağı ve merkezinin Varşova'ya
taşınacağı tehdidi yaptığında, özgürlük şampiyonları olan Almanya-Fransa
ve Belçika başta AB ülkeleri, bu konularda dünyayı ayağa kaldıracak
güçleri ve haklılıkları olduğu halde bile, geri adım atmak zorunda
kalmışlardır. Sonuçta, belki bütün insanlığın işine yarayabilecek olan
ilgili madde Belçika anayasasından çıkartılırken işkence ve sorgu
merkezlerinin varlığı, insanlık dışı uygulamaları yok sayılarak üzeri
örtülmüştür. Hâlbuki böylesi bir anayasa maddesi, hiçbir ülkenin
anayasasında yoktu. AB, böylesi bir durumda bile direnecek gücü
kendisinde bulamayıp geri adım atması, zayıf durumda olmasından değil,
aslında kendi hafızasındaki ve tarihindeki pisliklerin de örtülme
duygusundandır. Yine AB'nin önemli bir parçası ve çağdaş değerlerin güya
merkezi olan İngiltere, ABD ile birlikte yapılan tüm pisliklerin zaten
ortak mimarıdır…
Buna rağmen AB de aynı ülkeler ve koridorlar yoluyla yayılmaya,
politikalar geliştirmeye ve etkinlik kurmaya bakmaktadır. Sırbistan,
Hırvatistan, Bulgaristan gibi balkan ülkeleri, Polonya, Letonya, Estonya
gibi diğer Baltık ülkelerinin AB hesabı içinde tutulması, TC'nin kapıda
bekletilmesi, Rusya ile tarihi ilişkiler geliştirilmesi bir anlamda
ABD’ye verilmiş cevaplar niteliğinde de okunabilir. Ancak son
gelişmelerin de gösterdiği gibi, AB'nin bu tarz bir yayılmacılıktan
çekindiğini, belki de hesaplarını değiştirmeye başladığını söylemek de
mümkündür…
SİYASİ BİLİNÇ VE TARİHİ BAĞLANTI
Derdimiz ABD'nin yayılma politikalarını, küresel güçlülüğünü, ne kadar
çok işler becerdiğini anlatmak ve dolayısı ile propagandasını yapmak
değil elbet. Bunlara dikkat çekerek, olup bitenlerden hareketle muhtemel
gelişmeler üzerinde yorumlar yapmak ve bizi ilgilendirenler üzerinden
kendimize ait bir hesap tutmaya bakmaktır. Öyle ya; İslam'ı kavramış,
değer yargılarını aziz kılmış, kavramlarını yeniden canlandırmış,
kulluğunu ve sorumluklarını üstlenmiş Salihler topluluğu da elbette bir
hesap tutacak ve kendi geleceğini kurma, hayata müdahil olma yolunda
stratejiler üretecektir. Bunun yolu ve yordamı da siyasi bilinçlenmeden
geçmektedir. Bu, tarihi doğru değerlendiren, anı okuyabilen,
gelişmelerin getireceği sonuçları kestirebilen, dolayısı ile doğru bir
yerde durarak kendi namına kendi geleceğini inşa edebilecek, kararlı ve
çaplı bir tavra dönüşmüş siyasi bir bilinçtir. Yani, kafalarında
netleştirdikleri İslami değerlerle, okuduklarından ürettikleri
canlılıklarla nebevi örneklikte siyasi bir varlık ve Raşit bir topluluk
oluşturacak bir zihin, bir anlayışın gerekliliği.
ABD bu işleri yaparken, hangi politikaları devreye sokarak; kimlerle ne
türden ilişkiler kurduğu, ne miktar pay verdiği, dolayısı ile kimlerle
uzlaştığı vs. işlerle ilgili olarak konuşmak, siyaseti kavrayanlar için
önemli meseleleri hatırlatıcıdır. Bu bağlamda olup bitenleri iyi
kavramak, maçı doğru okumak durumundayız. Tarafları ve söylemlerini
tespit ederken, kimlerin ne tür eylemlerle nereye oturduğunu,
direnişçilik adına hangi büyük resmin parçaları olunabileceğini, yapılıp
edilenlerin kimlerin hesabında görüldüğünü vs. iyi kestirmek ve dikkatli
olmak zorundayız. Bu tarz değerlendirmeler, bir taraftan paranoya
üreterek üşütüklüğü ya da acze düşerek büyük güçlerin yedekliğine
soyunmayı doğurmamalıdır. Aksine, öngörülebilir hazırlıklar yapılarak,
bir büyük hesap tutarak, doğru yerde durmayı getirmelidir. Bunları
konuşmak, tartışmak; bizlere kişilikli bir sükûneti, uzun erimli bir
hazırlığı, Salih bir siyaseti getirirken dolayısı ile de nesillerimizi,
değerlerimizi korumayı sağlatmalıdır. İşte budur siyasi bilinçten
kastımız.
