|

Muharrem Şener/ İZMİR
SORU 1: Maide 6. ayette "Namaz için kalktığınız zaman yüzünüzü ve
dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın ve başınızı meshedin ve
ayaklarınızı da topuklarınıza kadar… ve su yoksa bulamazsanız
avuçlarınızı temiz bir toprağa-yere vurarak yüzünüzü ve ellerinizi
onunla meshedin" ayeti her vakit mi abdesti gerektiriyor? Zaman zaman
aynı abdestle iki namaz kıldığımız günler oldu. Bunun hükmü nedir?
CEVAP 1:
Ayette verilen ruhsatı ve sınırlarını anlamak için yeniden okuyalım:
"Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi,
dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin, topuklara
kadar ayaklarınızı da… Eğer cünüp oldunuz ise, temizlenin (boy abdesti
alın). Hasta, yahut yolculukta iseniz veya biriniz tuvaletten gelirse,
yahut da kadınlara dokunmuşsanız ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz
toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi
onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat
sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister;
umulur ki şükredersiniz." (5/6)
Ayette geçen "Namaz kılmaya kalktığınızda" ifadesine bakarak namaz için
her kalkıldığında abdest almanın gerekli olduğu gibi bir anlam
çıkartılabilir. Zira zahiriler böyle de anlamışlardır. Peygamberimiz ilk
dönemde böyle uygulamış; arkadaşları da buna şahit olmuşlardır. Ancak
Mekke'nin fethi günü Peygamberimiz bir abdestle beş vakit namazı
kılmıştır. Hz. Ömer: "Ya Rasulallah bugüne kadar yapmadığınız bir şey
yaptınız" deyince, "Bilerek yaptım ya Ömer" buyurmuştur. Böylece bunun
caiz olduğunu da göstermiştir. Bugüne kadar da zahirilerin dışındaki
alimlerin ekserisi bu görüşü tercih etmişlerdir.
Bu konuda asıl olan abdestin nasıl alınacağı ile ilgili bilgi ayetin
devamında verildiği gibi, hangi hallerde bozulacağı ile ilgili malumatta
verilmektedir ki, hades'in vukuu ile yenilenmesi gerekmektedir. Buna
bağlı olarak suyun bulunmadığı veya suyu kullanmaya mani bir durumun
olması halinde Allah'tan bir kolaylık olarak bahşedilen teyemmüm'ün
yapılması istenmektedir. Bu da aynen abdest ve gusül için ve hades'ten
temizlenmek niyetiyle yapılmaktadır. Aynen abdestle yapmamız gereken her
ibadeti teyemmümle de aynı şekilde ve aynı miktarda birden fazla vakitte
yapabiliriz. Ancak abdesti ve guslü bozan her şey teyemmümü de bozar.
Ayrıca bizi teyemmüm etmeye götüren sebep ortadan kalkmış ise teyemmümle
aldığımız abdest veya gusül de bozulur. Asıl olan su ile temizliğimizi
yapmamız gerekir. Fakat teyemmümle yaptığımız ibadetlerimizi yinelememiz
gerekmez.
"Namaza kalktığınızda abdest alın" emrini, ifadenin zahirine bakarak
yalın bir halde alacak olursak, her namaza kalktığımızda abdest almamız
ve oturmadan namaza durmamız gerekir. Abdest aldıktan sonra oturursak,
namaza kalktığımız da yeniden abdest almamız gerekir, çünkü ayetteki
ifade "namaza kalktığınızda" şeklindedir. Bunu ise zahiriler bile
uygulamamışlardır. Bundan da anlaşılıyor ki, ayetin kastı namazı
abdestle kılın demektir. Her defasında abdest alın teyemmüm edin
anlamına gelmemektedir. Abdesti bozan bir hal vuku bulmadığı sürece bu
abdest ve teyemmümle namazlarımızı kılmaya devam ederiz.
SORU 2: Şeytan varlık mı yoksa nefis (heva ve heves) mi? Adem'in ayağını
kaydıran İblis ile Şeytan aynı kavram mı?
