Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 333 | Eylül  2006

                   

 

 


Muharrem Şener/ İZMİR

SORU 1: Maide 6. ayette "Namaz için kalktığınız zaman yüzünüzü ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın ve başınızı meshedin ve ayaklarınızı da topuklarınıza kadar… ve su yoksa bulamazsanız avuçlarınızı temiz bir toprağa-yere vurarak yüzünüzü ve ellerinizi onunla meshedin" ayeti her vakit mi abdesti gerektiriyor? Zaman zaman aynı abdestle iki namaz kıldığımız günler oldu. Bunun hükmü nedir?

CEVAP 1: Ayette verilen ruhsatı ve sınırlarını anlamak için yeniden okuyalım:
"Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da… Eğer cünüp oldunuz ise, temizlenin (boy abdesti alın). Hasta, yahut yolculukta iseniz veya biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz." (5/6)
Ayette geçen "Namaz kılmaya kalktığınızda" ifadesine bakarak namaz için her kalkıldığında abdest almanın gerekli olduğu gibi bir anlam çıkartılabilir. Zira zahiriler böyle de anlamışlardır. Peygamberimiz ilk dönemde böyle uygulamış; arkadaşları da buna şahit olmuşlardır. Ancak Mekke'nin fethi günü Peygamberimiz bir abdestle beş vakit namazı kılmıştır. Hz. Ömer: "Ya Rasulallah bugüne kadar yapmadığınız bir şey yaptınız" deyince, "Bilerek yaptım ya Ömer" buyurmuştur. Böylece bunun caiz olduğunu da göstermiştir. Bugüne kadar da zahirilerin dışındaki alimlerin ekserisi bu görüşü tercih etmişlerdir.
Bu konuda asıl olan abdestin nasıl alınacağı ile ilgili bilgi ayetin devamında verildiği gibi, hangi hallerde bozulacağı ile ilgili malumatta verilmektedir ki, hades'in vukuu ile yenilenmesi gerekmektedir. Buna bağlı olarak suyun bulunmadığı veya suyu kullanmaya mani bir durumun olması halinde Allah'tan bir kolaylık olarak bahşedilen teyemmüm'ün yapılması istenmektedir. Bu da aynen abdest ve gusül için ve hades'ten temizlenmek niyetiyle yapılmaktadır. Aynen abdestle yapmamız gereken her ibadeti teyemmümle de aynı şekilde ve aynı miktarda birden fazla vakitte yapabiliriz. Ancak abdesti ve guslü bozan her şey teyemmümü de bozar. Ayrıca bizi teyemmüm etmeye götüren sebep ortadan kalkmış ise teyemmümle aldığımız abdest veya gusül de bozulur. Asıl olan su ile temizliğimizi yapmamız gerekir. Fakat teyemmümle yaptığımız ibadetlerimizi yinelememiz gerekmez.
"Namaza kalktığınızda abdest alın" emrini, ifadenin zahirine bakarak yalın bir halde alacak olursak, her namaza kalktığımızda abdest almamız ve oturmadan namaza durmamız gerekir. Abdest aldıktan sonra oturursak, namaza kalktığımız da yeniden abdest almamız gerekir, çünkü ayetteki ifade "namaza kalktığınızda" şeklindedir. Bunu ise zahiriler bile uygulamamışlardır. Bundan da anlaşılıyor ki, ayetin kastı namazı abdestle kılın demektir. Her defasında abdest alın teyemmüm edin anlamına gelmemektedir. Abdesti bozan bir hal vuku bulmadığı sürece bu abdest ve teyemmümle namazlarımızı kılmaya devam ederiz.

SORU 2: Şeytan varlık mı yoksa nefis (heva ve heves) mi? Adem'in ayağını kaydıran İblis ile Şeytan aynı kavram mı?

