Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 333 | Eylül  2006

                   

 

 


İsrail Vahşetinin Ardından

İsrail, BM'nin aldığı karar sonrasında, Lübnan ve Filistin topraklarına karşı giriştiği operasyona büyük ölçüde son verdi. BM kararının ardından İsrail'in Amerika'ya 'resmen' teşekkür etmesi, aslında pek çoklarına "bu işin ardında bir bit yeniği olmalı" dedirtmeliydi, ancak Hizbullah lideri Nasrallah bile: "İsrail ateşkes kararına uyarsa biz de uyacağız" dedi. Halbuki BM kararında, gerek Hizbullah için gerekse bundan sonra bölgede benzeri bir mücadele vermeyi düşünecek örgütler için çok önemli mesajlar yer alıyordu. Bunların başında da Hizbullah'ın silahsızlandırılmasıyla ilgili ifade ve İsrail'in kendini koruma hakkının tanınması geliyordu. Fakat bütün kamuoyu artık saldırıların bir an önce bitmesi yönünde hazırlandığı için, kimse kararı ciddi bir biçimde tartışmadı, ya da tartışanların sesleri medyaya yansımadı. Sonuç olarak, BM nezdinde bir 'uluslararası' gücün Güney Lübnan'da konuşlanması yönünde bir süreç başlatıldı ve bu yöndeki gelişmeler hızla devam ediyor.
Biz, BM kararının iyi okunması durumunda, İsrail'in bütün 'temel' hedeflerine ulaştığı tespitinde bulunuyoruz ve bu durumun, maalesef kamuoyunda yeterince algılanamadığını görüyoruz. Tam tersine, kamuoyunda baskın düşüncenin, Hizbullah'ın ciddi bir zafer kazandığı yönünde olmasını ise, duygularla hareket edilmesinin bir sonucu olarak görüyoruz. Hizbullah'ın direndiği ve bu direncin görünürde kırılamadığı doğru olmakla birlikte, BM kararının 'fiilen' uygulanabilmesi durumunda, Hizbullah'ın Lübnan'daki pozisyonunun ciddi biçimde zarar göreceğini düşünüyoruz. Çünkü İsrail'in hedefinin (en azından şu aşamada) Hizbullah'ı yok etmek olmadığı açıktır. İsrail'in bu son operasyonla hedeflediği şey, Hizbullah'ın İsrail'i tehdit edecek bir 'askeri' güç olmaktan çıkarılmasıdır. Bu hususun altını çizmekte yarar görüyoruz, çünkü bu nokta kaçırıldığı zaman, hadiseleri doğru anlamak mümkün olamamaktadır. Bu şu demektir: İsrail, Amerika ile birlikte, aslında Hizbullah'ın Lübnan denkleminde bir 'aktör' olarak kalmasına razıdır. Zaten daha önce Güney Lübnan'dan askerlerini çekmesinde de temel etken bu düşüncesidir. O dönemde de, Hizbullah'ın Lübnan siyasetine dahil olup, iç-politikada bir unsur olmasına razı olunmuştur. Fakat Hizbullah, özellikle askeri kanadının lağvedilmesine karşı çıkmış ve üstelik Güney Lübnan'da bu güçleri kullanabilme potansiyeline sahip bir güç olarak var olagelmiştir. İsrail'in son operasyonu, işte temel amaç olarak, bu askeri gücün, Güney Lübnan'dan çıkartılmasını belirlemişti. Yoksa Hizbullah'ı bütünüyle yok etme gibi bir amacı, şu aşamada zaten taşımıyordu. BM kararına bakacak olursak, işte tam da bu amacı gerçekleştirecek bir sürecin başlatılması istenmektedir. Çok-uluslu güç, Güney Lübnan'a yerleşecek, gerekirse Hizbullah'a karşı güç kullanabilecektir. Bu şu demektir: Hizbullah, artık Güney Lübnan'dan İsrail'i tehdit edecek şekilde operasyonlar yapamayacaktır. Tabii bu, BM kararının uygulanabilmesi durumunda mümkün olabilecektir. Ancak bilinmelidir ki, amaç da budur. Nasrallah'ın bu plana karşı ciddi bir itirazının olmaması (veya olamaması) da, sürecin bir biçimde işleyeceğine delil olarak alınabilir.
