|

İsrail
Vahşetinin Ardından
İsrail,
BM'nin aldığı karar sonrasında, Lübnan ve Filistin topraklarına karşı
giriştiği operasyona büyük ölçüde son verdi. BM kararının ardından
İsrail'in Amerika'ya 'resmen' teşekkür etmesi, aslında pek çoklarına "bu
işin ardında bir bit yeniği olmalı" dedirtmeliydi, ancak Hizbullah
lideri Nasrallah bile: "İsrail ateşkes kararına uyarsa biz de uyacağız"
dedi. Halbuki BM kararında, gerek Hizbullah için gerekse bundan sonra
bölgede benzeri bir mücadele vermeyi düşünecek örgütler için çok önemli
mesajlar yer alıyordu. Bunların başında da Hizbullah'ın
silahsızlandırılmasıyla ilgili ifade ve İsrail'in kendini koruma
hakkının tanınması geliyordu. Fakat bütün kamuoyu artık saldırıların bir
an önce bitmesi yönünde hazırlandığı için, kimse kararı ciddi bir
biçimde tartışmadı, ya da tartışanların sesleri medyaya yansımadı. Sonuç
olarak, BM nezdinde bir 'uluslararası' gücün Güney Lübnan'da
konuşlanması yönünde bir süreç başlatıldı ve bu yöndeki gelişmeler hızla
devam ediyor.
Biz, BM kararının iyi okunması durumunda, İsrail'in bütün 'temel'
hedeflerine ulaştığı tespitinde bulunuyoruz ve bu durumun, maalesef
kamuoyunda yeterince algılanamadığını görüyoruz. Tam tersine, kamuoyunda
baskın düşüncenin, Hizbullah'ın ciddi bir zafer kazandığı yönünde
olmasını ise, duygularla hareket edilmesinin bir sonucu olarak
görüyoruz. Hizbullah'ın direndiği ve bu direncin görünürde kırılamadığı
doğru olmakla birlikte, BM kararının 'fiilen' uygulanabilmesi durumunda,
Hizbullah'ın Lübnan'daki pozisyonunun ciddi biçimde zarar göreceğini
düşünüyoruz. Çünkü İsrail'in hedefinin (en azından şu aşamada)
Hizbullah'ı yok etmek olmadığı açıktır. İsrail'in bu son operasyonla
hedeflediği şey, Hizbullah'ın İsrail'i tehdit edecek bir 'askeri' güç
olmaktan çıkarılmasıdır. Bu hususun altını çizmekte yarar görüyoruz,
çünkü bu nokta kaçırıldığı zaman, hadiseleri doğru anlamak mümkün
olamamaktadır. Bu şu demektir: İsrail, Amerika ile birlikte, aslında
Hizbullah'ın Lübnan denkleminde bir 'aktör' olarak kalmasına razıdır.
Zaten daha önce Güney Lübnan'dan askerlerini çekmesinde de temel etken
bu düşüncesidir. O dönemde de, Hizbullah'ın Lübnan siyasetine dahil
olup, iç-politikada bir unsur olmasına razı olunmuştur. Fakat Hizbullah,
özellikle askeri kanadının lağvedilmesine karşı çıkmış ve üstelik Güney
Lübnan'da bu güçleri kullanabilme potansiyeline sahip bir güç olarak var
olagelmiştir. İsrail'in son operasyonu, işte temel amaç olarak, bu
askeri gücün, Güney Lübnan'dan çıkartılmasını belirlemişti. Yoksa
Hizbullah'ı bütünüyle yok etme gibi bir amacı, şu aşamada zaten
taşımıyordu. BM kararına bakacak olursak, işte tam da bu amacı
gerçekleştirecek bir sürecin başlatılması istenmektedir. Çok-uluslu güç,
Güney Lübnan'a yerleşecek, gerekirse Hizbullah'a karşı güç
kullanabilecektir. Bu şu demektir: Hizbullah, artık Güney Lübnan'dan
İsrail'i tehdit edecek şekilde operasyonlar yapamayacaktır. Tabii bu, BM
kararının uygulanabilmesi durumunda mümkün olabilecektir. Ancak
bilinmelidir ki, amaç da budur. Nasrallah'ın bu plana karşı ciddi bir
itirazının olmaması (veya olamaması) da, sürecin bir biçimde
işleyeceğine delil olarak alınabilir.
