|

Prensipte Özgürlük Adına, Ama...
Çev.: Kamil Cengiz
Wolfgang Münchau
Financial Times Deutschland, 22.02.2006
İngiliz
sağcı tarihçi David İrving hakkındaki hüküm, ne denli yalancı olduğumuzu
kanıtlıyor
Sürekli Almanya ve Avusturya Federal Cumhuriyetlerinin savaş sonrası
nasıl da yıldırım süratiyle üstünkörü bir şekilde yamalandıklarını fark
etmekteyiz. Burada, savaş-sonrası yıllarda, soykırımın gölgesinde,
sadece dönemin psikolojik sonuçlarıyla açıklanabilecek ama üzerinde iyi
düşünülmemiş kanunlar yapıldı. Almanya'da savaş-sonrasında yapılan bütün
kanunlar arasında ancak çok azının, halkı tahrik etme kanunundan daha
kötü olduğu düşünülmüştür. Bu kanuna 1994'de bir paragraf eklendi:
"Soykırımın inkarı, hapis cezasıyla cezalandırılacaktır." Almanya ve
Avusturya dışında, benzeri bir şekilde hareket eden, örneğin Fransa ve
İsrail gibi başka ülkeler de vardır.
Pazartesi günü aşırı sağcı İngiliz tarihçi David İrving, Viyana'da bu
türden bir kanuna aykırı hareket ettiği için üç yıl hapis cezası aldı.
Hadisenin zamanlaması, bundan daha nazik bir anda olamazdı. Haftalardır
Avrupa'da, Danimarka'da yayınlanan karikatürlerle ilgili olarak, esas
itibarıyla değerler sistemimizde ifade özgürlüğünün yeri konulu
hararetli tartışmalar yapıyoruz. Ve şimdi, eski Avrupa, İslam dünyasına,
bizde de ifade özgürlüğüne yer tanımayan tabuların bulunduğunu
gösteriyor. Bir soykırım konferansı organize eden İran Cumhurbaşkanı
Mahmud Ahmedinecad için bu Allah'ın bir hediyesidir.
Avrupa yolunu şaşırmış
Sorun aslında zamanlamanın uygun olmaması değil. İslam dünyasında
Avrupa'yı eleştirenler, bizim özgürlükçülüğümüzün sadece bir aldatmaca
olduğunu söylerken içerik olarak da haklılar. Avrupalı liberaller ifade
özgürlüğü kisvesi altında İslam'a iftira ediyorlar, fakat Hıristiyan
dinine ve hatta Auschwitz'e yönelik bir iftirayı, 'ifade özgürlüğü' diye
tanımlamıyorlar.
Avrupa'nın bu tür soruları karara bağlayabilmek için genel kabul görmüş
ahlaki bir iskelesi yok. Biz birey olarak olmasa da, toplum olarak
felsefi açıdan yolumuzu şaşırmışız; ve bu, tarihinde, dünyanın hiçbir
kıtasında olmadığı kadar çok filozofu içinde barındırmasına rağmen
böyledir. Avrupa şu zamanda felsefi olarak sallanan bir zeminde
bulunmaktadır.
Kültürlü Avrupalılar kendilerini memnuniyetle hümanist olarak görüyorlar
ki, bu, yaşanan bu hadise açısından baktığımızda maalesef bir tasnif
hatası olarak görülmelidir. Zira hümanizm felsefi bir sistem değil, daha
çok bir dünya görüşüdür. Hümanizm iyi ve kötü, doğru ve yanlış hakkında
bir şey söylemez.
Hümanizmi bir sistem olarak kavrayan kişi, birçok Avrupalı entelektüelin
saplandıkları gibi kendini bir çıkmaz sokakta bulur: Onlar "dün dündür,
bugün bugündür"e inanan, ilkesiz rölativistlerdir. Onlar prensipte ifade
özgürlüğünü kabul ederler ama bunun bir de sınırı olduğunu söylerler.