CEVAP 2: Şeytan'ın varlığı veya yokluğu konusu bazı insanların dillerine doladığı bir mevzu haline getirilmiştir. Bu tabiatı itibariyle gaybi bir konudur. Gaybi konularda bizim kabulümüz olan genel anlayış, gaybin sahibince verilen bilgi ile yetinmektir. Haddimizi bilip bize verilen bilgiye tabi olmalıyız. Bu pencereden Kur'an'a baktığımızda iki tür varlıktan bahsedildiğini görüyoruz:
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım." (51/56) "O, (Allah, Rahman, Yaratıcı) insanı pişmiş çamura benzeyen kuru balçıktan yaratmış; Cinleri de öz bir alevden yaratmıştır."(55/14-15)
Burada iki ayrı nesneden yaratılan iki varlıktan bahsedilmektedir. İnsan ve cin. Sorumlulukları aynı, fakat yaratıldıkları madde farklı. Bu nedenle de cinler, insan için gözle görülmeyen bir özelliğe sahiptirler. Bahsini ettiğiniz İblis veya Şeytan, genel olarak Kur'an'da insan tabirinin kullanıldığı gibi bir cinsin adı olan 'cin'lerdendir. Cin ifadesi dumansız ateşten yaratılan varlığın adıdır. Aynen çamurdan yaratılan varlığa insan denildiği gibi. Ateşten yaratılana da 'cin' denilmektedir.
"Meleklere : 'Adem'e secde edin' demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmişlerdi.O, Cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz beni bırakıp onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine zulmedenler için bu ne kötü bir tercihtir."(18/50)
“Andolsun ki, biz cinlerden ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır onlarla anlamazlar; gözleri vardır onlarla görmezler; kulakları vardır onlarla işitmezler; onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. İşte asıl gafiller onlardır."(7/179)
Yine ayetten anlaşılan odur ki, İblis cin soyundan veya cin türünden olan birinin özel ismidir; aynen insan cinsinin atası olan Adem (as) gibi. (18/50) "Şeytan" veya şeytanlar ise: Haktan uzak olan, uzaklaştırılan anlamında İblis'e ve İblis gibi haktan yüz çevirenlere verilen bir sıfattır. Bunun özel bir isim olmayıp varlıkların genel anlayış ve kabullerine göre aynı düşünceye sahip olanlara verilen bir sıfat oluşunu 2/102'de görüyoruz. Süleyman’ın (as) hükümranlığı hakkında haktan uzak bir anlayışa kapılanlara: "Şeytanlar kafir olmuşlardır" denilmektedir.
Ayrıca İblis ve şeytan ifadelerinin aynı varlık için kullanıldığını 7/11. ayetten başlayarak 7/27. ayetine kadar okuduğunuzda göreceksiniz ki, özellikle aynı varlık için 7/11. ayette 'İblis', 7/20. ayette de 'Şeytan' ifadesi kullanılmaktadır. Konuyu anlatan ayet dizini içerisinde sözün mantığından her iki tabirin de aynı varlık için kullanıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Cinler de cinsiyet sahibidirler, Cennet nimetleri sayılırken oradaki bakire eşlerden bahisle: "Orada gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş öyle dilberler vardır ki, onlara daha önce ne insan ne de cin dokunmuştur."(55/56) "Çadırlar içinde ceylan gözlü Huriler vardır. Onlara daha önce insan da cin de dokunmamıştır." (55/ 72-74) Buradaki 'dokunmadan' muradın cinsel ilişki olduğu açıktır. Cinsiyeti olmayan bir varlık için Allah bu tabiri kullanmaz.
Cinlerin iman eden itaatkar olanları olduğu gibi, inkar eden azgınları da vardır:
"Bizim aramızda iyilerde vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır. Türlü türlü yollarda olanlarımız vardır. 72/11, ayetiyle birlikte surenin birinci ayetinden 15. ayetine kadar okunması daha açıklayıcı olacaktır. Burada da Allah (c.c) Hz. Muhammed’dan (as) Kur'an dinleyen cinlerden nakille olayı anlatıyor.
Yine cinlerin Süleyman’ın (as) emrine verildiğini, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordusunu teşekkül ettirdiğini(27/17), cinlerin Rabbi’nin emriyle onun önünde çalıştıklarını, (34/12) cinlerin gaybı bilmediğini (34/14), Süleyman (as) için kaleler ve projeler yaptıklarını (34/13), bakırı kaynağından su gibi akıtarak havuzlar gibi sabit kazanlar ve leğenler yaptıklarını (34/12-13) anlatmaktadır. Bunların hiç biri, bir Müslüman tarafından göz ardı edilemeyecek hakikatlerdir. Bizi bağlayıcı olan gaybın sahibinin bildirdiği bu vahyi hakikatlerdir. İnsanların hevalarına uyarak, cinler için "Bunlar insandaki kötü dürtülerdir"; Melekler için ise "iyi dürtülerdir" gibi vahye dayanmayan sözler sarf etmeleri, Müslüman için asla kabulü mümkün değildir.
Yeryüzüne halife seçiminde ortaya çıkan üç ayrı varlıktan bahseden (İnsan, Melek ve Cin) 2/30-38 ve 15/26-44'e kadar olan ayetleri okuyunuz İnşaallah tatmin edici bir bilgiye ulaşacaksınız.

