|

Türkiye, Lübnan'a Asker Göndermeli mi?
Mümtazer Türköne/15.08.2006/Zaman
'Amerikan
süttozu' ile büyümüş olanların, bugün dünyada olup bitenleri doğru
kavraması için ilave çabalar göstermesi gerekir. Hatırlayalım: Beslenme
saatinde, sıranın üzerine bir peçete serer, bardağımızı süttozunu suyla
karıştırarak doldurur ve güya beslenirdik.
Süttozlarının bulunduğu küçük tahta varillerin üzerinde bir resim vardı:
El sıkışan iki el; altında da USAID yazısı bulunurdu. Bu yazının "Birleşik
Devletler Uluslararası Gelişme Ajansı" anlamına geldiğini; bu yıllarda "Amerikan
yardımı" ile nefes alıp verdiğimizi, "Amerikan bezi" ile don ve kefen
diktiğimizi sonraları öğrendik. Benim gibi kursağına Amerikan süttozu
girmiş, Holywood filmlerinden aldığı ilhamlarla hayaller kurarak büyümüş
olanların, bugün Amerika'yı ve yanı başımızda yaptıklarını anlaması
gerçekten zor. Daha zor olan, benimle birlikte, benden önceki ve sonraki
kuşağın "Amerikan rüyası"nın artık sona erdiğini anlamaları. Soğuk Savaş
yıllarının "hür dünya"sının sembolü olarak bize yutturulan ABD'nin
yerini, aynı propaganda makinesinin ürettiği o yılların Sovyetler'ine
benzer bir heyûla alıyor. ABD artık bizim sınır komşumuz ve işgal ettiği
topraklar kan gölüne dönmüş vaziyette. Bölge insanları demokratikleşme
ve özgürleşmenin kan ve kargaşa anlamına geldiğine inanıyor.
İsrail'in Güney Lübnan'ın sivil halkını bir ayı aşkın zaman bombalayarak
katliamdan geçirmesi, Ortadoğu savaşının başladığını gösterdi. Altı ay
önce ABD ile birlikte planlandığı artık aşikâr olan bu savaşın, bölgede
çatışmaları ve kaosu artırma amacı taşıdığını da aklı olanların anlaması
lâzım. ABD, enerji bölgelerine hükmederek geleceğin dünyasını kurmaya
girişti. Hakimiyetini, Irak'taki fiyaskonun gösterdiği gibi yeni bir
düzen tesis ederek kuramayacağını anladı. Karşılaştığınız sıkıntıları,
krizleri çözmenin en kestirme yolu, krizi tırmandırmaktır. Gücünüz de
varsa bu yöntem her zaman işe yarar. Herkesin herkesle savaştığı
Ortadoğu, atomlara ayrılmış tam bir kaosun içine esir düşmüş Ortadoğu,
hegemonyanın sürmesi için en kestirme yol olarak görünüyor. ABD,
taşeronu İsrail ile birlikte Ortadoğu'yu içinden çıkılması zor bir
kaosun içine atıyor; elinde körük her yanı ateşe veriyor. Bu tablo basit,
kısmî, geçici, sathî bir tablo değil. Bizim de içinde yer aldığımız
coğrafya bir daha geri dönmeyecek şekilde değişiyor.
Müslümanların tarih bilinci
Yeni bir yüzyıla uyanmanın zamanı geldi. Eski dünya paramparça olup
dağılıyor. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyanın rakip güçlerinin
çatışma ve hesaplaşma alanı olarak tek bir sahne ön plana çıkıyor:
Ortadoğu. Filler sırtımızda tepiniyor. Sona eren tarih yeniden başlıyor.
Bu değişikliği kavramak için yüzyılları aşan bir tarih bilincine sahip
olmamız şart.
En asgari düzeyde bile bir gönül birliğine, ortak bir ruha ve akla sahip
bir İslâm dünyasından bahsedebilir miyiz? İsrail'in başlattığı Ortadoğu
Savaşı, bu "asgari" dünyanın mevcut olmadığını gösterdi. Müslüman
halkların hükümetleri bugüne kadar Amerikan projelerine uyarak, kendi
dar çıkarlarına uygun davrandılar. Ama tarih bu tablonun nihaî sonuç
anlamına gelmediğini anlatıyor. Batı, İslâmiyet ile oluşturduğu
karşıtlıkla İslâm dünyasını zorla homojen hale getiriyor. Hükümetler
halklarına yabancılaşıyor. Tarihi yapan asıl gücün, yani kitlelerin bir
fail olarak önü açılıyor.
