|
Bir Dergi Bir Alıntı
İslam’ı Laikleştirme Girişimine
Teolojik Katkının İmkânsızlığı Üzerine
- İslam’ın Özünde Laik Olduğu Yanılsamasının Analizi -
Prof. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu
Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi
Giriş Yerine: İslam Dünyası ve Laiklik
İslam dünyasında seküler temele dayalı laiklik genelde Batılı güçlerin
teşvik ve desteğinde, Batılılaşmış veya Batıcı siyasal elitler eliyle
yaygınlaştırılmaya veya dayatılmaya çalışılan bir değişim olgusu olarak
sürekli bir gerilim konusu olagelmiştir. Mamafih bu değişimi
meşrulaştırmak amacıyla laikliğin İslam'a veya İslam'ın laikliğe aykırı
olmadığı yolunda birtakım iddialar ileri sürülmüşse de bu İddialar İslam
dünyasında genel olarak Müslümanlar, İslam uleması ve İslam
mütefekkirleri tarafından kabul görmek şöyle dursun fazlaca ciddiye de
alınmamıştır. Bunun sebebi çok açıktır: İslam toplumlarını laikleştirme
çabaları İslam dünyasının sahici bir talebi olmaktan ziyade, bu
toplumlara dayatılan bir proje olarak ortaya çık(arıl)mış ve tabii
olarak Müslümanlar tarafından böyle algılanmış ve hep kuşkuyla
karşılanmıştır. İslam ülkelerindeki yönetimlerin siyasi yönelim ya da
zihniyet ve dünya görüşü bakımından genellikle Batı eğilimli olmaları,
Batı sömürgeciliğinden yeni kurtulmuş olan İslam ülkelerinde haklı
olarak laiklik meselesine de Batılı bir proje olarak bakılmasına yol
açmıştır. Bu tepkili ve kuşkulu bakışta, Osmanlı İmparatorluğu'nun
parçalanıp İslam dünyasının ulus devletler şeklinde dağıtılmış
olmasının, ardından da bu uluslara seküler modellerin empoze edilmeye
çalışılmasının yol açtığı sıkıştırılmışlık psikolojinin etkisini de
unutmamak gerekir. Özetle, çağımızda pek çok İslam ülkesinde halkın
laiklik esasına dayanmayıp hukuki ve siyasi temelde İslam devleti
anlayışını savunması, laiklik ilkesinin anayasal olarak kabul edildiği
ülkelerde ise laikliğin sürekli olarak tartışma konusu olması, İslam
âleminde laiklik meselesinin İslami açıdan genel kabul gören bir şey
olmadığını açıkça gözler önüne sermektedir.
Elbette burada laiklik esasının İslam dünyasında kabul görmemesinin bu
haricî etkenin yanı sıra dahilî birtakım tarihî, siyasi, içtimai ve dinî
sebepleri bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Zira Batı'da laiklik
Kilise'den bağımsızlaşma şeklinde tezahür etmiştir ve Batı medeniyeti
için pek çok açıdan anlamlı bir gelişmedir. Ne var ki İslam dünyası için
aynı ihtiyaçtan söz etmek tarihî açıdan mümkün değildir; çünkü İslam
medeniyeti tarihinde -bazı yönlerden Şiî gelenekle bir benzerlik kurulsa
veya zaman zaman bazı ulemanın siyasete aktif olarak müdahil olduğu
görülse bile- Kilise benzeri bir dinsel kurum, din adamları sınıfı ve
tahakkümüne hiçbir dönemde tanık olunmamıştır. Buna bağlı olarak da
İslam medeniyeti tarihinde din-dünya ayırımı şeklinde formüle edilen
türden bir farklılaşma ihtiyacı hissedilmemiştir. Bunu söylerken, zaman
zaman görülen dünyevileşme eğilimlerinin bu bağlamda din-dünya
ayırımıyla karıştırılmaması gerektiğini de hatırlatmakta yarar
görüyoruz.
İslam dünyasının seküler laiklik karşısında takındığı bu açık ve otantik
tavra rağmen, laikliği İslam'la bağdaştırma veya laikliğin İslam'a
aykırı olmadığını ispatlama çabaları da gündemdeki önceliği bölgeye ve
döneme göre değişmekle birlikte hep var olagelmiştir. Bu tür operasyonel
çabalara Fransız usûlü katı laiklik modelini toplum mühendisliğinin bir
aracı olarak benimseyen Türkiye ve Tunus gibi Müslüman ülkelerde daha
sık tanık olunması ise şaşırtıcı değildir. Son yıllarda ülkemizde de
gündem işgal etmeye yeniden talip olduğu ve olmaya devam edeceği
anlaşılan bu tür projelerin destekçiliğini yapan bazı çevrelerin ve
teknokratlığını üstlenen teologların dayandığı temel tez -medyada dile
getirilmeye çalışıldığı şekliyle- mealen şudur:
İslam dünyasında en İyi Müslümanlık bizim Müslümanlığımızdır. Arap
İslam'ı bize uymaz, zira o bedevilerin Müslümanlığıdır. Biz İse medeni/
hadari bir İslam'ı temsil ediyoruz. Ayrıca, bizim Müslümanlığımız akılcı
ve ılımlı(!) bir İslami yoruma dayanır. Dolayısıyla, laiklik ile Türk
İslam'ı arasında mutlu bir izdivaç pekala mümkündür.
Bu naiv ve romantik iddia, aslında Ziya Gökalp'ten mülhem fikirlerin
ürünü olup kendilerini resmî ideoloji savunucusu olarak sergileyen
özellikle Türkçü ve -gariptir ki- özde gelenekselci çevrelerce farklı
şekillerde zaman zaman dile getirilegelmiştir. Daha liberal, daha
ılımlı, daha merkeziyetçi ve tabii ki daha Türk bir İslam söylemi
üretebilmek amacıyla son zamanlarda İslam medeniyetinin önemli bir
şahsiyetine el atıldığı, ilgililerin gözünden kaçmayacak bir gelişmedir.
