|

DANIŞTAY SALDIRISI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Danıştay'a
yapılan saldırıdan sonra, siyasi gündem birdenbire hareketlendi. Sanki
birileri, bu saldırıyı bekliyormuş gibi, erken seçim, darbe vs. konuları
hararetle tartışıldı. Ancak medyanın bir kısmının yönlendirmesi sonucu,
çoğunlukla yanlış değerlendirmeler yapıldı. Olan-biteni, AKP'yi erken
seçime zorlamak için bir komplo girişimi olarak değerlendirenler olduğu
gibi, "Türkiye'nin 11 Eylül'ü" olarak görenler bile çıktı. Halbuki bu
hadisenin öncesi ve sonrasında yaşananlar dikkatle irdelendiğinde,
sonuçların, yapılan yorumları destekleyici mahiyette olmadığı
görülmektedir.
Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekmektedir ki, saldırının hemen
ardından yapılan 'islamcı terör' aleyhtarı yayınların aslı olmadığının
kısa sürede anlaşılmış olması, eylemin, 'marjinal' bir grup tarafından
gerçekleştirildiği ve sonuçlarının da öyle iddia edildiği gibi büyük
olmayacağı izlenimini haklı çıkarmaktadır. Çünkü eğer eylem, Susurluk
Olayı'nda olduğu gibi, geniş çaplı bir 'operasyon'un bir parçası olarak
gerçekleştirilmiş olsaydı, hem eylemci bu kadar kolay yakalanmaz, hem de
diğer bağlantılara öyle kolaylıkla ulaşılamazdı. Hadisenin üzerinden
kısa süre geçtikten sonra, eylemi gerçekleştirenin 'islamcı' değil,
'milliyetçi' kimliğinin öne çıkmış olması, 'islamcı terör' iddialarının
'içi boş' olduğunu göstermiştir ki, bu, tipik bir 'durumdan vazife
çıkarma' olayı ile karşı karşıya olduğumuz şeklinde yorumlanabilir. Buna
göre, özellikle 'laik çevreler'in, hadiseyi, kendi çıkarları için
kullanmak istedikleri, ancak gelişmelerin, onların bu konuda emellerine
ulaşabilecek şekilde iyi bir plan yapamadıklarını gösterdiği
söylenebilir. İşte bu yüzden, Danıştay Saldırısı'nı, hem doğrudan bir
erken seçim zorlaması hem de darbe hazırlığı olarak yorumlamak doğru
değildir. Hatta bu saldırıdan nemalanmak isteyenlerin, bir biçimde,
zarar vermek istedikleri kesimlerin işine yarayacak bir neticenin ortaya
çıkmasına da sebep oldukları dahi söylenebilir. Zira açıktır ki, AKP,
esas itibarıyla, bu hadiseden yara alarak çıkmamıştır; bilakis belki bu
şekilde üzerine yüklenilmesi sonucunda, halk nezdinde 'mazlum' konumuna
gelmiştir. Zira, artık iyi bilinmektedir ki, AKP gibi partiler,
üzerlerine gidildikçe oy potansiyeli artan partilerdir. Nitekim halk
arasında yapılan yoklamalarda, halkın çoğunluğunun, bu hadise
dolayısıyla AKP'ye karşı açılan kampanyayı haklı bulmadıkları
görülmektedir.
Ancak belki burada şu hususa da değinmek gerekebilir: Türkiye, artık bir
biçimde 'seçim atmosferi'ne girmek durumundadır. AKP, her ne kadar,
resmen, bunu dillendirmese de, özellikle muhalefet partileri, erken
seçim tartışmalarını sürekli gündemde tutmak istemekte ve bunun için,
önlerine gelen her fırsattan yararlanmaya çalışmaktadırlar. İşte son
Danıştay Saldırısı da, bu kesimler tarafından bir 'fırsat' olarak
görülmüştür. Bu kesimler, bundan sonra, başka hadiseleri de, aynı amaç
doğrultusunda kullanmak isteyeceklerdir. Ancak bunu bir şekilde doğal
görmek de gerekir. Zira Türk siyasetinin tipik bir özelliği olarak,
bütün tek parti iktidarları, inhisarcı uygulamalar yaparlar ve bu
uygulamalar, toplumun farklı kesimlerinde rahatsızlıklar doğurur.
