Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 333 | Eylül  2006

                   

 

 


Perihan Mağden:
Eleştiri Yurtseverliğin Bir Parçasıdır.

14.08.2006/Yeni Şafak

Bu ülkede herkesin dilinde şizofreni ve Yanlış Etiketleme hakim. Adam bana 'PKKlı', 'cariye', 'eroin tüccarı', 'Amerikan uşağı' dediğinde, ne diyebilirim ki.
MEHMET GÜNDEM
Huzurumuz kaçmalı…
Şuursuz kalabalıkların akıllarından idealleri, yüzlerinden tebessümleri kolayca çalınır bir ülke burası.
Öyle ki, mekanik ve insandan olma aktörleri rol çalma yarışından hiç kopmazlar.
Kalabalıklara ad konmaz burada.
Tekil tanımlamalar yoktur, çoğul gruplamalar vardır.
Vakti zamanında hayatlarına gerekli bilinç ve vicdan yüklemesini yapmadıklarından olsa gerek, "adsız kalabalıklar" kendilerinden çalınmış olan o en değerli şeyin, ideallerin ve yüzündeki geleceğin yokluğunu pek hissetmezler.
Unutulmuşluğun da derin acısını duymazlar.
Hissizlik, tepkisizlik, isteksizlik kolayca benimsenir burada.
Bir adı, bir öyküsü, bir serüveni olmayan kalabalıkların sindirilmeleri, korkutulmaları, figüranlığa razı olmaları 'teslimiyetçi' bir hayatı içselleştirilmeleri gün gün daha da kolaylaşır.
İktidar tek belirleyicidir orada..
Mekan, zaman, olaylar ve karakterleriyle yanlış kurgulanmış bir roman gibidir bu ülke. Kurumlar ve aktörler gerçek rollerinin dışına kaçar sürekli.
"Makul çoğunluk" değil bu kalabalığın karşılığı.
İçimizden birileri kalabalığa ters koşup üzerine üzerine giderek "artık hayatlarınız çalınmasın, iradeniz iptal edilmesin, vicdanınız bir kere daha öldürülmesin" diye haykırarak onları bir büyük hipnozdan uyandırmaya çabalarsa elbette bunun bir bedeli vardır.
Ben yazarın mevcudiyetinin gereği olarak görürüm, toplumunun "huzurunu kaçırmayı." Huzuru kaçmayan toplumların gerçek adı sadece kalabalıklardır. Onlar yalancı bir huzurla avutulurlar.
Yazar "huzur" kaçırmalı ki, arayış sürüp gitsin, insanın yüzünde parlasın idealleri.
İşte yazar Perihan Mağden'le huzur kaçırmaya dönük bir söyleşi…
* * *
Vicdani red bir insan hakkıdır, yazınız sonrasında Genelkurmay'ın talebiyle hakkınızda dava açıldı ve yargılandınız. Mahkemeye gidip gelirken yolunuza serilen tepkiler, atılan sloganlar size 'yeni' şeyler öğretmiş olmalı…
12 Eylül öncesi üniversitede yaşadığımız şeylerin benzerini 2006 Türkiye'sinde yaşamak maziden düşen bir kâbus gibiydi. Yoğunlaştırılmış olarak kendimin hedefte olduğu bir şey yaşadım. Siz vicdani reddi savunuyorsunuz, size "eroin tüccarı" deniliyor. Burası çok demagoji üzerini kurulu bir toplum. Yanlış Etiketleme Sanayi A.Ş. diye bir ifadem var. Bu ülkede herkesin dilinde şizofreni ve Yanlış Etiketleme hakim. Kafası hep karışık bir şizofrenle baş edebilir misiniz. Adam bana "PKK'lı", "cariye", "eroin tüccarı", "Amerikan uşağı" dediğinde, küfrettiğinde ne diyebilirim ki. İnsanın içinden siniri bozulup sırıtmak geliyor… Mahkemede öyle şoke oldum ki hiçbir şey hissetmedim. Üzerine ışık tutulmuş tavşan gibiydim. İsmimi haykırdıklarında o isim benim değildi sanki. Kötü bir tiyatro temsilinin ortasına düşmüş gibiydim.
12 Eylül'den 2006 AB müzakere sürecine… Vitrin değişse de öz aynı mı?
Ben Türkiye ile ilgili bir tabir kullanıyorum; 1'in kare kökü 1'dir.
