|

Roma’nın Ezeli İkilemi
Çev.: Kamil Cengiz
Harold James
Financial Times Deutschland, 22.02.2006
Önceki pek
çok imparatorluk gibi, ABD de bir sorunla karşı karşıya: Kendi hür
düzenlerini inşa etmek için dünyayı fethediyor. Fakat bu durum, kendini
imhanın tohumunu da içinde barındırıyor
11 Eylül 2001'e kadar, küreselleşmenin, barış ve istikrarı genel olarak
teşvik edeceğine inanılmaktaydı. Fakat son beş senede dünyanın birçok
bölgesinde korku yayılmaya başladı.
Korkunun muharriki, dünya ekonomisinin durumuyla ilgili kaygılar
değildir, zira ekonomi kendisinin ne kadar dinç olduğunu sürpriz bir
şekilde gösterdi. Fakat asıl saik, hangi sistemin dünyayı yöneteceğiyle
ilgili kaygılardır. Tek dünya gücüne karşı derin bir güvensizlik var ve
Amerika'nın dünyanın geri kalanına dayatmaya çalıştığı siyaset tarzı
hakkında da artan şüpheler söz konusu.
Bush'un Başkanlığı Irak bataklığında batarken, halen birçok kişi hızlı
ve kolay bir çözümün varlığına inanıyor. Amerikan hükümetini
eleştirenler, bütün dünyada Amerika hakkında sahip olunan olumsuz
görüşün, Amerikan Başkanının sadece daha dostça bir üslup kullanmasıyla
değişeceğini düşünüyorlar. Washington'da birçok insan, eğer dünya,
Amerikanın barış, refah ve demokrasiden başka bir istemediğini
anlarlarsa, bütün eleştirilerin susacağına inanıyor. Böylesi iyimser
varsayımlar yanlıştır, fakat tipik olarak, aktörlerinin iç içe geçmiş
bir vaziyette irtibatlı olduğu bir dünyada yinelenen bir ikileme işaret
eder.
Paralel bazı tarihsel hadiseleri hatırlamaya çalışalım: Amerika'nın
Bağımsızlık Bildirgesi'nin ilan edildiği yıl olan 1776'da, Adam Smith ve
Edward Gibbon, tarih bilgisinin yardımıyla dönemin Büyük Britanyası'nın
küreselleşmekle ilgili problemlerini aydınlatan iki yapıtın ilk
ciltlerini yayınlamışlardı: "Ulusların Refahı" ve "Roma İmparatorluğunun
Çöküşü". Smith ve Gibbon'un her ikisi de "Roma ikilemini"
incelemişlerdi. Burada mevzu, barışçıl ticaretin, istikrarlı, müreffeh
ve sınırları aşan bir toplum kurabilmek için çoğu zaman bir yol olarak
görülmesidir.
Fakat aynı zamanda serbest ekonomik düzen içte çatışmalara ve rekabete,
dışta da savaşlara yol açmaktadır. Çatışmalar ise ticaret sistemini ve
refahın temelini de rahatsız etmekte, hatta nihai olarak da onu imha
etmektedir.
Bu karşılıklı ilişki bir kısır döngüymüş gibi görünmektedir. Liberal
dünya düzeni sonunda kendi kendini imha eder ve Smith'in karanlık
(şaşılacak bir şekilde bilinmeyen) son bölümleri, ağırlığını üretimin
artışı konusunun oluşturduğu iyimser başlangıç bölümlerinden çok farklı
bir değerlendirme ile nihayet bulur.
Gibbon ve Smith'in teşhis ettikleri temel problem, kompleks toplumların,
işleyebilmek için, ister ulusal isterse uluslararası düzeyde olsun,
kurallara ihtiyaç duymalarıdır. Kuralların uygulanması ve formüle
edilmesi iktidarın/gücün bir sonucudur ve güç, hep konsantre edilmiş ve
eşitsiz dağıtılmıştır.
Gönüllü olarak müzakere edilmek suretiyle tespit edilen kurallarda bile
hep bir güç akdinin anımsanması, hegemonyal gücün müzakerecilerin
üzerine düşen uzun gölgesi (Roma'nın gölgesi) mevcuttur. Düzeni yıkma
eğilimi ise, kuralların keyfi ve adaletsiz oldukları düşünüldüğü zaman
başlamaktadır.
Güç, ticareti ve barışı korumaktadır, fakat sırf kendi başına iyi
değildir. O, üzerinde sürekli daha büyük bir gücün biriktiği bir temel
oluşturmaktadır. Güç düşkünlük oluşturur derler ve bu da güç
sahiplerinin davranışlarını etkiliyor. Eğer bunlar iğvaya direnseler
bile, başkaları düşkünlüğün olduğunu tahmin ediyorlar. Evrensel
değerlere inanan insanlar ve kuralların arkasında güç gören insanlar
birbirleri ile konuşamazlar. Kendi bakışları diğerini yok ediyor, zıt
açılar naif ya da ideolojik bulunduğundan geri çevriliyorlar. Burada
Amerika'nın Merih, Avrupa'nın Venüs olduğuna dair kıyası hatırlayalım.
Siyasetçiler ve eleştirmenler, terörizm ve atom silahlarının yayılması
gibi küresel sorunlara tepki verirken bu meseleyi kavramakta
zorlanıyorlar.
Tehdit, modernite ile ilgili oluşmuş hoşnutsuzlukta ise ve yoksulluk ve
marjinalleşme, şiddetin türediği kaynak ise, ekonomik kalkınma ve
refahın daha iyi dağılımı etkili bir ilaç olabilir. Fakat eğer kültürel
farklılıklar bu derece derinlikte ise, emperyal çatışmalar ve fetihler
tek uygun cevaptır. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra birçok
tartışma bu iki kutup arasında gidip gelmektedir. Barbarlar kalenin
önündeler: peki bu durumda, sanayileşmiş dünya, para karşılığında
kendini mi kurtarmalı yoksa onlarla savaşmalı mı?
Ancak her iki seçenek de eski, fakat tatmin etmeyen Romalı çözümün
değişik yönleri gibi görünüyorlar: fethetmek ve refahı sağlamak! Şimdi
sadece ağırlık noktaları farklı. Birinci çözüm kibirli-saldırgan,
ikincisi kibirli-aşağılayıcı. Her ikisi de daha fazla güç ve modernizm
tavsiye ediyorlar.
Sonunda kültürlerin çatışması olan "Meydan okumak ve karşılık vermek"
modeline bir alternatif bulunmaktadır. Bu diğer dar yol, tabiat
kanunlarından oluşan ortak sistem içindeki diyaloğa dayanmaktadır.
Sanayileşmiş uluslardaki siyasi karar mercileri, açıkça değer yargıları
ve gelenekler üzerinde düşünmeli ve konuşmalılar; teknik ilerlemenin
otomatikman refaha yol açtığı ve böylece sihirli bir şekilde değer
sorunlarının çözüldüğünü iddia etmemeliler. İslami gelenek ile Batı
geleneğinin insan onuruna saygılı olan ortak noktaları nelerdir? Amerika
bu değerleri benimsediğini nasıl gösterebilir?
Bir ilk açık adım, Guantanamo tutukları sorununu çözmektir. Böylece
Amerika evrensel değerleri kabul edebildiğini gösterebilir.
Harold James, Princeton'da Woddrow Wilson School'da, Tarih ve
Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir. |