Nihayet seçime yaklaşılan dönemlerde, bu rahatsızlıklar yoğun bir
biçimde dışa vurulur. Demokrat Parti, hatta ANAP örneklerinde bunu net
olarak görmek mümkündür. Hatırlanacağı gibi, Demokrat Parti'nin tek
parti iktidarı zamanındaki inhisarcı politikaları, o zamana kadar
devletin kurucu ideolojisinin temsilcisi olan CHP ve onu destekleyen
güçler üzerinde ciddi bir reaksiyon doğurmuştu. 1960 İhtilali'nden sonra
Menderes'in asılması hadisesini bile, bu siyasal (ve kısmen toplumsal)
reaksiyona bir şekilde bağlamak mümkündür. Yine ANAP döneminde, Özal,
siyasi yasaklı liderlerin yasaklarının kaldırılması konusunda
referanduma gidilmesi kararı alırken, kendine (veya destekçilerine)
aşırı güvenerek, referandumdan yasakların devamı yönünde bir netice
çıkacağını sanmış ve yanılmıştı. Çünkü 1980 İhtilali'nden sonra geçen 7
yıllık süre içerisinde, yasaklı liderlerin halk tabanında ve
bürokrasideki destekçileri, kendilerini yeterince baskı altında
hissetmiş ve buna karşı bir reaksiyon göstermenin zamanı geldiğine
inanmaya başlamışlardı. İşte benzer bir durumla, AKP'nin 3.5 yıllık tek
parti iktidarı döneminde karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Her ne
kadar CHP, zaman zaman, AKP'yi, "belirli sınırlara uyması" konusunda
Meclis içinde veya dışında uyarmasına ve tek güçlü muhalefet partisi
olarak bir takım icraatlara kalkışmasına rağmen, başarılı olamamıştır.
AKP, tek partili hükümet olmanın avantajlarını kullanmıştır. Burada
"fakat AKP, seçmenine başörtüsü ve yolsuzluklar konusunda verdiği
sözleri tutamamıştır. Bu nasıl tek parti iktidarı?" şeklinde bir soru
sorulabilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilmelidir: evet AKP, bu
konularda başından beri bir şey yapmamış, yapamamıştır. Ancak
bilinmelidir ki, bu konularda bir şey yapamayacağı zaten başından beri
belliydi. AKP, Derviş döneminde uygulanan IMF programının 'siyasal
ayağı'nı güçlendirmek için iktidara taşınmıştı. AKP'nin temel işlevi bu
idi. Ve AKP, bu görevini layıkıyla yerine getirdi. O halde, AKP'nin
bunun ötesinde bir başka işe el atması zaten beklenmemeliydi. Fakat Türk
siyasetinde, halk kesimleri, kendilerine verilen vaadlerle
aldatıldıkları için, aynı senaryo, AKP örneğinde de tekrarlandı. Ve
'dindar' halk kesimleri, başörtüsü, İmam-Hatipler vb. konularda bir
şeyler yapılabileceğine inandırılarak, AKP'nin peşine takıldı. Ek
olarak, AKP'nin, örneğin 'başörtüsü sorunu'nu çözmesine izin
verilmeyeceği de artık aşikardır. Zira AKP'nin duruşu, Türk siyasal
sisteminin artık bir 'klasiği' haline gelmiş bir kurala uymamaktadır. Bu
kurala göre, "İsrail'le antlaşma yapma görevi Erbakan'a, Apo'yu yakalama
görevi de MHP'ye verilir." O halde, kuralı işletmeye devam edersek,
başörtüsünü serbest bırakma görevinin de, 'muhafazakar' değerlerlerle
özdeşleştirilen bir partiye değil, 'laik' bir partiye verilmesi gerekir!
