|
Bir Dergi Bir Alıntı
Realizm, Din ve Dünyevileşme*
Mehmet Sait Reçber
Yrd. Doç. Dr. Ankara Üniv. İlahiyat Fak.
Kutsal, yani değişmez ve bozulmaz, dolayısıyla sonsuz
yüce, ruhumuzun ve varoluşumuzun özünde vardır. Dünya mutsuzdur, çünkü
insanlar kendi seviyelerinin çok altında yaşamaktadır. Modernlerin içine
düştükleri en büyük yanlış, dünyayı yeniden kurmak istemeleridir. Bunu
isterken de insanı yeniden kurmak istemiyorlar, ona güçleri de yetmiyor.
İşte bu açık çelişki, yani daha kötü bir insanlığın temeli üzerinde daha
iyi bir dünya kurma girişimi, bizzat insanın bile ortadan kalkmasına ve
dolayısıyla mutluluğun yok olmasına yol açmaktadır. İnsanı yeniden
kurmak demek onu yeniden Tanrı'ya bağlamak, insanla Tanrı arasındaki
kopuk bağı yeniden kurmak demektir. İnsanı yeniden kurmak demek, onu
ihtirasın hakimiyetinden, niceliğin, hilenin, düzenbazlığın esaretinden
kurtarmak; ruh dünyası içinde, huzur aleminde, hatta şöyle diyebiliriz,
kendinin yeterli \ akli dünyasında onu yeniden bütünleştirmek
demektir.(1)
I
Dünyevileşmenin tam olarak ne anlama geldiğini, hangi sorunsala delalet
ettiğini anlayabilmek için, evvela ona imkan sağlayan metafiziksel arka
plan üzerinde durmak gerekir. 'Dünyevileşme' diye bir sorunun ortaya
çıkmasına neden olan nedir? Hangi şartlar altında meşru veya en azından
anlamlı bir şekilde böyle bir sorundan söz edebiliriz? Bu soruları
yanıtlamaya başlayabilmek için bile bizzat bu kavrama ilişkin bir
çözümleme kaçınılmaz görünmektedir. 'Dünyevileşme'den söz ederken bir
şekilde 'dünyevi olmayan bir şey'i ve bu bağlamda 'dünyevi olan'la
'dünyevi olmayan'ı birbirinden ayıran temel birtakım nitelikleri
varsaydığımız veya varsaymak durumunda olduğumuz yeterince açıktır.
Ancak, burada dünyevileşmeye konu olan varlık insan olduğundan, onun
dünyevi olmayan bir boyutunun olup olmadığı üzerinde durulmalıdır. İnsan
zaten dünyevi bir varlık değil midir?
İnsan bedeninin, tanımı gereği fiziksel ve bu bağlamda sınırlı olan
dünyanın bir parçası olduğu genel geçer bir kabul görse de, insanı insan
yapan temel niteliklerin fiziksel olana (bedene) indirgenebileceği
oldukça tartışmalı olup, böyle düşünmenin dinî olduğu kadar felsefi
gerekçelerinden bahsedilebilir. Dinî bir takım metinlerde insanın gerek
dünya hayatı öncesi ve gerekse ölüm-ötesi hayatından söz edilirken,
felsefi metinlerde özellikle insan ruhunun doğası, kaynağı ve
ölümsüzlüğü konularında benzer iddialara rastlamak mümkündür. İnsan
doğasının veya özünün fiziksel olan birtakım niteliklere
indirgenemeyeceğini ve ancak 'ruh' gibi maddi olmayan bir varlığa
referansla anlaşılabileceğini savunan filozofların metafiziksel
iddialarının da, zımnen veya açıkça dünyalı olmadığı hâlde dünyevileşen,
dünyevileşmeye maruz kalan veya dünyaya tutsak düşen bir varlığı
içerdiği düşünülebilir. Nitekim ruhun bedenden ontolojik olarak bağımsız
olduğunu savunan Eflatun, ruhu, daha çok ilahi kaynaklı olmak noktasında
yalın, değişmez ve ölümsüz bir varlık olarak; bedeni ise, tam tersine,
dünyevi olmak bakımından bileşik, değişken ve ölümlü bir varlık olarak
görmüştür.(2)
İlk bakışta bütünüyle dinî gibi görünen dünyevileşme sorununun
felsefi/metafiziksel boyutuna değinmemizin nedeni, geleneksel ruh-beden
düalizminin böyle bir sorunun yegane kaynağı olduğunu düşünmekten çok,
böyle bir ayırımın 'dünyevileşme' sorununu anlamada/açıklamada sağladığı
işlevdir. Çünkü insan gerçekliğinde ruh, zamana karşı aşınmayan, kalıcı
ve değişmez nitelikler sergilerken, beden daha ziyade zamansal değişime
konu olabilen, geçici, değişken niteliklere sahiptir. Bu model
çerçevesinde 'dünyevileşme', ruhu bedenin, zamansal olmayanı zamansal
olanın veya değişmez olanı değişenin boyunduruğuna almayı ifade
edecektir. Bir başka ifadeyle, dünveyileşme, ruhun zamansal, değişken ve
maddi bir düzlemde kayboluşudur. Buna paralel olarak, epistemolojik
açıdan akıl-duygu (duyum) ayırımında, aklın daha çok ruhun tabiatını,
duygunun ise daha çok bedensel olanı yansıttığı düşünülebilir.
Bedenden çok ruhun ilahi olanla ilişkilendirilmesi, böylece önemli
ölçüde ruhun geçici olanı değil, kalıcı olanı; değişeni değil,
değişmezi; maddi olanı değil, maddi olmayanı temsil etmek noktasında
ilahi olana benzemesidir. Doğrusu, insani düzlemde ruh yoluyla
aksettirilen bu kalıcı, değişmez ve zamansız niteliklerin/ doğruların/
değerlerin nihai kaynağı Tanrı'dır; dolayısıyla da, ruh/akıl (intellect)
Tanrı-insan ilişkisine imkan sağlayan asli bir unsurdur. Bu şekilde
anlaşılan bir dünyevileşmeye maruz kalmamak, ancak özünde ilahi değerler
taşıyan ruh/akim egemenliğiyle mümkündür. Fakat, bu şekilde tasarlanmış
bir dünyevileşme olgusunun kendisinin temelde bir ruh-beden düalizmine
dayanmak noktasında, insan varlığında ilahi olana benzeyen-benzemeyen
şeklindeki bir ayırıma giderek bir yerde dünyevileşmiş (seküler) bir
düşünce yapısını yansıttığı ve bunun teistik bir anlayışta zorluklar
doğuracağı, bir anlamla karşı karşıya geldiğidir. Dolayısıyla
ruhun/aklın böyle bir ayrıcalığa sahip olduğunu düşünmek, insanın bedeni
gibi diğer bütün maddi varlıkların da Tanrı'nın ilim ve kudretinin bir
eseri olduğunu düşünmeye engel olmadığı gibi; tam tersine, ruhun/aklın
bu ayrıcalıklı niteliği, bizzat maddi varlıkların ilahi bir faaliyetin
eseri olduğu şeklindeki epistemolojik bir sezginin ontolojik koşuludur.