Söz konusu şahsiyet, bu yazıda ele alacağımız makalenin de mezkur
söyleme kaynak kılmaya yeltendiği Mâturîdî'dir. Bu seçimde, tıpkı
Buhârî'ye yapıldığı gibi Türk olduğuna dair kesin herhangi bir delil
bulunmadığı hâlde(1) Mâturîdî'nin de Türk olarak takdim edilmesinin(2)
elbette önemli rolü olsa gerektir. Ancak diğer yandan, onun fikirlerinin
İslam içinde laikliği meşrulaştırma amacına hizmet edebileceği yönündeki
'fısıltılar' da bu iş için Mâturîdî'nin seçilmesinde etkili olmuş
görünmektedir. Bu yazıda, onun Türk olup olmadığı meselesini bir tarafa
bırakarak -zira Müslüman için ırkın hiçbir önemi yoktur-asıl ele almak
istediğimiz konuya, yani laikliği İslam adına meşru göstermek için
Mâturidi'nin düşüncelerinin nasıl kullanılmaya çalışıldığını ve onun
fikirlerinin bu amaca hizmet etmeye gerçekten elverişli olup olmadığını
irdelemeye çalışacağız.
Diyanet-Siyaset Ayırımından Din-Dünya Ayırımına
Bu konuyu ele almamıza, yakında yayımlanan bir yazı vesile olmuştur. Söz
konusu yazı, "İmam Mâturidi'ye Göre Diyanet-Siyaset Ayrımı ve Çağdaş
Tartışmalarla Mukayesesi"(3) başlıklı ve Sönmez Kutlu tarafından kaleme
alınmış olan bir yazıdır. Olandan ziyade yazarın olmasını istediğini
yansıtan (wishful thinking) bu yazının daha ilk satırlarında bilimsel
açıdan birtakım zaaflar hemen göze çarpmaktadır. Nitekim yazar daha ilk
satırlarda, Batı'nın din ile devlet işlerini ayırmayı başardığı(!), bu
yeni durum karşısında Müslüman toplumların Batı tipi bir laikliğin
dışında kalmayı başaramadıkları (agm., s. 55) şeklindeki tespitiyle,
aslında işin başında gerçeklerle bağdaşmayan bir iddiadan yola çıkmakta
bir beis görmemektedir. Oysa, bu tespitin gerçekleri yansıtmadığını
görmek için İslam dünyasına şöyle bir göz atmak bile yeterlidir. Mesela
her biri açıkça Şeriat'ı esas aldığını ilan etmiş olan Suudi Arabistan,
İran, Pakistan, Sudan ve Afganistan'ın neresi Batı tipi laiktir. Yine
Mısır, Ürdün, Uman, Libya, Suriye, Yemen, Cezayir ve Fas'ta Batı tipi
laiklik nerededir? Hele Malezya Şeriat'a dayalı tamamen nevi şahsına
münhasır bir modeldir, öte yandan yazarın ifadelerinden Batı'da standart
bir laiklik modeli bulunduğunu zannettiği anlaşılmaktadır. Hâlbuki
Batı'da ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın her birinin kendine mahsus
laiklik uygulamaları olduğu gibi Norveç gibi anayasasında açıkça
devletin kamu dininin evanjelik Luteryenlik olduğunu, kralın devlet
dinine bağlı olmak ve onu korumakla mükellef olduğunu, bakanlar
kurulunun yarıdan fazlasının devlet dinine mensup olması gerektiğini
kabul eden Batılı ülkeler bile vardır -hatta İsrail'i de Batı'ya dahil
edecek olursak, dinci(!) ve şeriatçı(!) Batılı ülkelerin varlığından söz
etmek de yanlış olmayacaktır.
İnanılması güç ama yazar, gerek Sünni gerek Şii gelenekte halifelere
'sınırsız' dînî, siyasi ve hukuki yetkiler verildiği şeklinde gerçeklere
aykırı bir iddiayı da ileri sürebilmiştir (s. 55). Oysa, ne Sünni ne de
Şii gelenekte halifelere sınırsız yetki verilmesi söz konusudur; çünkü
en azından bir Müslüman olarak halifelerin yetkileri İslam'ın emir ve
yasaklarıyla sınırlıdır. Nitekim ilgili literatürde buna dair sayısız
nass ve yorum bulmak zor değildir. Hele halifelere, Allah'a ait bazı
sıfat ve isimler verilerek "hiçbir makam tarafından sorgulanamayan
dokunulmaz kişiler" hâline getirildikleri yolundaki genelleme (s. 55),
bilimsel bir tespit olmaktan o denli uzaktır ki kendi tarihimiz
hakkındaki artık vadesi dolduğu için terk edilen bildik politik söylemi
andırmaktadır. Farklı bir yaklaşımla, İslam tarihinde ve İslam
düşüncesinde iktidarlara yönelik olarak meşru muhalefet, başkaldırı ve
hatta isyan yaklaşımlarının söz konusu olduğunu görmek zor değildir.(4)
öte yandan, Müslüman havzada ümeranın meşruiyetinin şu veya bu ölçüde
ulemanın desteğinden geçtiği, ehli tarafından bilinen en basit tarihî
hakikatler arasındadır. Bu durum, bir görüşe göre en son İslam
imparatorluğu kabul edilebilecek olan Osmanlı Devleti için de geçerli
olup padişahların, aldıkları kararların meşruiyetini teminen -bazen
sureta da olsa-şeyhulislamlara danıştıkları da bir nebze Osmanlı tarihi
okuyan herkesin malumudur. Bu gibi iddialarda bulunulurken ihtiyatlı bir
üslup kullanmak ve doğruluğu ilmî olarak ortaya konmamış hususlarda en
azından kesin konuşmama yolunu tercih etmek daha isabetli olurdu.
Benzer şekilde, genelde din âlimlerinin siyasetin yanında ve çoğu kere
de emrinde olduğu iddiası da (s. 55) her türlü insaf ölçüsünden uzak
katı bir genelleme olarak biraz aşırıya kaçmış görünmektedir. Zira böyle
bir iddia, tarih boyunca yaşamış olan, her mezhep ve coğrafyadan bütün
ulemayı kapsadığı istatistiki olarak ortaya konmadıkça, ulemanın çok
büyük bir kısmını itham altında bırakmaktan başka bir işe
yaramayacaktır. Mezhepler tarihi alanında çalışan biri olarak yazar,
İslam tarihinde 'sabır' ekolü yanında, onun iddiasını nakzeden
'devrimci' ve 'temekküncü' ekollerin bulunduğunu da biliyor olmalıdır.