SORU 3: Umumiyetle ayetlerin çoğunda olumsuz cümleler var. Vurgu için mi yoksa nazil olduğu asırdaki hitabetin özelliğinden midir? Misal: Bakara 2 "...şüphe yoktur onda" Ali İmran 145 "Allah'ın izni olmadan hiçbir kimse ölmez." Tevbe 70 "...Allah onlara zulmetmiyordu." Yunus 100 "Allah'ın izni olmadan iman edemez." İbrahim 20 "Ve keza bu Allah'a zor değildir." Nahl 91 "....ve yeminlerinizi bozmayın." Nur 20 "Allah'ın size lütuf ve nimeti olmasaydı…" Nur 21 "Şeytanın adımlarını takip etmeyin.... servetlerinden vermemezlik etmesinler." Nur 27 "...evlere izinsiz girmeyin." Furkan 9 "...sapmışlardır. Artık bir yol bulamazlar." Furkan 18 "...senden başka dostlar edinmemiz bize yaraşmaz." Furkan 29 - Ankebut 21 "...O'nu aciz bırakamazsınız." Ankebut 33 "...cazibenizi-ziynetlerinizi sergilemeyin." Kasas 56 "Şüphesiz sen sevdiğini hidayete iletemezsin." Kasas 37 "Ve yapmakta olduklarınızdan başkasıyla cezalandırılmayacaksınız." Kasas 41 "...ancak Allah'tan başkasına kulluk etmemeleri için." Muhammed 19 "...Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." Muhammed 66 - Tahrim 7 "...bugün özür beyan etmeyin." Müddesir 6 "ve iyiliği başa kakma." Ğaşiye 22 "Onların üzerinde zorba değilsin." Fecr 25 "...kimse azab edemez." Bu duruma ne diyorsunuz?

