Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 330 | Haziran  2006

                   

 

 


DANIŞTAY SALDIRISI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Danıştay'a yapılan saldırıdan sonra, siyasi gündem birdenbire hareketlendi. Sanki birileri, bu saldırıyı bekliyormuş gibi, erken seçim, darbe vs. konuları hararetle tartışıldı. Ancak medyanın bir kısmının yönlendirmesi sonucu, çoğunlukla yanlış değerlendirmeler yapıldı. Olan-biteni, AKP'yi erken seçime zorlamak için bir komplo girişimi olarak değerlendirenler olduğu gibi, "Türkiye'nin 11 Eylül'ü" olarak görenler bile çıktı. Halbuki bu hadisenin öncesi ve sonrasında yaşananlar dikkatle irdelendiğinde, sonuçların, yapılan yorumları destekleyici mahiyette olmadığı görülmektedir.
Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekmektedir ki, saldırının hemen ardından yapılan 'islamcı terör' aleyhtarı yayınların aslı olmadığının kısa sürede anlaşılmış olması, eylemin, 'marjinal' bir grup tarafından gerçekleştirildiği ve sonuçlarının da öyle iddia edildiği gibi büyük olmayacağı izlenimini haklı çıkarmaktadır. Çünkü eğer eylem, Susurluk Olayı'nda olduğu gibi, geniş çaplı bir 'operasyon'un bir parçası olarak gerçekleştirilmiş olsaydı, hem eylemci bu kadar kolay yakalanmaz, hem de diğer bağlantılara öyle kolaylıkla ulaşılamazdı. Hadisenin üzerinden kısa süre geçtikten sonra, eylemi gerçekleştirenin 'islamcı' değil, 'milliyetçi' kimliğinin öne çıkmış olması, 'islamcı terör' iddialarının 'içi boş' olduğunu göstermiştir ki, bu, tipik bir 'durumdan vazife çıkarma' olayı ile karşı karşıya olduğumuz şeklinde yorumlanabilir. Buna göre, özellikle 'laik çevreler'in, hadiseyi, kendi çıkarları için kullanmak istedikleri, ancak gelişmelerin, onların bu konuda emellerine ulaşabilecek şekilde iyi bir plan yapamadıklarını gösterdiği söylenebilir. İşte bu yüzden, Danıştay Saldırısı'nı, hem doğrudan bir erken seçim zorlaması hem de darbe hazırlığı olarak yorumlamak doğru değildir. Hatta bu saldırıdan nemalanmak isteyenlerin, bir biçimde, zarar vermek istedikleri kesimlerin işine yarayacak bir neticenin ortaya çıkmasına da sebep oldukları dahi söylenebilir. Zira açıktır ki, AKP, esas itibarıyla, bu hadiseden yara alarak çıkmamıştır; bilakis belki bu şekilde üzerine yüklenilmesi sonucunda, halk nezdinde 'mazlum' konumuna gelmiştir. Zira, artık iyi bilinmektedir ki, AKP gibi partiler, üzerlerine gidildikçe oy potansiyeli artan partilerdir. Nitekim halk arasında yapılan yoklamalarda, halkın çoğunluğunun, bu hadise dolayısıyla AKP'ye karşı açılan kampanyayı haklı bulmadıkları görülmektedir.
Ancak belki burada şu hususa da değinmek gerekebilir: Türkiye, artık bir biçimde 'seçim atmosferi'ne girmek durumundadır. AKP, her ne kadar, resmen, bunu dillendirmese de, özellikle muhalefet partileri, erken seçim tartışmalarını sürekli gündemde tutmak istemekte ve bunun için, önlerine gelen her fırsattan yararlanmaya çalışmaktadırlar. İşte son Danıştay Saldırısı da, bu kesimler tarafından bir 'fırsat' olarak görülmüştür. Bu kesimler, bundan sonra, başka hadiseleri de, aynı amaç doğrultusunda kullanmak isteyeceklerdir. Ancak bunu bir şekilde doğal görmek de gerekir. Zira Türk siyasetinin tipik bir özelliği olarak, bütün tek parti iktidarları, inhisarcı uygulamalar yaparlar ve bu uygulamalar, toplumun farklı kesimlerinde rahatsızlıklar doğurur. Nihayet seçime yaklaşılan dönemlerde, bu rahatsızlıklar yoğun bir biçimde dışa vurulur. Demokrat Parti, hatta ANAP örneklerinde bunu net olarak görmek mümkündür. Hatırlanacağı gibi, Demokrat Parti'nin tek parti iktidarı zamanındaki inhisarcı politikaları, o zamana kadar devletin kurucu ideolojisinin temsilcisi olan CHP ve onu destekleyen güçler üzerinde ciddi bir reaksiyon doğurmuştu. 