Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 333 | Eylül  2006

                   

 

 


Türkiye, Lübnan'a Asker Göndermeli mi?

Mümtazer Türköne/15.08.2006/Zaman

'Amerikan süttozu' ile büyümüş olanların, bugün dünyada olup bitenleri doğru kavraması için ilave çabalar göstermesi gerekir. Hatırlayalım: Beslenme saatinde, sıranın üzerine bir peçete serer, bardağımızı süttozunu suyla karıştırarak doldurur ve güya beslenirdik.
Süttozlarının bulunduğu küçük tahta varillerin üzerinde bir resim vardı: El sıkışan iki el; altında da USAID yazısı bulunurdu. Bu yazının "Birleşik Devletler Uluslararası Gelişme Ajansı" anlamına geldiğini; bu yıllarda "Amerikan yardımı" ile nefes alıp verdiğimizi, "Amerikan bezi" ile don ve kefen diktiğimizi sonraları öğrendik. Benim gibi kursağına Amerikan süttozu girmiş, Holywood filmlerinden aldığı ilhamlarla hayaller kurarak büyümüş olanların, bugün Amerika'yı ve yanı başımızda yaptıklarını anlaması gerçekten zor. Daha zor olan, benimle birlikte, benden önceki ve sonraki kuşağın "Amerikan rüyası"nın artık sona erdiğini anlamaları. Soğuk Savaş yıllarının "hür dünya"sının sembolü olarak bize yutturulan ABD'nin yerini, aynı propaganda makinesinin ürettiği o yılların Sovyetler'ine benzer bir heyûla alıyor. ABD artık bizim sınır komşumuz ve işgal ettiği topraklar kan gölüne dönmüş vaziyette. Bölge insanları demokratikleşme ve özgürleşmenin kan ve kargaşa anlamına geldiğine inanıyor.
İsrail'in Güney Lübnan'ın sivil halkını bir ayı aşkın zaman bombalayarak katliamdan geçirmesi, Ortadoğu savaşının başladığını gösterdi. Altı ay önce ABD ile birlikte planlandığı artık aşikâr olan bu savaşın, bölgede çatışmaları ve kaosu artırma amacı taşıdığını da aklı olanların anlaması lâzım. ABD, enerji bölgelerine hükmederek geleceğin dünyasını kurmaya girişti. Hakimiyetini, Irak'taki fiyaskonun gösterdiği gibi yeni bir düzen tesis ederek kuramayacağını anladı. Karşılaştığınız sıkıntıları, krizleri çözmenin en kestirme yolu, krizi tırmandırmaktır. Gücünüz de varsa bu yöntem her zaman işe yarar. Herkesin herkesle savaştığı Ortadoğu, atomlara ayrılmış tam bir kaosun içine esir düşmüş Ortadoğu, hegemonyanın sürmesi için en kestirme yol olarak görünüyor. ABD, taşeronu İsrail ile birlikte Ortadoğu'yu içinden çıkılması zor bir kaosun içine atıyor; elinde körük her yanı ateşe veriyor. Bu tablo basit, kısmî, geçici, sathî bir tablo değil. Bizim de içinde yer aldığımız coğrafya bir daha geri dönmeyecek şekilde değişiyor.
Müslümanların tarih bilinci
Yeni bir yüzyıla uyanmanın zamanı geldi. Eski dünya paramparça olup dağılıyor. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyanın rakip güçlerinin çatışma ve hesaplaşma alanı olarak tek bir sahne ön plana çıkıyor: Ortadoğu. Filler sırtımızda tepiniyor. Sona eren tarih yeniden başlıyor. Bu değişikliği kavramak için yüzyılları aşan bir tarih bilincine sahip olmamız şart.
En asgari düzeyde bile bir gönül birliğine, ortak bir ruha ve akla sahip bir İslâm dünyasından bahsedebilir miyiz? İsrail'in başlattığı Ortadoğu Savaşı, bu "asgari" dünyanın mevcut olmadığını gösterdi. Müslüman halkların hükümetleri bugüne kadar Amerikan projelerine uyarak, kendi dar çıkarlarına uygun davrandılar. Ama tarih bu tablonun nihaî sonuç anlamına gelmediğini anlatıyor. Batı, İslâmiyet ile oluşturduğu karşıtlıkla İslâm dünyasını zorla homojen hale getiriyor. Hükümetler halklarına yabancılaşıyor. Tarihi yapan asıl gücün, yani kitlelerin bir fail olarak önü açılıyor.
