|

Perihan Mağden:
Eleştiri Yurtseverliğin Bir Parçasıdır.
14.08.2006/Yeni Şafak
Bu ülkede herkesin dilinde şizofreni ve Yanlış Etiketleme hakim. Adam
bana 'PKKlı', 'cariye', 'eroin tüccarı', 'Amerikan uşağı' dediğinde, ne
diyebilirim ki.
MEHMET GÜNDEM
Huzurumuz kaçmalı…
Şuursuz kalabalıkların akıllarından idealleri, yüzlerinden tebessümleri
kolayca çalınır bir ülke burası.
Öyle ki, mekanik ve insandan olma aktörleri rol çalma yarışından hiç
kopmazlar.
Kalabalıklara ad konmaz burada.
Tekil tanımlamalar yoktur, çoğul gruplamalar vardır.
Vakti zamanında hayatlarına gerekli bilinç ve vicdan yüklemesini
yapmadıklarından olsa gerek, "adsız kalabalıklar" kendilerinden çalınmış
olan o en değerli şeyin, ideallerin ve yüzündeki geleceğin yokluğunu pek
hissetmezler.
Unutulmuşluğun da derin acısını duymazlar.
Hissizlik, tepkisizlik, isteksizlik kolayca benimsenir burada.
Bir adı, bir öyküsü, bir serüveni olmayan kalabalıkların sindirilmeleri,
korkutulmaları, figüranlığa razı olmaları 'teslimiyetçi' bir hayatı
içselleştirilmeleri gün gün daha da kolaylaşır.
İktidar tek belirleyicidir orada..
Mekan, zaman, olaylar ve karakterleriyle yanlış kurgulanmış bir roman
gibidir bu ülke. Kurumlar ve aktörler gerçek rollerinin dışına kaçar
sürekli.
"Makul çoğunluk" değil bu kalabalığın karşılığı.
İçimizden birileri kalabalığa ters koşup üzerine üzerine giderek "artık
hayatlarınız çalınmasın, iradeniz iptal edilmesin, vicdanınız bir kere
daha öldürülmesin" diye haykırarak onları bir büyük hipnozdan
uyandırmaya çabalarsa elbette bunun bir bedeli vardır.
Ben yazarın mevcudiyetinin gereği olarak görürüm, toplumunun "huzurunu
kaçırmayı." Huzuru kaçmayan toplumların gerçek adı sadece
kalabalıklardır. Onlar yalancı bir huzurla avutulurlar.
Yazar "huzur" kaçırmalı ki, arayış sürüp gitsin, insanın yüzünde
parlasın idealleri.
İşte yazar Perihan Mağden'le huzur kaçırmaya dönük bir söyleşi…
* * *
Vicdani red bir insan hakkıdır, yazınız sonrasında Genelkurmay'ın
talebiyle hakkınızda dava açıldı ve yargılandınız. Mahkemeye gidip
gelirken yolunuza serilen tepkiler, atılan sloganlar size 'yeni' şeyler
öğretmiş olmalı…
12 Eylül öncesi üniversitede yaşadığımız şeylerin benzerini 2006
Türkiye'sinde yaşamak maziden düşen bir kâbus gibiydi. Yoğunlaştırılmış
olarak kendimin hedefte olduğu bir şey yaşadım. Siz vicdani reddi
savunuyorsunuz, size "eroin tüccarı" deniliyor. Burası çok demagoji
üzerini kurulu bir toplum. Yanlış Etiketleme Sanayi A.Ş. diye bir ifadem
var. Bu ülkede herkesin dilinde şizofreni ve Yanlış Etiketleme hakim.
Kafası hep karışık bir şizofrenle baş edebilir misiniz. Adam bana "PKK'lı",
"cariye", "eroin tüccarı", "Amerikan uşağı" dediğinde, küfrettiğinde ne
diyebilirim ki. İnsanın içinden siniri bozulup sırıtmak geliyor…
Mahkemede öyle şoke oldum ki hiçbir şey hissetmedim. Üzerine ışık
tutulmuş tavşan gibiydim. İsmimi haykırdıklarında o isim benim değildi
sanki. Kötü bir tiyatro temsilinin ortasına düşmüş gibiydim.
12 Eylül'den 2006 AB müzakere sürecine… Vitrin değişse de öz aynı mı?
Ben Türkiye ile ilgili bir tabir kullanıyorum; 1'in kare kökü 1'dir.
Mahkemede nasıl bir savunma yaptınız?