ABD, bugün yer küre üzerinde fesat çıkartan, fesadını karalar ve
denizler üzerinden yayan zalim bir güç konumundadır. Allah, geçmişte
böylesi girişimlere, küresel çapta fesada ve zulme izin vermemiş,
kullarından birileri eli ile azgınlaşan diğerlerini hep
cezalandırmıştır. Bu, O'nun sünnetidir. Yahudilerin, Mısırlıların,
Perslerin, İskenderin, Romalıların… bu tarz güçlendiklerinde, karalar ve
denizler üzerinden yeryüzünü talana çıktıklarında, bir süre sonra
parçalandıklarını ve yok olduklarını biliyoruz. Yüzyılımızda gerçekleşen
iki dünya savaşı arasında da; Avrupalıların dünyayı talan etmek üzere
yola koyulduklarında, birbirlerine düşerek benzer bir duruma
düştüklerini ve aynı akıbete uğradıklarına da yakinen şahitleriz. Kitabı
ve Sireti doğru okuyarak, vahyi ve risaleti gerçeği üzere kavrayarak,
Müslüman bir zihne sahip olmuş Salihler; kitabın neredeyse üçte birini
kapsayan kıssaların neye tekabül ettiğini, resmin (İslam'ın) tamamında
ama ait olduğu karelerde ne ifade ettiğini iyi bilenlerdir…
Bizim için en güzel örnek ve strateji ustası olan Resul (as) da benzer
bir durum yaşamıştır. Döneminin iki süper devi İran ve Roma'nın kendi
aralarındaki kapışmaları, yapılan savaşlar sonrasında birinin yok
olmasına karşı diğerinin iyice çaptan düşmesi durumu da söylediğimiz
şeyi göstermektedir. Allahın resulü, emredildiği üzere dosdoğru
duruşunun, ürettiği stratejisinin ve ilkelerine bağlı faaliyetlerinin
neticesinde, arkadaşları ile birlikte başlarına gelenlere güzellikle
sabrederek kendi hesaplarını tutmuşlar, büyük bir planın o etaptaki
mücadelesini de başarmışlardı. Planın sonraki etabında çıkacağı yerden
güzellikle çıkartılmış, varacağı yere de güzellikle vardırılmışlardı… O
günün şartlarında gelişen, kısa bir sürede küresel çapta etki doğuracak
olan bu nebevi hareketin erken zamanlarda, İran ve Roma'nın
dikkatlerinden kaçmış olması, ihmal edilmiş olması düşünülemez. Ama
onlar birbirleri ile uzun süren bir kapışma içinde olduklarından,
Müslümanlara ayıracak, oradaki gelişmelere müdahale edecek zamanlarının
olmadığını söylemek daha doğrudur. İşte bu, Allahın gaybi yardımını,
Müslümanlara olan vaadini tuttuğunu çok net göstermektedir. Ancak, bunun
öncesinde Müslümanların da kendi üzerlerine düşen beşeri faaliyetlerini
gereği gibi yaptıklarını da hatırlatmaktadır… Başka türlü bir okuma,
Kur'ani kıssaların, orada belirtilen mesajların tarihsellik açısından
okunmasını, esatire döndürülmesini, orada gerçekleşen siyasi
gelişmelerin inançtan ayrı bir yerde değerlendirilmesini getirecektir ki
bu durumun dinle bir ilişkisi olamaz…
Biliyoruz ki; peygamber (as) tek başına iken de, inanç temelli küçücük
bir toplulukken bile karşılaşılan zulmün sonucu bazılarının şehit
edildiği ilk yıllarda da, aralarında güçlü ve etkili olanlarının erken
dönemde Habeşistan'a iltica etmek zorunda kaldığı ve grubun güç olarak
ciddi zayıfladığı günlerde de, başlarına sarıldığında güçlerinin tamamen
bittiğini sandıkları, kurtuluşun ne zaman olacağını sordukları, uzunca
süren boykot yıllarında da, civar kabilelerden, hem kendilerini
Kureyş'ten koruyabilecek, hem de kendi liderliklerinde yeni bir siyasi
otorite kurulabilecek çapta güçlü olanları ile yapılan ittifak
görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı çok zor günlerde de, hüzün
yılı olarak da adlandırılan, iki güçlü yardımcısını kaybettiği devrede
de ve nihayet bizzat kendisi hakkında ölüm kararı verildiğinde de… Ve
hiçbir zaman ümitsiz olmadı, stratejisini değiştirmedi ve bocalamadı.