CEVAP 2:
Şeytan'ın varlığı veya yokluğu konusu bazı insanların dillerine doladığı
bir mevzu haline getirilmiştir. Bu tabiatı itibariyle gaybi bir konudur.
Gaybi konularda bizim kabulümüz olan genel anlayış, gaybin sahibince
verilen bilgi ile yetinmektir. Haddimizi bilip bize verilen bilgiye tabi
olmalıyız. Bu pencereden Kur'an'a baktığımızda iki tür varlıktan
bahsedildiğini görüyoruz:
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye
yarattım." (51/56) "O, (Allah, Rahman, Yaratıcı) insanı pişmiş çamura
benzeyen kuru balçıktan yaratmış; Cinleri de öz bir alevden
yaratmıştır."(55/14-15)
Burada iki ayrı nesneden yaratılan iki varlıktan bahsedilmektedir. İnsan
ve cin. Sorumlulukları aynı, fakat yaratıldıkları madde farklı. Bu
nedenle de cinler, insan için gözle görülmeyen bir özelliğe sahiptirler.
Bahsini ettiğiniz İblis veya Şeytan, genel olarak Kur'an'da insan
tabirinin kullanıldığı gibi bir cinsin adı olan 'cin'lerdendir. Cin
ifadesi dumansız ateşten yaratılan varlığın adıdır. Aynen çamurdan
yaratılan varlığa insan denildiği gibi. Ateşten yaratılana da 'cin'
denilmektedir.
"Meleklere : 'Adem'e secde edin' demiştik; İblis'ten başka hepsi secde
etmişlerdi.O, Cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz
beni bırakıp onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz? Halbuki onlar size
düşmandır. Kendilerine zulmedenler için bu ne kötü bir
tercihtir."(18/50)
“Andolsun ki, biz cinlerden ve insanlardan bir çoğunu cehennem için
yarattık. Onların kalpleri vardır onlarla anlamazlar; gözleri vardır
onlarla görmezler; kulakları vardır onlarla işitmezler; onlar hayvanlar
gibidir; hatta daha da sapıktırlar. İşte asıl gafiller onlardır."(7/179)
Yine ayetten anlaşılan odur ki, İblis cin soyundan veya cin türünden
olan birinin özel ismidir; aynen insan cinsinin atası olan Adem (as)
gibi. (18/50) "Şeytan" veya şeytanlar ise: Haktan uzak olan,
uzaklaştırılan anlamında İblis'e ve İblis gibi haktan yüz çevirenlere
verilen bir sıfattır. Bunun özel bir isim olmayıp varlıkların genel
anlayış ve kabullerine göre aynı düşünceye sahip olanlara verilen bir
sıfat oluşunu 2/102'de görüyoruz. Süleyman’ın (as) hükümranlığı hakkında
haktan uzak bir anlayışa kapılanlara: "Şeytanlar kafir olmuşlardır"
denilmektedir.
Ayrıca İblis ve şeytan ifadelerinin aynı varlık için kullanıldığını
7/11. ayetten başlayarak 7/27. ayetine kadar okuduğunuzda göreceksiniz
ki, özellikle aynı varlık için 7/11. ayette 'İblis', 7/20. ayette de
'Şeytan' ifadesi kullanılmaktadır. Konuyu anlatan ayet dizini içerisinde
sözün mantığından her iki tabirin de aynı varlık için kullanıldığı
açıkça anlaşılmaktadır. Cinler de cinsiyet sahibidirler, Cennet
nimetleri sayılırken oradaki bakire eşlerden bahisle: "Orada gözlerini
yalnız eşlerine çevirmiş öyle dilberler vardır ki, onlara daha önce ne
insan ne de cin dokunmuştur."(55/56) "Çadırlar içinde ceylan gözlü
Huriler vardır. Onlara daha önce insan da cin de dokunmamıştır." (55/
72-74) Buradaki 'dokunmadan' muradın cinsel ilişki olduğu açıktır.
Cinsiyeti olmayan bir varlık için Allah bu tabiri kullanmaz.
Cinlerin iman eden itaatkar olanları olduğu gibi, inkar eden azgınları
da vardır:
"Bizim aramızda iyilerde vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır.