Yazdıklarım, yanlış bulduğum şeylerin eleştirisidir ve bu da yurt
severliğin bir parçasıdır. Eğer bunun cezası olacaksa elim taşın
altındadır, cezamı seve seve çekerim.
"Her Türk asker doğmaz" demek de bir yurtseverlik mi?
Evet… Nasıl ki bir insan balet, narenciye üreticisi, kaportacı, fizikçi,
baraj mühendisi… olarak doğmazsa asker olarak da doğmaz. Ama Türkler
için asker doğmak sanki "genetik" bir haslet… Bu normal bir şey değil.
Bir ulus bunu istememeli, çünkü bu imkansız.
Militarizmin tavana vurduğu nokta mı burası?
Türkler aşırı militarist. Buna ben de dahilim. Normalleşmeye ihtiyacımız
var.
Evet ama normalleşemiyoruz. Bu bir temenni mi?
Olabilir bir şey. Türklerin militaristlikten kurtulmaya herkesten daha
fazla ihtiyacı var. Çünkü durdurulamayan bir savaş var.
Türkiye'de kurumlar, sosyal katmanlar arasında da iktidar savaşı var.
Herkes ötekinin rolünü çalma çabasında. Yer, zaman, olaylar ve
karakterleriyle yanlış kurgulanmış bir roman gibiyiz.. Kurumlar ve
aktörler gerçek rollerinin dışına kaçıyor sık sık.. Gasp var, hayatları
çalınıyor insanların. Savaş sadece cephede değil...
Statükonun efendileri, kendi güçlerinden hiçbir şekilde ödün vermek
istemiyorlar. Türkiye'de güçlerin demokratik dağılımına ihtiyaç var.
Hakiki bir demokrasi, belli mevkilerdeki insanların güçlerinden feragat
etmelerine bağlı…
Gücünden feragat etmesi gerekenler sadece silahlı bürokrasi değil,
siyasi ve sivil bürokrasi de aynı kulvarda…
Sivil bürokrasi için de aynı şey geçerli. Türkiye'de sivil bürokrasi
terörü de var. Devletin her katmanında her işlem sırasında sindirilmişiz,
terörize edilmişiz. Bunlar normal değil. Hiçbirimiz vatandaş değiliz.
Bürokrasinin, statükonun, onun bunun kölesiyiz. Bizim haklarımız,
onların hakları nerede başlıyor, nerede bitiyor bunlar hep güç
sahiplerinin lehine muğlak tutuluyor. Bizim hiç gücümüz, hakkımız yok.
Türkiye'de vatandaşa verilen mesaj bu.
Bizim entelektüeller, yazarlar, toplum lehine bu kaygıları paylaşıyorlar
mı?
80 öncesinde solcu olanlarda bir metal yorgunluğu var. Bezmişler, biz bu
filmi çok gördük hissi var. Gençlerin politize olmaları gerekiyor. Bir
çok muhalif hareket gerekli, ama çıkmıyor. 12 Eylül'ün eseridir bunlar.
İnsanın telleri kesilmiş. Entelektüellik, politiklik, vicdan sahibi
olmak, sorumluluk sahibi olmak kötülenmiş. İnsanlar korkup sinmişler.
Çocuklarını da apolitik yetiştirmişler. 80'de yemişiz darbeyi. Bu kadar
insan öldü, binlercesi hapiste süründü. Mesele şu; Yunanistan darbeyi
yapanları hapse attı. Bizimki Marmaris'te resim yapıyor. Biz darbecileri
yargılamadığımız sürece darbe travmasını atlatamayız. Yüzleşme anı var
psikolojide, toplumsal travmalardan sonra da öyle.
Sistemle yüzleşmedik, ama siz Şemdinli'yi bir dönüm noktası, belki de
bir yüzleşme anı olarak görenlerdensiniz…
Öyle görmek istedim. Sabah'ta dizi yaptım. Bu tarihi bir fırsat dedim.
Susurluk'ta büyük bir toptu. Topun ayağa geldiği anlar vardır ya, kaleci
de öbür köşededir, dokunsan gol olacak. Susurluk'ta, Şemdinli'de öyleydi,
top ayağa gelmiş ve kale boştu. Türkiye'de birtakım şeyler değişmeden
top ne kadar ayağa da gelse o gol atılmayacak, bunu anladım artık. Çünkü
biz felç olmuşuz, o büyük fırsatlar inanılmaz derecede ayağımıza dolandı.