Aslında elimizdeki biyografik kaynaklarda, yazarın iddiasının aksine,
-özellikle belli dönemlerde- ulemanın genellikle yönetimlere muhalif bir
tutum sergilediklerine dair zengin bir malzeme mevcuttur. Bu yazı
çerçevesinde, sadece el-Hasan el-Basrî, Amr b. Ubeyd, Vâsıl b. Atâ, İmâm
Zeyd ve Ebû Hamfe gibi şahsiyetlere ve Nevin Mustafa'nın İslam Siyasi
Düşüncesinde Muhalefet adlı çalışmasındaki verilere işaret etmek bile bu
konuda fikir vermek için yeterli olacaktır. Bilim adamından, kolaycı
genellemelerle işi geçiştirmesi değil, hangi dönemi, mezhebi veya
coğrafyayı kastettiğini tasrih etmek ve iddiasını bu konuda yapılmış
ciddi bilimsel araştırmalarla desteklemek suretiyle, gelmesi muhakkak
olan bu gibi eleştirilere meydan vermemesi beklenir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi söz konusu yazının temel problemlerden
birisi, yazarın, İslam'a sadakatini -şu veya bu ölçüde- muhafaza etmiş
olan Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti'nin sekülerizm ve pozitivizm
eksenli laiklik uygulamalarını aynı kategoride değerlendirmiş olmasıdır
(s. 55). Muhtemelen bunun da sebebi, Osmanlı'daki modernizasyon
politikaları ile Türkiye Cumhuriyeti'nin sekülerizasyon politikalarının
aynı kefeye konması ve ikisi arasındaki özsel farkın gözden kaçırılmış
olmasıdır.
Yine din-devlet ayırımına işaretle kullanılan "Bu ayırım hukukî,
teolojik ve sosyolojik argümanlarla meşrulaştırılmaya çalışılmış olmakla
birlikte henüz tam olarak gerçekleştirilememiştir." (s. 55) ifadelerine
bakılarak, yazarın bu işin tam olarak gerçekleştirilmesine taraftar
olduğu sonucuna varmak -yazının geneli de göz önüne alındığında- hiç de
zor değildir. Türkiye'deki laiklik modeli ve uygulamaları göz önüne
alındığında bir ilahiyatçının konuya eleştirel bir şekilde yaklaşması
beklenirken, tersi bir durumun görülmesi, din-devlet ilişkisinde devleti
yücelten ve İslam'ı bu devletin politikaları için bir araç olarak gören
devletçi -ve Türkçü(5)- modernist yaklaşımları çağrıştırmaktadır. (Bu
bağlamda, yazımızın başlarında da işaret edildiği gibi yazarın Mâturîdî
ile ilgili olarak hazırladığı antolojide, onu, ortada hiçbir 'delil'
olmadığını itiraf ettiği hâlde, birtakım zorlamalarla Türk olarak
göstermeye çalışması da dikkat çekicidir.)
Yukarıda sözü edilen zaaflara eklenebilecek bir başka örnek de hilafetin
kaldırılmasını ve bunun yerine millî hâkimiyet tezinin ikame edilmesini
isteyen Seyyid Bey'in bu çağrısını bir laikleşme önerisi olarak sunarken
(s. 56), millî hâkimiyet esasına göre milletin pekâlâ İslami esaslara
dayalı bir yönetimi isteyebileceği, dolayısıyla laikliğin millî
hâkimiyetin lazım-ı gayr-ı mufarıkı, yani olmazsa olmaz şartı olmadığını
gözden kaçırmış veya göz ardı etmiş olmasıdır. Aynı kafa karışıklığından
dolayı, Seyyid Bey'in, hilafet ve hâkimiyet meselesinin dinî olmaktan
ziyade dünyevi ve siyasi bir mesele ve doğrudan milletin işi olduğu
şeklindeki yöneticinin seçimine müteallik ifadelerini (s. 57) de laiklik
bağlamında algılama hatasına düşülmüştür. Hâlbuki Seyyid Bey'in söz
konusu eseri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, onun bugünkü anlamda
bir laiklikle ilgilenmediği, amacının sadece yönetim tarzı olarak,
Hilafet'ten ziyade halk egemenliğine taraftar olduğunu ortaya koymak
olduğu, ama yönetimin İslami esasları bir tarafa bırakarak hareket
etmesi gibi bir düşünceyle uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı
görülecektir. Bir başka ifadeyle, onun muhtevadan ziyade şekilden
bahsettiği anlaşılmaktadır; ki bunun günümüz Türkiye'sindeki laiklikle
uzaktan yakından bir alakası yoktur. Nitekim bizzat yazarın kendisi de
bir yerde hâkimiyet-i milliye fikrinin laiklikle uzaktan yakından
alakası bulunmadığını gösterircesîne, bu fikrin saltanata karşı
halifenin seçimle iş başına getirilmesi amacıyla ortaya atıldığını
açıkça ifade etmektedir (s. 59).
