Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 330 | Haziran  2006

                   

 

 


Prensipte Özgürlük Adına, Ama...

 

Çev.: Kamil Cengiz

Wolfgang Münchau

Financial Times Deutschland, 22.02.2006

İngiliz sağcı tarihçi David İrving hakkındaki hüküm, ne denli yalancı olduğumuzu kanıtlıyor
Sürekli Almanya ve Avusturya Federal Cumhuriyetlerinin savaş sonrası nasıl da yıldırım süratiyle üstünkörü bir şekilde yamalandıklarını fark etmekteyiz. Burada, savaş-sonrası yıllarda, soykırımın gölgesinde, sadece dönemin psikolojik sonuçlarıyla açıklanabilecek ama üzerinde iyi düşünülmemiş kanunlar yapıldı. Almanya'da savaş-sonrasında yapılan bütün kanunlar arasında ancak çok azının, halkı tahrik etme kanunundan daha kötü olduğu düşünülmüştür. Bu kanuna 1994'de bir paragraf eklendi: "Soykırımın inkarı, hapis cezasıyla cezalandırılacaktır." Almanya ve Avusturya dışında, benzeri bir şekilde hareket eden, örneğin Fransa ve İsrail gibi başka ülkeler de vardır.
Pazartesi günü aşırı sağcı İngiliz tarihçi David İrving, Viyana'da bu türden bir kanuna aykırı hareket ettiği için üç yıl hapis cezası aldı. Hadisenin zamanlaması, bundan daha nazik bir anda olamazdı. Haftalardır Avrupa'da, Danimarka'da yayınlanan karikatürlerle ilgili olarak, esas itibarıyla değerler sistemimizde ifade özgürlüğünün yeri konulu hararetli tartışmalar yapıyoruz. Ve şimdi, eski Avrupa, İslam dünyasına, bizde de ifade özgürlüğüne yer tanımayan tabuların bulunduğunu gösteriyor. Bir soykırım konferansı organize eden İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad için bu Allah'ın bir hediyesidir.
Avrupa yolunu şaşırmış
Sorun aslında zamanlamanın uygun olmaması değil. İslam dünyasında Avrupa'yı eleştirenler, bizim özgürlükçülüğümüzün sadece bir aldatmaca olduğunu söylerken içerik olarak da haklılar. Avrupalı liberaller ifade özgürlüğü kisvesi altında İslam'a iftira ediyorlar, fakat Hıristiyan dinine ve hatta Auschwitz'e yönelik bir iftirayı, 'ifade özgürlüğü' diye tanımlamıyorlar.
Avrupa'nın bu tür soruları karara bağlayabilmek için genel kabul görmüş ahlaki bir iskelesi yok. Biz birey olarak olmasa da, toplum olarak felsefi açıdan yolumuzu şaşırmışız; ve bu, tarihinde, dünyanın hiçbir kıtasında olmadığı kadar çok filozofu içinde barındırmasına rağmen böyledir. Avrupa şu zamanda felsefi olarak sallanan bir zeminde bulunmaktadır.
Kültürlü Avrupalılar kendilerini memnuniyetle hümanist olarak görüyorlar ki, bu, yaşanan bu hadise açısından baktığımızda maalesef bir tasnif hatası olarak görülmelidir. Zira hümanizm felsefi bir sistem değil, daha çok bir dünya görüşüdür. Hümanizm iyi ve kötü, doğru ve yanlış hakkında bir şey söylemez.
Hümanizmi bir sistem olarak kavrayan kişi, birçok Avrupalı entelektüelin saplandıkları gibi kendini bir çıkmaz sokakta bulur: Onlar "dün dündür, bugün bugündür"e inanan, ilkesiz rölativistlerdir. Onlar prensipte ifade özgürlüğünü kabul ederler ama bunun bir de sınırı olduğunu söylerler. Demokrasi onlar için iyidir, ama belirli bir dozajda olursa ve sadece bununla bir şeyler yapabilecek olan halklar için iyidir. Amerikalılar için dokunulmaz olan özgürlük, bizde görecelileştirilmiştir.
Görecelileştirmede bizden daha usta olan Fransızlar, Fransız Devrimi'nin üç ilkesiyle taşı gediğine koydular. "Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik" sloganlarını uygun bir dozaj ile kullanıp hemen hemen her şey hakkında hüküm verebiliyorlar. Biz öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, Eski Yunan'ın sofistleri, kendilerini Sokrat'tan daha fazla mutlu hissederlerdi.
Avrupalı görececiler için özgürlük ikincil bir değer. Özgürlük genelde devletin, ulusal çıkarın ve diplomasinin arkasında yer almaktadır. Görececi, tam pragmatik bir şekilde siyasi rüzgarın estiği istikamette hüküm verir. "Ne derler?" endişesi de önemli bir rol oynamaktadır. Zira hangi terbiyeli politikacı İrving'i savunabilir?! Böyle yapılırsa Nazilerle aynı safta görülmez mi?!
İfade özgürlüğünün sınırlandırılması için sağlam bir dayanak noktası, mesela her duruma uygulanabilecek bir değişmez bir kriter var mıdır? Ben var olduğuna inanmıyorum. Belki şu söylenebilir: İfade özgürlüğü insanların duygularını yaralamamalı. O zaman karikatürleri reddedebiliriz ve İrving'i Avusturya'nın bir hapishanesine gönderebiliriz. Fakat o zaman Martin Luther King'i de sansüre tabi tutmak gerekir! Sonunda hep aynı çelişkiye takılıyoruz. Biz sadece aynı zihniyette olanların ifade özgürlüğünü kabul ediyoruz ya da siyasi argüman sunuyoruz. Her ikisi de, ifade özgürlüğünü esas itibariyle kabul etmediğimizi gösterir.
Devletin görevi değil
FTD'nin ve Financial Times'ın yorumcusu olarak bazen yaptığım yorumların içeriğini eleştirmekten ziyade yazara kendi görüşünü yazma hakkını fazla gören okuyucu mektupları alıyorum. İlginç olan, genel itibarıyla, bu tür mektupları, İngilizce konuşan ülkelerden daha çok Almanya ve Fransa'dan almaktayım. Bunun istisnası, (ama o da sadece Avrupa konusu olduğunda) Büyük Britanya'dır.
Demokrasilerde ifade özgürlüğünün işlevi, açık müzakereler üzerinden hakikate ulaşmaktır. Aksi takdirde tez, antitez ve sentez olmazdı. İfade özgürlüğü, hiç kimsenin hakikat üzerinde bir tekeli bulunmadığından dolayı mevcuttur. Bu nedenle, Soykırım kanunlarında yaptığımız gibi devlete hakikat ve yalanı belirleme hakkını vermemeliyiz. Zira devlet bu durumda tersini de yapabilir. O soykırımın olmadığını açıklar ve bunun aksini iddia edeni hapis cezasıyla tehdit edebilir. Bu şekilde hakikati eğip büken kanun va'zının araçlarını devlete soykırım kanunuyla verdik. Hakikatin bulunması, bir kurumun görevi değil, insanlığın hiç bitmeyen bir sürecidir. Aracı da, ifade özgürlüğüdür.
İrving'e verilen ceza, bir hatadır. Avrupa'yı bütün dünyada gülünç duruma düşürmektedir. Ve aşırı sağa da, istismar edebilecekleri bir fırsat sunmaktadır. Böyle şeyler, pragmatik davrandığınıza inandığınız zaman ortaya çıkmaktadır. Sallanan zeminimiz bugünlerde içine çökmüştür.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...