Yani insanın algısal bilgisinde bu sıçramaya neden olan ve belki de onu
sıradan bir hayvansal algıdan ayıran da yine ruh/akıldır, denilebilir.
İnsanın ruh-bedenden meydana geldiği ve bu iki varlığın yukarıda
değinilen biçimde özsel birtakım nitelikler açısından ontolojik bir
farklılığa sahip oldukları kabul edilse de, insanın mevcut varlığının bu
iki bileşenden birine indirgenemeyeceği yeterince açık olsa gerektir.
Kaldı ki, bir insanın bütünüyle dünyevileşmesi mümkün olmakla birlikte,
bu, onun, düalizmin gerekli gördüğü ruhu bir şekilde yitirmesi anlamına
da gelmemelidir. O hâlde, bir 'ben' olma bilincini (öz-bilinç) koruduğu
sürece, her insanın zihinsel bir özne olma bağlamında ruhundan
bahsedilebiliyorsa, yani ruhunu yitirmesi söz konusu değilse, ruhun
dünyevileşmesinin tam olarak ne anlama geldiği merak konusu olabilir.
İşte bu noktada, dünyevileşme olgusunu anlamanın ruh gibi temel
unsurlarından birisi de, ruhun Tanrı'yla olan ilişkisi ve bu ilişkinin
doğru bir şekilde algılanıp her ân farkında olunmasıdır, denilebilir.
Böylece, insanın ya da ruhun dünyevileşmesi veya yabancılaşması
Tanrı'yla olan bu temel ilişkinin bir şekilde insandan yana
epistemolojik bir kopukluğa uğraması ve dolayısıyla kendi özüne
yabancılaşmasıdır. Diğer bir deyişle, dünyevileşme, insanın kendini
Tanrı'dan bağımsız bir şekilde algılaması sonucunda kendi öz-benliğine
yabancılaşması hâlidir; ki, bu epistemolojik kopuşun İslami anlayıştaki
karşılığı 'gaflet'tir. Ve böyle görüldüğünde dünyevileşme, insanın
öz-bilgi ve öz-algısına ilişkin temel bir olumsuzluğu ifade eder.
Dünyevileşmiş epistemolojinin belki de en kaba formu, insan bilgisini
bütünüyle duyumsal bir çerçeveyle sınırlayan ve böylece
metafiziksel-dinsel bütün doğruluk iddialarını daha baştan yanlışlığa
mahkum eden ampirist/pozitivist eğilimdir. Bugün kaba pozitivizm ile
onun öğütülmüş bir formu olan mantıksal pozitivizmin, doğrulamacı anlam
ve doğruluk anlayışının etkilerinin zayıflamış olduğunu kabul etsek de,
(kaldı ki, sanılanın aksine, bugün hâlâ "bilim her şe-yin ölçüsüdür"
diyen büyük kitlelerin varlığı böyle düşünmeye engel olabilir), bu
anlayış, hayatiyetini birçok sahadaki derin etkileriyle
sürdürmektedir.(3) Bunun belki de en çarpıcı biçimde gözlemlenebildiği
alanlardan birisi, bugünkü zihin felsefesidir. Öyle ki, geleneksel
realist ruh anlayışına alternatif olarak gelişen davranışçılık,
bilinçsel olguları davranışlara; işlevselcilik, onları birtakım işlevsel
kalıplara; diğer birtakım materyalist anlayışlar ise, ruhu doğrudan
'beyin' gibi maddi olan bir unsura indirgeme çabasındadır. Bu şekilde
insan benliğinin (özünün) mekanik-materyalist yollarla anlaşılmaya
çalışılması, bilinçsel ve öz-bilinçsel birçok olguyu gerçek anlamda
açıklamasız bıraktığı gibi, geleneksel realist anlayışta insanın
metafiziğe kapı aralamasını sağlayan ruhun/aklın bütün içerik ve
edimlerini de anlamsızlaştırmaktadır. Kuşkusuz, ruhun tamamen maddi
unsurlara referansla açıklanmaya çalışıldığı bir düzlemde,
dünyevileşmekten anlamlı bir şekilde söz etmek bile mümkün değildir.
Fenomenal niteliklere sahip olsa da, bilinçsel olguların nihai bir
çözümlemede beyne indirgenemeyeceğini ve ancak maddi olmayan bir varlık
olan ruhla açıklanabileceğini öngören realist anlayışa göre ise, bu
durum, ancak "ruhun kendi kendisini yadsıması" olarak görülebilir. Veya
bu, metaforik bir deyişle, "ruhun intihar teşebbüsü"dür.
II
Dünyevileşmenin metafiziksel arka planına ilişkin bu kısa girişten
sonra, asıl konumuz olan bu epistemolojik kopuşun temel karakterini ve
değişik düzlemlerdeki yansımalarını daha geniş bir şekilde irdelemeye
geçebiliriz. Dünyevileşmenin temel niteliği, insanın varlığını Tanrı'dan
bağımsız bir biçimde algılaması ve böylece varlığa ve hatta kendi özüne
nüfuz edememesi/yabancılaşması ise de, ruhun metafiziksel-realist
anlayışının kayboluşu sadece insanın varoluşunu anlamlandırmada
Tanrı'dan kopuşuna değil, beraberinde ruhun geleneksel
realist-rasyonalist çerçevede kaynaklık ettiği metafiziksel öğelerin de
elenmesine kaynaklık etmiştir. Yani, bu eksende gelişen dünyevileşme
zihniyetinin sadece epistemolojik değil, buna bağlı olarak ontolojik ve
hatta semantik etkilerinden söz edilebilir. Bu zihniyetin kanaatimce en
önemli vasfı ise, metafiziksel doğruluk iddialarına karşı sergilediği
kuşkucu tutuma paralel olarak varlık, bilgi, anlam metafiziğinde farklı
biçimlerde tezahür eden 'anti-realist' bir temellendirmeye gitmesidir.
Dünyevileşme olgusunun anti-realist karakterinden söz ederken kastımız
dış dünyanın varlığı ve nasıllığına ilişkin bilgimizin imkanını
sorgulayan bir anti-realizm değildir; çünkü natüralist bir varlık
anlayışı, pozitivist epistemolojilerin bir önkoşulu olmak durumundadır.