Türlü türlü yollarda olanlarımız vardır. 72/11, ayetiyle birlikte
surenin birinci ayetinden 15. ayetine kadar okunması daha açıklayıcı
olacaktır. Burada da Allah (c.c) Hz. Muhammed’dan (as) Kur'an dinleyen
cinlerden nakille olayı anlatıyor.
Yine cinlerin Süleyman’ın (as) emrine verildiğini, cinlerden,
insanlardan ve kuşlardan ordusunu teşekkül ettirdiğini(27/17), cinlerin
Rabbi’nin emriyle onun önünde çalıştıklarını, (34/12) cinlerin gaybı
bilmediğini (34/14), Süleyman (as) için kaleler ve projeler yaptıklarını
(34/13), bakırı kaynağından su gibi akıtarak havuzlar gibi sabit
kazanlar ve leğenler yaptıklarını (34/12-13) anlatmaktadır. Bunların hiç
biri, bir Müslüman tarafından göz ardı edilemeyecek hakikatlerdir. Bizi
bağlayıcı olan gaybın sahibinin bildirdiği bu vahyi hakikatlerdir.
İnsanların hevalarına uyarak, cinler için "Bunlar insandaki kötü
dürtülerdir"; Melekler için ise "iyi dürtülerdir" gibi vahye dayanmayan
sözler sarf etmeleri, Müslüman için asla kabulü mümkün değildir.
Yeryüzüne halife seçiminde ortaya çıkan üç ayrı varlıktan bahseden
(İnsan, Melek ve Cin) 2/30-38 ve 15/26-44'e kadar olan ayetleri okuyunuz
İnşaallah tatmin edici bir bilgiye ulaşacaksınız.
SORU 3: Umumiyetle ayetlerin çoğunda olumsuz cümleler var. Vurgu için mi
yoksa nazil olduğu asırdaki hitabetin özelliğinden midir? Misal: Bakara
2 "...şüphe yoktur onda" Ali İmran 145 "Allah'ın izni olmadan hiçbir
kimse ölmez." Tevbe 70 "...Allah onlara zulmetmiyordu." Yunus 100
"Allah'ın izni olmadan iman edemez." İbrahim 20 "Ve keza bu Allah'a zor
değildir." Nahl 91 "....ve yeminlerinizi bozmayın." Nur 20 "Allah'ın
size lütuf ve nimeti olmasaydı…" Nur 21 "Şeytanın adımlarını takip
etmeyin.... servetlerinden vermemezlik etmesinler." Nur 27 "...evlere
izinsiz girmeyin." Furkan 9 "...sapmışlardır. Artık bir yol bulamazlar."
Furkan 18 "...senden başka dostlar edinmemiz bize yaraşmaz." Furkan 29 -
Ankebut 21 "...O'nu aciz bırakamazsınız." Ankebut 33
"...cazibenizi-ziynetlerinizi sergilemeyin." Kasas 56 "Şüphesiz sen
sevdiğini hidayete iletemezsin." Kasas 37 "Ve yapmakta olduklarınızdan
başkasıyla cezalandırılmayacaksınız." Kasas 41 "...ancak Allah'tan
başkasına kulluk etmemeleri için." Muhammed 19 "...Allah'tan başka
hiçbir ilâh yoktur." Muhammed 66 - Tahrim 7 "...bugün özür beyan
etmeyin." Müddesir 6 "ve iyiliği başa kakma." Ğaşiye 22 "Onların
üzerinde zorba değilsin." Fecr 25 "...kimse azab edemez." Bu duruma ne
diyorsunuz?
CEVAP 3:
Bilindiği gibi Kur'an Arapça bir kitaptır. Her şeyden önce indirildiği
dilin özelliklerini taşımaktadır. Arab'ın kullandığı kelimeleri, cümle
yapısını, edebi ifadeleri ve sanatları en edip olandan daha edip ve
edeple (ölçüyle) kullanarak, okuyanı ve dinleyeni etkileyici bir üslupla
indirilmiştir.
