|

Sanata
Dair
İsmail Bingöl*
Mütefekkir Nurettin Topçu
bir sözünde şöyle der:
"(...) Memleketimizdeki ahlâk zaafının bir sebebi de, sanat hayatının
yokluğunda aranmalıdır. (... ) Bir fert veya nesil, ruh enerjisi bol
olduğu zaman sanat eserleri ortaya koyar. Çürümüş ve çökmüş fertlerle
nesiller, sanat eseri yerine cinsiyet veya vehim(hallucination)
eserleri, fantezi veya espri eseri ortaya koyarlar. "(Dergâh Dergisi,
sayı 106, Aralık 1998,) (Ülkemizdeki güldürü gruplarının çokluğu buna mı
delâlet etmektedir?)
Sanat hayatındaki yokluk; zevk düşüklüğüne, estetik bakış açısının
kaybolmasına yol açar ki; "Zevk düşüklüğü, insanın düşüklüğü demektir. "
Onun içindir ki eskiler hayatlarını şu üç önemli nokta üzerine
oturtmuşlardı: Zevk-i selîm, kalb-î selîm ve akl-ı selîm...
Çünkü ruhları inceltir sanat... Düşünce boyutu geniştir sanatçının ve
derinliği olan noktalar uç verir sanatında... Meselâ musiki... Musikîyle
hemhâl olanlar yakından bilirler musikînin insan ruhundaki taşları nasıl
yerinden oynattığını... Ve insanın, his dünyasında, hayal dünyasında
meydana getirdiği insancıl değişimleri... Kabalıkları ve hoyratlıkları
bir kenara atışını... Çünkü; "Sanat yapıtındaki duygu ve coşku, insanın
içine elektron akımı gibi bir akım gönderir. Bu akım insanı ayrımına
vardırmadan değiştirir. Her gün göre göre körleştiğimiz çevremize karşı
bizi uyandırır, sarsar, bıktığımız bir şeyi sanki ilk olarak
görüyormuşuz gibi gösterir bize."
"İlk defa görüyormuşuz gibi" farkında olmamızı sağlayan sanatçının, bu
tür olaylar, objeler ve kavramlar karşısında ortaya
koyduğu(koyacağı)tepki farklıdır. Çektiği acının boyutu daha
derinlerdedir ve sanatçı, gördükleri karşısında adeta bir boğulma
hissiyle sarsılmaktadır.
Çünkü bugün de, geçmişteki acıların ve haksızlıkların benzerleri ve
belki de daha büyükleri yaşanmaktadır. Bir milleti bir anda yok
edebilecek teknolojik seviyeye erişmiş olan insanoğlunun, çağının
acılarını sanatı aracı kılarak yansıtacak ve tanığı olabilecek
sanatçılara belki eskisinden daha çok ihtiyacı vardır.
Yine yazar Ali Yüce'nin cümleleriyle; "Çağımız büyük çelişkiler ve büyük
acılar çağıdır. Baş döndürücü, göz kamaştırıcı bir uygarlıkla,
barbarlara taş çıkartacak barbarlıklar bir arada yaşanmaktadır. Kölelik
düzeni kalkmamıştır sanki. Kölenin zinciri ile köle sahibinin kırbacı,
gözle görülemeyecek denli incelmiştir. İnsan bir yandan insanı yaşatmak
için çabalarken, bir yandan da bir düğmeye basışta milyonlarca insanın
canını alan silahlar bulgulamaktadır. " Yeri gelmişken, aynı zamanda
şairliğiyle de tanınan yazarın (Ali Yüce), sanatçılarla, diğer insanlar
arasındaki düşünce, duyuş ve hissediş farkını çok güzel anlatan "Yürek"
adlı şiirini alalım buraya:
"İki çeşit yürek var
Biri herkesinki gibi
Bilinen bir yürek
Öteki ozan yüreği
Cam gibi saydam
Keman teli gibi titrek
Dünyanın bir ucunda
Bir damla kan dökülse
Baba diye ağlasa bir çocuk
Herkesten önce duyar ozan
Acılara batar şiiri
Çığlık akar dizelerinden"
Fransız ozanı Boileau, sanatın işlevini ve gücünü, bilinenin çok üstünde
görerek, "Sanatın güzelleştirmeyeceği hiç bir canavar yoktur." der.
Sanatkârın içindeki melodi, aşk ile ölüm arasında gidip gelmedir. Uçlar
arasındaki seyahatin zorluğunu tatma, tezatlar arasındaki kararsızlığın
acısını çekmedir. Michel-Ange; "Hiç bir düşüncem yoktur ki üzerine ölüm
kazınmış olmasın." diyordu. Ölümü sürekli içinde taşıyan sanatkâra, ölüm
gibi bir sonla, sanat gibi bir sonsuzluk arasında gidip gelmeler, gâh
onulmaz acılar tattırır, gâh dayanılmaz mutluluklar... Ölümü, diğer
ölümlüler gibi algılamadığı içindir bütün bunlar... Çektikleri... Bu
durum ise olgunlaştırır sanatçıyı, sanat yolunda yürüme azminde olanı...