CEVAP 3: Bilindiği gibi Kur'an Arapça bir kitaptır. Her şeyden önce indirildiği dilin özelliklerini taşımaktadır. Arab'ın kullandığı kelimeleri, cümle yapısını, edebi ifadeleri ve sanatları en edip olandan daha edip ve edeple (ölçüyle) kullanarak, okuyanı ve dinleyeni etkileyici bir üslupla indirilmiştir.
İndirildiği çağ, Arap edebiyatının altın çağını yaşadığı, büyük panayırların kurulduğu, şiir ve hitabet yarışmalarının yapılıp seçilen eserlerin Kabe duvarına asıldığı bir dönemdir. Kur'an geldikten sonra bu işe son verilmiş ve "artık kimse bundan daha beliğ ve fasih söz söyleyemez" denilmiştir. Ayrıca Kur'an, kendi ifadesiyle insanlığa çağrıda bulunarak:
"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, siz de benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka yardımcılarınızı da çağırın, eğer doğru iseniz. Bunu yapamazsınız ve yapamayacaksınız. O halde kafirler için hazırlanmış yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korkun." (2/23-24) buyurmaktadır. Bu ifade "on sure getirin", "benzer bir kitap getirin" şeklinde üç yerde tekrarlanmıştır. Bugüne kadar hiç kimse bu meydan okuyuşa cevap verememiştir.
Burada ilahi hikmetin şöyle tezahür ettiğini düşünüyoruz: Kur'an'dan önce gelen kitaplar döneminde insanlar tarafından çok iyi bilinen konularda Allah elçisine mucizeler vermiştir. Çünkü insan, bildiği bir konuda kendisine sunulan şeyin değerini çok daha iyi anlar ve takdir eder. Altının kıymetini sarraf, insanın kıymetini insan, kerestenin iyisini de marangoz bilir ve takdir eder..
Musa (as) döneminde sihir, İsa (as) döneminde de tıp ilminin ileri bir düzeyde olduğu ve bu nedenle Musa (as) "Asasını bırakınca yılan olması ve Yedi beyda ayeti"(20/17-23), İsa’a (as) Allah'ın izniyle "ölüleri diriltme, alaca hastalığını iyileştirme ve anadan doğma körleri görür hale getirme" gibi mucizeler verilmiştir. (3/49) Muhammed (as) döneminde ise Araplar edebiyatta altın çağını yaşadıklarından Kur'an, edebi açıdan insanları aciz bırakacak bir özellikle gönderilmiştir. Bu özelliğini dost düşman teslim etmektedir.
Bununla birlikte dilin özelliğinin gereği, eşyanın tabiatından gelen zorunluluk, her şeye her bakımdan hakim olan bir varlıktan oluşu da bilinmesi gereken bir gerçektedir. Her dilde oluru ve olmazı belirtmek için olumlunun yanında olumsuz bir ifade de kullanılır. Olumsuzluk iki anlamda kullanılır, biri yapılması istenenler: içki içilmemesi, yalan söylenmemesi ve benzeri şeyleri anlatmak için. Diğeri ise "yapamazsınız" şeklinde, yani bizi aşan işleri belirtmek için kullanılır. "Kıyametin zamanını bilememek, boyca dağlara erişememek, yer ve göğün etrafından çıkıp gidememek gibi." Her şeye kadir olan Allah bütün bunları insana bildirirken Arap dilini ve onun kalıplarını kullanmıştır. Çünkü bu hitaba ilk muhatap olan Arap kavmi idi.
"Muhammed'ün Rasulullah = Muhammed Allah'ın Rasulüdür" (48/29) denildiği gibi, "Vema Muhammedün illa Rasul… = Muhammed bir elçiden başka bir şey değildir"(3/144) şeklinde de ifade edilmiştir. Bu şekilde ki değişik ifadelerin, anlatılmak istenen konuyla da bağlantısı vardır. Anlatılan konuyu en etkin biçimde ortaya koyacak ifade biçimi seçilmiştir. Örnek ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığı zaman bu durum daha net anlaşılacaktır.
Kur'an'da ifade edilen her kelimenin, geçtiği konu ve anlatılmak istenen kavramla yakın bir alakası vardır. Kullanılan kelime özenle seçilmiş; " ağyarına mani ve efradını cami" olarak yerli yerine konulmuştur. (insana verilen Ruh için "nefeha ", yaratmak için "halaga", bilmek için "alime", düşünüp anlamakla ilgili "şeara", yaratılmışlara verdiği yeni statü ve görevlendirme için "ceale" fiillerinin kullanılması gibi…)
Bütün bu yönleriyle Kur'an, insana Rabbinin takdim ettiği açık, anlaşılır ve mucize bir kitabıdır.