İşte bu noktada şu hususların da altı çizilmelidir: İsrail'in özellikle Lübnan'da çok ağır ve insanlık dışı saldırılar yapmasının nedeni, BM kararıyla artık anlaşılmıştır. İsrail, açıkçası, Hizbullah'ı (veya ona doğrudan veya dolaylı destek veren diğer güçleri) böylesi bir antlaşmaya 'bir an önce' razı etmek için bu denli ağır saldırılar yapmıştır! Çünkü gerçekten bütün savaş ve mücadele tarihleri boyunca, nice direnç gösteren ordular, sivillerin göreceği zararı düşünerek mevzilerini bırakabilmişler, insanların vahşice saldırılar sonucu öldürülebileceği korkusuna yenik düşmüşlerdir. Daha yakın geçmişte Cezayir'de direnen FIS'ın, tanklara karşı halka "evlerinize dönün" talimatı vermesinde de aynı hissiyat yatmaktadır. Dünyanın zalimleri de bunu iyi bilmekte ve bu kozu, zaman zaman kullanmaktadırlar. Halbuki Cezayir Müslümanlarının önlerinde İran gibi bir örnek durmaktaydı. Şah da Humeyni'yi aynı şeyle tehdit etmiş, ama Humeyni halka "evlerinizin damlarına çıkın ve 'Allahuekber' deyin" talimatını vermişti. Yani Humeyni, bu 'tuzağı' görmüş ve çıktığı yolda 'geri dönmek' yerine 'direnişe devam' demişti. Elbette bu kararı almak zordur ve bu bir 'liderlik' meselesidir. Her lider geçinen lider olamayacağı gibi, kimi lider ruhlu kişiler de, başlangıçta küçük konumları işgal etseler bile, zaman içinde, özellikle de mücadele ortamında kendilerini belli ederler. Bunun en iyi örneklerinden biri de Hz. Davud'tur. Şu halde, BM kararının, sivillere karşı en acımasız saldırıları düzenleyen İsrail'in amacına hizmet ettiğini görmek gerekmektedir. Eğer bu karar bütünüyle uygulanırsa da, Güney Lübnan'da Hizbullah'ın etkinliği kalmayacaktır, denilebilir.
Hizbullah Güney Lübnan'da etkinliğini yitirirse, bu durumda Lübnan'daki iç-dengelerde de bir kayba uğrayacaktır. Çünkü Hizbullah bir anlamda 'direniş'ten beslenmektedir. Eğer bu noktada bir zaaf gösterirse, kaybı daha da büyük olur. Hele bir de Lübnan'daki iç-politik dengeler içinde bir 'aktör' olarak kalmayı kabullenirse, o zaman, gerçekten 'ölümcül' bir darbe almış olur. Batı'nın da zaten bütün istediği budur. Hizbullah'ın veya dünyadaki diğer bütün 'direnişçi' örgütler için de istenen şey aynısıdır. Amerika'nın yeni dönemde benimsediği 'hard politics'in en belirleyici kurallarından birisi işte burada karşımıza çıkmaktadır. Bir yandan BOP gibi 'soft' politikalar gündeme getirilirken, öte yandan, bu politikanın önünde bir 'engel' olarak gördükleri akım veya örgütleri 'en sert' politikalarla ya yok etmek veya kuşatıp etkisiz hale getirmek istenmektedir. 11 Eylül 2001 hadiselerinden sonra dünyadaki çatışmaların izahını, bu genel politikayla yapmak mümkündür.
Peki bu kararın uygulanması durumunda, Hizbullah, bütünüyle silahsızlandırılabilir mi? Bu, şimdilik pek mümkün görünmemekle birlikte, bu hususta temel belirleyenin, Hizbullah'ın iç politikada bir aktör olmayı kabul-edip etmemesine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Hizbullah, böyle bir şeyi (zorla veya başka şekilde) kabul ederse, sürecin sonunda Hizbullah'ın silahlarını bırakması kaçınılmazdır. Bu ise Lübnan'daki merkezi hükümetin güçlendirilmesi anlamını taşır. Küresel güçler, Lübnan'da şu anki denklemlere göre çok 'güçlü' bir devlet istememekle birlikte, uzun-vadede bunu düşünebilirler. Şu an istememektedirler, çünkü şu anki grupların güç dengeleri, Batı'yı ciddi ciddi düşündürtmektedir. Ancak ilerde Hizbullah zayıflatılıp, ülke içindeki diğer 'muhalif' güçler de iyice ılımlılaştırılabilirse, bu durumda, Lübnan merkezi hükümetinin güçlendirilmesini gayet hararetle isteyebilirler. Çünkü o zaman İsrail'in güvenliğini garanti altına almak daha da kolaylaşacaktır.