İşin doğrusu, laikliğin ne olduğu ve Kur'an'ın öğretisinin ne anlama
geldiği konusundaki yazarın ifadeleri de insanı ister istemez tereddüte
sevk etmektedir. Zira o Kur'an'da yönetim esaslarına -mesela halifenin
kim olacağına- ilişkin olarak birtakım genel ilkeler dışında tafsilata
girilmediğine dair bildik söylemi tekrarlarken (s. 56), bunun laikliğe
bir zemin teşkil edebileceğini düşünmekte-, ne var ki Kur'an'ın,
siyasete, ekonomiye, hukuka, uluslararası ilişkilere, aynca toplumsal
alana ilişkin pek çok talepler içerdiğini ve bunların yerine
getirilmesini Müslümanlara emrettiğini unutmaktadır. Bu husustan gaflet
etmesinin bir sonucu olarak, konuyla ilgili bazı Kur'ani kavramlara tek
taraflı ve iddiasını desteleyecek şekilde mânâlar vermekten de geri
durmamaktadır. Nitekim Kur'an'da geçen 'halife' kelimesinin hiçbir
siyasi ima taşımadığını kesin bir dille İleri sürerken (s. 56), bu
terimin bırakın siyasi boyutuna dair yorumları(6), bütün yeryüzünü ve
hatta evreni kapsayan kozmik boyutunu gündeme getiren yorumlar da
görmezlikten gelinmiştir. Sadece Kur'an değil Sünnet ve hadisler
konusunda da yazar aynı tavrı sürdürmüş ve ciddi bir inceleme yapmadan
birtakım hükümler vermekte bir beis görmemiştir. Hatta bunu yaparken
lafızcılıktan da yakasını bir türlü kurtaramamış ve Hz. Peygamber'den
rivayet edilen hadislerde 'siyaset' kelimesinin geçmemesini bir anlamda
siyasetin dünyevüleştirilmesi ve İslami içeriğinin boşaltılması amacıyla
kullanmaya tevessül edebilmiş (s. 57) ve Hz. Peygamber'in siyasetinin ve
devlet yönetiminin, İslami esasları hayata geçirmek için bir araç
olduğunu, asıl amacının İse İslam'ın uygulanması olduğunu, dolayısıyla
onun siyaset kelimesini kullanmamasının siyasetin din dışı olduğu
anlamına gelmeyeceğini düşünememiştir. İş, bu önemli noktadan gaflet
etmekle de kalmamış, Hz. Peygamber'in bu devlet başkanlığı görevine
layık görüldüğünü -kim tarafından?- ve bunun Hz. Peygamber'in beşer
olarak elde ettiği başarıların ve bu konudaki kabiliyetinin bir sonucu
olduğunu söyleyerek (s. 57), onun her şeyden önce bir peygamber olduğunu
ve peygamberliğinin askeri, siyasi, idari vb. alanlarda da ona itaati
gerektirdiğini nazar-ı dikkate almaksızın, bu konuda tam anlamıyla
sekülarist bir bakış açısına doğru savrulmuştur. Keza Hz. Peygamber'in
peygamber olmadan önce el-Emm sıfatına layık görülen birisi olarak
yaptığı hakemlikleri de siyasi anlamdaki liderlikle karıştırmak (s. 57),
üstelik Mekke toplumunun siyasi liderleri arasında Hz. Peygamber'in yer
almadığına dair en basit bir siyer bilgisini bile göz ardı etmek
suretiyle, bizi, kendisinden beklenen bilimsel titizlik bakımından
şaşkınlığa uğratmıştır.
Yazar, hadi başkaları bir yana, kendisinin de yayın kurulu üyesi olduğu
derginin editörü, Hocamız Mehmed Said Hatiboğlu'nun hemen her vesileyle
ve ısrarla tekrar etmekten bıkmadığı "İslam'da din-dünya ayrımı
olmadığı" kadim kabulüyle hesaplaşma İhtiyacı hissetmeksizin, sanki
aksiyomatik bir veri imiş gibi İslam'da bir din-dünya ayrımının
varlığından söz etmektedir (s. 57). Elbette herkes gibi yazarın da doğru
veya yanlış, kişisel kanaat sahibi olma ve bir tercih yapma hakkı
vardır; ancak, bu, karşı görüşlerle hesaplaşarak yapıldığında anlamlı
olur, yoksa onları yok saymak suretiyle yapılacak tercihler keyfîlik
ithamıyla her zaman karşı karşıya kalabilecektir. Yine benzer bir
şekilde, Kur'an'ın öğretisine uygun olarak "Allah'ın, hâkimiyetini
Müslüman toplumlar vasıtasıyla gerçekleştirdiğine inandıklarını"
söylediği Haricileri, sırf kullandıkları sloganda iktibas ettikleri
ayetin siyaset veya yönetimle ilgisi olmadığını bahane ederek
eleştirirken (s. 58), bu sloganın muhtevasını doğrulayan başka ayetlerin
bulunup bulunmadığını(7) araştırmak aklına gelmemiş görünmektedir.
Yazarın tarafsızlığını gölgeleyen tutumu, Şii düşünce konusunda daha da
açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Zira o, Hz. Ali'nin -nass ile-
tayinini ispatlamak için Şia'nın uydurma rivayetleri delil olarak
kullandığını söylerken (s. 58) sanki bu konuda onların delillerinin
tamamının uydurma olduğu havası verilmeye çalışılmıştır; ki gerçekler
bunun tam tersine olup bu rivayetlerin bir kısmı Sünnî hadis
kaynaklarınca da makbul addedilen ve uydurma olduğu söylenmeyen
türdendir.(8) Yazarın daha vahim hatası ise, hadis rivayetlerinin sahih
olmasının ne anlama geldiğini gözden kaçırmasıdır. Zira sahihlik,
genellikle isnadla ilgili bir husus olarak algılanmakta ise de aslında
rivayetlerin güvenilirliği konusunda karar vermek için tek başına
yeterli değildir. Bilakis, rivayetlerin tarihsel gerçekliğinden, söz
edebilmek için muhtevalarının da sahih olması gerekir; ki bunu tespit
etmenin yolu ise metin tenkidi yöntemidir. Ayrıca, hem isnad hem de
metin açısından sahih olsa bile, rivayetlerin Hz. Peygamber'e
aidiyetinin matematik bir kesinlik arz etmediği hususunu da unutmamak
gerekir. Dolayısıyla, yazarın Şiaya yönelik eleştirisi bizzat Şia
tarafından kolayca savuşturulabilecek derecede zayıf bir eleştiriden
öteye geçememektedir.
Mesele halifelerin nass ile tayinine gelmişken, sadece bu yazıyla
sınırlı olmayan vahim bir yanlışa da burada dikkat çekmekte fayda
mülahaza ediyoruz. Genelde iddia edildiği gibi yazar da Sünnilere göre
imamların belirlenmesinde seçimin esas olduğunu, Şiilere göre ise imamın
nassla belirlendiğini söylerken (s. 58), Sünni gelenekte de halifelerin
kim olacağının ve sırasının açıkça ifade edildiği yüzlerce hadis
rivayetini, yani halifeyi tayin eden nassların bulunduğunu sükutla
geçiştirmektedir. Hatta bizzat kendisi Sünni gelenekte bu amaçla
nasslardan dolaylı olarak da istinbatta bulunulduğunu ifade etmektedir
(s. 59). Öyle olunca, nass ile tayin ilkesini sadece Şia'ya mahsus bir
şeymiş gibi göstermenin veya en azından Sünni gelenekteki ilgili
rivayetleri görmezlikten gelmenin bilimsellikle pek de bağdaşan bir yanı
olduğu söylenemez.