Mahkemede nasıl bir savunma yaptınız?
Yazdıklarım, yanlış bulduğum şeylerin eleştirisidir ve bu da yurt severliğin bir parçasıdır. Eğer bunun cezası olacaksa elim taşın altındadır, cezamı seve seve çekerim.
"Her Türk asker doğmaz" demek de bir yurtseverlik mi?
Evet… Nasıl ki bir insan balet, narenciye üreticisi, kaportacı, fizikçi, baraj mühendisi… olarak doğmazsa asker olarak da doğmaz. Ama Türkler için asker doğmak sanki "genetik" bir haslet… Bu normal bir şey değil. Bir ulus bunu istememeli, çünkü bu imkansız.
Militarizmin tavana vurduğu nokta mı burası?
Türkler aşırı militarist. Buna ben de dahilim. Normalleşmeye ihtiyacımız var.
Evet ama normalleşemiyoruz. Bu bir temenni mi?
Olabilir bir şey. Türklerin militaristlikten kurtulmaya herkesten daha fazla ihtiyacı var. Çünkü durdurulamayan bir savaş var.
Türkiye'de kurumlar, sosyal katmanlar arasında da iktidar savaşı var. Herkes ötekinin rolünü çalma çabasında. Yer, zaman, olaylar ve karakterleriyle yanlış kurgulanmış bir roman gibiyiz.. Kurumlar ve aktörler gerçek rollerinin dışına kaçıyor sık sık.. Gasp var, hayatları çalınıyor insanların. Savaş sadece cephede değil...
Statükonun efendileri, kendi güçlerinden hiçbir şekilde ödün vermek istemiyorlar. Türkiye'de güçlerin demokratik dağılımına ihtiyaç var. Hakiki bir demokrasi, belli mevkilerdeki insanların güçlerinden feragat etmelerine bağlı…
Gücünden feragat etmesi gerekenler sadece silahlı bürokrasi değil, siyasi ve sivil bürokrasi de aynı kulvarda…
Sivil bürokrasi için de aynı şey geçerli. Türkiye'de sivil bürokrasi terörü de var. Devletin her katmanında her işlem sırasında sindirilmişiz, terörize edilmişiz. Bunlar normal değil. Hiçbirimiz vatandaş değiliz. Bürokrasinin, statükonun, onun bunun kölesiyiz. Bizim haklarımız, onların hakları nerede başlıyor, nerede bitiyor bunlar hep güç sahiplerinin lehine muğlak tutuluyor. Bizim hiç gücümüz, hakkımız yok. Türkiye'de vatandaşa verilen mesaj bu.
Bizim entelektüeller, yazarlar, toplum lehine bu kaygıları paylaşıyorlar mı?
80 öncesinde solcu olanlarda bir metal yorgunluğu var. Bezmişler, biz bu filmi çok gördük hissi var. Gençlerin politize olmaları gerekiyor. Bir çok muhalif hareket gerekli, ama çıkmıyor. 12 Eylül'ün eseridir bunlar. İnsanın telleri kesilmiş. Entelektüellik, politiklik, vicdan sahibi olmak, sorumluluk sahibi olmak kötülenmiş. İnsanlar korkup sinmişler. Çocuklarını da apolitik yetiştirmişler. 80'de yemişiz darbeyi. Bu kadar insan öldü, binlercesi hapiste süründü. Mesele şu; Yunanistan darbeyi yapanları hapse attı. Bizimki Marmaris'te resim yapıyor. Biz darbecileri yargılamadığımız sürece darbe travmasını atlatamayız. Yüzleşme anı var psikolojide, toplumsal travmalardan sonra da öyle.
Sistemle yüzleşmedik, ama siz Şemdinli'yi bir dönüm noktası, belki de bir yüzleşme anı olarak görenlerdensiniz…
Öyle görmek istedim. Sabah'ta dizi yaptım. Bu tarihi bir fırsat dedim. Susurluk'ta büyük bir toptu. Topun ayağa geldiği anlar vardır ya, kaleci de öbür köşededir, dokunsan gol olacak. Susurluk'ta, Şemdinli'de öyleydi, top ayağa gelmiş ve kale boştu. Türkiye'de birtakım şeyler değişmeden top ne kadar ayağa da gelse o gol atılmayacak, bunu anladım artık. Çünkü biz felç olmuşuz, o büyük fırsatlar inanılmaz derecede ayağımıza dolandı. Düşünsenize bir savcı görevinden alındı.