İndirildiği çağ, Arap edebiyatının altın çağını yaşadığı, büyük
panayırların kurulduğu, şiir ve hitabet yarışmalarının yapılıp seçilen
eserlerin Kabe duvarına asıldığı bir dönemdir. Kur'an geldikten sonra bu
işe son verilmiş ve "artık kimse bundan daha beliğ ve fasih söz
söyleyemez" denilmiştir. Ayrıca Kur'an, kendi ifadesiyle insanlığa
çağrıda bulunarak:
"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, siz de benzeri bir
sure getirin ve Allah'tan başka yardımcılarınızı da çağırın, eğer doğru
iseniz. Bunu yapamazsınız ve yapamayacaksınız. O halde kafirler için
hazırlanmış yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korkun." (2/23-24)
buyurmaktadır. Bu ifade "on sure getirin", "benzer bir kitap getirin"
şeklinde üç yerde tekrarlanmıştır. Bugüne kadar hiç kimse bu meydan
okuyuşa cevap verememiştir.
Burada ilahi hikmetin şöyle tezahür ettiğini düşünüyoruz: Kur'an'dan
önce gelen kitaplar döneminde insanlar tarafından çok iyi bilinen
konularda Allah elçisine mucizeler vermiştir. Çünkü insan, bildiği bir
konuda kendisine sunulan şeyin değerini çok daha iyi anlar ve takdir
eder. Altının kıymetini sarraf, insanın kıymetini insan, kerestenin
iyisini de marangoz bilir ve takdir eder..
Musa (as) döneminde sihir, İsa (as) döneminde de tıp ilminin ileri bir
düzeyde olduğu ve bu nedenle Musa (as) "Asasını bırakınca yılan olması
ve Yedi beyda ayeti"(20/17-23), İsa’a (as) Allah'ın izniyle "ölüleri
diriltme, alaca hastalığını iyileştirme ve anadan doğma körleri görür
hale getirme" gibi mucizeler verilmiştir. (3/49) Muhammed (as) döneminde
ise Araplar edebiyatta altın çağını yaşadıklarından Kur'an, edebi açıdan
insanları aciz bırakacak bir özellikle gönderilmiştir. Bu özelliğini
dost düşman teslim etmektedir.
Bununla birlikte dilin özelliğinin gereği, eşyanın tabiatından gelen
zorunluluk, her şeye her bakımdan hakim olan bir varlıktan oluşu da
bilinmesi gereken bir gerçektedir. Her dilde oluru ve olmazı belirtmek
için olumlunun yanında olumsuz bir ifade de kullanılır. Olumsuzluk iki
anlamda kullanılır, biri yapılması istenenler: içki içilmemesi, yalan
söylenmemesi ve benzeri şeyleri anlatmak için. Diğeri ise "yapamazsınız"
şeklinde, yani bizi aşan işleri belirtmek için kullanılır. "Kıyametin
zamanını bilememek, boyca dağlara erişememek, yer ve göğün etrafından
çıkıp gidememek gibi." Her şeye kadir olan Allah bütün bunları insana
bildirirken Arap dilini ve onun kalıplarını kullanmıştır. Çünkü bu
hitaba ilk muhatap olan Arap kavmi idi.
"Muhammed'ün Rasulullah = Muhammed Allah'ın Rasulüdür" (48/29) denildiği
gibi, "Vema Muhammedün illa Rasul… = Muhammed bir elçiden başka bir şey
değildir"(3/144) şeklinde de ifade edilmiştir. Bu şekilde ki değişik
ifadelerin, anlatılmak istenen konuyla da bağlantısı vardır. Anlatılan
konuyu en etkin biçimde ortaya koyacak ifade biçimi seçilmiştir. Örnek
ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığı zaman bu durum daha net
anlaşılacaktır.
Kur'an'da ifade edilen her kelimenin, geçtiği konu ve anlatılmak istenen
kavramla yakın bir alakası vardır. Kullanılan kelime özenle seçilmiş; "
ağyarına mani ve efradını cami" olarak yerli yerine konulmuştur. (insana
verilen Ruh için "nefeha ", yaratmak için "halaga", bilmek için "alime",
düşünüp anlamakla ilgili "şeara", yaratılmışlara verdiği yeni statü ve
görevlendirme için "ceale" fiillerinin kullanılması gibi…)
Bütün bu yönleriyle Kur'an, insana Rabbinin takdim ettiği açık,
anlaşılır ve mucize bir kitabıdır.