Dünyevileşme zihniyeti zaman zaman dış dünyaya ilişkin bir anti-realizm
ile uyumlu olsa da, bu zihniyet gerçek ifadesini daha çok metafiziksel
anti-realizmde bulur. Metafiziksel realizmin reddi, her zaman Tanrı, ruh
gibi teolojik metafizikteki temel öğelerin doğrudan reddini gerektirmese
de, hemen hemen her alanda varlığın, anlamın ve doğruluğun ölçüsünü
insana ve özellikle de insanın belirli (pozitivist) bir epistemik
faaliyetine indirgediğinden, doğrudan reddetmediği bu öğelerin bir
şekilde buharlaşmasına neden olmuştur.(4) Realist felsefe geleneğinde
Eflatun'un(5) gerçekliğin kavranmasında on bin gözden daha önemli
saydığı ve 'ruhun gözü' [kalp gözü!] olarak adlandırdığı bilgi
kaynağının yitirilmesinin neticesinde, insan bilgisini aşan, varlık,
anlam ve doğruluğa ilişkin metafiziksel düzlem yadsınırken, nesnel bir
doğruluk imkanı da kuşkucu, konvansiyanlist, yapısalcı, tarihselci,
çoğulcu ve pragmatist temellerdeki indirgemecilikle inkar yoluna
gidilmiştir.(6)
Metafiziksel realizme göre, her şeyin ölçüsü insan değil, 'hakikat'tir
ve hakikat insandan bağımsız olduğundan, insan hakikati yaratmaz,
keşfeder. Dolayısıyla insan bilgisiyle hakikat arasında bir örtüşüm
zorunlu olmadığından, hakikat, insan bilgisini aşabilir. İnsan
bilgisinin ölçüsü hakikattir, hakikatin ölçüsü insan bilgisi değildir.
Ancak, bu hiçbir şekilde insanın bir şeyin hakikatini bilemeyeceği
anlamına gelmeyip, insanın bilgisinin hakikatten pay almasına rağmen,
hakikatin bunu aştığını/aşabileceğini, insan bilgisinin bir şeyin
hakikatini bilmekle sınırlı kalıp, yanılabildiğini ve bu yüzden de insan
bilgisiyle hakikat veya bilinebilecek tüm doğruların kümesi arasında bir
örtüşüm olmadığı anlamına gelir. Çünkü hakikatin, insan bilgisini
bütünüyle aştığı şeklindeki bir iddianın da, anti-realist bir tutumu
gerektirdiği düşünülebilir. Metafiziksel realizmin teolojik yorumunda
ise, hakikatin Tanrı'dan (el-Hakk) bağımsız olamayacağı bir yana, "Tanrı
her şeyin ölçüsü"dür. Tanrı'yla hakikat arasında kurulan bu bağın belki
de en önemli nedeni, hakikatin değişmezliği düşüncesidir. Çünkü hakikat
ölçü olduğu için, değişen bir şey ölçü olamaz. Hakikat ölümlü değildir.
Hakikat veya Tanrı merkezli bir düşünce yapısına açık bir şekilde "Her
şeyin ölçüsü insandır," diyerek karşı çıkan Protagoras olsa da, felsefe
tarihinde metafiziğin bilgisel bir etkinlik olarak imkansızlığını
savunan ve bütün bilgiyi kaçınılmaz olarak duyumsal bilgiyle
sınırlayarak realizmin ve özellikle de metafiziksel realizmin birçok
temel öğesinin içini boşaltanın Kant olduğu rahatlıkla iddia edilebilir.
Onun varlıktan ziyade insanın varlığı algısını esas alan düşünce
sistemi, realizmden anti-realizme geçme noktasında felsefe tarihinde
paradigmal bir kopuşu temsil eder.(7) Buna paralel olarak, geleneksel
realist metafiziğin temel öğeleri olan ruh ve Tanrı gibi varlıklara
bilgisel bir temel bulamayan Kant, ahlak metafiziğini temellendirmede bu
unsurları ve özellikle Tanrı'yı birer postulat olarak kullanmayı zorunlu
görerek, bir anlamda günümüz din felsefesinde "boşlukların Tanrı'sı"
(the God of the gaps) olarak bilenen bir düşünce eğilimine ve yine
pragmatist bir Tanrı anlayışına da bir yerde ön ayak olmuştur,
denilebilir. Burada amacımız Kantçı ahlakın temel ilkelerini bir şekilde
hafife almak olmayıp, onun felsefesinin ana çerçevesini oluşturan
anti-realist bakış açısının doğurduğu neticelere ve özellikle teolojik
realizme olan etkilerine dikkat çekmektir.(8)
Nitekim Kant, günümüz Batı düşüncesinde "Tanrı'sız teolojiler"(9) olarak
adlandırılabilen kesimin önde gelen temsilcilerinden birisi olan Don
Cupitt'e önemli ölçüde kaynaklık etmiştir. Kant'ın Tanrı anlayışı,
Feuerbach'ın Tanrı'nın insan zihninin bir ürünü olduğu iddiasıyla
eşitlenemese de, bu iki anlayış arasında kurulan benzerlik, Cupitt gibi
düşünenlere ortak bir ilham kaynağı olmuştur. Cupitt'e göre, Kant ve
Feuerbach'tan sonra Tanrı'nın insan düşüncesinden bağımsız varlığını
esas alan teolojik bir realizmi savunmanın imkanı kalmamış, Tanrı,
tamamen insani gerçekliğin sınırları içinde ele alınması gereken,
insanın manevi-ahlaki değer ve idealini temsil eden bir varlık olmuştur.
Yani geleneksel teizmin öngördüğü, insan düşüncesinden bağımsız bir
şekilde gerçekten var olan bir Tanrı'dan söz edilemez artık. Bu durumda,
Cupitt'e göre çağdaş bir Hıristiyan teolojisi, geleneksel teizmin
Tanrı'nın varlığına ilişkin bu gerçekçi iddialarını bir kenara
bırakarak, O'nu insan düşüncesinde manevi ve ahlaki değerleri temsil
eden bir ideal olarak gören bir teolojiyi savunmak durumundadır.(10)
Heidegger'in ön ayak olduğu geleneksel (Batı) metafiziğinin
'ontoteolojik' yapısının bir tür "antropolojik indirgemecilik" yoluyla
ortadan kaldırılması düşüncesinin de teolojik realizm üzerindeki önemli
olumsuz etkisine değinmek gerekir.(11) Geleneksel teizme göre, Tanrı
kendinden başka bütün varlıkların nihai kaynağı ve varlık nedenidir.
Heidegger, bu ontoteolojik düşünce yapısının Eflatun'dan Hegel'e kadar
Batı metafiziğine egemen olduğunu belirtir.(12) Ona göre, varlığı veya
varlıkları nihai, yüce bir varlığa referansla açıklayan her metafiziksel
sistem, onto-teolojik karakterdedir ve metafiziğin özde teolojik olan bu
anlayıştan kurtarılması gerekir. Yani Tanrı-merkezli bir varlık
anlayışının yıkılması gerekir.