1960 İhtilali'nden sonra Menderes'in asılması hadisesini bile, bu siyasal (ve kısmen toplumsal) reaksiyona bir şekilde bağlamak mümkündür. Yine ANAP döneminde, Özal, siyasi yasaklı liderlerin yasaklarının kaldırılması konusunda referanduma gidilmesi kararı alırken, kendine (veya destekçilerine) aşırı güvenerek, referandumdan yasakların devamı yönünde bir netice çıkacağını sanmış ve yanılmıştı. Çünkü 1980 İhtilali'nden sonra geçen 7 yıllık süre içerisinde, yasaklı liderlerin halk tabanında ve bürokrasideki destekçileri, kendilerini yeterince baskı altında hissetmiş ve buna karşı bir reaksiyon göstermenin zamanı geldiğine inanmaya başlamışlardı. İşte benzer bir durumla, AKP'nin 3.5 yıllık tek parti iktidarı döneminde karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Her ne kadar CHP, zaman zaman, AKP'yi, "belirli sınırlara uyması" konusunda Meclis içinde veya dışında uyarmasına ve tek güçlü muhalefet partisi olarak bir takım icraatlara kalkışmasına rağmen, başarılı olamamıştır. AKP, tek partili hükümet olmanın avantajlarını kullanmıştır. Burada "fakat AKP, seçmenine başörtüsü ve yolsuzluklar konusunda verdiği sözleri tutamamıştır. Bu nasıl tek parti iktidarı?" şeklinde bir soru sorulabilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilmelidir: evet AKP, bu konularda başından beri bir şey yapmamış, yapamamıştır. Ancak bilinmelidir ki, bu konularda bir şey yapamayacağı zaten başından beri belliydi. AKP, Derviş döneminde uygulanan IMF programının 'siyasal ayağı'nı güçlendirmek için iktidara taşınmıştı. AKP'nin temel işlevi bu idi. Ve AKP, bu görevini layıkıyla yerine getirdi. O halde, AKP'nin bunun ötesinde bir başka işe el atması zaten beklenmemeliydi. Fakat Türk siyasetinde, halk kesimleri, kendilerine verilen vaadlerle aldatıldıkları için, aynı senaryo, AKP örneğinde de tekrarlandı. Ve 'dindar' halk kesimleri, başörtüsü, İmam-Hatipler vb. konularda bir şeyler yapılabileceğine inandırılarak, AKP'nin peşine takıldı. Ek olarak, AKP'nin, örneğin 'başörtüsü sorunu'nu çözmesine izin verilmeyeceği de artık aşikardır. Zira AKP'nin duruşu, Türk siyasal sisteminin artık bir 'klasiği' haline gelmiş bir kurala uymamaktadır. Bu kurala göre, "İsrail'le antlaşma yapma görevi Erbakan'a, Apo'yu yakalama görevi de MHP'ye verilir." O halde, kuralı işletmeye devam edersek, başörtüsünü serbest bırakma görevinin de, 'muhafazakar' değerlerlerle özdeşleştirilen bir partiye değil, 'laik' bir partiye verilmesi gerekir! Daha doğru bir ifadeyle şunu söylemek mümkündür: Türkiye'de, siyasal iktidarlar, sahici iktidarlar değildirler. Kendilerine verilen görevi yaptıkları ölçüde iktidar olurlar. Ama muktedir olamazlar. Muhalefetteyken söylediklerini, iktidardayken yapmazlar, yapamazlar. Bu tablonun böyle olması, bilinçli bir tercihin sonucudur. Böylece siyasal parti yoluyla iktidar olacaklara şu mesaj verilir: "sizin üzerinizde de bir güç var. Haddinizi bilin." O güç, artık herkesin bildiği üzere, dış bağlantıları olan 'derin devlet'tir. Her ülkede asıl muktedir olan bu güçtür. Bu gücün de küresel güçlerle sıkı bağlantıları vardır ve küresel-sistem bu şekilde işlemektedir. Bu sistem, Türkiye gibi ülkelerde, parti yoluyla iktidara gelmek isteyenlere, daha baştan 'sınırları'nı hatırlatır. Bu partiler de iktidara geldiklerinde o sınırlara uyarlar. Kazara veya bir başka şekilde bu sınırı aştıklarına dair işaretler alındığında ise, zaten iktidardan alaşağı edilirler.
Bütün bu değerlendirmelerin sonucu şudur: Danıştay Saldırısı, AKP'nin tek parti iktidarı dönemindeki uygulamalarından, şu veya bu şekilde rahatsız olan çevrelerin, seslerini yükseltmeleri için bir 'fırsat' olarak görülmüş ve özellikle 'laik' kesimler, bu fırsattan istifade etmeye çalışmışlardır. Ancak, bu çaba, şu an itibarıyla, pek netice vermiş gibi görünmektedir. İşte burada belki de, niçin bu sonucun ortaya çıktığının sorulması gerekmektedir.
