Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 333 | Eylül  2006

                   

 

 


 

Yine Yolculuk Vardı Ufukta

 

Muhammed FATİH

Yine yolculuk vardı ufukta, yollardaydım yine ama kimsesizdi yolculuğum. ellerim ceplerimdeydi, zaten ne sallayacak takatim ne kimsem vardı ardımdan bekleyecek. Üzerime aldım başkaları için dökülen gözyaşlarını. Kendimi avutmayı ihmal de etmedim böylesi daha kolay diye. Bu kez tutunacak dalım da vardı herkesin gittiği yere gitmiyordum. Dünyanın dayattığı sınırları zorlamaya gidiyordum, ayran içmeden ayrı düşürüldüğümüz kardeşlerimizin yanına.... Bir de umudum vardı; yolcu eden yoktu ama karşılayan olurdu belki diye. Doğuya gidiyordum hep doğuya, bize gidiyordum, evimize misafir olmaya... Nasıl olmuştu da evimize misafir olmayı arzulayacak kadar yabancılaşabilmiştik. Garip oluşumuzun edebiyatının bile yapıldığı öz yurdumuzdan öz vatanımıza gidiyordum. Bağlarımızın koparıldığı, tarihin; egemenlerce önceden yazıldığı gibi yaşandığı, batıdan bakanlara göre az gelişmiş içinden bakılınca az geliştirilmiş bir ülkeye Suriye'ye gidiyordum.
İlk durağımız en büyük sorunumuzun da kaynağıydı. Yıllarca burası yüzünden kavmi duyguları kabaran taraflar birbirlerine kin besler olmuşlardı. Şimdi Hatay ne bizimdi ne onların. Bizim gibi batının eşiğine gelememişti henüz ama kendi gibi de bırakmamıştık biz onu dillerinden kökenlerinden ayırmıştık bir kere. İki farklı dünya vardı burada biri betondan kulelerin dikildiği modern, medeni! Hataydı. Diğer yanı ise komşuluğun hala bir çok anlam ifade ettiği, pencereleri birbirine bakan evlerin bulunduğu sokaklarına motorlu araçların giremeyişini fırsat bilen çocuklarla dolu, onlara çok benzeyen yabancıları bile fark edebilecek kadar yerel, konuşmalarını birden çok dilde yapmayı adet edinmiş insanların Hatayıydı.
Takvim yapraklarının Mayıs 19 dediği bir Cuma günüydü. Sevinçliydim ilk kez bir bayramda istemeden sevinmiş taklidi yapmayacaktım. Ama etiketlenmemek için gittiğim Cuma namazı yetmişti sevincimi kursağımda bırakmaya. Çünkü imam benin istemediğim taklit rolünü çok güzel oynuyordu. Neyse ki gezdikçe tek millet tek kimlik politikalarının çok ta tutmadığını görüp rahatladım. Çünkü bu farklılıkları Allah'ın sünneti, lutfu olarak okuyabilmenin sevincini hissedebiliyordum.
Günün ilk yarısını kafileyi bekleyerek geçirdik otogarda burada Suriye'ye gitmek Hatay'ın bir ilçesine gitmek kadar olağan. Herkesin elinde bir pasaport bir de küçük çanta. Bir firmayla anlaşamayan diğerine koşuyor ve konuşmalar daha çok Arapça, belli ki Araplar da geliyordu buraya. Kafileye sıcak bir günde yolculuk etmek nasip olmuştu, gün ortasını bulmuştu Hatay'a inmeleri. En önemli gündem ise uyku!! Birileri çok uyumaktan, birileri uyuyamamaktan, birileri horlama seslerinden yakınıyordu kısacası herkesin gündeminde bir şeyler vardı tabi birde tatlı bir telaş vardı gezilecek yerleri meraktan doğan. Habibünneccar'ı, Hz. Musa'nın kıssasındaki eğiticisiyle buluştuğu yeri, su içmek için durduğu yeri eski kiliseleri tehcirden kurtulabilmiş son Ermeni köyünü kısacası Hatay'da ne varsa sığdırdık yarım güne, Akdeniz'e birde bittiği yerden bakma fırsatımız da oldu. Şimdi herkesin ihtiyacı olan birkaç yudum çaydan başkası değildi; yorgunluğu alsın diye. Bu yorgunluk herkesi Şam'a kadar uyutmaya yeterdi.
Koca bir otobüs bize tahsis edilmişti, herkese iki koltuk diyordu rehber yarım yamalak Türkçesiyle. Niyetlerini kestiremediğim firmamızın hürmeti bir tek beni meraklandırmamıştı anladığım kadarıyla ama hepimiz farkındaydık ucuz etin yahnisinin acı olacağının. Artık Şam yolundaydık, herkes uyumaya programlı bir şekilde kapıyordu ikili koltuklardan birini ama arka beşli hariçti çünkü oraya ancak bizim rehber sığardı...ayakkabılar çıkıyor üstler hafifleştiriliyor, kafalar hırkalarla destekleniyor yastık niyetine, müzik aletleri çıkarılıyor.... herkesin konuşlanmasının ardından çok geçmeden gelmiştik Cilvegöz sınır kapısına. Aşağı inmek şarttı ne de olsan memleketimizin bittiği yerdi burası. Değmişti de; plastik bardakla da olsa günün en güzel çayını içtik burada, sonra harcamaya hazır paralarla Suriye liraları alındı uzun pazarlıkların ardından. Herkesin bir kontrol beklediği bu kapıda yüzümüze bakan bile olmamıştı ama biz geçmiştik bile nasıl olduğunu anlamadan. Koltuklar yatırılmış uykuya hazır herkes. Ama uyuyamamaktan yakınanlar yok değildi hala, hele biri vardı ki Arap coğrafyasında en güzel yıllarını geçirmiş, hiç uyumadığını sabah kahvaltı ve namaz için durduğumuzda fark etmiştik. Gizleyemediği bir özlemi vardı bir de heyecanı yeniden yakın coğrafyada benzer insanlarla olma adına.
Bir tek namaz vaktinin çıkmak üzere olduğunu göstermiyordu doğan güneş bir de aydınlatıyordu geceyi hafif hafif. Kahvaltıyı yarı bizim Arapçımızla yarı çalışanların türkçesiyle atlamıştık, yemekte tanıdık olmayanları önce biri tadıyor ardından tavsiyeler diziyordu ama kimse çaysız başlamamıştı. Bir de yolculuğun farkında olup boş karınla gezmek istemeyenler vardı ki en başlarında ben vardım istemeye istemeye hatta iteleye iteleye yapıyordum kahvaltıyı.
Aydınlanmaya başlamış bir günde Şam’a yaklaşmanın heyecanını figüran yolcu Muti amcanın okuduğu uzun hava tarzında bir gazel yatıştırıyordu. Mevlitlerimizden tanıdığımız bir tarzdı bu. Ardından bizim ve bizden büyüklerin geçtiği sıralarda oturan kardeşlerimiz koro halinde mest! etmişlerdi uyumayıp dinleyenleri. Yolculuk tam bir çöl yolculuğunu andırıyordu ki bir bahar yağmurunun damlaları vurmaya başlamıştı camlara. Bir kez daha Rabbin rahmeti üzerimizdeydi galiba yada birisi dua etmişti Allah'ın rahmeti üzerinize diye ve kabul olmuş olmalı ki dua, Şam yolunda ıslandık.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...