Heidegger'in metafiziğindeki en temel kavram olan "'Varlık' -(bu) Tanrı
değildir ve kozmik bir temel [de] değildir. Varlık bütün varlıklardan
uzaktır ve her varlıktan çok, insana daha yakındır, bu ister bir kaya,
bir hayvan, bir sanat eseri, bir makine olsun, ister bir melek veya
Tanrı olsun."(13) Böyle bir anlayışın, teizmin Tanrı anlayışıyla
çeliştiği yeterince açık olmakla birlikte, ateizmi gerektirip
gerektirmediği ayrıca tartışma konusu edilebilir. Kovacs'a göre,
Heidegger'in "Dünyadaki-Varlık" (in-der-Welt-sein) olarak formüle ettiği
insanın varlığını (Dasein) merkeze alan varlık düşüncesinin ateizmi
gerektirdiğini düşünmek yanlıştır. Çünkü Heidegger, Tanrı sorununu da,
bu bağlamda (Dünya ve Hakikat bağlamında) dile getirerek ateizmden çok,
Tanrı'yı değişik bir açıdan düşünmeyi yeğlemiştir.(14) Dolayısıyla,
Kovacs'a göre, Heidegger'in ontolojisinde Tanrı sorunu, teizm, ateizm ve
agnostizm gibi geleneksel kategorilerin ötesinde yeni bir Tanrı anlayışı
olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir sonuca Heidegger'in en azından
Tanrı kavramını anlamlı bulduğu, doğrudan inkar etmediği ve hatta Dünya
ve Varlık sırrı gibi, Tanrı sırrına da açık olmamız gerektiğinden(15)
hareketle hak verilse de, bu anlayışın teolojik realizmin bütün varlığın
kaynağı (yaratıcısı) ve nihai anlamı olarak gördüğü bilfiil bir varlık
olan Tanrı'dan ayrıldığı yeterince açıktır.
Heidegger'in teolojik anti-realizminin geleneksel teizmin Tanrı-merkezli
bir varlık anlayışından ne kadar koptuğunun belki de en çarpıcı ifadesi,
onun, (düşüncesinin ilk evrelerinde daha açık bir şekilde yer alan)
Tanrı'nın, varlıkların kaynağı (yaratıcısı) olduğu şeklindeki teistik
iddianın mitolojik olduğu ve bu mitolojik ögelerden de arındırılması
(demythologizatiori) gerektiği noktasındaki düşünceleridir.(16) Böylece
Heidegger, teizmin en yüce varlık olarak diğer bütün varlıkların nedeni
gördüğü Tanrı'yı, Varlığı açıklamak için yeterli görmemiş ve böyle bir
anlayış yerine insanın varlık modunu ve dünyadaki varlığıyla yola
koyulan bir ontolojik analizi varlık anlayışının merkezine koymuştur.
Nitekim, böyle bir bakış açısının etkisinde gelişen bazı teolojik
yaklaşımlar, kutsal kitaplarda yer alan önemli birtakım öğretileri
mitolojik anlatımlar olarak görmüştür. Heidegger'in varlık felsefesine
ilişkin sezgilerinin önemli ölçüde etkisinde olan teologlardan R.
Bultmann için İncil'in tasavvur ettiği ve daha çok antik dönemlerdeki
kozmolojik anlayışı yansıtan dünya görüşü ile modern zamanlardaki dünya
görüşü arasındaki gerginliğin en temel nedeni, birincisinin mitolojik,
ikincisinin ise bilimsel olmasıdır.(17) Kutsal kitabın antik kozmolojik
anlayışa paralel olarak yer verdiği birçok iddiayı bilimin egemen olduğu
modern zamanlarda mitsel olarak düşünmekten başka bir yol kalmamıştır.
"Mitin gerçek amacı nesnel bir dünya tasavvuru vermek değildir; tersine,
onda ifade edilen şey biz insan varlıklarının kendimizi dünyamızda nasıl
anladığımızdır. Böylece mit, kozmolojik terimlerle yorumlanmak istemez;
ancak antropolojik terimlerle -veya daha doğrusu varoluşçu terimlerle
yorumlanmak ister."(18) Dolayısıyla, Tanrı hakkında konuşurken sadece
Tanrı-insan bağlamında dile getirilen iddialar meşru olup, böyle bir
bağlamın dışında yer alan Tanrı'nın evrene ilişkin fiillerini dile
getiren ifadeler meşru değildir. Sözgelimi, Tanrı'nın evrenin yaratıcısı
(creator mundi) olduğu, teorik bir ifade değil, bir kimsenin varoluşsal
bağlamda kendisinin yaratılan bir varlık olduğuna olan inancının kişisel
bir itirafıyla eşdeğer bir ifadedir.(19) Bu durumda İncil'deki bu
ifadeleri mitolojik olmaktan çıkarmak yoluyla (demythologizatiori)
arkalarındaki gerçek maksada ulaşmak gerekir; ki, buna göre, insanın
varoluşu sadece öznel düşüncede müşahede edilebilen aşkın bir varlığa
dayanmaktadır.(20) Bultmann, yine de Tanrı'nın sadece iman dairesi
içinde görülebilir olmasının, O'nun iman dışında var olmadığı anlamına
gelmemesi gerektiğini belirtir.(21)
Dünyevileşme zihniyetinin önemli bir göstergesi olarak düşündüğümüz
anti-realist bakış açısının kendisini gösterdiği bir diğer alan da,
semantikte 'anlam'ın nesnelliğine ve hatta zaman zaman varlığına karşı
duyulan radikal kuşkucu tavırdır; ki, bunu hem analitik felsefede hem de
hermeneutikte gözlemlemek mümkündür. Hermeneutik gelenekte önemli ölçüde
Heidegger'in etkisinde gelişen Gadamer ve Derrida'nın düşünceleri, özde,
realist bir anlam kuramının olanağını yadsımaktadırlar.(22)
Anlamın/anlamanın her zaman tarihsel ve toplumsal koşullar tarafından
etkin bir şekilde belirlendiğini veya sözcüklerin delaletinin biteviye
bir farklılık/değişim içinde olduğunu savunan bu tür yaklaşımların
teolojik realizme olan etkisini, kutsal metinlerin nesnel (realist) bir
anlamından (anlaşılmasından ve yorumlanmasından) söz etmenin neredeyse
imkansızlığına paralel olarak, bu metinlerde yer alan birtakım doğruluk
iddialarının referansını belirlemeyi içinden çıkılmaz bir hâle getiren
anlayışlarında gözlemlemek mümkündür.
Analitik felsefe geleneğindeki anlam kuşkuculuğu/göreceliği daha çok
Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinde sloganlaşan "anlam, kullanımdır"
(yani sözcüklerin nesnel bir anlamı yerine, kullanıma bağlı olarak bu
anlamın değiştiği ve böylece toplumsal uzlaşım bağlamının ötesinde
'bizatihi' bir anlamın olmadığı) şeklinde bir anlayışla, anlamı belli
bir dille veya daha doğrusu "dil oyunları"yla (language games)
sınırlayan anlam anlayışında somutlaşmıştır."(23) Wittgenstein'in söz
konusu düşüncelerini kabul edip daha çok din felsefesine uyarlayan D.Z.