SORU 4: Biz hükümlerine iman edip teslim olmaya çalışıyoruz ama bazen
mevzusu olduğunda Kur'an ayetlerinin sayısı çeşitli eserlerde 6000'den
6666'ya kadar değişik rakamlarda verilmektedir. Fitne peşinde olanlar
ayet sayısında bile ittifak yok diyerek veya yazarak kendilerince
tenkide çalışmaktadırlar. En baştaki besmele dahil edilip diğerleri
dahil edilmez ise 6236 en doğru rakam mı?
CEVAP 4:
Tek kelimeyle evet denilebilir. Elimizdeki Kur'an'ı Kerim Hz. Ebu Bekir
zamanında iki kapak arasına alınmış, Hz. Osman tarafından da teksir
edilerek belli merkezlere gönderilmiştir. Bunu yapan insanlar Medine'de
Allah'ın elçisinden her Ramazan ayında, o güne kadar gelen ayetleri ve
sureleri baştan sona dinliyorlardı. Son Ramazan'da ise peygamberimiz
Kur'an'ı iki kez okumuştur. Bu okuma gerek ayet olarak gerek sure olarak
belli bir tertibe göre yapılmıştır. Sahabe de bunu izlemiş, dinlemiştir.
Bu insanlar peygamberden dinlediklerinden başkasına asla razı olup
onaylamazlar. Onlar için bu son derece önemlidir. Onlardan bir çoğu da
hafızdır. Hal böyle olunca yapılacak bir yanlış büyük bir infiale sebep
olurdu. Bu tertibe ve kitaba herhangi bir itiraz söz konusu olmamıştır.
O günden beri bu iki kapak arasındaki mevcutta bir değişiklik de
olmamıştır.
Mevcutta bir değişme olmayınca, buna sure başındaki besmeleleri dahil
ederek ayet sayısını 112 adet daha artırmak veya Sure başlarındaki
Hurufatı (elif lam mim, hamim, yasin gibi) sonraki ayete birleştirerek
daha az bir rakam elde etmek mevcut Kur'an için bir eksiklik veya
fazlalık değildir. Onun hepsini Allah'tan gelen tek bir ayet kabul
etseniz bile ona bir noksanlık gelmez. Aynı zamanda insanın yükümlü
olduğu tekliflerde de bir eksiklik veya fazlalık meydana getirmez. İfade
edilen "6666" rakamını kim ortaya attı ve bu rakam nasıl çıkarıldı
bilmiyoruz ama her halükarda ulaşılması güç bir rakamdır. Yıllardır bunu
diline vird edinen halkımız da elindeki Kur'an'la arasında uzak bir
mesafe bulunduğundan ayetlerini bile saymayı akletmemiş, duyduğunu
ezbere söyleyip durmuştur.
Kalbinde eğrilik bulunanların ise (3/7) her halükarda söyleyecekleri bir
şeyleri olacaktır. Onların iftiraları, Müslümanların kafasını
bulandırmak için dile getirdikleri şüpheleri gerçekten inananların
imanını artırır. Salih kullar üzerinde onların bir etkisi olamaz. Ancak
konuyu bilmeyen insanlar zannediyorlar ki böyle olunca Kur'an'a bir
noksanlık geliyor veya bize gelinceye kadar bir takım değişiklikler
olmuş. Bu asla mümkün değildir. Cenab-ı Hakk'ın bu konuda vadi şöyledir:
"Zikri biz indirdik onu koruyucu da biziz." (15/9) İnanıyoruz ki
Allah'ın koruduğunu kimse zayi edemez; Allah'ın zayi ettiğini de kimse
koruyamaz. O "külli şey'in kadirdir". O asla karşı konulmaz bir gücün
sahibidir. Müslümanların olaya bu pencereden de bakması gerekir. O'nun
bir ayetinin, bir suresinin ve bütününün insanlığa verdiği mesaj
aynıdır. Bir hücre, ait olduğu bütünü gösterdiği gibi her ayette ait
olduğu dünya görüşünü ve o dünya görüşünün sahip olduğu zihniyeti
göstermek için yeterlidir. Bu tip asılsız iddialar Kur'an'ı ve İslam'ı
bilen birileri tarafından asla söylenemez. Ancak Kur'an'la muhatap
olmamış ve onu okuyup tanımamış, ya da ona inanmamış kimselerin sui
zanlarından ibarettir. "Zan ise gerçekten hiçbir şey ifade etmez"
hükmünce bir değer taşımamaktadır.