İşte bu noktada şu hususların da altı çizilmelidir: İsrail'in özellikle
Lübnan'da çok ağır ve insanlık dışı saldırılar yapmasının nedeni, BM
kararıyla artık anlaşılmıştır. İsrail, açıkçası, Hizbullah'ı (veya ona
doğrudan veya dolaylı destek veren diğer güçleri) böylesi bir antlaşmaya
'bir an önce' razı etmek için bu denli ağır saldırılar yapmıştır! Çünkü
gerçekten bütün savaş ve mücadele tarihleri boyunca, nice direnç
gösteren ordular, sivillerin göreceği zararı düşünerek mevzilerini
bırakabilmişler, insanların vahşice saldırılar sonucu öldürülebileceği
korkusuna yenik düşmüşlerdir. Daha yakın geçmişte Cezayir'de direnen
FIS'ın, tanklara karşı halka "evlerinize dönün" talimatı vermesinde de
aynı hissiyat yatmaktadır. Dünyanın zalimleri de bunu iyi bilmekte ve bu
kozu, zaman zaman kullanmaktadırlar. Halbuki Cezayir Müslümanlarının
önlerinde İran gibi bir örnek durmaktaydı. Şah da Humeyni'yi aynı şeyle
tehdit etmiş, ama Humeyni halka "evlerinizin damlarına çıkın ve
'Allahuekber' deyin" talimatını vermişti. Yani Humeyni, bu 'tuzağı'
görmüş ve çıktığı yolda 'geri dönmek' yerine 'direnişe devam' demişti.
Elbette bu kararı almak zordur ve bu bir 'liderlik' meselesidir. Her
lider geçinen lider olamayacağı gibi, kimi lider ruhlu kişiler de,
başlangıçta küçük konumları işgal etseler bile, zaman içinde, özellikle
de mücadele ortamında kendilerini belli ederler. Bunun en iyi
örneklerinden biri de Hz. Davud'tur. Şu halde, BM kararının, sivillere
karşı en acımasız saldırıları düzenleyen İsrail'in amacına hizmet
ettiğini görmek gerekmektedir. Eğer bu karar bütünüyle uygulanırsa da,
Güney Lübnan'da Hizbullah'ın etkinliği kalmayacaktır, denilebilir.
Hizbullah Güney Lübnan'da etkinliğini yitirirse, bu durumda Lübnan'daki
iç-dengelerde de bir kayba uğrayacaktır. Çünkü Hizbullah bir anlamda
'direniş'ten beslenmektedir. Eğer bu noktada bir zaaf gösterirse, kaybı
daha da büyük olur. Hele bir de Lübnan'daki iç-politik dengeler içinde
bir 'aktör' olarak kalmayı kabullenirse, o zaman, gerçekten 'ölümcül'
bir darbe almış olur. Batı'nın da zaten bütün istediği budur.
Hizbullah'ın veya dünyadaki diğer bütün 'direnişçi' örgütler için de
istenen şey aynısıdır. Amerika'nın yeni dönemde benimsediği 'hard
politics'in en belirleyici kurallarından birisi işte burada karşımıza
çıkmaktadır. Bir yandan BOP gibi 'soft' politikalar gündeme
getirilirken, öte yandan, bu politikanın önünde bir 'engel' olarak
gördükleri akım veya örgütleri 'en sert' politikalarla ya yok etmek veya
kuşatıp etkisiz hale getirmek istenmektedir. 11 Eylül 2001
hadiselerinden sonra dünyadaki çatışmaların izahını, bu genel
politikayla yapmak mümkündür.
Peki bu kararın uygulanması durumunda, Hizbullah, bütünüyle
silahsızlandırılabilir mi? Bu, şimdilik pek mümkün görünmemekle
birlikte, bu hususta temel belirleyenin, Hizbullah'ın iç politikada bir
aktör olmayı kabul-edip etmemesine bağlı olduğunu söyleyebiliriz.
Hizbullah, böyle bir şeyi (zorla veya başka şekilde) kabul ederse,
sürecin sonunda Hizbullah'ın silahlarını bırakması kaçınılmazdır. Bu ise
Lübnan'daki merkezi hükümetin güçlendirilmesi anlamını taşır. Küresel
güçler, Lübnan'da şu anki denklemlere göre çok 'güçlü' bir devlet
istememekle birlikte, uzun-vadede bunu düşünebilirler. Şu an
istememektedirler, çünkü şu anki grupların güç dengeleri, Batı'yı ciddi
ciddi düşündürtmektedir. Ancak ilerde Hizbullah zayıflatılıp, ülke
içindeki diğer 'muhalif' güçler de iyice ılımlılaştırılabilirse, bu
durumda, Lübnan merkezi hükümetinin güçlendirilmesini gayet hararetle
isteyebilirler. Çünkü o zaman İsrail'in güvenliğini garanti altına almak
daha da kolaylaşacaktır.