Müslüman olmak, ekmel din olan İslâmiyet'e ve Hz. Muhammed'in risaletine
inanmanın yanında, aynı zamanda diğer din saliklerinden farklı bir tarih
bilincine sahip olmak demektir. İslam ekollerinin ve mezheplerinin
kurumlaştığı evre, yani bizim bugünkü inançlarımıza kaynaklık eden dönem,
tarihin İslâmiyet'in doğruluğuna ve haklılığına hizmet ettiği dönemdir.
İslâmiyet, Museviler gibi dağıtılmış olanların, Hıristiyanlar gibi
yoksulların ve çaresizlerin değil muzafferlerin dinidir. Hicretin
üzerinden 30 yıl geçmeden Sasani devleti yıkılmış, Kuzey Afrika ele
geçirilmiş, İslâm orduları Pirene'lere, Orta Asya'ya, İstanbul'a
dayanmıştır. Daha başından itibaren tarih tarafından haklılığı ve
doğruluğu kanıtlanmış olan muzaffer dinin gururlu fatihleri olmak,
Müslümanların sahip olduğu tarih bilincini bir üstünlük duygusu haline
getirmiştir. Avrupa'nın koyu bir cehalet içinde yüzdüğü karanlık çağlar
boyunca İslâm toplumlarının geliştirdiği bilim ve kültür bu üstünlükten
beslenmişti. Bugün karşı karşıya gelen Müslüman dünya ile Hıristiyan ve
Yahudî tarafları, farklı tarih bilinçlerine sahip taraflar olarak da
görebiliriz. Müslümanlar üstünlüklerini inandıkları dinle birlikte
yaşadıkları tarihten almaktadır. Hıristiyan ve Yahudi olmanın böyle bir
ayrıcalığı yoktur. Bir Müslüman tarihteki üstünlüğünü diniyle elde
etmiştir; diğerleri başka şeylerle. Öyleyse bir Müslüman'ın dünya
üzerinde üstünlüğünü ona yeniden kazandıracak olan tek mesnet yine dini
olabilir. Tarih boyunca, kriz anlarında ortaya çıkan refleksler bize bu
üstünlüğü nakletmektedir.
15 asırlık İslâm tarihi boyunca muzaffer olanlar, yani Müslümanlar üç
büyük tehdit ile karşılaştılar. Bunlardan ilki, İ slâm dünyasını 9.
asırdan itibaren allak bullak eden Yunan felsefesidir. Müslümanlar bu
depremden güçlü bir medeniyet ortaya çıkarmayı başarmışlar ve sağlam bir
bünyeye kavuşmuşlardır. İbn Sina'nın, El Kindi'nin, İbn Rüşd'ün Batı'ya
da uzun yıllar hükmeden otoritesi bu başarıyı temsil eder. İkinci büyük
tehdit Doğu'dan gelmiş, Moğol istilası, İslâm coğrafyasını mecazi değil
somut bir yangın yerine çevirmiştir. Vahşi Moğol sürülerinin şiddeti o
kadar yıkıcı olmuştur ki, siyasî birlik tamamıyla ortadan kalkmıştır. Bu
kriz de sosyal bünyenin sağlamlığı ile atlatılmış, istilacılar İslâm
kültürünün gücü ile İslamlaştırılmış ve eritilmiştir. Mevlana ve
Yunus'un sardığı yaralarla tarihin en ihtişamlı ve iddialı gücü olan
Osmanlı tarih sahnesine çıkmış ve "muzaffer din" iddiasını önce Roma'nın
başkenti olan İstanbul'a sonra Orta Avrupa'ya kadar taşımıştır.
Üçüncü tehdit 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve İslâm dünyasını,
sömürge yönetimleri altına sokan Batı tehdididir. Batı'nın askerî
üstünlüğünün arkasında ilim, teknik, sosyal organizasyon birikimi ve
yeteneği vardır. Aynı yıllarda İslâm dünyası hem kültür, hem de siyasî
bünye olarak zayıflamıştır. Bağımsız devlet olarak ortada bir İran bir
de Osmanlı Devleti kalmıştır. Yine de Batı işgaline karşı inanılmaz bir
direniş ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın sömürge tarihi, Batılı
işgalcilere karşı neredeyse yegane direnişin Müslümanlardan geldiğini
nakletmektedir. Bu direnişin arkasında da, muzaffer dinin
olgunlaştırdığı tarih bilinci bulunmaktadır.
Hegemonyanın zaafları...