Bu soruya cevap olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve bir sonraki genel seçimler bağlamında bazı şeyler söylenebilir. Bilinmelidir ki, Danıştay Saldırısı'nın Cumhurbaşkanlığı seçimiyle bağlantısı noktasında söylenenlerin çoğu, gerçeği yansıtmamaktadır. Burada sadece şu husustan bahsedilebilir. AKP'nin, kendi istediği bir adayın Cumhurbaşkanlığı'na getirilmesinin bazı 'riskleri' olabileceğini düşünen çevreler, bir pazarlık politikası takip ederek, 'orta yolcu' bir çözüm arayışındadırlar. Yani AKP'yi 'yumuşak karın' noktalarında sıkıştırmak suretiyle, kendilerinin de razı olabileceği bir adayı Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne göndermeye çalışmaktadırlar. Danıştay Saldırısı sonrasında, 'laiklik' teması üzerinde durulmasının nedenlerinden biri de budur. Yani, laik çevreler, bu sıkıştırma politikası ile, AKP'yi, kendi adayını belirlerken bazı tavizler vermeye zorlamak istemektedirler. Büyük ihtimalle de, AKP'nin adayı böyle biri olacaktır. Yani AKP de, bu adayın, 'rejimle sorunu olmayan' biri olmasını tercih edecektir. Bu bağlamda, Bülent Arınç'ın adaylığı zor gözükmektedir. Tayyib Erdoğan'ın adaylığı ise, genel seçimlerde AKP'nin yeniden 1. parti olarak çıkıp-çıkmayacağına dair işaretlerin alınmasıyla belli olacaktır. Malum olduğu üzere, IMF programı halen devam ettiği için ve ABD yönetiminin etkin isimleri, AKP'den vazgeçtiklerine dair ciddi bir sinyal göndermedikleri için, şu an itibarıyla, AKP'nin, önümüzdeki genel seçimlerden de, oy kaybına rağmen, 1. parti çıkma ihtimali yüksektir. Bu durumda, Tayyib Erdoğan'ın partiyi bırakıp Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması zayıf bir seçenek olarak görünmektedir. Hatırlanacağı gibi, Özal da, artık partinin iyice zayıfladığı bir dönemde Cumhurbaşkanlığı için aday olmuştu. Erdoğan için ise, şu anda böylesi bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle, AKP, üzerindeki baskıyı da bir biçimde almak için, büyük ihtimalle, Cumhurbaşkanı adayını, kendi içindeki 'rejimle barışık' şahıslardan seçecektir. AKP'yi Danıştay Saldırısı gibi fırsatları değerlendirerek sıkıştıranlar da, böylece istediklerini almış olacaklardır.
Danıştay Saldırısı'nı, ABD'nin İran'a yapmayı düşündüğü operasyon öncesinde, AKP iktidarını sıkıştırmak maksadıyla planlanmış bir eylem olarak görenler de, isabetli bir değerlendirme yapamamaktadırlar. Zira bu tür saldırılar, iktidarları, ulaşılmak istenen amaca yaklaştırmak yerine, uzaklaştırırlar. 2003 Tezkere Krizi bunun iyi bir örneğidir. Çünkü, bu tür baskıların tabanda doğurduğu huzursuzluklar, bazen kontrol edilemez noktalara ulaşabilir. Böylece, amaca ulaşmayı zora sokan sonuçlar doğabilir. Amerika, Türkiye'de hangi iktidar olursa olsun, isteklerini, şu veya bu şekilde kabul ettirebilecek bir konumdadır ve eğer İran'a müdahale edecekse, AKP'yi de bu konuda ikna edebilir. Bu Amerika için çok zor da bir iş değildir. Çünkü Türkiye'deki iktidarlar, daha iktidar olmadan önce Washington'a 'biatlerini' sunarlar. Arada bir 'yol kazası' olursa da, arabanın tamir edilip, tekrar yola koyulması gerekir ve bu kural, AKP için de geçerlidir. Tezkere Krizi'nden sonra da böyle olmuştur. Hatta şu anda Amerika, İran planları doğrultusunda Türkiye'de hazırlıklar yapmaktadır. Bu konuda ciddi bir sıkıntısı olmayacağı için de, Danıştay Saldırısı gibi eylemlerden medet ummasına da gerek yoktur.
Şu halde Danıştay Saldırısı, rejim içinde öbeklenmiş bir 'milliyetçi' grubun, münferit bir eylemi gibi görünmektedir. Ancak, bilinmelidir ki, gerek milliyetçi kanattan gerekse laik ve solcu kanattan huzursuzluk sesleri giderek daha çok çıkmaktadır ve bundan sonra da çıkacağa benzemektedir. Zira bu kesimler, değişik saiklerle, AKP'nin ikinci kez seçimlerden galip çıkmasını istememektedirler. Bunun için Danıştay Saldırısı gibi eylemlere de başvurabilirler, başka icraatlara da girişebilirler. Ancak bunlar, öyle görünüyor ki, 'dar çerçeveli' eylemler olarak kalacaktır. Elbette ki AKP, seçimlere doğru, yumuşak karın noktalarında sıkıştırılacaktır; ancak bilinmelidir ki, bu konuda son kararı ABD ile birlikte 'derin devlet' verecektir. Eğer AKP'nin bir dönem daha iktidarda kalması uygun görülürse, bu tür marjinal eylemlerden, AKP'yi sıkıştırmak dışında, ciddi bir sonuç alınması mümkün değildir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info