Yenilgiyi sıkça tattıkları, çok zayıf olduklarını hissettikleri, bitti
bu iş denecek kadar aciz kaldıkları hallerde bile, standart duruşlarını
bozmadılar, hedeflerinden vazgeçmediler ve inançlarından dolayı da asla
şüpheye düşmediler. Aralarında karakteri çok güçlü, vefakâr, sadık, iş
bilir, çaplı, oyun kurucu adamlar vardı. Zayıf olanları, onlara bakarak
dik duruyorlar, onlardan güç ve enerji alıyorlardı. Onların hepsi
biliyorlardı ki; Allah onları böylece sınıyordu. Onlar da bu durumu, bu
devreyi sabrederek, dik durarak geçeceklerdi…
İşte Peygamber de böylesi bir durumdan, zorlu sınavların başarılması
sonunda, yeni bir mekâna, yeni bir coğrafyaya kavuştu. Mücadelenin yeni
bir etabıydı burası. Şartlar değişmiş, duruşlar farklılaşmıştı. Orada
yaptığı ilk işlere bir göz attığımızda işin ciddiyetini, peygamberin
siyasi dehasını, insani becerisini ve yaptığı işlerin önceden
tasarlanmış bir büyük planın parçası olduğunu vs. daha iyi kavramış
oluruz. Öncelikle, içerde bir nüfus sayımı yaptırarak demografik yapıyı
görüyor, sınırları belirliyor, siyasi toplantı merkezi olarak da mescit
inşa ettiriyordu. Hemen arkasından Medine’de oturan kavimlerle, kendi
otoritesinde ve reisliğinde sözleşmeler yapıyordu. Bu arada, geceleri
Medine içerisinde, stratejik noktalarda nöbetler tuttururken, gündüzleri
de Medine dışındaki civar kabilelere gazveler düzenleniyordu. Gazveler
sonucu yapılan anlaşmalarda birçok amaç güdülmüştür; bir taraftan Medine
çevresi güvenlik çemberine alınırken siyasi ittifaklar kuruluyor, yeni
oluşan gücün otoritesi tesis ediliyor, diğer taraftan da, Kureyş'in
ticari yolları ve hayat damarların bir kısmı Müslümanların kontrolüne
geçiyordu…
Sonucunda, döneminin iki süper gücü arasından muhteşem siyaseti ile
sıyrılacak ve kısa sürede dillere destan bir devlet kuracaktır. Hem de
altmış yaşında. İşte böylece, ta başından beri vahyin rehberliğinde
taşıdığı düşüncelerini, akıllı bir büyük hesapla, davetin her etabında
sürdürdüğü stratejisine uygun duruşlarla Allah’ın dinini aziz tutacak ve
görevini başarı ile tamamlayacaktı… Bu ne ilk, ne de son örnek
olacaktır. Ondan sonra gelecek olanlara, benzer bir planlama, benzer bir
amaçla, benzer bir tutum ve davranış göstermeleri halinde izzet
bulacakları sahici bir miras, sorumlulukları teyit edici bir yaşamı
örnekleyecektir. İslam'ın nasıllığını gösteren, vahyin nasıl algılanması
gerektiğini canlandıran ve nihayet güç ve moral aşılayan bir model
olacaktır…
BİZE
DÜŞEN NE
Her şeye, her duruma hazırlıklı olmak için bir hesap tutmak ve tutulan
hesaba göre yol almak her Müslüman için öngörülebilir bir şeydir.