BM kararının Hizbullah aleyhine bir önemli sonucu da, İsrail'in 'gerekli
gördüğünde' operasyon yapma hakkının kabulüdür. Bu şu demektir:
Hizbullah, Güney Lübnan'ı tamamen terk edene kadar, İsrail, küçük küçük
opearasyonlar yapmaya devam edecektir. Zaten kararın çıkmasından sonraki
günlerde, ağır bombardımanı bırakan İsrail, 'nokta hedef' şeklinde küçük
saldırılarına devam etmiştir. Bu durum da, İsrail'in lehine Hizbullah'ın
aleyhinedir. Mültecilerin dönmeye başladığı düşünülürse, Hizbullah'ın,
İsrail saldırılarına karşı cevap verme şansını da önemli oranda
yitirdiği söylenebilir. Çünkü daha önce İsrail'e karşı direnmesinin bir
sonucu olarak İsrail'in kuzeyine roket saldırıları düzenleyebiliyordu.
Şimdi ise, aynı şeyi tekrarlaması durumunda, sivillerin hayatını 'riske
atma' tehlikesini göğüslemek zorunda kalacaktır. Bu ise, Hizbullah'ın
elini-kolunu bağlayan bir durum olarak görülmelidir.
Bütün bunların ötesinde, Hizbullah'ın bu süreçte bir kazancı vardır ve
bu, siyasal olarak ciddi biçimde kayba uğratılsa da, kolay kolay
değişmeyecektir. Hizbullah, Lübnan'da bütün askeri güçler (hatta Lübnan
ordusu bile) İsrail saldırılarına karşı direnemezken, direnç göstermiş
ve bu noktada başarısını kanıtlamıştır. Bu, Lübnan halkının unutması
mümkün olmayan bir vakıa olarak ortada durmaktadır. Halkların bilinci,
bu tür hadiseleri kolay kolay unutmaz. Bu nedenle, Hizbullah'ın belki de
en büyük 'zafer'i, bu noktada elde ettiği zaferdir, denilebilir. Bu
konuda bizim ekleyeceğimiz husus ise şudur: Tarih boyunca, kaynağını
'dinden' alan mücadeleler sahici olmuştur ve sonuçları da, diğer
mücadelelere göre daha yakıcı veya şiddetli olmuştur. Haçlı Savaşları da
böyledir, bugün 'din adına'savaşan grupların mücadeleleri de böyledir.
İslam söz konusu olduğunda ise, Batı'nın bu konuda yeterince tecrübesi
vardır. Artık şu hususun, neredeyse tarihin bir 'kural'ı haline
geldiğini söyleyebiliriz: İslam dünyasındaki halklar, eğer İslam
temelinde bir mücadele veriyorlarsa, bu mücadele sert olur ve
Müslümanlar kolay kolay teslim olmazlar. Burada da elbette en büyük pay,
mücadelenin 'din adına' veriliyor oluşudur. Hizbullah'ın direnişinin de
birincil açıklaması budur. Elbette arkasında bazı devletlerin askeri ve
siyasi desteği vardır, ancak bu yetmez. Hizbullah, direncinin temelini
kendi inandığı İslam'a dayandırdığı için, bu örgütün elemanları, bu
mücadelenin sonunda 'cennet' olduğuna inandıkları için, mücadelelerini
kolay kolay bırakmazlar. Bu durum, Sünni coğrafyada da böyledir, Şii
coğrafyada da. Sonuç itibarıyla, Hizbullah'ın gösterdiği son direnç,
tarihin bu 'kural'ının bir kez daha test edildiği yeni bir örnek olarak
gösterilebilir.
Konunun Suriye ve İran'la ilgili yönü ise, BM kararının sonuçlarından
sonra belli olacaktır. Eğer BM kararı uygulanır ve Hizbullah, 'siyasi'
açıdan zemin kaybederse, bu durum, dolaylı olarak Suriye ve İran'ı da
etkiler. Çünkü gerçekten bölgedeki mücadele, filanca devlet veya falanca
örgüt arasında değil, küresel güç ile muhalifleri arasında cereyan
etmektedir. Bu yüzden, hadiselerin sonuçları üzerinde yorumda
bulunurken, bu güçlerin hedef ve beklentileri zaviyesinden
değerlendirmeler yapmak gerekir. Amerika, bölgedeki politikaları
açısından en çok İran'ı 'tehdit unsuru' olarak görürken, İran da,
bölgesel veya küresel amaçları açısından Amerika'yı 'tehdit' olarak
görmektedir. Ortadoğu'da kurulmaya çalışılan 'yeni düzen' de, o yüzden,
esas itibarıyla bu iki devlet arasında cereyan etmektedir. Daha önceki
sayılarımızda da belirttiğimiz gibi, Amerika, İran'ı dize getirmesi
durumunda küresel siyaset açısından büyük bir 'prestij' elde edeceğini
hesaplamakta, İran ise, tek süper güce karşı direnmek suretiyle, siyasi
ve ideolojik hedeflerine ulaşmak istemektedir. Bu mücadelenin zorlu
olacağı ise, 11 Eylül hadiselerinden sonraki gelişmeler bakıldığında net
olarak görülebilir. |