|

Yine
Yolculuk Vardı Ufukta
Muhammed FATİH
Yine yolculuk vardı
ufukta, yollardaydım yine ama kimsesizdi yolculuğum. ellerim
ceplerimdeydi, zaten ne sallayacak takatim ne kimsem vardı ardımdan
bekleyecek. Üzerime aldım başkaları için dökülen gözyaşlarını. Kendimi
avutmayı ihmal de etmedim böylesi daha kolay diye. Bu kez tutunacak
dalım da vardı herkesin gittiği yere gitmiyordum. Dünyanın dayattığı
sınırları zorlamaya gidiyordum, ayran içmeden ayrı düşürüldüğümüz
kardeşlerimizin yanına.... Bir de umudum vardı; yolcu eden yoktu ama
karşılayan olurdu belki diye. Doğuya gidiyordum hep doğuya, bize
gidiyordum, evimize misafir olmaya... Nasıl olmuştu da evimize misafir
olmayı arzulayacak kadar yabancılaşabilmiştik. Garip oluşumuzun
edebiyatının bile yapıldığı öz yurdumuzdan öz vatanımıza gidiyordum.
Bağlarımızın koparıldığı, tarihin; egemenlerce önceden yazıldığı gibi
yaşandığı, batıdan bakanlara göre az gelişmiş içinden bakılınca az
geliştirilmiş bir ülkeye Suriye'ye gidiyordum.
İlk durağımız en büyük sorunumuzun da kaynağıydı. Yıllarca burası
yüzünden kavmi duyguları kabaran taraflar birbirlerine kin besler
olmuşlardı. Şimdi Hatay ne bizimdi ne onların. Bizim gibi batının
eşiğine gelememişti henüz ama kendi gibi de bırakmamıştık biz onu
dillerinden kökenlerinden ayırmıştık bir kere. İki farklı dünya vardı
burada biri betondan kulelerin dikildiği modern, medeni! Hataydı. Diğer
yanı ise komşuluğun hala bir çok anlam ifade ettiği, pencereleri
birbirine bakan evlerin bulunduğu sokaklarına motorlu araçların
giremeyişini fırsat bilen çocuklarla dolu, onlara çok benzeyen
yabancıları bile fark edebilecek kadar yerel, konuşmalarını birden çok
dilde yapmayı adet edinmiş insanların Hatayıydı.
Takvim yapraklarının Mayıs 19 dediği bir Cuma günüydü. Sevinçliydim ilk
kez bir bayramda istemeden sevinmiş taklidi yapmayacaktım. Ama
etiketlenmemek için gittiğim Cuma namazı yetmişti sevincimi kursağımda
bırakmaya. Çünkü imam benin istemediğim taklit rolünü çok güzel
oynuyordu. Neyse ki gezdikçe tek millet tek kimlik politikalarının çok
ta tutmadığını görüp rahatladım. Çünkü bu farklılıkları Allah'ın
sünneti, lutfu olarak okuyabilmenin sevincini hissedebiliyordum.
Günün ilk yarısını kafileyi bekleyerek geçirdik otogarda burada
Suriye'ye gitmek Hatay'ın bir ilçesine gitmek kadar olağan. Herkesin
elinde bir pasaport bir de küçük çanta. Bir firmayla anlaşamayan
diğerine koşuyor ve konuşmalar daha çok Arapça, belli ki Araplar da
geliyordu buraya. Kafileye sıcak bir günde yolculuk etmek nasip olmuştu,
gün ortasını bulmuştu Hatay'a inmeleri. En önemli gündem ise uyku!!
Birileri çok uyumaktan, birileri uyuyamamaktan, birileri horlama
seslerinden yakınıyordu kısacası herkesin gündeminde bir şeyler vardı
tabi birde tatlı bir telaş vardı gezilecek yerleri meraktan doğan.
Habibünneccar'ı, Hz. Musa'nın kıssasındaki eğiticisiyle buluştuğu yeri,
su içmek için durduğu yeri eski kiliseleri tehcirden kurtulabilmiş son
Ermeni köyünü kısacası Hatay'da ne varsa sığdırdık yarım güne, Akdeniz'e
birde bittiği yerden bakma fırsatımız da oldu. Şimdi herkesin ihtiyacı
olan birkaç yudum çaydan başkası değildi; yorgunluğu alsın diye. Bu
yorgunluk herkesi Şam'a kadar uyutmaya yeterdi.
Koca bir otobüs bize tahsis edilmişti, herkese iki koltuk diyordu rehber
yarım yamalak Türkçesiyle. Niyetlerini kestiremediğim firmamızın hürmeti
bir tek beni meraklandırmamıştı anladığım kadarıyla ama hepimiz
farkındaydık ucuz etin yahnisinin acı olacağının. Artık Şam yolundaydık,
herkes uyumaya programlı bir şekilde kapıyordu ikili koltuklardan birini
ama arka beşli hariçti çünkü oraya ancak bizim rehber
sığardı...ayakkabılar çıkıyor üstler hafifleştiriliyor, kafalar
hırkalarla destekleniyor yastık niyetine, müzik aletleri çıkarılıyor....
herkesin konuşlanmasının ardından çok geçmeden gelmiştik Cilvegöz sınır
kapısına. Aşağı inmek şarttı ne de olsan memleketimizin bittiği yerdi
burası. Değmişti de; plastik bardakla da olsa günün en güzel çayını
içtik burada, sonra harcamaya hazır paralarla Suriye liraları alındı
uzun pazarlıkların ardından. Herkesin bir kontrol beklediği bu kapıda
yüzümüze bakan bile olmamıştı ama biz geçmiştik bile nasıl olduğunu
anlamadan. Koltuklar yatırılmış uykuya hazır herkes. Ama uyuyamamaktan
yakınanlar yok değildi hala, hele biri vardı ki Arap coğrafyasında en
güzel yıllarını geçirmiş, hiç uyumadığını sabah kahvaltı ve namaz için
durduğumuzda fark etmiştik. Gizleyemediği bir özlemi vardı bir de
heyecanı yeniden yakın coğrafyada benzer insanlarla olma adına.
Bir tek namaz vaktinin çıkmak üzere olduğunu göstermiyordu doğan güneş
bir de aydınlatıyordu geceyi hafif hafif. Kahvaltıyı yarı bizim
Arapçımızla yarı çalışanların türkçesiyle atlamıştık, yemekte tanıdık
olmayanları önce biri tadıyor ardından tavsiyeler diziyordu ama kimse
çaysız başlamamıştı. Bir de yolculuğun farkında olup boş karınla gezmek
istemeyenler vardı ki en başlarında ben vardım istemeye istemeye hatta
iteleye iteleye yapıyordum kahvaltıyı.
Aydınlanmaya başlamış bir günde Şam’a yaklaşmanın heyecanını figüran
yolcu Muti amcanın okuduğu uzun hava tarzında bir gazel yatıştırıyordu.
Mevlitlerimizden tanıdığımız bir tarzdı bu. Ardından bizim ve bizden
büyüklerin geçtiği sıralarda oturan kardeşlerimiz koro halinde mest!
etmişlerdi uyumayıp dinleyenleri. Yolculuk tam bir çöl yolculuğunu
andırıyordu ki bir bahar yağmurunun damlaları vurmaya başlamıştı
camlara. Bir kez daha Rabbin rahmeti üzerimizdeydi galiba yada birisi
dua etmişti Allah'ın rahmeti üzerinize diye ve kabul olmuş olmalı ki
dua, Şam yolunda ıslandık. |