Bunları çekmezse, sanatçı olduğunu nasıl iddia edebilir ki?... Zaten
"Sanatkâr, eserini meydana koyan heyecanı tesadüfle bulamamıştır. Bu
heyecanı, olduğu gibi isteyerek ve arayarak bulmuştur."
Sanatçının, toplumla bütün noktalarda ya da birçok noktada uyuştuğu
söylenemez. Ve bu beklenemez de sanatçıdan... O zaman kendi tarihini
yazma kudretini kaybeder, yani sanatçılığından taviz verir, kendisi için
çok önemli olan sanatçı kimliğinin tarihini oluşturamaz. Kalıcılığından
taviz vermiş olur. Belki tanıyanı ve talep edeni çok olur ama,
sıradanlaşır. Cemil Meriç'in bakış açısıyla bu şu demektir:
"İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde olduğu zaman, tarihi yoktur;
doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle kalabalık arasındaki
anlaşamamak." Bir başkasının, Octavio Paz'ın anlatımıyla, "Şairin
(sanatçının) toplumsal durumu söz konusu olduğunda, modern çağın en
belirleyici özelliği kuşkusuz şairin marjinal konumudur. Bir sınıf
olarak burjuvazi, şiiri zaman zaman evcilleştirmeye çalışsa da, hiçbir
zaman sindirememiştir. "
Yalnız, sanatçı olmakla, sanatçı görünmek arasındaki ince ayrıntıyı
gözden kaçırmamak gerektiğini kaydetmeden geçmeyelim.
İşte değerleri, daha üst mertebeden algılamaya ve anlamaya çalışan
insanla (Burada söz konusu olan, sanatçı kimliğini edinmeye
çalışandır.), toplum arasında bir çatışma olması ya da birbirlerini
anlama noktalarında kopukluk meydana gelmesi kaçınılmazdır. Öyleyse
doğrusu, bu durum için onu suçlamamak, onu anlamaya çalışmaktır.
Fakat, sanatıyla toplumun değerlerini alt üst etme, yani anomi
(karışıklık) yaratma hakkına sahip değildir sanatçı. Sanat, çok
kullanılanın, çok bilinenin, çok işitilenin yani "ancak sloganın dışına
çıkılabildiğinde yaratıcı ve özgün olunabileceğini hatırlatıyor."
insana.
Oysa sanat zevki giderek düşüklük gösteren toplumlarda, birileri
tarafından sanatçı payesinin kimlere verildiği ortadadır. Zorla sanatçı
kisvesi giydirilmeye çalışılan bu kişilerin yaptıkları ise, sanatın ne
demek olduğunu bilenler tarafından hayretle karşılanmaktadır.
Bu arada yazmak isteğimiz bir şey daha var. O da; sanatı statü edinmek
için kullananlarla ilgili... Bu kişileri, aslında sanatın varlığı ya da
yokluğu pek ilgilendirmiyor. Onları ilgilendiren ya da onların
ilgilendiği taraf, toplumda böyle yerlerde görünerek veya bu gibi
şeylerden konuşarak kendilerinin reklamını yapmak...
Yazar Ahmet Oktay'ın cümleleriyle, "Kendi çevrelerinde statü edinmek
için kullanıyor onları insanlar. İpek kravat takmak gibi bir şey, bir
kitabı okumuş, bir oyunu görmüş gibi yapmak. Çünkü, okumak da, görmek de
sanıldığından daha zor." Bir anlamda, reklamı ve buna bağlı olarak satış
rakamı yüksek olan sanat ürünlerine gösterilen ilgiyi bu bağlamda
değerlendirebilmek mümkün... Falan kitabı okudun mu, filan kaseti
dinledin mi, filan oyuna gittin mi sorusuna verilebilecek cevabı olması
içindir belki de bütün bunlara gösterilen ilgi...
Sanatçılarımızın bazılarında bir de kendini, kendi sanatını, kendi
kültürel geçmişinin sürükleyip getirdiği değerleri küçümsemek hastalığı
var. Özellikle ülkemizde çoğu kişi de ârız olan bu durum karşısında,
yine Ali Yüce'nin şu sözünü hatırlatmadan geçmeyelim:
"Evrensele giden yol, gelenekselin, ulusalın ta ortasından geçer.
Gelenekseli küçümseyerek, onu özümsemeden evrensele sıçramaya kalkan
sanatçı, korkarım bacağını kırar. Yapıt diye ortaya koyduğu kötü bir
öykünme, bir hasta yemeği gibi olur."
Halbuki Friedrich Dürrenmatt'ın cümleleriyle; "... sanatın değeri, onun
ulaşmak istediği amaçta değil, aksine bitip tükenmeyen bir cesaretle,
nesneleri ve dünyayı fethetme eğilimindedir."
Sonuç olarak, bir sözden yola çıkarak başladığımız yazımızı, "Sanat
güzeldir." diyerek, yine bir sözle, Hönderlin'in mısralarıyla
sonlandıralım:
"Ve sonunda bilge kişiler
Çok defa güzele meylederler."
• kaynak: www.dergibi.com/denemeler |