SORU 5: Güzel hat ve süsleme ve Kur'an'daki secavendler (noktalama
işaretleri) gayenin yön değiştirmesi olarak İslâm'ın hakimiyetine ket
vurup mani oldu diyebilir miyiz?
CEVAP 5:
Secavend: Kur'an'ı doğru okumak için konulan işaretlerdir. Kelime
anlamının da ifade ettiği gibi amaç metni doğru okumaktır. Fakat gayenin
yön değiştirmesi için zihinsel bir değişimin olması gerekir. Zira
toplumsal değişimin yasası Rad suresi 11. ayetinde verilmektedir.
"İnsanın önünden ve arkasından Allah'ın emriyle onu koruyacak takipçi
melekler vardır. Bir kavim nefislerinde olan şeyi değiştirmedikçe Allah
onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme bir felaket vermek
istediğinde, artık onu geri çevirecek kimse bulunmaz; ve onların
Allah'tan başka dost ve yardımcıları da yoktur." (13/11)
Bireylerin gönlüne hakim olan Allah korkusu ve O’nu razı etme düşüncesi
toplumsallaştığı zaman Allah o toplumun seviyesini yükselterek izzetli
kılar. Böylesi bir toplumda Allah'ı razı etmek ve onun değerlerini
yüceltmek için çalışmak her şeyin önüne geçirilerek hayatın gayesi
haline getirilir. Bireyler Allah için yaşar, Allah için ölür, Allah için
kazanır, Allah için harcar. Sonunda Allah rızası olmayan bir işe asla
tevessül edilmez. Allah için kaybetmeyi kazanmaya, izzetle ölmeyi
zilletle yaşamaya, Allah için harcamayı nefsi için biriktirmeye, Ümmetin
kazanmasını kendi kaybına tercih ederler.
Her toplum için genel geçer bir yasa vardır: "Kemale ermenin sarhoşluğu
zevalin başlangıcıdır." Bu İslam toplumu için de böyledir. Bizi başarıya
götüren ilkeleri koruduğumuz sürece izzet makamında kalabileceğimizi
asla unutmamalıyız. Bu gerçeği görmüş olan Hz. Ömer savaşa gönderdiği
askerlerine şöyle nasihat ediyor: "Sizler düşmanın çokluğundan
korkmayın; Allah'a karşı isyan etmekten korkun. Sizler Allah'a itaat
ettiğiniz sürece Allah sizlerin eliyle kendisine isyan eden
düşmanlarınızı cezalandırıyor. Sizler de isyana yönelirseniz Allah
sizden desteğini çeker ve güçlü olan kazanır."
Allah inananlara öyle bir hedef çizmiştir ki, kıyamete kadar o hedefe
varmak için gayretleri sürecektir: "Yeryüzünde fitne kalmayıp din
tamamen Allah'ın oluncaya kadar cihad edin." Bu nedenle Müslümanın
geldiği her nokta gayeye giden yolun henüz başıdır. Müslüman,
yaptıklarının kıvancıyla değil yapacaklarının özlemiyle yaşamalıdır.