Cumhurbaşkanı Sezer sizi resepsiyona davet etmiş. Gittiğinizde Sedat Ergin, "Bak seni kiminle tanıştıracağım" diye birinin yanına götürmüş.
Çankaya'ya ilk ve son defa davet edildim. Neden davet edildim, sonra neden davet edilmedim bilemiyorum… Orada tanıştırıldım Yaşar Büyükanıt'la.
Paşayla ne konuştunuz orada?
Yaşar Bey mi, Sn. Büyükanıt mı, Paşam mı, ne dedim bilmiyorum. Beni yazılarımdan tanıyor olmalı, ateşli bir tartışmanın ortasına yuvarlandık. "Türklerin temel meselesi Askeriye'ye aşırı bağımlılık meselesidir. Yani tek tek bizler aşırı militaristiz. Azaltılması gereken hissiyat budur" dedim. O da "Sizinle bu mevzuu 24 saat tartışmak isterim" dedi.
'24 saat direnirim' demek mi bu?
Sizi o sürede ikna ederim demek her halde. Ne anlama geldiğini tam bilmek için Mesut Yılmaz olmak gerekiyor… Büyük harfle Askeriye Akseriye diyerek Askeriye'ye gönül vermemiş çok az köşe yazarı var Türkiye'de. Bağlılar…
Bağlılığı hiyerarşik anlamda mı kullanıyorsunuz?
Her anlamda kullanıyorum, psikolojik, hiyerarşik, sosyolojik...
Bir hukuk sistemi ki, savcı meslekten atılıyor, yazarlar düşüncelerinden dolayı yargılanıyorlar, üstelik düşmüş davalar üzerine yaptıkları yorumlardan, "yargıyı etkile-meye teşebbüsten" adliye koridorlarını aşındırıyorlar..
Başımıza bela yeni maddeler yaratıldı. "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" falan. Diyorlar ki; sen adil yargılamayı etkilemiyor olabilirsin, ama sen teşebbüs ediyorsun… Elbette ki ben bilmem kaç yıldır süren (Pınar Selek davasında olduğu gibi), demokratik hak ve hürriyetleri ilgilendiren bir dava üzerine görüşlerimi açıklayacağım. Bu benim görev tanımıma da giriyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı'nın görüş açıklaması görev tanımına giriyor mu?
KKK, Şemdinli davasıyla ilgili, savcı iddianamede ismini geçirdiği diye "giderim kendi avukatım kendim olurum" şeklinde keskin beyanatlar verdi. 288'e girmesi gereken varsa o Büyükanıt'tır. Çünkü, Büyükanıt mı bu toplumda "adil yargılamayı etkileme" gücüne sahip, yoksa ben mi? Güçlerin orantısızlığı söz konusu. Bir yazarla ilgili sen onun bunun hakkının peşinde koşacağına kendi hakkının peşinde koşşana... Genelkurmay'ın suç duyurusunda bile 288'e girer. Çünkü Genelkurmay'ın Türkiye'de o kadar orantısız gücü var ki, her şeyin üstünde, adeta bir kadiri mutlak.. Genelkurmay bir yazar hakkında suç duyurusunda bulanacak da bir savcı o davayı açmayacak... Buna kim imkan görüyorsa, o naiftir, gerzektir.
Büyükanıt için, "Şemdinli davasını etkiledi. Peki o niye yargılanmıyor" diye sordunuz. Bunu sorarken Büyükanıt'ın yargılanabileceğine ihtimal verdiniz mi?
Türkiye'de öyle bir ihtimal yok. Geçiniz, Milli Savunma Bakanlığı'nın bütçesini denetleme yetkisi milletvekillerinde yok. Buyurun buradan yakın… Arada bir profesyonel ordudan söz açılır. Büyükanıt da %30 küçülteceğim buyurdu. Hükümetten birisi, "Bir karar alınması lazım" dedi. Hükümet, Askeriye'nin gücü karşısında o kadar işlevsiz ki, onlar da benim için Şemdinli kadar büyük bir düş kırıklığıdır. AKP'den bu kadar güçsüz bir performans beklemi-yordum. Askeriye'nin umurunda değil hükümet. Askeriye kadiri mutlak pozisyonunu her hafta ispatlıyor bu ülkede.