Dünyaya ilişkin, bugüne ve geleceğe ilişkin bir değerlendirme yapmak,
sahih bir duruş sergileyerek standart bir kişilik üretmek, benzerleri
ile birlikte olmaya gayret ederek hayırlı bir ümmetin üyesi olmak, bir
Müslüman'ın, teslim olmuşluğunun gereği bir iştir. Hayatı doğru okumak,
ilkeleri doğrultusunda bir yol haritası üretip doğru stratejiler kurmak,
hata, yanılgı ve yenilgilere rağmen sırat-ı müstakimden ayrılmamak, onun
için vazgeçilmez çabalar, olmazsa olmazlardır… Bilinir ki, kitabi
ilkeler, dini emirler ve nehiyler ancak sahipleneni olduğunda, ancak
taşıyanları bulunduğunda bir şey ifade ederler. Taşıyanı ve sahipleneni
olmayan her inanç, her fikir, ne kadar mükemmel olursa olsun bir
ütopyadır. Dini ütopya olmaktan kurtaran, canlı, yaşanılır bir hay tarzı
olarak kuran dolayısı ile Allah'ın dinine yardım eden Salih
Müslümanların varlığıdır. Bizim de söyleme çabaladığımız şey, işte bu
beşeri faaliyet, tabiri caizse kendi namımıza katabileceğimiz sahici
katkılarımızdır. Biz yapmaz isek, Allah'ın başka kulları yapacaktır
bunu. O nedenle bizler de bir hesap tutmalı, tutulan hesaba uygun olarak
hareket etmeliyiz. Gücümüze, araçlarımıza, imkânlarımıza bakarak
sorumluluk üstlenmeli, bir stratejinin gereği olarak da yürüyüşümüzü
sürdürmeliyiz. Hayali hedefler üreterek, ilkelerden sapmalar göstererek,
günübirlik gelişmelerden hareketle kendimizi kandırarak, hiç olmazsa bir
biz de şeyler de yapalım diyerek, yanlış üzerinde devam etmenin uzun yol
aldırmadığını, sisteme teslimiyetle veya bozulmayla neticelendiğini
artık öğrenmiş bulunuyoruz. Hem de yaşayarak.
Bizim işimiz, kısa mesafede ulaşılması gereken hedefe doğru koşan bir
sporcunun, varını yoğunu birkaç dakikaya sığdırarak kazanmak zorunda
olduğu bir yarış gibi değildir. Benzetme yapılabilirse, tüm enerjisini,
nefesini ve taktiğini uzunca bir koşuya göre ayarlamış, yarış boyunca
kendi planlarını uygulayan, kendi kulvarında koşarken rakiplerine de
dikkat eden ama yarışın sonunu da unutmayan bir maraton koşucusu
gibidir. O acele etmez, olabildiğince ama yeteri kadar enerji
harcayarak, nerede normal koşacağını, nerede atağa kalkacağını bilerek,
rakiplerinden yılmadan, yarı yoldan da dönmeden yoluna devam eden
biridir. Kulluğunun gereği ve hayatının anlamı böyledir onun.
Yukarıda anlatılanlardan hareketle, İslam coğrafyasında, yönetim ve
idari planda, sosyo-ekonomik imtiyazlılıkta, toplulukların siyasi
geleceklerinde esaslı değişmelerin ve gelişmelerin olacağını söylemek
kehanet sayılmamalı. Olup bitenlerden hareketle, olabilecekleri görmek
ve oradan bir duruş üretmek zor olmasa gerek. ABD, ilişki kuracağı
ülkelerde bir takım tezgâhlar kurmakta, kimileri ile değişik çapta
ilişkiler geliştirmektedir. Kendimiz, dostlarımız, önemli işler peşinde
koşarken, farkında olamadan birilerinin tezgâhına düşme, beyhude
koşturma gibi olası bir duruma düşebiliriz. Ülkelerin işgali karşısında
mecbur kalınan direnişlerin, sivil toplumsal hareketlerin, şartların da
zorlaması ile kimlerle iş tuttuğuna, yolların nereye çıkacağına dair iyi
kestirimler yapmaya bakmalıyız. Oyun kurarken de, oyunu oynarken de
ferasetli olmak, bu arada diğerlerine de dikkat etmek durumundayız.
Gerçekte, bizlerin aceleye getirilecek işleri olmadığı gibi, macera
oynayacak halleri de yoktur. Sabır ve sükûnetle yürüyecek uzunca bir
yolumuz, gerekirse iğne ile kazılacak bir kuyumuz var bizim. İnanıyoruz
ki, bizler, üzerimize düşenleri yerine getirirsek, Allah da gereğini
yapacaktır.