Müslüman olmak, ekmel din olan İslâmiyet'e ve Hz. Muhammed'in risaletine inanmanın yanında, aynı zamanda diğer din saliklerinden farklı bir tarih bilincine sahip olmak demektir. İslam ekollerinin ve mezheplerinin kurumlaştığı evre, yani bizim bugünkü inançlarımıza kaynaklık eden dönem, tarihin İslâmiyet'in doğruluğuna ve haklılığına hizmet ettiği dönemdir. İslâmiyet, Museviler gibi dağıtılmış olanların, Hıristiyanlar gibi yoksulların ve çaresizlerin değil muzafferlerin dinidir. Hicretin üzerinden 30 yıl geçmeden Sasani devleti yıkılmış, Kuzey Afrika ele geçirilmiş, İslâm orduları Pirene'lere, Orta Asya'ya, İstanbul'a dayanmıştır. Daha başından itibaren tarih tarafından haklılığı ve doğruluğu kanıtlanmış olan muzaffer dinin gururlu fatihleri olmak, Müslümanların sahip olduğu tarih bilincini bir üstünlük duygusu haline getirmiştir. Avrupa'nın koyu bir cehalet içinde yüzdüğü karanlık çağlar boyunca İslâm toplumlarının geliştirdiği bilim ve kültür bu üstünlükten beslenmişti. Bugün karşı karşıya gelen Müslüman dünya ile Hıristiyan ve Yahudî tarafları, farklı tarih bilinçlerine sahip taraflar olarak da görebiliriz. Müslümanlar üstünlüklerini inandıkları dinle birlikte yaşadıkları tarihten almaktadır. Hıristiyan ve Yahudi olmanın böyle bir ayrıcalığı yoktur. Bir Müslüman tarihteki üstünlüğünü diniyle elde etmiştir; diğerleri başka şeylerle. Öyleyse bir Müslüman'ın dünya üzerinde üstünlüğünü ona yeniden kazandıracak olan tek mesnet yine dini olabilir. Tarih boyunca, kriz anlarında ortaya çıkan refleksler bize bu üstünlüğü nakletmektedir.
15 asırlık İslâm tarihi boyunca muzaffer olanlar, yani Müslümanlar üç büyük tehdit ile karşılaştılar. Bunlardan ilki, İ slâm dünyasını 9. asırdan itibaren allak bullak eden Yunan felsefesidir. Müslümanlar bu depremden güçlü bir medeniyet ortaya çıkarmayı başarmışlar ve sağlam bir bünyeye kavuşmuşlardır. İbn Sina'nın, El Kindi'nin, İbn Rüşd'ün Batı'ya da uzun yıllar hükmeden otoritesi bu başarıyı temsil eder. İkinci büyük tehdit Doğu'dan gelmiş, Moğol istilası, İslâm coğrafyasını mecazi değil somut bir yangın yerine çevirmiştir. Vahşi Moğol sürülerinin şiddeti o kadar yıkıcı olmuştur ki, siyasî birlik tamamıyla ortadan kalkmıştır. Bu kriz de sosyal bünyenin sağlamlığı ile atlatılmış, istilacılar İslâm kültürünün gücü ile İslamlaştırılmış ve eritilmiştir. Mevlana ve Yunus'un sardığı yaralarla tarihin en ihtişamlı ve iddialı gücü olan Osmanlı tarih sahnesine çıkmış ve "muzaffer din" iddiasını önce Roma'nın başkenti olan İstanbul'a sonra Orta Avrupa'ya kadar taşımıştır.
Üçüncü tehdit 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve İslâm dünyasını, sömürge yönetimleri altına sokan Batı tehdididir. Batı'nın askerî üstünlüğünün arkasında ilim, teknik, sosyal organizasyon birikimi ve yeteneği vardır. Aynı yıllarda İslâm dünyası hem kültür, hem de siyasî bünye olarak zayıflamıştır. Bağımsız devlet olarak ortada bir İran bir de Osmanlı Devleti kalmıştır. Yine de Batı işgaline karşı inanılmaz bir direniş ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın sömürge tarihi, Batılı işgalcilere karşı neredeyse yegane direnişin Müslümanlardan geldiğini nakletmektedir. Bu direnişin arkasında da, muzaffer dinin olgunlaştırdığı tarih bilinci bulunmaktadır.
Hegemonyanın zaafları...