Phillips gibi felsefeciler için, artık teolojik realizmin iddia ettiği
gibi belli bir dil oyunu/yaşam biçiminden bağımsız olarak varlığı iddia
edilebilecek bir Tanrı anlayışı söz konusu olmaktan çıkmıştır.(24)
Semantik realizmin anlam ve doğruluk anlayışından, görece, tarihselci ve
çoğulcu bir yolla ayrılma çabasını, bir yerde metafiziksel realist
geleneğin (Eflatuncu bir varlık anlayışıyla) 'anlamlar'a, olanaklı somut
varlık düzlemlerinin ötesinde verdiği zorunlu, soyut bir varlık
düzleminin natüralist anlayış tarafından katı bir şekilde reddiyle
ilişkilendirmek mümkündür. Pozitivizmin epistemolojik sezgilerine
dayanan natüralist anlayış, varlıkları bütünüyle fiziksel bir alanla
sınırlayan düzlemsel (kaplamsal) bir varlık anlayışına (ontological
extensionalism)(25) sahip olduğu için, dikey bir varlık alanına sahip
olan anlam (içlemsel) ontolojisine (intensional ontology) yer
bırakmamıştır. Natüralist-pozitivist anlayışın, doğruluğu bir yana,
anlamsızlığa mahkum ettiği metafiziksel-teolojik doğruluk iddialarının
meşruiyetlerini, izafi dil oyunlarında veya sembolik-mitolojik
düzlemlerde aramak durumunda kaldığı düşünülebilir. Böylece, anlamsız
olarak görülen bir dizi doğruluk iddiaları, izafi çerçevelerde anlam
kazanırken, doğruluk da belli bir çerçeveyle sınırlandırılmıştır.(26)
Kısacası, natüralist-pozitivist anlayışın reddettiği anlam ontolojisi,
tarihsel, toplumsal ve dilsel uzlaşımcılıklar yoluyla
temellendirilirken, realist anlam ve doğruluk anlayışı da aynı yolla
reddedilmiştir.
III
Batı düşüncesinde metafiziksel realizmin reddine paralel olarak gelişen
teolojik realizmin aşınmaya/erozyona uğramasının önemli bir nedeninin,
Hıristiyanlıktaki teslis ve hulul gibi birtakım öğretilerin akıl yoluyla
değil de, sadece imancı bir şekilde (fideistik)
kabulünden/savunulmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Hatta buna
Nietzche'nin "Tanrı öldü" iddiasının da nihai bir çözümlemede
insanileştirilmiş bir Tanrı'nın kaderine ilişkin bir vecize olduğu ve
bunun kendisinden daha sonra gelişen felsefî/teolojik düşünce tarafından
da kayda değer bir ölçüde doğrulandığı eklenebilir. Peki ama, teolojik
realizmin bu durumunu tamamen Batı düşüncesi ve Hıristiyanlıkla
sınırlamak gerçekten doğru mudur? Diğer teistik gelenekler ve özellikle
İslam'ın böyle bir riskle karşı karşıya olduğu veya olabileceği
düşünülebilir mi? Yukarıda andığımız, günümüz Hıristiyan' düşüncesinde
teolojik anti-realizmin önde gelen isimlerinden biri olan Don Cupitt'e
göre, bunun olamayacağına dair bir garanti yok gibi görünüyor:
Sekülerleşmenin yavaş süreci, bilimin ve daha sonra da kutsal kitap ve
tarihsel eleştiriciliğin etkisi, gittikçe artan insan-merkezli bir bakış
açısına kayma, diğer inançlarla (faiths) karşı karşıya gelme ve son
olarak da korku uyandıran ve hâlâ tamamlanmamış modernliğe geçiş -bütün
bunlar Hıristiyanlar için üç veya dört asrı aşmış bulunan bir hikayeyi
oluşturur. Başka geleneklerde, en kayda değer bir şekilde İslam'da, bu
hikayenin sadece Hıristiyanlığın kendi kültüründeki gelişmeleri kontrol
etmedeki zayıflığını ve kuşkuculuğun aşındırıcı etkilerine karşı
koymadaki başarısızlığını yansıtan tamamen Hıristiyani bir hikaye
olduğunu söyleyen insanlar var. Onlar, Hıristiyanlığı teslim almış
bulunan kaderden kurtulabileceklerini, hatta bazı Müslümanlar Batı
bilimini imleyen kuşkuculuğun gizli akıntısından azade bir İslami bilim
yaratabileceklerini de ekleyerek kendi kendilerini övüyorlar. Korkarım
yanılıyorlar.(27)
Batı düşüncesinde teolojik realizmden kopuşu hedefleyen girişimlerden
bir kısmının nedeninin önemli ölçüde Hıristiyanlık metafiziğinin
içerdiği birtakım sorunlar ile buna karşı gelişen seküler bilim ve
felsefe zihniyetinin meydan okuyuşunun ürettiği anlayışlar olduğu
savunulabilir. Dahası, bizzat Hıristiyan düşüncesinin temelinde yer alan
hulul inancının, bir anlamda, insanileştirilmiş (dünyevileştirilmiş)
Tanrı anlayışına metafiziksel bir imkan vermesi noktasında
küçümsenmeyecek derecede 'dünyevileşme'ye kaynaklık ettiği de
düşünülebilir. Buna karşın, gerek İslam metafiziğinde bu unsurların
bulunmayışı ve gerekse Müslüman toplulukların, Hıristiyan Batı
topluluklarının geçirdiği seküler bilim ve felsefe süreçlerini tam
olarak yaşamamış olmaları doğru olmakla birlikte, bu sorunların
bütünüyle Hıristiyanlıkla sınırlı olduğunu düşünmek, doğru değildir. Her
şeyden önce, teolojik realizme yönelen eleştiriler her ne kadar
Hıristiyan Batı kültürü bağlamında ortaya çıkmışsa da, bu eleştirilerin
hedeflediği sorunlar sadece Hıristiyanlıkla sınırlı olmayıp, bir ölçüde
bütün teistik gelenekleri ve bu bağlamda İslam'ı da ilgilendirmektedir.
Kaldı ki, Hıristiyan Batı dünyasındaki kadar yaygın olmasa da, İslam
dünyasında da teolojik realizme karşı yönelen bir akımın (veya bazı
çıkışların) varlığını gözlemlemek zor değildir.
İslam dünyasında teolojik realizmi birçok açıdan katı bir şekilde
(ideolojik ve hatta militanca) eleştirenlerin belki de en iyi örneği
Hasan Hanafi'dir. Hanafi, geleneksel İslam kelam düşüncesini bütünüyle
Tanrı-merkezli olmak noktasında eleştirirken, böyle bir anlayışın çağın
gereksinimlerine yanıt veremediğini vurgulamak bir yana, 'teoloji'nin
bir ilim dahi olamayacağını düşünmektedir. Çünkü, ona göre, Tanrı bir
obje olmadığından, teolojinin bir araştırma alanından, yöntem ve
amacından söz edilemez. Tanrı'dan bahsetmenin en iyi yolunun susmak
oIduğunu savunan Hanafi'ye göre, geleneksel teolojik çerçevede Tanrı'ya
atfedilen nitelik ve yüklemlemelerin en doğru yorumu, onları
antropolojik bir gözle okumaktır.(28) Hanafi, antropolojik
indirgemeciliğini, Allah'a atfedilen zati sıfatların dahi ilahi
gerçeklik hakkında bilgi veren nitelikler değil, beşerî arzuları
yansıtan ifadeler olduğunu söyleyecek kadar ileriye götürmekten
çekinmemiştir:
Allah vardır, Allah âlimdir, Allah kâdirdir gibi pozitif hayat
tarafından formüle edilen bu tür önermeler, gerçekleri gösteren değil
arzuları bildiren ifadelerdir. İnsan kâmil (olgun), âlim, güçlü (kadir),
merhametli, şefkatli vs. olmak ister. Sonra bunlar gibi kendisinde en
sevgili olan sıfatları taptığı varlığa izafe eder. O ânda Allah kâmil,
âlim, kadir, merhametli ve şefkat sahibi olmuştur. Böylece sıfatlar
kaynaklarında sonsuzluğa itilmiş sonra da Allah üzerine gönderilmiş
insani değerler olmuş oluyorlar. İnsanın Allah için yaptığı bu imaj, bir
insan yaratığıdır. Kendisinde var olmasını istediği şeyleri Allah'a
atfetme işlemi iki temel hata üzerine bina edilmiştir. Birincisi, insan
bir dereceye kadar güçlü, bilgili ve merhametlidir; fakat o bu dereceyi
sonsuzluğa kadar uzatarak Allah'a isnat ediyor. İkinci olarak, her ne
kadar bu değerlerin gerçekleşmesi Allah'a isnat etmekle değil, insan
hayatında olmasına rağmen, insan bunların ânında (ipso facto)
gerçekleşeceklerine inanıyor.(29)
Teolojik realizm açısından son derece vahim olan Hanafi'nin bu
düşünceleri, aslında yeni olmayıp, XIX. yüzyıl Batı düşüncesinin önde
gelen ateist filozoflarından Feuerbach'ın, Tanrı'nın, insan zihninin bir
yansıtması olduğu düşüncesiyle hemen hemen özdeştir. Tıpkı Hanafi'nin
"Ontolojik bütün delillere rağmen zihni saha ile (in intellectu) gerçek
(in rei) arasında bir farklılık olduğu içindir ki, akılla kavranabilen
bir obje hiçbir zaman gerçek bir obje değildir."(30) ve yine "Aynı
zamanda Allah gerçek bir obje de değildir. Dış dünyada Allah adı ile
isimlendirilen bir obje yoktur."(31) ifadeleri gibi, Feuerbach da, dinin
objesi olan Tanrı'nın insan bilincinin duyumsal objelerinden farklı
olarak dışarıda varlığı bulunmadığından, gerçek bir obje olmadığını
söyleyerek "duyuların objesi insanın dışındadır, dinî obje onun
içindedir"(32) demektedir. Yine Hanafi'nin fikirleriyle örtüşür bir
şekilde Feuerbach'a göre, ''ilahi varlık insani varlıktan veya daha
doğrusu, arındırılmış, bireysel insanın sınırlarından kurtarılmış,
nesnel kılınmış -yani ayrı bir varlık olarak düşünülmüş ve yüceltilmiş
insan tabiatından başka bir şey ehildir. İlahi tabiatın bütün sıfatları
böylece insan tabiatının sıfatlarıdır."(33)
Ancak, Feuerbach'tan farklı olarak Hanafi, Tann'nın varlığını inkar
etmeyip; "Allah, henüz vicdanlarımızda yüce bir değere sahiptir;"
dedikten sonra "fakat insanın kendisi de bir değerdir. Allah'ın varlığı
zaten içimizde yer etmiştir; fakat insan, toprak, hürriyet, demokrasi,
esaretten kurtuluş, kalkınma, ilerleyişı ulaşılacak hedefler ve arzular
karşılanması gereken ihtiyaçlardır."(34) diye eklemektedir. Allah'ı
insanın varlığından bağımsız bir şekilde düşünmenin imkansızlığına da
değinen ve "Allah, insanların bir gayreti olmadan gerçekleşemez."(35)
diyen Hanafi'ye göre, Allah, zihinsel veya ontolojik bir ihtiyaç değil,
Kant ve Fichte'nin düşündüğü gibi insani (antropolojik) bir
ihtiyaçtır.(36)
Allah'ın âlim, kadir, rahman, rahîm vs. olduğu, temelde geleneksel İslam
kelamının Allah'a teolojik bir çerçevede atfettiği şeyler değil, bizzat
Kur'an'da yer alan ve Allah'ın kendisini insanlara tanıtırken kullandığı
isim veya sıfatlar olduğuna göre, bunların antropolojik bir yorumu nasıl
düşünülebilir? Hanafi'ye göre, bu, temelde bir yorum hatasından
kaynaklanan bir sorun olup, aslında, "Allah insana sadece, onun
varlığına ve hayatına nispeten kendinden bahsediyor. Allah'ın bizzat
kendi şahsını, tabiatını veya zatını ilgilendiren hiçbir teorik değeri
yoktur, fakat O'nun sadece insanı ilgilendiren pratik bir değeri
vardır," (37)
Teoloji'nin bir bilim olma şansının ve dolayısıyla kurtuluşunun ancak
antropolojiden geçtiğini düşünen Hanafi'nin idealinde, dikey bütün
boyutlarından soyutlanmış ve tamamen yatay düzlemdeki değerlere
indirgenmiş (sol veya Marksist) bir teoloji bütünüyle içkin olup, böyle
bir teoloji "Allah'ı dünyanın dünyayı da Allah'ın içine koyan devrimci
bir teolojidir."(38) Böyle bir teolojik düzlemde "Allah, tarih, din bir
ideoloji, vahiy gerçeğin bir analizi, ibadet devrimci bir davranış
oluyor. "(39) ve hatta bir ideolojiye dönüşen dinî inanç için artık
"Allah topraktır, halktır, demokrasidir, hürriyettir, kalkınmadır
vs..."(40)
Tanrı-merkezli bir anlayıştan insan-merkezli bir anlayışa dönüşümü ifade
etmeyi hedefleyen böyle bir yaklaşımın yanında, İslam dünyasında
semantik anti-realizmin etkilerini de gözlemlemek mümkündür. Realist bir
semantiğe göre sözcüklerin (lafızların) ideal bağlamda delalet ettiği
'anlamlar' vardır ve bu anlamlar bir tür ideal (soyut) varlık düzlemine
sahiptir. Buna bağlı olarak, doğruluk da temelde insan zihninden veya
bilişsel süreçlerinden bağımsız nesnel bir varlığa sahiptir. Yorumsal
bağlamda realist bir semantiğin belki de en temel vasfı, bir metnin
anlamının (bu ister yazarın niyeti, isterse metnin bağımsız olarak
taşıdığı bir anlam olsun) anlayandan bağımsız ve insan anlığının bu
anlamlara erişimi mümkün olduğudur. Bu iki unsur olmaksızın doğru bir
anlama/yorumlamadan söz edilemez. Bir başka ifadeyle, lafızların bir
mânâya delaleti, belirlenebilir bir mahiyette olduğundan, nesnel bir
anlamadan, doğru veya yanlış bir yorumdan nidan söz etmek gerekir.
Geleneksel İslam düşüncesinde Kur'an'ı anlamanın ve yorumlamanın
genellikle böyle bir realist paradigmaya dayandığı bilinen bir şeydir.