İslam Mütekellimi, Kur’an Müfessiri Mâtûrîdî’den Laikçi Türk Alimine
Mâturîdî'nin yaptığı diyanet-siyaset ayırımı zemininde İslam'ın
laiklikle uyum halinde olduğu mesajını vermek için gayret gösterilirken,
Mâturîdî'nin meselenin özüyle ilgili fikirlerinin çarpıtılmasında bir
beis görülmediği anlaşılmaktadır. Zira seküler laik yönetimde İslami
esasları ve değerleri referans almaya karşı bir tutumu ifade ederken,
Mâturîdî'nin bir İslam âlimi olarak din-siyaset ayrımıyla böyle bir şeyi
kastettiğini düşünmek, en hafif ifadeyle, onu anlamamak demektir. Çünkü
yazarın da ifade ettiği gibi ona göre "dinî açıdan, imam olacak
kişilerin öncelikle Allah'tan en çok sakınan... birisi olması
gözetilmeli ve bu şartları taşıyan kim olursa olsun imamete
getirilmelidir. Çünkü Allah'ın kitabında böyle istenmektedir: (...)
Muhakkak ki Allah yanında en değerliniz, O'ndan en çok sakınanızdır..."
(s. 61). Yazarın siyasetin/yönetimin dinî bir mesele olmadığını
ispatlama ve bu amaçla Mâturîdî'yi görüşlerine alet etme çabalarının tam
aksine, Mâturîdî İmamet (devlet başkanlığı) meselesini dinî bir mesele
olarak görmektedir. Hatta aynı sayfada Mâturîdî'nin İmamet konusunda
diyanet açısından (İtalik vurgu da yazara aittir) gözetilmesi gereken
şeyin takva olduğunu söyleyen de yazarın ta kendisidir (s. 61). Takvanın
katıksız dinî bir nitelik yani İslam'ın emirlerine sıkı sıkıya bağlılık
anlamına geldiğini biliyor olması gereken yazar, bir yandan buna rağmen
hâlâ din-siyaset ayrımından dem vururken, öte yandan aynı yerde Mâturîdî
hakkında yorum yaparken ".. imamet dinî bir yönü olmakla beraber, daha
çok idari ve siyasi bir konudur" demekle açık bir çelişkiye düştüğünü
maalesef fark edememektedir.
Yazarın yeterince dikkatli davranmaması başka tutarsızlıklara da maruz
kalmasına yol açmış görünmektedir. Nitekim siyasi yetki ile diyanet
yetkisinin tek bir kavimde birleşmediğinden bahisle, İsrailoğullarının,
peygamberlerine ‘Bize bir hükümdar gönder (onun önderliğinde) Allah
yolunda savaşalım’ (2/Bakara, 246) dedikleri aktarılmış (s. 61) ama
kralı/askerî lideri gönderecek olanın bir peygamber olduğu ve amacın da
"Allah yolunda savaşmak" olduğu, dolayısıyla bu ayetin, ima edilmek
istendiği gibi din-devlet ayrımı ve laiklikle bir ilgisinin bulunmadığı
gözden kaçırılmıştır. Yine yazarın bu bağlamda Hz. Süleyman ve Davud
(as.) gibi kral peygamberleri ve Hz. Peygamber'in şahsında peygamberlik
ile devlet başkanlığını birleştirdiğini görmezlikten gelmesini anlamak
mümkün değildir. Fazla söze ne hacet! Bizzat Mâturîdî 27/Neml, 62.
ayetinin tefsiri sadedinde, "yeryüzünün sakinleri olarak orayı imar
suretiyle Allah'ın dinine ve ahkamına uyarak halife olmak" anlamını
tercih etmek ve aynı zamanda bir kral olan Davud'u (as.) örnek vermek
suretiyle, yazarın iddialarının aksine, Kur'an'daki 'halife' kelimesinin
siyasi anlamda yorumlanabileceğine de işaret etmektedir.(9)
Özetle, peygamberler tarihi boyunca, vahiyden bağımsız veya ona rağmen
siyaseti meşru kılacak bir din-siyaset ayırımının varlığından da söz
etmek mümkün değildir. Zira dinler sadece bireysel dindarlıkla değil,
toplumsal alana ilişkin birtakım taleplerle de yakından ilgilenmesi
sebebiyle günümüzdeki anlamıyla katı bir din-devlet ayrımına,
dolayısıyla radikal ve seküler laikliğe yabancıdır. Böyle olunca,
yazarın keyfî yorumda ısrar ederek, Hz. Peygamber'in devlet başkanlığını
kendi şahsi tercihi ve başarısı ile izaha çalışması ve başkanı olduğu
devletin tam teşekküllü bir devlet olmadığını söylemesi -ki bununla ne
demek istediği de açık değildir-, buna mukabil Kur'an'ın İslam'a
uygunluk şartıyla 'ulû'l-emr'e itaati din adına ve dinin bir gereği
olarak emrettiğini ve nihai otoritenin Allah ve Rasulü olduğunu (4/Nisâ,
59) -ki bunların laiklikle uyum hâlinde olduğunu ileri sürmek bizce
mümkün değildir- görmezlikten gelmesi, onun laikliği İslam'a uygun
gösterme çabalarının bilimsel objektiflikle bağdaşıp bağdaşmadığı
sorusunu da gündeme getirmektedir. Bu sebepledir ki Ebû Hanîfe'nin
dîn-şeriat ayrımı, içtihada dayalı nesh ve iman-amel ilişkisi gibi
konuyla ilgisini kurmak hayli zor olan hususlarda uzun uzun alıntılarda
bulunmak durumunda kalınmıştır.
İş o raddeye varmıştır ki Mâturîdî başta olmak üzere, İslam ulemasında
görülen ve yazarın iddiasına göre din-devlet ayrımını ima eden birtakım
yorumların, din-devlet ayrımını temellendirmeye çalışan çağdaş
araştırmacıların işini kolaylaştırdığı dahi ileri sürülebilmiştir (s.