İslâm tarihi boyunca tartışmalı olan hilafet itibarının zirvesine bu yıllarda çıkar. Küçük bir sahne: Ertuğrul Gemisi'nin, Japonya seyahati Güney Asya'da İslâmî uyanışta önemli bir rol oynar. Hindistan'ın Bombay Limanı'na uğradığı zaman, günler öncesinden limana gelmiş büyük bir kalabalık, gemiye çıkmak için birbirini çiğnemektedir. Mesele, Hintli Müslümanların "ahir ömürlerinde Müslüman toprağı sayılan gemide iki rekat namaz kılma arzusu"dur. İslâm tarihinin en zor ve en karanlık dönemi bu dönemdir. Bağımsızlıklarını, onurlarını velhasıl bütün üstünlüklerini kaybeden Müslümanlar, bugün hâlâ bu dönemde inşa edilmiş bir tarihin içinde yaşıyorlar. Bu tarih aynı zamanda, İslâmiyet'in anti-emperyalist, anti-sömürgeci bir direniş ideolojisine dönüştürüldüğü dönemdir. İki dünya savaşı, aynı zamanda sömürgelerin yeniden paylaşımı savaşlarıdır. Bu savaşlar sömürgeciliğin tasfiyesini de beraberinde getirmiştir. İslâm ülkeleri bağımsızlıklarına, yani onurlarına yeniden kavuştukları zaman arkalarında zengin bir direniş mirası da kalmıştır.
Ortadoğu, bunun ötesinde İslâm dünyası, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp, İki Dünya Savaşı arasında fasılaya uğrayan tarihin yeni bir safhasına adım atıyor. Fasıla Soğuk Savaş yılları ve arkasından gelen belirsizlik dönemi idi. Şimdi Amerikan hegemonyasının dünya üzerine inşa edildiği yer Ortadoğu coğrafyası. Hatırlamamız gereken önemli ayrıntılardan biri, Müslümanların 19. asrın karanlık dönemini kendi güçlerinden çok Batı dünyasının iç çelişkileri ile aşmış olmalarıdır. Birbiriyle rekabet eden Batılı güçler, Müslümanlara soluk alabilecekleri boşluklar da bırakmışlardır. Pan İslamcı ideolojinin yükselmesi, direnişin yayılması bu boşluklarda ve büyük güçlerin çelişkilerinde hayat bulmuştur. Bugünün şartları 19. yüzyıldan farklı görünüyor. Ortada, büyük güçlerin kapışması, dolayısıyla nefes alınacak boşluklar ve çelişkiler yok. Siyasî birliği temsil eden Osmanlı gibi bir güç merkezi de ortada görünmüyor. Ama başka şeyler var.
Barış gücüne asker felaket olur...
Amerika, var olan askerî gücünü kullanarak geleceğin dünyasını kuruyor ve bu işi Ortadoğu'da yapıyor. 19. yüzyılda emperyalizm çağında sömürgeler hammadde deposu ve mamul madde pazarı idi. Bugünün küreselleşme çağında, entegre olmuş dünya ekonomisi, merkezi New York ve Londra olan bir finans-kapital ağı ile işliyor. Rekabet eden güçlerin yerini tek süper gücün hegemonyası aldı. İslâm dünyasının petrol zengini bölümleri bu neo-liberal düzen ile bütünleşmiş, ayrı ve bağımsız bir irade gösteremeyecek durumdalar.
Bir bütün olarak İslâm dünyası tarihinin en parçalanmış, en kaotik dönemini yaşıyor. Hegemonya gücünü iktisatlı kullanmak için, İslâm dünyasındaki zaafları ve kaosu derinleştirmeye çalışıyor. Amerika'nın Şii dünyası ile Sünni dünya arasına koyduğu mesafeyi aşacak bir irade görünmüyor. Bir fikir ve ideal birliğine, ortak bir düşünce iklimine de rastlanmıyor.