SORU 4: Biz hükümlerine iman edip teslim olmaya çalışıyoruz ama bazen mevzusu olduğunda Kur'an ayetlerinin sayısı çeşitli eserlerde 6000'den 6666'ya kadar değişik rakamlarda verilmektedir. Fitne peşinde olanlar ayet sayısında bile ittifak yok diyerek veya yazarak kendilerince tenkide çalışmaktadırlar. En baştaki besmele dahil edilip diğerleri dahil edilmez ise 6236 en doğru rakam mı?

CEVAP 4: Tek kelimeyle evet denilebilir. Elimizdeki Kur'an'ı Kerim Hz. Ebu Bekir zamanında iki kapak arasına alınmış, Hz. Osman tarafından da teksir edilerek belli merkezlere gönderilmiştir. Bunu yapan insanlar Medine'de Allah'ın elçisinden her Ramazan ayında, o güne kadar gelen ayetleri ve sureleri baştan sona dinliyorlardı. Son Ramazan'da ise peygamberimiz Kur'an'ı iki kez okumuştur. Bu okuma gerek ayet olarak gerek sure olarak belli bir tertibe göre yapılmıştır. Sahabe de bunu izlemiş, dinlemiştir. Bu insanlar peygamberden dinlediklerinden başkasına asla razı olup onaylamazlar. Onlar için bu son derece önemlidir. Onlardan bir çoğu da hafızdır. Hal böyle olunca yapılacak bir yanlış büyük bir infiale sebep olurdu. Bu tertibe ve kitaba herhangi bir itiraz söz konusu olmamıştır. O günden beri bu iki kapak arasındaki mevcutta bir değişiklik de olmamıştır.
Mevcutta bir değişme olmayınca, buna sure başındaki besmeleleri dahil ederek ayet sayısını 112 adet daha artırmak veya Sure başlarındaki Hurufatı (elif lam mim, hamim, yasin gibi) sonraki ayete birleştirerek daha az bir rakam elde etmek mevcut Kur'an için bir eksiklik veya fazlalık değildir. Onun hepsini Allah'tan gelen tek bir ayet kabul etseniz bile ona bir noksanlık gelmez. Aynı zamanda insanın yükümlü olduğu tekliflerde de bir eksiklik veya fazlalık meydana getirmez. İfade edilen "6666" rakamını kim ortaya attı ve bu rakam nasıl çıkarıldı bilmiyoruz ama her halükarda ulaşılması güç bir rakamdır. Yıllardır bunu diline vird edinen halkımız da elindeki Kur'an'la arasında uzak bir mesafe bulunduğundan ayetlerini bile saymayı akletmemiş, duyduğunu ezbere söyleyip durmuştur.
Kalbinde eğrilik bulunanların ise (3/7) her halükarda söyleyecekleri bir şeyleri olacaktır. Onların iftiraları, Müslümanların kafasını bulandırmak için dile getirdikleri şüpheleri gerçekten inananların imanını artırır. Salih kullar üzerinde onların bir etkisi olamaz. Ancak konuyu bilmeyen insanlar zannediyorlar ki böyle olunca Kur'an'a bir noksanlık geliyor veya bize gelinceye kadar bir takım değişiklikler olmuş. Bu asla mümkün değildir. Cenab-ı Hakk'ın bu konuda vadi şöyledir:
"Zikri biz indirdik onu koruyucu da biziz." (15/9) İnanıyoruz ki Allah'ın koruduğunu kimse zayi edemez; Allah'ın zayi ettiğini de kimse koruyamaz. O "külli şey'in kadirdir". O asla karşı konulmaz bir gücün sahibidir. Müslümanların olaya bu pencereden de bakması gerekir. O'nun bir ayetinin, bir suresinin ve bütününün insanlığa verdiği mesaj aynıdır. Bir hücre, ait olduğu bütünü gösterdiği gibi her ayette ait olduğu dünya görüşünü ve o dünya görüşünün sahip olduğu zihniyeti göstermek için yeterlidir. Bu tip asılsız iddialar Kur'an'ı ve İslam'ı bilen birileri tarafından asla söylenemez. Ancak Kur'an'la muhatap olmamış ve onu okuyup tanımamış, ya da ona inanmamış kimselerin sui zanlarından ibarettir. "Zan ise gerçekten hiçbir şey ifade etmez" hükmünce bir değer taşımamaktadır.