Buna göre, Allah'ın kelamı olarak Kur'an'ın kelime ve ayetlerinin ilahi
maksatlara referansla anlaşılabilecek belirli anlamları ve bu anlamların
belirlediği birtakım doğruluk koşulları vardır; ki, insan zihni önemli
ölçüde bunlara nüfuz edebilir. Bugün İslam dünyasında bu tür bir realist
anlam ve doğruluk anlayışını değişik açılardan eleştiren yaklaşımlara
rastlamak mümkündür. Örneğin, vahiy (metin)/yorum ayırımını muhafaza
etmek gerektiğini düşünmesine rağmen, Abdulkerîm Süruş'a göre, doğru
yorumu yakalama şansı yoktur:
Hiçbir beşerî bilim kutsal değildir ve din bilimi buna istisna teşkil
etmez. Fakat bizatihi vahiy farklıdır. Dolayısıyla, vahiy/yorum ayırımı
olduğu gibi bırakılmalıdır. Hepimiz bir yorum okyanusu içerisine dalmış
durumdayız ve ne zaman biri metnin 'doğru' yorumunu sunmaya çalışsa,
kendini daha da derinlere iter. Vahyedenin gerçek kasdını yakalama,
hepimizin birlikte ona doğru ilerlediği bir idealdir, fakat sonunda
Vahyedenin gerçek kasdının insanlığın ortak çabalarından başka bir şey
olmadığını keşfedebiliriz. Burada fiil ve onun nihai hedefi çakışabilir.
Bu kutsalı kudsiyetinden arındırmak veya dini sekülerleştirmek değil,
doğaüstünü basit fakat aynı zamanda ince bir şekilde tabiileştirme
hadisesidir veya eğer dilersen, doğaüstünün tabii olanda tezahürüdür de
denilebilir. (41)
Kuşkusuz, yorumdan bağımsız yorumlanan bir şeyin (vahiy/metin) varlığı
bizatihi yoruma bir anlam verebilmenin, deyim yerindeyse, a priori bir
koşuludur; ancak, yorumlanan şeyin anlam(lar)ına realist çerçevede
epistemolojik bir erişimin imkanı yadsındığında, böyle bir ayırımı
korumanın kendi başına bir önemi yok gibi görünüyor. Yine vahyin gerçek
anlamını (doğru yorumunu) keşfetmenin nihai olarak bütün insanlığın buna
yönelik ortak bir çabasıyla örtüşebileceği, felsefi bir tarzda
düşünebilir; ancak, böyle bir düşüncenin, vahyin gerçek anlamına/doğru
yorumuna sahip olabilme imkanını biteviye erişilmeyecek bir ideale
dönüştürmesi ve bütün anlama girişimlerini yorum dairesine mahkum
etmesi, vahyin/metnin dikey olarak sahip olduğu anlama referansla, doğru
anlamayı/yorumlamayı olanaklı görecek realist bir semantiğin temel
sezgileriyle çelişmektedir. Realist açıdan bakıldığında gözden
kaçırılmaması gereken belki de en önemli nokta vahyin/ metnin
lafızlarının içlemsel bir özdeşlik (sözcüklerin anlamsal hüviyeti)
bağlamında sahip olduğu değişmez semantik nitelikler (anlam) ile onların
delalet ettiği (belirlediği) değişmesi mümkün olan bazı varlık ve
olguları (referansı) birbirinden ayırmaktır.(42) Buna göre, bir metni
doğru anlamanın/yorumlamanın gerekli ve yeterli koşulu, önemli ölçüde
lafzın delalet ettiği anlamsal içeriğe (içleme) nüfuz etmektir; ya
değilse, 'bazı' lafızların anlamının delalet ettiği varlıkların
(kaplamın) değişeceği açıktır.
N. Hâmid Ebû Zeyd de realist bir Kur'an yorumunu sorgular görünmektedir:
Kur'an -ki şu âna kadar olan tartışmamızın eksenidir- lafzı (mantükihi)
bakımından değişmez bir dinî metindir; ancak, o insan aklıyla ilişkiye
girip 'anlaşılan' olduğunda değişmezlik niteliğini kaybeder; o artık
değişmekte ve delaleti de çoğalmaktadır. Muhakkak ki, değişmezlik mutlak
ve kutsalın niteliklerindendir; insani olan ise, görece ve değişkendir.
Kur'an lafzı açısından kutsal bir metindir; ancak o görece ve değişken
olanla, yani insan tarafından anlaşılır ve böylece insani bir metne
dönüşür, 'insanileşir'. İşlenmemiş (ham) kutsal metnin durumunun,
hakkında metnin kendisinin ifade ettiğinden başka bir şey bilmediğimiz
metafiziksel bir durum olduğunu ve zorunlu olarak onu değişken ve görece
insan açısından anladığımızı burada vurgulamamız zorunludur. Metin nazil
olduğu ilk ândan -yani Hz. Peygamber'in vahiy anındaki okuyuşuyla
birlikte- itibaren (ilahi metin) olmaktan çıkmış ve anlaşılan (insani
bir metin) olmuştur. Çünkü o, tenzilden te'vile dönüşmüştür. Hz.
Peygamber'in metni anlaması, metnin hareketinin beşer aklıyla
etkileşiminin ilk merhalesini oluşturur; dinî söylemin Hz. Peygamber'in
anlamasıyla metnin özsel delaletinin örtüştüğü yönündeki iddialarına da
-böyle bir özsel delaletin olduğun varsayılsa bile- iltifat
edilmemelidir. Kuşkusuz böylesi bir iddia, ilahi kasıtla insani
anlayışın bu kastı anlaması -bu Hz. Peygamber'in anlaması da olsa-
arasında bir örtüştürme, gittiğinde mutlak ile görece, değişmez ile
değişken arasında bir örtüştürme yaptığından bir tür şirke götürür. Bu,
Peygamber'i ilahlaştırmaya veya onun beşer olma gerçekliğini gizlemek
yoluyla kutsallaştırmaya ve sadece peygamberliğine odaklanarak bir
peygamber oluşu gerçekliğini ortaya çıkarmaya yol açan bir iddiadır.(43)
Kur'an'ın Hz. Peygamber'e nazil oluşuyla birlikte insani bir metne
dönüştüğü İslam'ın geleneksel Kur'an tasavvuruna oldukça yabancı bir
düşüncedir. Geleneksel İslam anlayışına göre, Kur'an, bizzat Allah
tarafından bir beşer diliyle insanların anlaması için gönderilen bir
vahiy/kitaptır; ancak, bu hiçbir zaman onun ilahiliğini ortadan
kaldırmaz, onu insanileştirmez. Yine, Kur'an lafızlarından 'bazıları'nın
delalet ettiği anlamların delalet ettiği varlık ve olguların
tarihsel-toplumsal koşulların değişimiyle değişebileceğini kabul etmek,
bu lafızların delalet ettiği anlamların değiştiği/değişeceği anlamına
gelmez. Çünkü böyle bir anlam anlayışı temelde lafzın bir anlama
delaletiyle, bir anlamın değişken olabilen bazı varlık ve olgu
alanlarına delaletini birbirine karıştırmaya yol açabilir. Hâlbuki
ikincisinin değişkenliği birincisinin değişkenliğini gerektirmez. İlahi
maksada referansla değişmezliği iddia edilebilecek lafızların
belirli/değişmez anlamlarına nüfuz, aslında onu anlamanın zorunlu
koşuludur; ama bu anlamların delalet ettiği varlık ve olguları tanımak,
her zaman onları anlamanın bir koşulu olmayabilir. Teknik bir ifadeyle,
burada anlama işleminde, anlam realizmi bağlamında kaplamsal
(extensional) değil, içlemsel (intensional) veya niyetsel (intentional)
bir anlam anlayışının esas ve kaçınılmaz olduğu vurgulanmalıdır. Ancak,
bu, insanın söz konusu lafızların delalet ettiği anlamı (içlemini)
bilmekte başarısız olamayacağını (bir lafza değişen ve yanlış şeyler
atfetmeyeceğini) ifade etmediği gibi, onların epistemik olarak erişilmez
olduğu anlamına da gelmez. Bu bağlamda, Hz. Peygamber'in vahyi/Kur'an'ı
anlamadaki ayrıcalığı, onun lafızlarının delalet ettiği anlamlara nüfuz
etmede sahip olduğu bir tür epistemik ayrıcalık olarak düşünülebilir;
ki, ancak bu, onun kendisine vahyedileni en doğru şekilde anladığının
garantisi olabilir.