64). Hâlbuki Mâturîdî dahil, bu İslam âlimlerinin, çağdaş anlamda
laiklikte olduğu gibi dinden bağımsız ve dine rağmen bir yönetimden
bahsettiklerini düşünebilmek, bu âlimleri, İslam kültürünü ve İslam'ın
mesajını anlamamak demektir. Dolayısıyla, yazarın İslami paradigmanın
dışına çıkmayan İslam âlimlerine laiklik ima eden birtakım fikirleri
yamamaya çalışmasının, nafile bir çaba olduğu gün gibi ortadadır. Keza
seküler/laik bir paradigmadan hareket eden Ziya Gökalp'in uzun uzun
verilen ve çoğu kez konuyla ilgisi bulunmayan yorumlarının (s. 64-65)
İslami bir paradigma ürünüymüş gibi sunularak okuyucunun yanıltılması da
açıkça nafile bir çabadır. Laiklikle İslam'ın uzlaşabileceği ön
kabulünün etkisiyle olmalı ki Ziya Gökalp'in tamamen İslami paradigmayı
izah için yaptığı (İslami hükümlerin diyânî-kazâî şeklinde
ayrılabileceği yönündeki) birtakım tespitleri bile (s. 65, dipnot, 43)
din-devlet ayırımına dair iddialara mesnet olarak gösterilebilmiştir.
Yine bu sebepledir ki hiçbir müşahhas delile dayanmadan Ziya Gökalp'in
din-devlet ayırımı konusunda Hanefi-Maturidi kültür çevresinden istifade
ettiği (s. 65) birtakım yuvarlak İfadelerle bilimsel bir gerçek gibi
sunulabilmiştir. Hâlbuki Ziya Gökalp, alıntılanan metinlerde
Mâ-turîdî'ye ima ile de olsa en küçük bir işarette bulunmamakta,
dolayısıyla yazarın iddiası da boşlukta kalmaktadır.
Ziya Gökalp örneğinde olduğu gibi bu defa yine yazarın geniş alıntılarda
bulunduğu Seyyid Bey'e ait ifadelerde de Mâturîdî'ye yapılmış en küçük
bir atfa bile rastlanmadığı, hatta Mâturîdî'ye aykırı görüşler
serdettiğine bizzat yazar tarafından da işaret edildiği (s, 67), üstelik
Seyyid Bey laiklikten değil tamamen İslami paradigmadan hareket ettiği
halde (s. 66-67), hangi gerekçeyle Ziya Gökalp ve Seyyid Bey'in
görüşlerine, Mâturîdî ile ilgili bir yazıda yer verilebildiğini anlamak
kabil değildir. Üstelik, bunu Mâturîdî ile Gökalp ve Seyyid Bey
arasındaki derin zaman, mekan, kültür ve bağlam farkına -yani içine
düştüğü anakronizme- aldırmaksızın yapması meseleyi daha da vahim bir
hâle getirmektedir. Seyyid Bey din-devlet ayrımından ya da laiklikten
değil, sadece halifenin halk tarafından seçilmesinden bahsettiği hâlde
(s. 67), ayrıca ortada ciddiye alınabilecek en küçük bir ilişki bile
yokken, hatta paradigmaları tamamen birbirine aykırı ve ters iken,
Mâturîdî İle Ziya Gökalp ve Seyyid Bey arasında ciddi bir etkilenme
varmış havası uyandırmak, olsa olsa yazarın okuyucuya bir şeyler empoze
etme hevesiyle izah edilebilir.
Yazar laiklik düşüncesine basamak yapmak için Alî Abdurrâzık'ı da kendi
safına çekmeye çalışmaktadır. Bu amaçla, daha önce kimsenin gündeme
getirmediği bir tartışmayı gündeme getirdiğine dikkat çekerek onu
yüceltirken yazar, Alî Abdurrâzık'ın Seyyid Bey'in eserini okumuş
olduğuna dair bizzat kendisine ait ifadelerini (s. 69) unutmuş veya bu
hususu görmezlikten gelmiş görünmektedir. Aynı sebeple olsa gerek,
Abdurrâzık'ın, peygamberlik ile hükümdarlık arasında hiçbir ilişki
bulunmadığına dair iddiasını (s. 68) tetkik etme ihtiyacı da
hissedilmemiştir. Hâlbuki yukarıda işaret ettiğimiz gibi Kur'an'da bu
iddianın aksini doğrulayan örnekler de bulunmaktadır. Ayrıca,
Abdurrâzık'ın "Nice peygamberler vardır ki hükümdarlık yapmamışlardır.
Nice hükümdarlar vardır ki risalet payesine sahip değildir" şeklindeki
cümlesini (s. 68), pekâlâ "Nice peygamberler vardır ki hükümdarlık
yapmışlardır. Nice hükümdarlar vardır ki risalet payesine sahiptir"
şekline çevirmek de mümkündür, Bu durum ise sık sık ifade ettiğimiz gibi
yazarın araştırıcı ve eleştirel bir çizgi izlemesi gerekirken, tam
tersine wishfuî thinking türü bîr yaklaşımın etkisinde kaldığını bîr
defa daha gözler önüne sermektedir.
Diğer yandan yazarın, ispata çalıştığı hususla hiçbir ilgisi bulunmayan
alıntıları, hiçbir tenkide tabi tutmadan birbirinin peşi sıra uzun uzun
aktardığına da sık sık şahit olmak mümkün olabilmektedir. Mesela Alî
Abdurrâzık'ın, Hz. Peygamber'in hükümdarlık arzusu veya devlet kurma
hissiyle hareket etmediğine veya onun (sav.) İslami bir hükümet
oluşturmak istemediğine, bazı siyasi faaliyetlerinin ise vahyin bir
parçası olmadığına dair ifadeleri (s. 68) hiçbir tenkide tabi tutulmadan
adeta mutlak doğrular şeklinde sunulmuştur. Hâlbuki bir şeyin İslami
olabilmesi için onun mutlaka Kur'an'da yer alması zorunlu değildir.