Düşünsenize bir savcı görevinden alındı.
Cumhurbaşkanı Sezer sizi resepsiyona davet etmiş. Gittiğinizde Sedat
Ergin, "Bak seni kiminle tanıştıracağım" diye birinin yanına götürmüş.
Çankaya'ya ilk ve son defa davet edildim. Neden davet edildim, sonra
neden davet edilmedim bilemiyorum… Orada tanıştırıldım Yaşar
Büyükanıt'la.
Paşayla ne konuştunuz orada?
Yaşar Bey mi, Sn. Büyükanıt mı, Paşam mı, ne dedim bilmiyorum. Beni
yazılarımdan tanıyor olmalı, ateşli bir tartışmanın ortasına yuvarlandık.
"Türklerin temel meselesi Askeriye'ye aşırı bağımlılık meselesidir. Yani
tek tek bizler aşırı militaristiz. Azaltılması gereken hissiyat budur"
dedim. O da "Sizinle bu mevzuu 24 saat tartışmak isterim" dedi.
'24 saat direnirim' demek mi bu?
Sizi o sürede ikna ederim demek her halde. Ne anlama geldiğini tam
bilmek için Mesut Yılmaz olmak gerekiyor… Büyük harfle Askeriye Akseriye
diyerek Askeriye'ye gönül vermemiş çok az köşe yazarı var Türkiye'de.
Bağlılar…
Bağlılığı hiyerarşik anlamda mı kullanıyorsunuz?
Her anlamda kullanıyorum, psikolojik, hiyerarşik, sosyolojik...
Bir hukuk sistemi ki, savcı meslekten atılıyor, yazarlar düşüncelerinden
dolayı yargılanıyorlar, üstelik düşmüş davalar üzerine yaptıkları
yorumlardan, "yargıyı etkile-meye teşebbüsten" adliye koridorlarını
aşındırıyorlar..
Başımıza bela yeni maddeler yaratıldı. "Adil yargılamayı etkilemeye
teşebbüs" falan. Diyorlar ki; sen adil yargılamayı etkilemiyor
olabilirsin, ama sen teşebbüs ediyorsun… Elbette ki ben bilmem kaç
yıldır süren (Pınar Selek davasında olduğu gibi), demokratik hak ve
hürriyetleri ilgilendiren bir dava üzerine görüşlerimi açıklayacağım. Bu
benim görev tanımıma da giriyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı'nın görüş açıklaması görev tanımına giriyor mu?
KKK, Şemdinli davasıyla ilgili, savcı iddianamede ismini geçirdiği diye
"giderim kendi avukatım kendim olurum" şeklinde keskin beyanatlar verdi.
288'e girmesi gereken varsa o Büyükanıt'tır. Çünkü, Büyükanıt mı bu
toplumda "adil yargılamayı etkileme" gücüne sahip, yoksa ben mi?
Güçlerin orantısızlığı söz konusu. Bir yazarla ilgili sen onun bunun
hakkının peşinde koşacağına kendi hakkının peşinde koşşana...
Genelkurmay'ın suç duyurusunda bile 288'e girer. Çünkü Genelkurmay'ın
Türkiye'de o kadar orantısız gücü var ki, her şeyin üstünde, adeta bir
kadiri mutlak.. Genelkurmay bir yazar hakkında suç duyurusunda bulanacak
da bir savcı o davayı açmayacak... Buna kim imkan görüyorsa, o naiftir,
gerzektir.
Büyükanıt için, "Şemdinli davasını etkiledi. Peki o niye yargılanmıyor"
diye sordunuz. Bunu sorarken Büyükanıt'ın yargılanabileceğine ihtimal
verdiniz mi?
Türkiye'de öyle bir ihtimal yok. Geçiniz, Milli Savunma Bakanlığı'nın
bütçesini denetleme yetkisi milletvekillerinde yok. Buyurun buradan
yakın… Arada bir profesyonel ordudan söz açılır. Büyükanıt da %30
küçülteceğim buyurdu. Hükümetten birisi, "Bir karar alınması lazım" dedi.
Hükümet, Askeriye'nin gücü karşısında o kadar işlevsiz ki, onlar da
benim için Şemdinli kadar büyük bir düş kırıklığıdır. AKP'den bu kadar
güçsüz bir performans beklemi-yordum. Askeriye'nin umurunda değil
hükümet. Askeriye kadiri mutlak pozisyonunu her hafta ispatlıyor bu
ülkede.
