Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 330 | Haziran  2006

                   

 

 


Roma’nın Ezeli İkilemi

 

Çev.: Kamil Cengiz

Harold James

Financial Times Deutschland, 22.02.2006

Önceki pek çok imparatorluk gibi, ABD de bir sorunla karşı karşıya: Kendi hür düzenlerini inşa etmek için dünyayı fethediyor. Fakat bu durum, kendini imhanın tohumunu da içinde barındırıyor
11 Eylül 2001'e kadar, küreselleşmenin, barış ve istikrarı genel olarak teşvik edeceğine inanılmaktaydı. Fakat son beş senede dünyanın birçok bölgesinde korku yayılmaya başladı.
Korkunun muharriki, dünya ekonomisinin durumuyla ilgili kaygılar değildir, zira ekonomi kendisinin ne kadar dinç olduğunu sürpriz bir şekilde gösterdi. Fakat asıl saik, hangi sistemin dünyayı yöneteceğiyle ilgili kaygılardır. Tek dünya gücüne karşı derin bir güvensizlik var ve Amerika'nın dünyanın geri kalanına dayatmaya çalıştığı siyaset tarzı hakkında da artan şüpheler söz konusu.
Bush'un Başkanlığı Irak bataklığında batarken, halen birçok kişi hızlı ve kolay bir çözümün varlığına inanıyor. Amerikan hükümetini eleştirenler, bütün dünyada Amerika hakkında sahip olunan olumsuz görüşün, Amerikan Başkanının sadece daha dostça bir üslup kullanmasıyla değişeceğini düşünüyorlar. Washington'da birçok insan, eğer dünya, Amerikanın barış, refah ve demokrasiden başka bir istemediğini anlarlarsa, bütün eleştirilerin susacağına inanıyor. Böylesi iyimser varsayımlar yanlıştır, fakat tipik olarak, aktörlerinin iç içe geçmiş bir vaziyette irtibatlı olduğu bir dünyada yinelenen bir ikileme işaret eder.
Paralel bazı tarihsel hadiseleri hatırlamaya çalışalım: Amerika'nın Bağımsızlık Bildirgesi'nin ilan edildiği yıl olan 1776'da, Adam Smith ve Edward Gibbon, tarih bilgisinin yardımıyla dönemin Büyük Britanyası'nın küreselleşmekle ilgili problemlerini aydınlatan iki yapıtın ilk ciltlerini yayınlamışlardı: "Ulusların Refahı" ve "Roma İmparatorluğunun Çöküşü". Smith ve Gibbon'un her ikisi de "Roma ikilemini" incelemişlerdi. Burada mevzu, barışçıl ticaretin, istikrarlı, müreffeh ve sınırları aşan bir toplum kurabilmek için çoğu zaman bir yol olarak görülmesidir.
Fakat aynı zamanda serbest ekonomik düzen içte çatışmalara ve rekabete, dışta da savaşlara yol açmaktadır. Çatışmalar ise ticaret sistemini ve refahın temelini de rahatsız etmekte, hatta nihai olarak da onu imha etmektedir.
Bu karşılıklı ilişki bir kısır döngüymüş gibi görünmektedir. Liberal dünya düzeni sonunda kendi kendini imha eder ve Smith'in karanlık (şaşılacak bir şekilde bilinmeyen) son bölümleri, ağırlığını üretimin artışı konusunun oluşturduğu iyimser başlangıç bölümlerinden çok farklı bir değerlendirme ile nihayet bulur.
Gibbon ve Smith'in teşhis ettikleri temel problem, kompleks toplumların, işleyebilmek için, ister ulusal isterse uluslararası düzeyde olsun, kurallara ihtiyaç duymalarıdır. Kuralların uygulanması ve formüle edilmesi iktidarın/gücün bir sonucudur ve güç, hep konsantre edilmiş ve eşitsiz dağıtılmıştır.
Gönüllü olarak müzakere edilmek suretiyle tespit edilen kurallarda bile hep bir güç akdinin anımsanması, hegemonyal gücün müzakerecilerin üzerine düşen uzun gölgesi (Roma'nın gölgesi) mevcuttur. Düzeni yıkma eğilimi ise, kuralların keyfi ve adaletsiz oldukları düşünüldüğü zaman başlamaktadır.
Güç, ticareti ve barışı korumaktadır, fakat sırf kendi başına iyi değildir. O, üzerinde sürekli daha büyük bir gücün biriktiği bir temel oluşturmaktadır. Güç düşkünlük oluşturur derler ve bu da güç sahiplerinin davranışlarını etkiliyor. Eğer bunlar iğvaya direnseler bile, başkaları düşkünlüğün olduğunu tahmin ediyorlar. Evrensel değerlere inanan insanlar ve kuralların arkasında güç gören insanlar birbirleri ile konuşamazlar. Kendi bakışları diğerini yok ediyor, zıt açılar naif ya da ideolojik bulunduğundan geri çevriliyorlar. Burada Amerika'nın Merih, Avrupa'nın Venüs olduğuna dair kıyası hatırlayalım. Siyasetçiler ve eleştirmenler, terörizm ve atom silahlarının yayılması gibi küresel sorunlara tepki verirken bu meseleyi kavramakta zorlanıyorlar.
Tehdit, modernite ile ilgili oluşmuş hoşnutsuzlukta ise ve yoksulluk ve marjinalleşme, şiddetin türediği kaynak ise, ekonomik kalkınma ve refahın daha iyi dağılımı etkili bir ilaç olabilir. Fakat eğer kültürel farklılıklar bu derece derinlikte ise, emperyal çatışmalar ve fetihler tek uygun cevaptır. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra birçok tartışma bu iki kutup arasında gidip gelmektedir. Barbarlar kalenin önündeler: peki bu durumda, sanayileşmiş dünya, para karşılığında kendini mi kurtarmalı yoksa onlarla savaşmalı mı?
Ancak her iki seçenek de eski, fakat tatmin etmeyen Romalı çözümün değişik yönleri gibi görünüyorlar: fethetmek ve refahı sağlamak! Şimdi sadece ağırlık noktaları farklı. Birinci çözüm kibirli-saldırgan, ikincisi kibirli-aşağılayıcı. Her ikisi de daha fazla güç ve modernizm tavsiye ediyorlar.
Sonunda kültürlerin çatışması olan "Meydan okumak ve karşılık vermek" modeline bir alternatif bulunmaktadır. Bu diğer dar yol, tabiat kanunlarından oluşan ortak sistem içindeki diyaloğa dayanmaktadır.
Sanayileşmiş uluslardaki siyasi karar mercileri, açıkça değer yargıları ve gelenekler üzerinde düşünmeli ve konuşmalılar; teknik ilerlemenin otomatikman refaha yol açtığı ve böylece sihirli bir şekilde değer sorunlarının çözüldüğünü iddia etmemeliler. İslami gelenek ile Batı geleneğinin insan onuruna saygılı olan ortak noktaları nelerdir? Amerika bu değerleri benimsediğini nasıl gösterebilir?
Bir ilk açık adım, Guantanamo tutukları sorununu çözmektir. Böylece Amerika evrensel değerleri kabul edebildiğini gösterebilir.
Harold James, Princeton'da Woddrow Wilson School'da, Tarih ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...