Bilindiği gibi İslam'a ait olduğunda kuşku bulunmayan pek çok uygulama
-mesela ezan, bayram namazları, birçok ibadetin detayları- aslında
Kur'an'da yer almamaktadır. Bu durumda yazarın Alî Abdurrâzık'ın
görüşlerini gözden geçirmeden yüzeysel olarak aktarmasının, yazısının
bilimsel değerini ortadan kaldıracağını hesaba katmadığı sonucuna varmak
pek de zor değildir. Bu noktada Alî Abdurrâzık'ın aksine, W. M. Watt
gibi oryantalistlerin bile Hz. Peygamber'in siyasi ve dinî liderliği
şahsında birleştirdiği fikrinden hareketle Hz. Muhammed (Peygamber ve
Devlet Adamı)(10) adlı bir eser yazmış olduğunu yazara ve okurlarımıza
burada hatırlatmakta yarar vardır. Bu eserin yazarın kaynakları arasında
yer almaması ise dikkat çekicidir. Yazar, elinde hiçbir delil olmadan
birtakım hükümler verme konusunda kararlı olmalı ki Alî Abdurrâzık'm
Mâturîdî'nin görüşlerini Nesefî'nin Tabşıratu'l-edille'sinden öğrenmiş
olabileceğini, yine dayandığı en küçük bir ipucu bulunmadığı hâlde
rahatlıkla ileri sürebilmiştir. Bu ifadelerinin ardından ise "Biz onun
bu görüşleri Mâturîdi'den aldığı gibi bir iddiada bulunmuyoruz" derken
(s. 69) kendi kendini açıkça nakzettiğinin farkına bile varamamıştır.
Din-dünya, din-siyaset, din-devlet ayırımları ve bunların laiklikle
ilgisi konusunda net bir tasavvur ortaya koyamayan yazar, -Ziya Gökalp
hariç- tamamen İslami bir paradigmadan hareket eden Seyyid Bey ve Alî
Abdurrâzık'ın yaptıkları birtakım ayırımların "seküler bir form
içerisine yerleştirilebileceğini" (s. 69) iddia etme cesaretini kendinde
bulabilmiştir. Bu iki yazarın fikirlerinin bizdeki laiklikle uzaktan
yakından bir ilgisi bulunmadığını, onların fikirlerini İslami bir
paradigma içerisinde geliştirdiklerini görebilmek için yazarın bilhassa
"bağlam" unsurunu -tarihî, siyasi, sosyal, kültürel, teolojik vb. her
yönüyle-dikkate alması oldukça yararlı olabilirdi. Zira her iki yazarın
da fikirlerini laiklik adına değil İslam adına ortaya koyduklarını
görebilmek için onların adı geçen eserlerini bütünlüğü içerisinde ve
tarihsel-toplumsal bağlamlarını göz önüne alarak incelemek yeterlidir.
İlahiyatçılıktan Toplum Mühendisliğine
Bütün yazı boyunca asıl niyetini açıkça değil dolaylı olarak ortaya
koyan yazar, yazısının son satırlarında artık bunu gizleme ihtiyacı da
duymaksızın şu düşündürücü iddiayı açıkça öne sürmekte beis
görmemektedir:
Siyasi ve hukuki hakimiyeti elinde tutan ruhbanlık -doğrusu 'ruhban'-
sınıfı ve kilise olmadığı için teorik olarak İslam, özünde laiktir ve
laikleştirilmeye İhtiyacı yoktur, (s. 69)
Kanaatimizce, İslam'ın siyaset/yönetim dahil, ekonomi, hukuk,
epistemoloji, tarih, toplum, ahlak vb. hayatın her alanına yönelik değer
hükümleri ve talepleri, kısacası vahye dayalı bir dünya görüşü, kapsamlı
bir değerler manzumesi olduğu göz önüne alındığı takdirde, dinin/vahyin
müdahalesine kapalı ve karşı olan laikliğin İslam'ın özünde bulunduğunu
ileri sürmek kelimenin tam manâsıyla İslam'ı anlamamak veya onu tahrife
yeltenmek anlamına gelir. Evet, din adına yönetimi tekeline alan bir
ruhban sınıfı ve kilisesi olmadığı ve devlet başkanının belirlenmesi
Müslümanların biati ile gerçekleştirildiği için İslami öğreti ile
laiklik arasında bu açıdan bir benzerlik olduğu ileri sürülebilir. Ancak
bu benzerlik, İslam'ın özünde laik olduğunu hiçbir şekilde göstermez.
Çünkü tekrar tekrar vurguladığımız gibi İslam ve laiklik birbirinden
tamamen farklı iki paradigmadır. Öyle anlaşılmaktadır ki yazar İslam'da
-daha doğrusu Sünni gelenekte- teokrasiye yer olmamasını laiklik
zannetmiş ve yazısı boyunca teokrasi yerine halkın hakimiyetini öngören
İslami model arayışlarını da laiklik kapsamında değerlendirmiştir; ki
bunun ciddi bir hata olduğunu belirtmek gerekir. Özellikle ülkemiz ve
Tunus gibi iki İslam ülkesinde görülen katı laiklik uygulamalarında,
yasama ve yargıda İslam'a, Kur'an'a, vahye en küçük bir yer verilmediği
ortada iken, hâlâ yasama ve yargıda dînî/vahyi dışlama yani sekülarizm
esasına dayanan laiklikle İslam'ın bağdaşabileceğini, hatta daha ileri
giderek İslam'ın özünde laik olduğunu iddia etmek, İslam'ın kavramsal,
yapısal ve tarihsel varlığını sansür etmek, hatta İslam'ın varlık
sebebini ortadan kaldırmak anlamına gelir.
Yazarın laiklik karşısında eleştirel bir tutum sergileyememesi, onun
ülkemizdeki laiklik uygulamalarının problemlerini görmesini de
engellemiş (el-hubbu yu'mi'l-başar); dolayısıyla bu durum onu Türkiye
örneğinin İslam dünyasındaki laiklik tecrübelerinden "daha başarılı"
olduğu vehmine sevk etmiş olmalıdır.
Meseleye İslami paradigmadan bakıldığında bir Müslümanın bu iddiada
bulunmasının beraberinde ciddi teolojik problemlere ve çelişkilere yol
açacağı muhakkaktır. Zira yazar, ancak meseleye laik paradigmadan
baktığı veya sadece bireysel dindarlığa yer verip Müslümanların İslami
değerlerini -demokratik ve laik düzen içinde bile olsa- yönetime
taşımalarını reddeden laikçi uygulamaları benimsediği takdirde,
laikliğin mevcut uygulamalarını bir başarı olarak nitelendirebilir. Ne
var ki 70'li yıllardan sonra İslami hassasiyetlerini muhafaza ederek
-laik ve demokratik düzen içerisinde de kalarak- siyaset yapmak ve
yönetimde söz sahibi olmak isteyen Anadolu insanının bu çabalarının ne
tür baskı ve yıldırma politikalarıyla karşılaştığı, 28 Şubat ve benzeri
süreçlerin mağduru oldukları hâlâ zihinlerimizde tazeliğini muhafaza
etmektedir. Batı'daki birçok laik düzende problem teşkil etmeyen
'başörtüsü' meselesinin suni olarak bir rejim meselesi hâline
getirilmesi de acaba yazar için başarılı bir laiklik uygulaması mıdır?