Türkiye yol ayrımına ve kader anına yaklaşıyor. Amerikan hegemonyası, Türkiye'ye "mayın merkebi" muamelesi yapıyor. Bir asır bile geçmeden, terk ettiğimiz topraklara İsrail'in güvenliğini tesis eden BM barış gücü olarak gitmenin başka ne anlamı olabilir? ABD'nin İsrail ile elbirliği ederek itibarını beş paralık ettiği BM'nin bayrağını taşımak, kime güç kazandırır? Bölge halkı ile, Hizbullah ile kutuplaşmak Türkiye'yi nereye taşır? BM barış gücünde yer alan bir Türk askerinin maazallah cenazesinin Türkiye'ye gelmesinin siyasî yükünü kim kaldırabilir? Türkiye'nin parçalanmış İslâm dünyasının atomlarından biri haline gelmesi, bölge güvenliğine ve kendi güvenliğimize ne kazandırır? Lübnan'a gönderilecek BM barış gücü içinde yer alma meselesi, geleceğimizi toptan ipotek altına alacak bir karar anını ifade ediyor. İsrail'in Lübnan'a saldırısı nasıl Ortadoğu savaşı ise; Türkiye'nin Güney Lübnan'da koruyacağı çıkarlar da, İslâm dünyasının bir daha toparlanamayacak şekilde bileşenlerine ayrılması demek. Bu karar anı, bütün ümitlerin tükenmesi anlamına gelebilir.
19. yüzyılın direnişçileri, sivil halkı hedef almayı akıllarından bile geçirmemişti. General Gordon'un ordusunu esir alan Sudanlı Mehdi, askerlere bile ölçülü davranmıştı. Bugün terör İsrail'in Filistin ve Lübnan'da gösterdiği gibi, Irak'ta ABD gücü ile sistemli hale getirildiği gibi öfkeyi ve düşmanlığı derinleştiriyor. Hegemonyanın İslâm dünyası ile aynileşmiş bir terör imajına ihtiyacı var. Bush'un "İslâmî faşistler" gafının içinin doldurulması gerekiyor. Geleceğin devleri Çin, Hindistan; bugünün etkili aktörleri Rusya ve Avrupa, hegemonya tarafından içlerindeki Müslüman azınlıklar ile korkutuluyor. Hegemonya geleceğin dünyasını kuruyor; kurarken İslâm coğrafyasını üs, İslâmiyet'i de tehdit olarak kullanıyor.
Gücü abartmamak, zayıf durumda olanı da hafife almamak gerekir. 19. yüzyılın güçler dengesi içinde güç oyunu akıl dolu bir oyun olarak sürmüştü. Hegemonya rakibi olmadığı için, aklını test edemiyor. Amerika bugünün gücü, yarının değil. Bugünkü gücü ile yarınını kurtarma telaşında. Ve bu güç, komplo teorileri ile her taşın altında Amerika'yı arayanların zannettiği gibi zaaftan ari değil. Yüzyıl başında, ABD'nin Milletler Cemiyeti'ni sürdürememesinden başlayarak giriştiği işlerin büyük kısmı fiyasko ile sonuçlandı. II. Dünya Savaşı'nda Almanya ile Japonya'nın sonuna kadar ezilmesi hata idi. Vietnam Savaşı, Domuzlar Körfezi Çıkarması hata idi. Soğuk Savaş döneminde Arap ülkelerinin Sovyetler'in kucağına itilmesi, Irak-İran Savaşı'nda Irak'ın desteklenmesi hep hata idi. ABD'nin ezmeye çalıştığı bugünün İran yönetimi de, Şah zamanında yapılan ABD patentli hatalarla ortaya çıktı. Bu kadar çok hata yapan güç, yeni hatalara da gebedir. ABD hegemonyası ekonomik üstünlüğe dayanıyor; ekonomik üstünlük ise küresel ölçekte güçlü olan şirketlere. Bu şirketlerin Amerikan halkının ve devletinin âlî çıkarları ile kendi kârları arasında tercih yapmak zorunda kaldıkları zaman, hegemonyanın projelerinin sekteye uğrayacağını öngörmemiz gerekir.
Gücün zaafı gücüdür. Hegemonya, kendi gücü ile zaafa uğrayacak. İslâm dünyasının zaafı, halkına uzak ve yabancı yönetimler. Onun çaresi ise, İslâm halklarının kendi kaderlerine el koyması. Yaşanmış olan tarih, yeteneklerinizin asgari sınırını gösterir. Her toplumun kendinden önce gelenleri aşması, devraldığı mirasa yenilerini eklemesi mümkündür. Herkesin bir hesabı var. İnce hesaplar, kılı kırk yaran hesaplar, hassas dengelere dayanan hesaplar. Bir de Cenab-ı Hakk'ın hesabı var. Bugüne kadar yaşadığımız tarih kimin hesabının tuttuğunu bize gösteriyor. Doğru hesabın tutması için bizim de doğru hesap yapmamız, hiç olmazsa hesap yapmaya başlamamız gerekiyor.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...