İslâm tarihi boyunca tartışmalı olan hilafet itibarının zirvesine bu
yıllarda çıkar. Küçük bir sahne: Ertuğrul Gemisi'nin, Japonya seyahati
Güney Asya'da İslâmî uyanışta önemli bir rol oynar. Hindistan'ın Bombay
Limanı'na uğradığı zaman, günler öncesinden limana gelmiş büyük bir
kalabalık, gemiye çıkmak için birbirini çiğnemektedir. Mesele, Hintli
Müslümanların "ahir ömürlerinde Müslüman toprağı sayılan gemide iki
rekat namaz kılma arzusu"dur. İslâm tarihinin en zor ve en karanlık
dönemi bu dönemdir. Bağımsızlıklarını, onurlarını velhasıl bütün
üstünlüklerini kaybeden Müslümanlar, bugün hâlâ bu dönemde inşa edilmiş
bir tarihin içinde yaşıyorlar. Bu tarih aynı zamanda, İslâmiyet'in
anti-emperyalist, anti-sömürgeci bir direniş ideolojisine dönüştürüldüğü
dönemdir. İki dünya savaşı, aynı zamanda sömürgelerin yeniden paylaşımı
savaşlarıdır. Bu savaşlar sömürgeciliğin tasfiyesini de beraberinde
getirmiştir. İslâm ülkeleri bağımsızlıklarına, yani onurlarına yeniden
kavuştukları zaman arkalarında zengin bir direniş mirası da kalmıştır.
Ortadoğu, bunun ötesinde İslâm dünyası, 19. yüzyılın ikinci yarısında
başlayıp, İki Dünya Savaşı arasında fasılaya uğrayan tarihin yeni bir
safhasına adım atıyor. Fasıla Soğuk Savaş yılları ve arkasından gelen
belirsizlik dönemi idi. Şimdi Amerikan hegemonyasının dünya üzerine inşa
edildiği yer Ortadoğu coğrafyası. Hatırlamamız gereken önemli
ayrıntılardan biri, Müslümanların 19. asrın karanlık dönemini kendi
güçlerinden çok Batı dünyasının iç çelişkileri ile aşmış olmalarıdır.
Birbiriyle rekabet eden Batılı güçler, Müslümanlara soluk alabilecekleri
boşluklar da bırakmışlardır. Pan İslamcı ideolojinin yükselmesi,
direnişin yayılması bu boşluklarda ve büyük güçlerin çelişkilerinde
hayat bulmuştur. Bugünün şartları 19. yüzyıldan farklı görünüyor. Ortada,
büyük güçlerin kapışması, dolayısıyla nefes alınacak boşluklar ve
çelişkiler yok. Siyasî birliği temsil eden Osmanlı gibi bir güç merkezi
de ortada görünmüyor. Ama başka şeyler var.
Barış gücüne asker felaket olur...
Amerika, var olan askerî gücünü kullanarak geleceğin dünyasını
kuruyor ve bu işi Ortadoğu'da yapıyor. 19. yüzyılda emperyalizm çağında
sömürgeler hammadde deposu ve mamul madde pazarı idi. Bugünün
küreselleşme çağında, entegre olmuş dünya ekonomisi, merkezi New York ve
Londra olan bir finans-kapital ağı ile işliyor. Rekabet eden güçlerin
yerini tek süper gücün hegemonyası aldı. İslâm dünyasının petrol zengini
bölümleri bu neo-liberal düzen ile bütünleşmiş, ayrı ve bağımsız bir
irade gösteremeyecek durumdalar.
Bir bütün olarak İslâm dünyası tarihinin en parçalanmış, en kaotik
dönemini yaşıyor. Hegemonya gücünü iktisatlı kullanmak için, İslâm
dünyasındaki zaafları ve kaosu derinleştirmeye çalışıyor. Amerika'nın
Şii dünyası ile Sünni dünya arasına koyduğu mesafeyi aşacak bir irade
görünmüyor. Bir fikir ve ideal birliğine, ortak bir düşünce iklimine de
rastlanmıyor.
Türkiye yol ayrımına ve kader anına yaklaşıyor. Amerikan hegemonyası,
Türkiye'ye "mayın merkebi" muamelesi yapıyor. Bir asır bile geçmeden,
terk ettiğimiz topraklara İsrail'in güvenliğini tesis eden BM barış gücü
olarak gitmenin başka ne anlamı olabilir? ABD'nin İsrail ile elbirliği
ederek itibarını beş paralık ettiği BM'nin bayrağını taşımak, kime güç
kazandırır? Bölge halkı ile, Hizbullah ile kutuplaşmak Türkiye'yi nereye
taşır? BM barış gücünde yer alan bir Türk askerinin maazallah
cenazesinin Türkiye'ye gelmesinin siyasî yükünü kim kaldırabilir?