İşte İslam toplumunda saadet asrını takip eden yıllar toplumun yeniden
tagayyüre meyletmesi, nefislerdekinin yavaş yavaş değişmesiyle toplumun
değer yargıları da değişmiş, yozlaşmış ve dünyevileşmişlerdir. Artık
öyle bir hale gelinmiş ki "Mızrak çuvala sığmaz" olmuş; bu değişimin
sonuçları da toplumsal hayata yansımıştır. Tarihin seyrine baktığınız
zaman bunu görmeniz mümkündür. Emevi ve Abbasi çatışmasından Abbasiler
başarıyla çıktıktan sonra; Abbasiler Bağdat'ta beytül hikmeyi =hikmet
evi -felsefe evini - kurmuşlar. Burada yunan mistisizminden, Hind
felsefesinden ve İlk çağ filozoflarından bolca tercümeler yaptırmaya
başlamışlardır. Bu eserler Müslümanların tevhid inancının bozulmasına,
tasavvuf düşüncesinin zuhuruna, cihad ruhunun kırılmasına sebep
olmuştur. Hayatın gayesi, işin esası unutulup öz kaybedilmiş; görüntü ve
gösteriş önemsenir olmuştur. Bu anlayışların hakim olduğu toplumda
hayatın gayesi değişmiş; eldeki kuş daldaki kuştan daha cazip gelmeye
başlamış; dünya hayatı daha bir önem kazanmıştır. Bu özelliği
nedeniyledir ki, içinde tasavvufu da barındıran geleneksel din
anlayışına küresel güçler, bugün de yeşil ışık yakmış, takdir ve teşvike
başlamıştır.
Tarık bin Ziyad İspanya'ya girdiği zaman Avrupa'nın papazları halka şu
şuuru vermeye çalışıyorlar:
"Şimdi Müslümanlar idealist duygu ve düşüncelerle sel gibi coşmuşlardır.
Önlerine çıkan her şeyi yıkıp geçerler. Hele rahata ersinler, şehirlere
yerleşsinler, sırtları rahat yatak, karınları sıcak yemek görsün, işte o
zaman bunların karşısına çıkarak geldikleri yere göndeririz." Tarih buna
şahitlik etmiştir. Bugün bile toplumun hali bu değil mi? Refah seviyesi
yükselen Müslümanların durumuna bakın. Bu insanlar daha çok dünyaya
meyletmeye, arabasını, evini, oturduğu semtini değiştirmek yetmiyor;
artık hayata bakışı ve hayattan bekledikleri de değişiyor, fantezileri
artıyor. Bununla birlikte ev halkının her biri bir zevk peşinde koşuyor.
Daha çok infak etmeyi değil, daha çok para kazanmayı, daha lüks içinde
yaşamayı hedefliyor. Geldiği yeri unutuyor. İdealler değişiyor, ideal
düşüncelerin yerini hırs ve ihtiras alıyor. Kendinden aşağıya bakmak,
infak ve diğer gamlık gündeminden çıkıyor. Kur'an'daki Karun örneği bu
açıdan hatırlanmalıdır.
Bu denli değişimle yozlaşan anlayış, dinin kaynağını da farklı görmeye,
yorumlamaya başlamıştır: Kimine göre Kur'an tarihsel bir metin, kimine
göre teberruken okunup saygı duyulması gereken bir aziz hatıra! Kimileri
için metnini makamla güzel sesli hafızların okuyarak insanları mest
ettiği mukaddes bir kitaptır. Onun musikisine hayrandır. Huşu ile dinler
huzurla ayrılır, fakat verdiği mesajdan bir kelime bile haberdar
olmadan. Birileri için de ihtiyaç halinde baş vurulup okunan ve bununla
hacetlerinin karşılanmasını beklediği bir dua metni. Onun inananlara
doğru olan yaşam tarzını öğreten, sorumluluklarını bildiren ve Allah'ın
razı olduğu yaşamın kaynağı olduğundan habersiz olarak.
Toplumların ayağa kalkması; doğru fikre sarılmak, nefislerindekini bu
doğrular ile değiştirmek ve hakka tabi olmakla mümkündür. Bizler her
halükarda Kur'an'ı Allah'ın razı olduğu yaşam tarzının kaynağı olarak
görmeliyiz. Anladığımız dilden defalarca okuyup anlamaya çalışmalıyız.
Bu kitaptan öğrendiğimiz Allah'ın hudutlarını korumalıyız ve Kur'an'ı
ahlak edinme yarışında hız kesmeden devam etmeliyiz; ta ki fitneden eser
kalmayıp "din Allah'ın oluncaya" ve emaneti sahibine teslim edinceye
kadar. |