Bu zeminde, bu ilişkiler ağında, bu aktörler içinde, bu hukuk sisteminde gerçek yazarlık ne kadar mümkün?
Çok zor. Her tür düşünce hürriyetini engelleyici bir toplumdan söz ediyoruz burada. AB dayatıyor olsa da Türkiye çok açık göz, adamı suya götürür susuz getirir ya… AB uyum yasaları diye yaptığı düzenlemeler arasına düşünce hürriyetini kısıtlamak temel göreviymiş gibi 'mayın maddeler' sıkıştırıyor. Bekliyor ki AB de çakmaz. Ama çakıyorlar. Birbiri ardına davalar açılıyor. Bu ülkede yazar olmak nasıl hoş bir şey olabilir ki..
Yazılarınızda muziplik ve gerginlik iç içe. Okurken üsluptan mı, konudan ama insan geriliyor...
Çabuk yazarım ve yazarken gerilmem. Ama ben hep gerginim, o yansıyor olabilir. İnsanları germeyen bir sürü yazar var Türkiye'de. Tavsiyem benim yazılarımı okumasınlar.
Bence yazarın işlevlerinden birisi toplumun huzurunu kaçırmak olmalı. Çünkü küçük ve boş şeylerle avunan toplumlar yalancı bir huzurla uyuşmuş durumdalar.
Doğru… Kolay değildir toplumun huzurunu kaçırmak.
Arızalı değilim ama arıza var
Kendinde az da olsa 'arıza' hissetmeyen birisi toplumun huzurunu kaçırabilir mi?
Kendimde arıza hissetmiyorum, ama toplumda arıza var ve bunu üzerimde hissediyorum. Komşumla kavga etmiyorum. Genelkurmay'la kavga etmek bence bu ülkede gerekli bir şey.
"Arızaya" da pozitif anlam yüklüyorum…
Havaalanında gördüm, çok ünlü bir kadın gazeteci havaalanındaki temizlikçi kadın tuvalette sigara içti diye onunla öyle kavga ediyor ki, kinle bağırıp çağırıyor, terörize ediyor, yukarıdan bakıyor… Güçlü olana yaltaklanıp güçsüz olanı eziyor Türkler. Sınıfsal bir kaygım olmadı kavga ederken. Bakkalımla, otopark bekçisiyle kavga etmedim. Ama bir savcının görevinden alınması beni çok sinirlendirebiliyor.
Gelişmemiş toplumlarda davranışları belirleyen ilkelerden önce güç gelir…
Ertuğrul Özkök kalktı "biat toplumu", "dinci basın" şunu dedi bunu dedi diye yazdı. Ya dinime küfreden bari Müslüman olsa. Sen "biat toplumu"nun baş ideologusun. Senden daha fazla "biat" ideolojisine abone olmuş, onu yayan ve vaizliğini yapan bir adam yokken bunu yazabiliyorsun. Türklerin güçle ilişkisini son derece korkunç buluyorum. Herhalde bu ilkokulla başlıyor, Askeriye'de pekiştiriliyor. Alacak, 18 yaşındaki çocuğun ruhunu kıracak. "Kürtlere diş fırçalamayı, okuma yazmayı askerde öğrettik" diyecek. Yapma, MEB'in işini sen niye üstüne alıyorsun?
"İçimdeki şiddeti kontrol etmek için evimden çıkmadığım zamanlar da olmuyor" cümlesi sizin…
Tuvaletçi kadına bağıran burjuva kadınına çok büyük kin duyabiliyorum. Bana ne diyemiyorum. Çok eskiden, otobüsle gelip giderken bir adamın elle tacizine uğradım, çok korktum, sindim, sesim çıkmadı. Otobüsten inince düşündüm; "Sen onun bunun hakkının peşinde koşacağına kendi hakkının peşinde koşsana."
Korkunuz var mı, hedef gösterildiğinizi düşündüğünüz oluyor mu?
Hayır, ama duruşmama Danıştay saldırısına karışanlardan birinin gelmesi tesadüfi olamaz. Adam, "ben terör uzmanıyım, Ortadoğu üzerine yazıyorum" diyor. Ben Filistin veya İsrail'le ilgili bir konuda yargılanmıyorum ki…
Büyükanıt'ın Genelkurmay başkanı olmasının size verdiği bir mesaj var mı?
Ben "kodum mu oturturum" diyen bir Genelkurmay Başkanı istiyordum, kavuştum…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...