Demokrasi onlar için iyidir, ama belirli bir dozajda olursa ve sadece
bununla bir şeyler yapabilecek olan halklar için iyidir. Amerikalılar
için dokunulmaz olan özgürlük, bizde görecelileştirilmiştir.
Görecelileştirmede bizden daha usta olan Fransızlar, Fransız Devrimi'nin
üç ilkesiyle taşı gediğine koydular. "Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik"
sloganlarını uygun bir dozaj ile kullanıp hemen hemen her şey hakkında
hüküm verebiliyorlar. Biz öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, Eski Yunan'ın
sofistleri, kendilerini Sokrat'tan daha fazla mutlu hissederlerdi.
Avrupalı görececiler için özgürlük ikincil bir değer. Özgürlük genelde
devletin, ulusal çıkarın ve diplomasinin arkasında yer almaktadır.
Görececi, tam pragmatik bir şekilde siyasi rüzgarın estiği istikamette
hüküm verir. "Ne derler?" endişesi de önemli bir rol oynamaktadır. Zira
hangi terbiyeli politikacı İrving'i savunabilir?! Böyle yapılırsa
Nazilerle aynı safta görülmez mi?!
İfade özgürlüğünün sınırlandırılması için sağlam bir dayanak noktası,
mesela her duruma uygulanabilecek bir değişmez bir kriter var mıdır? Ben
var olduğuna inanmıyorum. Belki şu söylenebilir: İfade özgürlüğü
insanların duygularını yaralamamalı. O zaman karikatürleri
reddedebiliriz ve İrving'i Avusturya'nın bir hapishanesine
gönderebiliriz. Fakat o zaman Martin Luther King'i de sansüre tabi
tutmak gerekir! Sonunda hep aynı çelişkiye takılıyoruz. Biz sadece aynı
zihniyette olanların ifade özgürlüğünü kabul ediyoruz ya da siyasi
argüman sunuyoruz. Her ikisi de, ifade özgürlüğünü esas itibariyle kabul
etmediğimizi gösterir.
Devletin görevi değil
FTD'nin ve Financial Times'ın yorumcusu olarak bazen yaptığım yorumların
içeriğini eleştirmekten ziyade yazara kendi görüşünü yazma hakkını fazla
gören okuyucu mektupları alıyorum. İlginç olan, genel itibarıyla, bu tür
mektupları, İngilizce konuşan ülkelerden daha çok Almanya ve Fransa'dan
almaktayım. Bunun istisnası, (ama o da sadece Avrupa konusu olduğunda)
Büyük Britanya'dır.
Demokrasilerde ifade özgürlüğünün işlevi, açık müzakereler üzerinden
hakikate ulaşmaktır. Aksi takdirde tez, antitez ve sentez olmazdı. İfade
özgürlüğü, hiç kimsenin hakikat üzerinde bir tekeli bulunmadığından
dolayı mevcuttur. Bu nedenle, Soykırım kanunlarında yaptığımız gibi
devlete hakikat ve yalanı belirleme hakkını vermemeliyiz. Zira devlet bu
durumda tersini de yapabilir. O soykırımın olmadığını açıklar ve bunun
aksini iddia edeni hapis cezasıyla tehdit edebilir. Bu şekilde hakikati
eğip büken kanun va'zının araçlarını devlete soykırım kanunuyla verdik.
Hakikatin bulunması, bir kurumun görevi değil, insanlığın hiç bitmeyen
bir sürecidir. Aracı da, ifade özgürlüğüdür.
İrving'e verilen ceza, bir hatadır. Avrupa'yı bütün dünyada gülünç
duruma düşürmektedir. Ve aşırı sağa da, istismar edebilecekleri bir
fırsat sunmaktadır. Böyle şeyler, pragmatik davrandığınıza inandığınız
zaman ortaya çıkmaktadır. Sallanan zeminimiz bugünlerde içine çökmüştür. |