Şöyle bir tespitte bulunarak noktalayalım; ABD, öyle ya da böyle, Çin
ile veya Rusya'nın oluşturabileceği bir blokla yahut AB veya bir başkası
ile bir biçimde kapışacak ve yıkılacaktır. Bu, tarihin tanıklığı ile
sonuçlanacak mukadder bir gelişmedir. ABD yıkılırken, rakibi, rakipleri
de epey zayıflamış olacaklardır. O halde iken, dünya yeni bir kalkışa,
yeni bir sahibe kavuşacaktır. Bu sahip/ler kimler olacaktır; işte bütün
mesele de budur. Doğal olarak, o güne, şimdiden hazırlık yapan,
planlarını buna göre tutan birileri olacaktır elbet… Biz Müslümanlara
bugünkü durumundan hareketle; siyasi bilinçten yoksun, dini sabit
ibadetlerden ibaret sanarak mucize ve kerametlerle kafayı yiyenler,
insanları tenvir ediyoruz diyerek kitabı onlara verip kendileri aradan
çekilerek işleri doğal akışa bırakan bir-acayipler, kitabı okuya okuya
sadece okuyucu olup çıkan ve kendini tatmine yönelen bir-garipler,
elçiyi doğru dürüst tanımayarak efsaneleştiren ya da hepten yok sayarak
Allah'a din öğreten bir-üşütükler, âcizane bulduğu bir iki fikirle
dünyanın kendinden ibaret olduğunu sanan ve dünyayı kendine çağıran
bir-ukalalar, toplumsallıktan, tarihten ve coğrafyadan bi-haber
bir-zavallılar, evet bunların, bu kafada gidenlerin olmayacağı kesin.
Bunlar, hem anlayışları hem de yapıp ettikleri nedeniyle şimdi de bir
şey değiller de ondan. Salih bir kişilik, anı okumak, geleceğe yönelik
şeyler onlarda bir şey ifade etmiyor da ondan… Dini,
siyasi-sosyal-ekonomik niyetleri için atlama tahtası, becerisi olmadığı
için de maske olarak kullanmaya çalışan münafıklar, sistem içinde
yürüyüşe çıkıp amacına bu yolda ulaşacağını sanırken, aracı amaca
dönüştürerek sistem içinde yok olup gidecek olan bütün topluluklar,
İslam'ın siyasi özünü kavramadığı için eninde sonunda bir hayır-hasenat
cemiyeti veya onun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamayacak olan bütün
hareketler, evet bunlar da olamayacak. Kendilerini İslamcı saysalar da…
Neden mi; başka bir dinden şekillenen zihinler ve döllenen rahimler,
ancak taşıdıklarını üretecek ve doğuracaktır da ondan.
O halde, pırıl pırıl zihinlerde ve rahimlerde Allah'ın mesajını ve
rahmetini taşıyanlar, dini doğru anlayanlar, kitabı ve hayatı doğru
okuyanlar, elçiyi doğru tanıyanlar, ancak bu taşıdıklarını üretecek ve
doğuracaklardır. Dolayısı ile sırat-ı müstakim üzere olanlar,
ilkelerinden ayrılmadan emrolunduğu gibi dosdoğru duranlar, dini
(secular olmayan) bir dünya kurmayı hedefleyenler, donanımlarını
paylaşanlar, birlikte bir hesap tutup ümmet olma yolunda yürüyenler ve
nihayet Allah'a tevekkül edip sonucu ahirette bekleyenler, evet işte
bunlar olabilecektir. Bu hesabı tuttukları, bu yönde hazırlıklarını
yaptıkları için, bu hedefe kilitlendikleri için…
Tıpkı, Resul zamanında olduğu gibi, tıpkı onun da önünü açan gaybi
örneklerde anlatıldığı gibi. Tıpkı sayıya aldanmayıp kaliteye önem
veren, akıllı stratejiler üreten sen ve senin gibilerle olacak. Ürkmene,
korkmana, tırsmana gerek yok, sadece doğru yol üzere yürü, yürüyenlerle
birlik ol. Allah her daim senin yanında, bunu unutma. İnsanlık sana
muhtaç, sakın ihmal etme… Nice az topluluklar, sayıca çok olanları yerle
bir ettiler, biliyorsun. Sadece kendini ciddiye al, yapman gerekenlere
dikkat et, yeter. Sen varsan eğer, ben de varım, o da var, herkes de
var. Ama sen yoksan eğer, ben de yokum, diğerleri de. Bir benle yaz mı
gelir deme, evet bir senle dünya değişir, dünyalar değişir asla unutma.
Peygamberler de tek başlamışlardı, hatırla… Olmazsa da olmaz, mesele de
değil. Sen işini doğru yap, imtihanını kazan yeter. Allah diğer kulları
eli ile de bu işi zaten gerçekleştirir, merak etme… Geleceğe yönelik bir
hesap tutanlara, oyunu doğru kuranlara, sadece kendi oyununu
oynayanlara, bu işte ben de varım diyenlere ve ahirete uzanacak denli
uzun vadeli işlere soyunanlara, hadi bakalım, kolay gele… |