|

Bir Varmış Bir Yokmuş
Hatice Liman*
Sahaflar arasında dolaşırken, duvarları birbirinden güzel hat
levhalarıyla kaplı bir dükkan dikkatimi çekti. Kaçamak bakışlarla
içeriyi süzdüğüm esnada dükkan sahibi beni fark etti. Sevimlilikle
aksiliği yüzünde birleştirmiş bu yaşlı amca gözlüklerinin üstünden bana
bakarken sanki: "Buyurun meraklı küçük hanım, içeri buyurun" diyordu.
Ben de usulca içeri girdim, başladım etrafa bakınmaya. Hat levhalarını
incelemeye masasının üstündekilerden başladım. Ortadaki levhada bir
dörtlük, sağında ve solundaki levhalarda da birer beyit yazıyordu.
Herhalde sevdiği şairlerdendir diyerek okumaya çalıştım. Üç levhayı da
okuduğumda amca güldüğümü fark etmiş olacak ki: "Esnafız biz küçük
hanım" dedi. Levhalarda ne mi yazıyordu? “Kulak sağır, eziyet haram /
Pazarlık yok, edilmez kelam” “Almaya niyetli isen sorma / Fiyatlar
üstündedir, vesselam" "Ahmak oldur malın verir viresiye / Kafesteki kuşu
salıverir gelesiye" "Ahz u îtâlara müsaade yoktur / Bugün peşin yarın
viresiye
"Eski yazıları seviyor musun?" diye sordu bana, "evet" dedim. "Eski
yazıları seven eskiyi de sever, eskiyi seven bizi de sever. Otur bakalım
bir çayımızı iç" diyerek eski bir tabureyi bana uzattı. Çayından bir
yudum aldıktan sonra başladı eskilerden anlatmaya, meğer bu amcanın
babası zamanının meşhur hattatlarındanmış. "Madem ki eskimez yazıyı
seviyorsun" diyerek babasından dinlediği hattatların hatıralarını bana
anlatmaya başladı. "Hattatların ömrü niçin uzun olur?" diye sordu."
Bilmem" dedim. "Siz gençler de hiçbir şeyi bilmiyorsunuz" diyerek
kaşlarını çattı. Güya hattatlar yazı yazarken harflerin düzgün çıkması
için nefeslerini tutarlarmış. Allah da herkese nefesleri sayılı bir ömür
verdiği için nefeslerini tutan hattatların ömrü de daha uzun olurmuş.
Sevimliliğini huysuzluğuyla gizlemeye çalışan, dedem yaşındaki bu
amcanın sohbeti epey hoşuma gitmişti. Çayını yudumladıkça keyfi iyice
yerine gelmiş, çatık kaşlarının ekşittiği yüzünü tatlı bir tebessüm
kaplamıştı.
Eski zamanların birinde işgüzar bir belediye memuru sahaf amcaların yan
komşularının evinin üstündeki levhayı elindeki metreyle ölçmeye
başlamış. Bunu gören komşu memura neden o levhayı ölçtüğünü sormuş.
Memur "Belediye kanununun falanca maddesine göre her türlü levha vergiye
tabidir. Ben de vergisini hesaplamak için levhayı ölçüyorum" demiş.
Memur levhanın vergisini isteyince ev sahibi "Onu sigorta şirketi taktı,
git vergisini onlardan iste" deyince memur ev sahibine hak vererek yola
koyulmuş. Tam o sırada olan biteni pencereden izleyen sahaf amcanın
babası memura seslenerek: "Benim evimin üstünde de 'Ya Hafız' levhası
var o da vergiye tabi mi?" diye sorunca memur "Elbette" demiş. Hattat
amca da "İyi o zaman gidin bunun vergisini de Allah'tan isteyin. Çünkü
ben evimi O'na sigorta ettirdim" demiş.
Sahaf amca anlattıkça anlatıyor, bu arada içtiğimiz çayların sayısını
ikimiz de bilmiyorduk. Dostlarını bu dünyadan birer birer uğurlamış bu
amca sanki yıllardır görmediği eski bir dostunu görmüşçesine, heyecanla
bana eski İstanbul'dan bahsediyordu. 'Bir gün Şirket-i Hayriyye müdürü
Boğaz'da çalışan bir vapur kaptanına sık sık gecikmesinin sebebini
sormuş. O da: "Efendim, Çengelköy'ün zerzevatı, Kuzguncuk'un haşeratı,
Beylerbeyi'nin teşrifatı bir türlü bitmiyor ki vaktinde gelebilelim.
Vapur Beylerbeyi'nde iskeleye uğrayınca herkes birbirine
- Efendim, rica ederim, buyurun.
- Estağfirullah zât-ı âliniz buyurunuz.
- Hâk-pâyinize fazla iltifat ediyorsunuz... diyor. Hal böyle olunca
vapur tabi ki gecikir.
Bir zât çocuğunun sahaf amcanın babasından hat dersi almasını
istiyormuş. Konuyu hattat amcaya açmış, "Ama önce başkasına göndereyim
de eli kırılsın." demiş." Aman", demiş hattat amca, "Eli kırılmadan
gönder, kırıldıktan sonra tedavi kabul etmez."
Kaç saat o sahafta oturdum bilmiyorum. Ecdadımızın ne kadar zarif
olduğunu ispatlayan bu hatıraları dinlerken saatleri de, yılları da,
yüzyılları da karıştırmışım. Gözlerimi açtığımda bir de ne göreyim;
elimde İsmet Gülnihal'in 'Hokka Gibi' isimli kitabı, uyuyakalmışım.
•
kaynak: ayvakti, mayıs 2006, sa:24.
|