|

AHMEDİNECAD'IN BUSH'A MEKTUBU!
İran
Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, ABD Başkanı Bush'a, özetle, Batı'nın
değerlerinin iflas ettiğine ve Amerika'nın İslam'a yönelmesi gerektiğine
vurguda bulunan bir mektup yazdı. Tabii ki, mektupta başka hususlar da
vardı ama medyanın en çok ilgisini çeken bölüm, bu ifadelerin yer aldığı
kısımlar oldu. Doğal olarak, mektup, bir zamanlar Humeyni'nin Gorbaçov'a
gönderdiği mektupla karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma ne kadar doğruydu,
o ayrı bir tartışma konusu ama, Ahmedinecad'ın mektubunda bu ifadeleri
kullanmasının bilinçli bir siyasal tavrın ürünü olduğu açıktır.
Cumhurbaşkanı seçildiği ilk günlerde de Ahmedinecad'ın Humeyni tarzı bir
siyaset güdeceğine dair yorumlar yapılmıştı ve bunlar doğruydu. Çünkü
İran'da rejim, Amerika'nın açık bir şekilde üzerine geldiğini görmüştü
ve tedbir olarak, halkı birbirine kenetleyecek bir politika güdülmesi
gerektiğine karar vermişti. Ahmedinecad'ın seçilmesi ve ardından nükleer
santraller konusunda direnileceğine dair yapılan açıklamalar, hep bu
politikanın sonucuydu. İşte Ahmedinecad'ın son mektubu da, bu
politikanın devam edeceğine dair bir işaret olarak alınmalıdır.
Ahmedinecad, aslında bu mektupla, tıpkı Humeyni'nin yaptığı gibi,
İran'ın direneceğini, bu direnmenin altında da güçlü ideolojik saikler
olduğunu söylemektedir. Bush'un mektuba cevap vermeyeceğini açıklaması
ise, bu güç 'gösterisi'ni ciddiye almadığı şeklinde yorumlanmalıdır.
Tabii ki burada Bush'un tavrından ziyade, İran'ın tavrı önemsenmelidir.
Ahmedinecad da bilmektedir ki, Bush, "İslam'a dönün" çağrısına olumlu
cevap vermeyecektir. Ancak Ahmedinecad bu mektupla, sadece Amerika'ya
değil, dünyaya da şu mesajı vermek istemektedir: "İran, Amerika'ya karşı
direnecektir ve bu direncin altında İslam'a olan inancı yatmaktadır. Bu
inanç, beşeri dinlerin hepsinden üstündür." Böylece Ahmedinecad, kendi
ideolojik duruşunu da dünyaya karşı göstermiş olmaktadır. Bu nedenle,
gönderilen mektubu, öncelikle siyasal duruşun bir ifadesi olarak görmek,
ardından da, ideolojisinin üstünlüğüne olan inancını deklare etmek için,
ortaya çıkmış olan bir 'fırsat'tan istifade etmek şeklinde
değerlendirmek gerekir. Elbette ki Ahmedinecad'ın mektubu, Humeyni'nin
Gorbaçov'a gönderdiği mektup kadar etki yapmamıştır. Çünkü ne
Ahmedinecad Humeyni'dir, ne de zaman, Humeyni'nin dönemindeki gibidir.
Fakat belki bu mektubun vermek istediği ana mesajı şu şekilde özetlemek
mümkündür: İran, Amerika'ya karşı direnecek, geri adım atmayacaktır.
Ancak İran'ın Amerika'ya karşı 'diklendiği' ölçüde, gücü var mıdır? İşte
bu soruya farklı açılardan cevap verilebilir. İran, elbette Irak gibi
kolay bir lokma değildir. Fakat şunun da bilinmesi gerekir ki, İran, şu
dönemde, Humeyni döneminde olduğu gibi, kenetlenmiş bir vaziyette de
değildir. Bu hem ideolojik açıdan hem de siyasal açıdan böyledir. Zaten
Amerika da bunu bildiği için, öteden beri istediği şeyi yapmak için
ortamı müsait görmektedir. O şey, İran'a "iyi bir ders vermek"tir.
Amerika, dünyada kendini tek süper güç olarak gördüğü bir dönemde
İran'ın üzerine gitmeyi ve İran üzerinden dünyaya mesaj vermeyi
istemektedir. O mesaj ise şudur: "bana kafa tutan, er veya geç, cezasını
bulur!" Böylece ABD, küresel hegemonyasını devam ettirme yönünde ciddi
bir başarı elde edeceğinin hesabını yapmaktadır. Gerçekten de İran'ı
dize getirmesi durumunda bu mesajı verebilir. O yüzden, İran'ın
direnmesi, bütün dünya siyaseti açısından önemli sonuçlar doğuracaktır.
Dünyanın mazlum milletlerinin gözü, bu açıdan İran üzerindedir. Bu
nedenle, İran'ın, bu direncini sürdürmesi durumunda, hiç beklenmedik
yerlerden destek görmesi de kuvvetle muhtemeldir.
Amerika'ya gelince, yaptığı stratejik hesaplar sonucunda, İran'a ders
vermenin 'en uygun' zamanı olduğunu düşünmekle birlikte, kendi zaafları
konusunda da yeterince ciddi hesaplar yapamamaktadır. Bu, aslında
tarihte 'tek süper güç' olan bütün devletlerin bir biçimde sahip olduğu
bir 'psikoloji'dir ve sahibine genellikle zarar vermiştir. Hatırlanacağı
gibi, Osmanlı da, dünyayı titrettiği dönemde, Avrupa'daki yeni
gelişmeleri görememişti. Nihayet o gelişme trendi devam etti ve
Osmanlı'nın yıkımının da belirleyici etmenlerinden biri oldu. Şimdi
Amerika, SSCB'nin dağılmasından sonra, tek süper güç olarak, dünya
hakimiyetini pekiştirmeye çalışmaktadır. Ancak ekonomik analistlerin de
sık sık ifade ettiği gibi, Amerika, görece olarak güç kaybetmektedir ve
bu trendin değişeceğine dair güçlü işaretler de pek görünmemektedir.
Küresel ekonominin birbirine olan bağımlılığı da dikkate alındığında,
Amerika'nın dünyanın herhangi bir bölgesinde ciddi bir darbe yemesi
durumunda, 'domino etkisi'yle önemli kayıplar yaşayabileceği
söylenebilir. İran'la yaşanan kriz, böylesi bir etkiyi yapacak
özellikleri haiz midir, değil midir, bunu elbette zaman gösterecektir.
Fakat İran örneğinin önemli olan yanı, verilen mücadelenin meşruiyet
temelinin, Batı üstünlüğüne potansiyel olarak tehdit oluşturacak tek
alternatif güç olan İslam olarak algılanmasıdır. İran'ın mücadelesinin
ne ölçüde İslami olduğu hususu ayrı bir tartışma konusudur ancak,
referanslarının İslam olduğuna kuşku yoktur. Bu yüzden, bütün dünya da,
bu mücadeleyi, bir biçimde İslam ile Batı'nın mücadelesi gibi
görecektir. İşte bu nedenle, bu krizin sonucu bütün dünyayı
etkileyecektir. |