Daha doğru bir ifadeyle şunu söylemek mümkündür: Türkiye'de, siyasal
iktidarlar, sahici iktidarlar değildirler. Kendilerine verilen görevi
yaptıkları ölçüde iktidar olurlar. Ama muktedir olamazlar.
Muhalefetteyken söylediklerini, iktidardayken yapmazlar, yapamazlar. Bu
tablonun böyle olması, bilinçli bir tercihin sonucudur. Böylece siyasal
parti yoluyla iktidar olacaklara şu mesaj verilir: "sizin üzerinizde de
bir güç var. Haddinizi bilin." O güç, artık herkesin bildiği üzere, dış
bağlantıları olan 'derin devlet'tir. Her ülkede asıl muktedir olan bu
güçtür. Bu gücün de küresel güçlerle sıkı bağlantıları vardır ve
küresel-sistem bu şekilde işlemektedir. Bu sistem, Türkiye gibi
ülkelerde, parti yoluyla iktidara gelmek isteyenlere, daha baştan
'sınırları'nı hatırlatır. Bu partiler de iktidara geldiklerinde o
sınırlara uyarlar. Kazara veya bir başka şekilde bu sınırı aştıklarına
dair işaretler alındığında ise, zaten iktidardan alaşağı edilirler.
Bütün bu değerlendirmelerin sonucu şudur: Danıştay Saldırısı, AKP'nin
tek parti iktidarı dönemindeki uygulamalarından, şu veya bu şekilde
rahatsız olan çevrelerin, seslerini yükseltmeleri için bir 'fırsat'
olarak görülmüş ve özellikle 'laik' kesimler, bu fırsattan istifade
etmeye çalışmışlardır. Ancak, bu çaba, şu an itibarıyla, pek netice
vermiş gibi görünmektedir. İşte burada belki de, niçin bu sonucun ortaya
çıktığının sorulması gerekmektedir.
Bu soruya cevap olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve bir sonraki genel
seçimler bağlamında bazı şeyler söylenebilir. Bilinmelidir ki, Danıştay
Saldırısı'nın Cumhurbaşkanlığı seçimiyle bağlantısı noktasında
söylenenlerin çoğu, gerçeği yansıtmamaktadır. Burada sadece şu husustan
bahsedilebilir. AKP'nin, kendi istediği bir adayın Cumhurbaşkanlığı'na
getirilmesinin bazı 'riskleri' olabileceğini düşünen çevreler, bir
pazarlık politikası takip ederek, 'orta yolcu' bir çözüm
arayışındadırlar. Yani AKP'yi 'yumuşak karın' noktalarında sıkıştırmak
suretiyle, kendilerinin de razı olabileceği bir adayı Cumhurbaşkanlığı
Köşkü'ne göndermeye çalışmaktadırlar. Danıştay Saldırısı sonrasında,
'laiklik' teması üzerinde durulmasının nedenlerinden biri de budur.