SORU 5: Güzel hat ve süsleme ve Kur'an'daki secavendler (noktalama işaretleri) gayenin yön değiştirmesi olarak İslâm'ın hakimiyetine ket vurup mani oldu diyebilir miyiz?

CEVAP 5: Secavend: Kur'an'ı doğru okumak için konulan işaretlerdir. Kelime anlamının da ifade ettiği gibi amaç metni doğru okumaktır. Fakat gayenin yön değiştirmesi için zihinsel bir değişimin olması gerekir. Zira toplumsal değişimin yasası Rad suresi 11. ayetinde verilmektedir.
"İnsanın önünden ve arkasından Allah'ın emriyle onu koruyacak takipçi melekler vardır. Bir kavim nefislerinde olan şeyi değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme bir felaket vermek istediğinde, artık onu geri çevirecek kimse bulunmaz; ve onların Allah'tan başka dost ve yardımcıları da yoktur." (13/11)
Bireylerin gönlüne hakim olan Allah korkusu ve O’nu razı etme düşüncesi toplumsallaştığı zaman Allah o toplumun seviyesini yükselterek izzetli kılar. Böylesi bir toplumda Allah'ı razı etmek ve onun değerlerini yüceltmek için çalışmak her şeyin önüne geçirilerek hayatın gayesi haline getirilir. Bireyler Allah için yaşar, Allah için ölür, Allah için kazanır, Allah için harcar. Sonunda Allah rızası olmayan bir işe asla tevessül edilmez. Allah için kaybetmeyi kazanmaya, izzetle ölmeyi zilletle yaşamaya, Allah için harcamayı nefsi için biriktirmeye, Ümmetin kazanmasını kendi kaybına tercih ederler.
Her toplum için genel geçer bir yasa vardır: "Kemale ermenin sarhoşluğu zevalin başlangıcıdır." Bu İslam toplumu için de böyledir. Bizi başarıya götüren ilkeleri koruduğumuz sürece izzet makamında kalabileceğimizi asla unutmamalıyız. Bu gerçeği görmüş olan Hz. Ömer savaşa gönderdiği askerlerine şöyle nasihat ediyor: "Sizler düşmanın çokluğundan korkmayın; Allah'a karşı isyan etmekten korkun. Sizler Allah'a itaat ettiğiniz sürece Allah sizlerin eliyle kendisine isyan eden düşmanlarınızı cezalandırıyor. Sizler de isyana yönelirseniz Allah sizden desteğini çeker ve güçlü olan kazanır."
Allah inananlara öyle bir hedef çizmiştir ki, kıyamete kadar o hedefe varmak için gayretleri sürecektir: "Yeryüzünde fitne kalmayıp din tamamen Allah'ın oluncaya kadar cihad edin." Bu nedenle Müslümanın geldiği her nokta gayeye giden yolun henüz başıdır. Müslüman, yaptıklarının kıvancıyla değil yapacaklarının özlemiyle yaşamalıdır.
İşte İslam toplumunda saadet asrını takip eden yıllar toplumun yeniden tagayyüre meyletmesi, nefislerdekinin yavaş yavaş değişmesiyle toplumun değer yargıları da değişmiş, yozlaşmış ve dünyevileşmişlerdir. Artık öyle bir hale gelinmiş ki "Mızrak çuvala sığmaz" olmuş; bu değişimin sonuçları da toplumsal hayata yansımıştır. Tarihin seyrine baktığınız zaman bunu görmeniz mümkündür. Emevi ve Abbasi çatışmasından Abbasiler başarıyla çıktıktan sonra; Abbasiler Bağdat'ta beytül hikmeyi =hikmet evi -felsefe evini - kurmuşlar. Burada yunan mistisizminden, Hind felsefesinden ve İlk çağ filozoflarından bolca tercümeler yaptırmaya başlamışlardır. Bu eserler Müslümanların tevhid inancının bozulmasına, tasavvuf düşüncesinin zuhuruna, cihad ruhunun kırılmasına sebep olmuştur. Hayatın gayesi, işin esası unutulup öz kaybedilmiş; görüntü ve gösteriş önemsenir olmuştur. Bu anlayışların hakim olduğu toplumda hayatın gayesi değişmiş; eldeki kuş daldaki kuştan daha cazip gelmeye başlamış; dünya hayatı daha bir önem kazanmıştır. Bu özelliği nedeniyledir ki, içinde tasavvufu da barındıran geleneksel din anlayışına küresel güçler, bugün de yeşil ışık yakmış, takdir ve teşvike başlamıştır.
Tarık bin Ziyad İspanya'ya girdiği zaman Avrupa'nın papazları halka şu şuuru vermeye çalışıyorlar:
"Şimdi Müslümanlar idealist duygu ve düşüncelerle sel gibi coşmuşlardır. Önlerine çıkan her şeyi yıkıp geçerler. Hele rahata ersinler, şehirlere yerleşsinler, sırtları rahat yatak, karınları sıcak yemek görsün, işte o zaman bunların karşısına çıkarak geldikleri yere göndeririz." Tarih buna şahitlik etmiştir. Bugün bile toplumun hali bu değil mi? Refah seviyesi yükselen Müslümanların durumuna bakın. Bu insanlar daha çok dünyaya meyletmeye, arabasını, evini, oturduğu semtini değiştirmek yetmiyor; artık hayata bakışı ve hayattan bekledikleri de değişiyor, fantezileri artıyor. Bununla birlikte ev halkının her biri bir zevk peşinde koşuyor. Daha çok infak etmeyi değil, daha çok para kazanmayı, daha lüks içinde yaşamayı hedefliyor. Geldiği yeri unutuyor. İdealler değişiyor, ideal düşüncelerin yerini hırs ve ihtiras alıyor. Kendinden aşağıya bakmak, infak ve diğer gamlık gündeminden çıkıyor. Kur'an'daki Karun örneği bu açıdan hatırlanmalıdır.
Bu denli değişimle yozlaşan anlayış, dinin kaynağını da farklı görmeye, yorumlamaya başlamıştır: Kimine göre Kur'an tarihsel bir metin, kimine göre teberruken okunup saygı duyulması gereken bir aziz hatıra! Kimileri için metnini makamla güzel sesli hafızların okuyarak insanları mest ettiği mukaddes bir kitaptır. Onun musikisine hayrandır. Huşu ile dinler huzurla ayrılır, fakat verdiği mesajdan bir kelime bile haberdar olmadan. Birileri için de ihtiyaç halinde baş vurulup okunan ve bununla hacetlerinin karşılanmasını beklediği bir dua metni. Onun inananlara doğru olan yaşam tarzını öğreten, sorumluluklarını bildiren ve Allah'ın razı olduğu yaşamın kaynağı olduğundan habersiz olarak.
Toplumların ayağa kalkması; doğru fikre sarılmak, nefislerindekini bu doğrular ile değiştirmek ve hakka tabi olmakla mümkündür. Bizler her halükarda Kur'an'ı Allah'ın razı olduğu yaşam tarzının kaynağı olarak görmeliyiz. Anladığımız dilden defalarca okuyup anlamaya çalışmalıyız. Bu kitaptan öğrendiğimiz Allah'ın hudutlarını korumalıyız ve Kur'an'ı ahlak edinme yarışında hız kesmeden devam etmeliyiz; ta ki fitneden eser kalmayıp "din Allah'ın oluncaya" ve emaneti sahibine teslim edinceye kadar.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...