Türkiye'nin parçalanmış İslâm dünyasının atomlarından biri haline
gelmesi, bölge güvenliğine ve kendi güvenliğimize ne kazandırır?
Lübnan'a gönderilecek BM barış gücü içinde yer alma meselesi,
geleceğimizi toptan ipotek altına alacak bir karar anını ifade ediyor.
İsrail'in Lübnan'a saldırısı nasıl Ortadoğu savaşı ise; Türkiye'nin
Güney Lübnan'da koruyacağı çıkarlar da, İslâm dünyasının bir daha
toparlanamayacak şekilde bileşenlerine ayrılması demek. Bu karar anı,
bütün ümitlerin tükenmesi anlamına gelebilir.
19. yüzyılın direnişçileri, sivil halkı hedef almayı akıllarından bile
geçirmemişti. General Gordon'un ordusunu esir alan Sudanlı Mehdi,
askerlere bile ölçülü davranmıştı. Bugün terör İsrail'in Filistin ve
Lübnan'da gösterdiği gibi, Irak'ta ABD gücü ile sistemli hale
getirildiği gibi öfkeyi ve düşmanlığı derinleştiriyor. Hegemonyanın
İslâm dünyası ile aynileşmiş bir terör imajına ihtiyacı var. Bush'un "İslâmî
faşistler" gafının içinin doldurulması gerekiyor. Geleceğin devleri Çin,
Hindistan; bugünün etkili aktörleri Rusya ve Avrupa, hegemonya
tarafından içlerindeki Müslüman azınlıklar ile korkutuluyor. Hegemonya
geleceğin dünyasını kuruyor; kurarken İslâm coğrafyasını üs, İslâmiyet'i
de tehdit olarak kullanıyor.
Gücü abartmamak, zayıf durumda olanı da hafife almamak gerekir. 19.
yüzyılın güçler dengesi içinde güç oyunu akıl dolu bir oyun olarak
sürmüştü. Hegemonya rakibi olmadığı için, aklını test edemiyor. Amerika
bugünün gücü, yarının değil. Bugünkü gücü ile yarınını kurtarma
telaşında. Ve bu güç, komplo teorileri ile her taşın altında Amerika'yı
arayanların zannettiği gibi zaaftan ari değil. Yüzyıl başında, ABD'nin
Milletler Cemiyeti'ni sürdürememesinden başlayarak giriştiği işlerin
büyük kısmı fiyasko ile sonuçlandı. II. Dünya Savaşı'nda Almanya ile
Japonya'nın sonuna kadar ezilmesi hata idi. Vietnam Savaşı, Domuzlar
Körfezi Çıkarması hata idi. Soğuk Savaş döneminde Arap ülkelerinin
Sovyetler'in kucağına itilmesi, Irak-İran Savaşı'nda Irak'ın
desteklenmesi hep hata idi. ABD'nin ezmeye çalıştığı bugünün İran
yönetimi de, Şah zamanında yapılan ABD patentli hatalarla ortaya çıktı.
Bu kadar çok hata yapan güç, yeni hatalara da gebedir. ABD hegemonyası
ekonomik üstünlüğe dayanıyor; ekonomik üstünlük ise küresel ölçekte
güçlü olan şirketlere. Bu şirketlerin Amerikan halkının ve devletinin
âlî çıkarları ile kendi kârları arasında tercih yapmak zorunda
kaldıkları zaman, hegemonyanın projelerinin sekteye uğrayacağını
öngörmemiz gerekir.
Gücün zaafı gücüdür. Hegemonya, kendi gücü ile zaafa uğrayacak. İslâm
dünyasının zaafı, halkına uzak ve yabancı yönetimler. Onun çaresi ise,
İslâm halklarının kendi kaderlerine el koyması. Yaşanmış olan tarih,
yeteneklerinizin asgari sınırını gösterir. Her toplumun kendinden önce
gelenleri aşması, devraldığı mirasa yenilerini eklemesi mümkündür.
Herkesin bir hesabı var. İnce hesaplar, kılı kırk yaran hesaplar, hassas
dengelere dayanan hesaplar. Bir de Cenab-ı Hakk'ın hesabı var. Bugüne
kadar yaşadığımız tarih kimin hesabının tuttuğunu bize gösteriyor. Doğru
hesabın tutması için bizim de doğru hesap yapmamız, hiç olmazsa hesap
yapmaya başlamamız gerekiyor. |