BM kararının Hizbullah aleyhine bir önemli sonucu da, İsrail'in 'gerekli gördüğünde' operasyon yapma hakkının kabulüdür. Bu şu demektir: Hizbullah, Güney Lübnan'ı tamamen terk edene kadar, İsrail, küçük küçük opearasyonlar yapmaya devam edecektir. Zaten kararın çıkmasından sonraki günlerde, ağır bombardımanı bırakan İsrail, 'nokta hedef' şeklinde küçük saldırılarına devam etmiştir. Bu durum da, İsrail'in lehine Hizbullah'ın aleyhinedir. Mültecilerin dönmeye başladığı düşünülürse, Hizbullah'ın, İsrail saldırılarına karşı cevap verme şansını da önemli oranda yitirdiği söylenebilir. Çünkü daha önce İsrail'e karşı direnmesinin bir sonucu olarak İsrail'in kuzeyine roket saldırıları düzenleyebiliyordu. Şimdi ise, aynı şeyi tekrarlaması durumunda, sivillerin hayatını 'riske atma' tehlikesini göğüslemek zorunda kalacaktır. Bu ise, Hizbullah'ın elini-kolunu bağlayan bir durum olarak görülmelidir.
Bütün bunların ötesinde, Hizbullah'ın bu süreçte bir kazancı vardır ve bu, siyasal olarak ciddi biçimde kayba uğratılsa da, kolay kolay değişmeyecektir. Hizbullah, Lübnan'da bütün askeri güçler (hatta Lübnan ordusu bile) İsrail saldırılarına karşı direnemezken, direnç göstermiş ve bu noktada başarısını kanıtlamıştır. Bu, Lübnan halkının unutması mümkün olmayan bir vakıa olarak ortada durmaktadır. Halkların bilinci, bu tür hadiseleri kolay kolay unutmaz. Bu nedenle, Hizbullah'ın belki de en büyük 'zafer'i, bu noktada elde ettiği zaferdir, denilebilir. Bu konuda bizim ekleyeceğimiz husus ise şudur: Tarih boyunca, kaynağını 'dinden' alan mücadeleler sahici olmuştur ve sonuçları da, diğer mücadelelere göre daha yakıcı veya şiddetli olmuştur. Haçlı Savaşları da böyledir, bugün 'din adına'savaşan grupların mücadeleleri de böyledir. İslam söz konusu olduğunda ise, Batı'nın bu konuda yeterince tecrübesi vardır. Artık şu hususun, neredeyse tarihin bir 'kural'ı haline geldiğini söyleyebiliriz: İslam dünyasındaki halklar, eğer İslam temelinde bir mücadele veriyorlarsa, bu mücadele sert olur ve Müslümanlar kolay kolay teslim olmazlar. Burada da elbette en büyük pay, mücadelenin 'din adına' veriliyor oluşudur. Hizbullah'ın direnişinin de birincil açıklaması budur. Elbette arkasında bazı devletlerin askeri ve siyasi desteği vardır, ancak bu yetmez. Hizbullah, direncinin temelini kendi inandığı İslam'a dayandırdığı için, bu örgütün elemanları, bu mücadelenin sonunda 'cennet' olduğuna inandıkları için, mücadelelerini kolay kolay bırakmazlar. Bu durum, Sünni coğrafyada da böyledir, Şii coğrafyada da. Sonuç itibarıyla, Hizbullah'ın gösterdiği son direnç, tarihin bu 'kural'ının bir kez daha test edildiği yeni bir örnek olarak gösterilebilir.
Konunun Suriye ve İran'la ilgili yönü ise, BM kararının sonuçlarından sonra belli olacaktır. Eğer BM kararı uygulanır ve Hizbullah, 'siyasi' açıdan zemin kaybederse, bu durum, dolaylı olarak Suriye ve İran'ı da etkiler. Çünkü gerçekten bölgedeki mücadele, filanca devlet veya falanca örgüt arasında değil, küresel güç ile muhalifleri arasında cereyan etmektedir. Bu yüzden, hadiselerin sonuçları üzerinde yorumda bulunurken, bu güçlerin hedef ve beklentileri zaviyesinden değerlendirmeler yapmak gerekir. Amerika, bölgedeki politikaları açısından en çok İran'ı 'tehdit unsuru' olarak görürken, İran da, bölgesel veya küresel amaçları açısından Amerika'yı 'tehdit' olarak görmektedir. Ortadoğu'da kurulmaya çalışılan 'yeni düzen' de, o yüzden, esas itibarıyla bu iki devlet arasında cereyan etmektedir. Daha önceki sayılarımızda da belirttiğimiz gibi, Amerika, İran'ı dize getirmesi durumunda küresel siyaset açısından büyük bir 'prestij' elde edeceğini hesaplamakta, İran ise, tek süper güce karşı direnmek suretiyle, siyasi ve ideolojik hedeflerine ulaşmak istemektedir. Bu mücadelenin zorlu olacağı ise, 11 Eylül hadiselerinden sonraki gelişmeler bakıldığında net olarak görülebilir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info