Bu zeminde, bu ilişkiler ağında, bu aktörler içinde, bu hukuk sisteminde
gerçek yazarlık ne kadar mümkün?
Çok zor. Her tür düşünce hürriyetini engelleyici bir toplumdan söz
ediyoruz burada. AB dayatıyor olsa da Türkiye çok açık göz, adamı suya
götürür susuz getirir ya… AB uyum yasaları diye yaptığı düzenlemeler
arasına düşünce hürriyetini kısıtlamak temel göreviymiş gibi 'mayın
maddeler' sıkıştırıyor. Bekliyor ki AB de çakmaz. Ama çakıyorlar.
Birbiri ardına davalar açılıyor. Bu ülkede yazar olmak nasıl hoş bir şey
olabilir ki..
Yazılarınızda muziplik ve gerginlik iç içe. Okurken üsluptan mı, konudan
ama insan geriliyor...
Çabuk yazarım ve yazarken gerilmem. Ama ben hep gerginim, o yansıyor
olabilir. İnsanları germeyen bir sürü yazar var Türkiye'de. Tavsiyem
benim yazılarımı okumasınlar.
Bence yazarın işlevlerinden birisi toplumun huzurunu kaçırmak olmalı.
Çünkü küçük ve boş şeylerle avunan toplumlar yalancı bir huzurla uyuşmuş
durumdalar.
Doğru… Kolay değildir toplumun huzurunu kaçırmak.
Arızalı değilim ama arıza var
Kendinde az da olsa 'arıza' hissetmeyen birisi toplumun huzurunu
kaçırabilir mi?
Kendimde arıza hissetmiyorum, ama toplumda arıza var ve bunu üzerimde
hissediyorum. Komşumla kavga etmiyorum. Genelkurmay'la kavga etmek bence
bu ülkede gerekli bir şey.
"Arızaya" da pozitif anlam yüklüyorum…
Havaalanında gördüm, çok ünlü bir kadın gazeteci havaalanındaki
temizlikçi kadın tuvalette sigara içti diye onunla öyle kavga ediyor ki,
kinle bağırıp çağırıyor, terörize ediyor, yukarıdan bakıyor… Güçlü olana
yaltaklanıp güçsüz olanı eziyor Türkler. Sınıfsal bir kaygım olmadı
kavga ederken. Bakkalımla, otopark bekçisiyle kavga etmedim. Ama bir
savcının görevinden alınması beni çok sinirlendirebiliyor.
Gelişmemiş toplumlarda davranışları belirleyen ilkelerden önce güç gelir…
Ertuğrul Özkök kalktı "biat toplumu", "dinci basın" şunu dedi bunu dedi
diye yazdı. Ya dinime küfreden bari Müslüman olsa. Sen "biat toplumu"nun
baş ideologusun. Senden daha fazla "biat" ideolojisine abone olmuş, onu
yayan ve vaizliğini yapan bir adam yokken bunu yazabiliyorsun. Türklerin
güçle ilişkisini son derece korkunç buluyorum. Herhalde bu ilkokulla
başlıyor, Askeriye'de pekiştiriliyor. Alacak, 18 yaşındaki çocuğun
ruhunu kıracak. "Kürtlere diş fırçalamayı, okuma yazmayı askerde
öğrettik" diyecek. Yapma, MEB'in işini sen niye üstüne alıyorsun?
"İçimdeki şiddeti kontrol etmek için evimden çıkmadığım zamanlar da
olmuyor" cümlesi sizin…
Tuvaletçi kadına bağıran burjuva kadınına çok büyük kin duyabiliyorum.
Bana ne diyemiyorum. Çok eskiden, otobüsle gelip giderken bir adamın
elle tacizine uğradım, çok korktum, sindim, sesim çıkmadı. Otobüsten
inince düşündüm; "Sen onun bunun hakkının peşinde koşacağına kendi
hakkının peşinde koşsana."
Korkunuz var mı, hedef gösterildiğinizi düşündüğünüz oluyor mu?
Hayır, ama duruşmama Danıştay saldırısına karışanlardan birinin gelmesi
tesadüfi olamaz. Adam, "ben terör uzmanıyım, Ortadoğu üzerine yazıyorum"
diyor. Ben Filistin veya İsrail'le ilgili bir konuda yargılanmıyorum ki…
Büyükanıt'ın Genelkurmay başkanı olmasının size verdiği bir mesaj var mı?
Ben "kodum mu oturturum" diyen bir Genelkurmay Başkanı istiyordum,
kavuştum… |