İmam-Hatip Liselerinin önünün kesilmesi, İlahiyat Fakültelerinin hem
programlarının sürekli 'hafifletilerek' değiştirilmesi, hem
kontenjanlarının hem de akademik kadrolarının azaltılması da acaba yazar
için ülkemizdeki laikliğin bir başarısı mıdır? Sözü uzatmadan söylemek
gerekirse, yazarın başarılı bulduğu bizim laikliğimiz hiç de sorunsuz
değildir. Yıllardır İslam-laiklik, din-devlet ekseninde sürüp giden
tartışmalar ve bunun yarattığı gerilimler acaba ne ölçüde başarı olarak
değerlendirilebilir?
Öte yandan, anlaşıldığı kadarıyla yazarın başarıdan kastettiği ilk
TBMM'deki tartışmalar sonucunda milletin vekillerinin din-devlet
ayrımına ikna(!) edilmiş olmasıdır (s. 69). Ancak yine de yazara bu
meclisin hazırladığı anayasada devletin dininin İslam olduğunu ve
hilafetin de son Osmanlı halifesinden alınarak TBMM'nin şahs-ı
manevisine tevdi edildiğini hatırlatmak isteriz. Bu açıdan bakıldığında
1924 anayasasının daha sonra yapılan anayasalara göre nispeten İslam'a
daha gerçekçi yaklaştığını ve ülkenin toplumsal gerçeklerini göz ardı
etmediğini söyleyebiliriz. Fakat yazarın bu yazıyı kaleme alırken ortada
mevcut bulunan laiklik uygulamalarını bir tarafa bırakarak, ilk
anayasaya atıfta bulunmasını neyle izah edeceğiz?
Aslında bu yazı ile ilgili olarak daha pek çok şey söylenebilir. Fakat
yazının eksik araştırmanın bütün zaaflarını bünyesinde barındırması ve
bilimselliğin asgari şartı olan objektifliğe riayet edilmemiş olması
sebebiyle, ortada ciddiye alınabilecek bilimsel bir yaklaşım, yorum veya
tezin varlığından söz etmek mümkün olmadığını, dolayısıyla yapılan bu
eleştirilerin okuyucularımıza yazı hakkında yeterli bir fikir
verebileceğini düşünüyoruz. Mamafih sadece eleştiri ile yetinmemek ve
yazarın bu konuda samimi olarak bilimsel bir katkıda bulunmak istediğini
varsayarak, konuyla ilgili bazı tekliflerde bulunmayı da ihmal
etmeyeceğiz.
Sonuç ve Öneri
Bir ilim adamı olarak belirtelim ki İslam-Laiklik veya din-devlet
ilişkileri elbette incelenmeye değer bir konudur. Laikliğin ne olduğunu
da iyice araştırıp incelemek şartıyla, bir ilahiyatçının bu konuda
katkıda bulunmasından tabii bir şey de olamaz. Ancak İlahiyatçının bir
ilim adamı olarak sadece hakikat peşinde koşması, bir mümin olarak da
İslam gibi son derece hassas ve kutsal bir konuda gereken titizliği
göstermesi gerektiği kanaatindeyiz. Keza devleti kayırma anlamına
gelebilecek bir tutum saikiyle de olsa, İslam'ın özüyle bağdaşmayacak
yorumlara tevessül etmek yerine, öncelikle devletin varlık sebebi olan
milletimizin, milletimizin kahir ekseriyetini oluşturan Müslümanların ve
tabii ki diğer din mensuplarının en temel haklarını devlete karşı
garanti altına almaya, sonra da hem din hem de devlet için daha sağlıklı
bir yorum geliştirmeye çalışmalıdır.
Bu yazımız böyle bir gelişmeye vesile olabilirse ne mutlu!
Dipnotlar
* Bu makale Kırbaşoğlu, Mehmet Hayri, “İslam’ı Laikleştirme Girişimine
Teolojik Katkının İmkansızlığı Üzerine”, İslamiyât, 8(2005), Sayı3,
s.145-157’de yayımlanmıştır.
(1) Bkz. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, İmam el-Buhârî -Hayatı, Eserleri
Hakkında Söylenenler ve Menakıbı- (Yayımlanmamış Doktora Semineri),
AÜİF, Ankara 1979, S. 5-6.
(2) Örnek olarak bkz. İmam Mâturîdî ve Maturidilik, Haz. Sönmez Kutlu,
Kitâbiyât, Ankara 2003, s. 18.
(3) İslâmiyât VIII (2005), sayı: 2 s. 55-69.
(4) Geniş bilgi için bkz. Dr. Nevin Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde
Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İz Yayıncılık, İstanbul 1990.
(5) Bu konuda bkz, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Kemalist Sistem ve
Sosyolojik Yapısı, İstanbul 2005, II. Bölüm.
(6) Bkz. İlyas Canikli, Hilafet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tedkiki
(Basılmamış Doktora Tezi), AÜS-BE, Ankara 2004, s. 21-23.
(7) Mesela bkz. M. Hayri Kırbaşoğlıı, İslam Düşüncesinde Sünnet, Ankara
Okulu Yayınları, Ankara, 1999, s.61-62
(8) 1999, s. 61-62. M Mesela bkz. Ehl-i Beyt Mesajı, yıl 2 (1994), sayı:
5, s. 82-90 vt yıl 3 (1996), sayı: 11, s. 26-31;32-44
(9) Bkz. İsmail Albayrak, Siyasal Tefsirin Oluşum Süreci, Ankara 2003,
s. 281 (Mâturîdî, Te'vîlâtu'l-kur'ân (Hacı Selim Ağa Kütüphanesi, no:
40), vr. 9a'ya atfen)
(10) Çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İstanbul 1963.
|