Yani, laik çevreler, bu sıkıştırma politikası ile, AKP'yi, kendi adayını
belirlerken bazı tavizler vermeye zorlamak istemektedirler. Büyük
ihtimalle de, AKP'nin adayı böyle biri olacaktır. Yani AKP de, bu
adayın, 'rejimle sorunu olmayan' biri olmasını tercih edecektir. Bu
bağlamda, Bülent Arınç'ın adaylığı zor gözükmektedir. Tayyib Erdoğan'ın
adaylığı ise, genel seçimlerde AKP'nin yeniden 1. parti olarak
çıkıp-çıkmayacağına dair işaretlerin alınmasıyla belli olacaktır. Malum
olduğu üzere, IMF programı halen devam ettiği için ve ABD yönetiminin
etkin isimleri, AKP'den vazgeçtiklerine dair ciddi bir sinyal
göndermedikleri için, şu an itibarıyla, AKP'nin, önümüzdeki genel
seçimlerden de, oy kaybına rağmen, 1. parti çıkma ihtimali yüksektir. Bu
durumda, Tayyib Erdoğan'ın partiyi bırakıp Cumhurbaşkanlığı koltuğuna
oturması zayıf bir seçenek olarak görünmektedir. Hatırlanacağı gibi,
Özal da, artık partinin iyice zayıfladığı bir dönemde Cumhurbaşkanlığı
için aday olmuştu. Erdoğan için ise, şu anda böylesi bir durum söz
konusu değildir. Bu nedenle, AKP, üzerindeki baskıyı da bir biçimde
almak için, büyük ihtimalle, Cumhurbaşkanı adayını, kendi içindeki
'rejimle barışık' şahıslardan seçecektir. AKP'yi Danıştay Saldırısı gibi
fırsatları değerlendirerek sıkıştıranlar da, böylece istediklerini almış
olacaklardır.
Danıştay Saldırısı'nı, ABD'nin İran'a yapmayı düşündüğü operasyon
öncesinde, AKP iktidarını sıkıştırmak maksadıyla planlanmış bir eylem
olarak görenler de, isabetli bir değerlendirme yapamamaktadırlar. Zira
bu tür saldırılar, iktidarları, ulaşılmak istenen amaca yaklaştırmak
yerine, uzaklaştırırlar. 2003 Tezkere Krizi bunun iyi bir örneğidir.
Çünkü, bu tür baskıların tabanda doğurduğu huzursuzluklar, bazen kontrol
edilemez noktalara ulaşabilir. Böylece, amaca ulaşmayı zora sokan
sonuçlar doğabilir. Amerika, Türkiye'de hangi iktidar olursa olsun,
isteklerini, şu veya bu şekilde kabul ettirebilecek bir konumdadır ve
eğer İran'a müdahale edecekse, AKP'yi de bu konuda ikna edebilir. Bu
Amerika için çok zor da bir iş değildir. Çünkü Türkiye'deki iktidarlar,
daha iktidar olmadan önce Washington'a 'biatlerini' sunarlar. Arada bir
'yol kazası' olursa da, arabanın tamir edilip, tekrar yola koyulması
gerekir ve bu kural, AKP için de geçerlidir. Tezkere Krizi'nden sonra da
böyle olmuştur. Hatta şu anda Amerika, İran planları doğrultusunda
Türkiye'de hazırlıklar yapmaktadır. Bu konuda ciddi bir sıkıntısı
olmayacağı için de, Danıştay Saldırısı gibi eylemlerden medet ummasına
da gerek yoktur.
Şu halde Danıştay Saldırısı, rejim içinde öbeklenmiş bir 'milliyetçi'
grubun, münferit bir eylemi gibi görünmektedir. Ancak, bilinmelidir ki,
gerek milliyetçi kanattan gerekse laik ve solcu kanattan huzursuzluk
sesleri giderek daha çok çıkmaktadır ve bundan sonra da çıkacağa
benzemektedir. Zira bu kesimler, değişik saiklerle, AKP'nin ikinci kez
seçimlerden galip çıkmasını istememektedirler. Bunun için Danıştay
Saldırısı gibi eylemlere de başvurabilirler, başka icraatlara da
girişebilirler. Ancak bunlar, öyle görünüyor ki, 'dar çerçeveli'
eylemler olarak kalacaktır. Elbette ki AKP, seçimlere doğru, yumuşak
karın noktalarında sıkıştırılacaktır; ancak bilinmelidir ki, bu konuda
son kararı ABD ile birlikte 'derin devlet' verecektir. Eğer AKP'nin bir
dönem daha iktidarda kalması uygun görülürse, bu tür marjinal
eylemlerden, AKP'yi sıkıştırmak dışında, ciddi bir sonuç alınması mümkün
değildir. |