Öyleyse, realist bir Kur'an semantiğin en ayrıcı niteliklerinden birisi,
onun ilahi maksatlar ile beşerî anlık arasında bilişsel (kognitif) bir
bağın imkanını kabul etmesi ve bunu doğru anlamanın zorunlu bir koşulu
olarak görmesidir. Bu bağlamda Allah ile insan arasındaki bu ilişkide
bir örtüşüm olduğu düşünülse bile, bu, temelde ontolojik değil,
epistemolojik/semantik bir olgu olduğundan, semantik realizmin, Ebû
Zeyd'in öngördüğü mutlak ile görece, değişen ile değişmeyen arasındaki
bir örtüşümün şirk gibi sonuçları doğurduğu da düşünülemez. Keza,
Allah'ın vahiy yoluyla ne dediğini anlamak için, O'nun beşer diliyle
gönderdiği mesajın ilahi ilimde nasıl olduğunu bilmek gerekmediği gibi,
bu, O'nun bilgisinin nasıllığına da delalet etmez.(44)
Sonuç olarak, dünyevileşme olgusu, ancak metafiziksel-teolojik realizmin
öngördüğü birtakım temel unsurlar çerçevesinde bir anlam ifade edebilir.
Tanrı-insan ilişkisi bağlamına yerleştirilmiş bir dünyevileşme
anlayışında insanın özünü oluşturan ruh/aklın varlığı ve mahiyeti hayati
bir yer tutmaktadır. Çünkü Tanrı-insan arasındaki gerçekçi bir
iletişimin yegane imkanı, ancak realist bir ruh/akıl anlayışıyla
sağlanabilir. Felsefede metafiziksel realist paradigmanın temel
dayanağını teşkil eden ruhun/aklın a priori yetilerinin inkârına paralel
olarak gelişen anti-realist yaklaşımlar, Tanrı-ilişkisine dair tasavvuru
da derinden etkilemiş ve dünyevileşme olgusuna önemli ölçüde kaynaklık
etmiştir. Bu anlayışın etkisiyle yeniden şekillenmek durumunda olan
teolojik düşüncenin realist olmayan eğilimlerini ve örneklerini, başta
Hıristiyanlık olmak üzere İslam gibi teistik geleneklerde gözlemlemek
mümkündür. Metafiziksel/teolojik realist paradigmanın zihinlerden
kayboluşu olarak ifade edebileceğimiz dünyevileşme, Tanrı-insan
ilişkisinde hayati sayılabilecek ontolojik, epistemolojik ve semantik
değişimlerle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, dünyevileşmemenin yolu, önemli
ölçüde bu paradigmanın korunmasına bağlıdır.
* İslamiyat, Cilt:4, Sayı:3, Temmuz-Eylül, 2001, s.19-33.
Dipnotlar
(1) Frithjof Schuon, İslamı Anlamak, çev. M. Kanık, (İstanbul: Nehir
Yayınları, 1988), s. 48-49.
(2) Phaidon, çev. S.K. Yetkin, H.R. Atademir, (İstanbul: MEB Yayınları,
1989), s. 52-53. 80b. Nitekim Eflatun'a göre, "Ten bizi her neviden
istekler, tutkular, korkular, kuruntularla, bin türlü saçmalıklarla
doldurur; öyle ki, haklı olarak denildiği gibi bir an olsun onunla
gerçekten düşünmek olmaz. Kavgalar, geçimsizlikler, çabalamalar yalnız
tenden ve onun isteklerinden değil de nereden geliyor? Bütün bunlar mal
ve para hırsından çıkıyor. Bizi mal ve para biriktirmeğe zorlayan sebep
ise, ihtiyaçlarının kölesi olduğumuz tendir. İşte bunun için felsefeye
ayıracak boş zaman kalmıyor. Fakat işin asıl kötüsü, ten bize biraz
zaman bıraksa da bir şeyi incelemeğe koyulsak, araştırmamıza durmadan
karışır, bizi yanıltır, şaşırtır ve hakikati görmemize engel olacak bir
şekilde bizi felce uğratır." Age., s. 19-20, 66c-d.
(3) Stephen R.L. Clark'ın işaret ettiği gibi seküler epistemolojik
yaklaşımlardan biri olan ve 'bilimcilik' olarak adlandırılabilecek bu
zihniyetin 'hakikat' anlayışı temelde sorgulanmamış bilimsel yöntemin
onayladığı bir dogmadan başka bir şey değildir. Bkz. God's World and the
Great Awakening: Limits and Renewals 3, (Oxford: Clarendon Press, 1991),
s. 2. Bilindiği gibi metafizik ve teolojik önermelerinin anlamsızlığı
daha çok mantıksal pozitivizmin "doğrulamacılık" anlayışının bir sonucu
olarak ortaya çıkmıştı. Mantıksal pozitivizmin temel tezleri için bkz.
A.J. Ayer, Language, Truth and Logic, (Harmonsworth: Penguin Books,
1936).
(4)S.R.L. Clark da anti-realizmin seküler karakterinin altını
çizmektedir. Bkz. age., s. 1-18. Böyle bir anlam ve doğruluk
anti-realizminin günümüz analitik felsefesindeki iki önemli savunucusu
Miche-al Dummett ile Crispin Wright'tir. Bkz. Dummett, The Logical Basis
of Metaphysics, (London: Duckwoith, 1991); Wright, Truth and
Objectivity, (Cam. Mass.: Harvard University Press, 1992).
(5) Bkz. Plato, Republic, (VII, 527e) İng. çev. P. Shorey, Plato: The
Collected Dialogues, der. E. Ha-milton, H. Cairns, (Princeton: Princeton
University Press, 1989), s. 760.
(6) Huston Smith'in yerinde işaret ettiği gibi, Kant, Kierkegaard,
Nietzche, Heidegger, Wittgenstein ve Derrıda'nın felsefeleri Eflatun'un
bu 'ruhun göz'ünün reddi olarak görülebilir. Bkz. "The View From
Everywhere: Ontotheology and Post-Nietzschean Deconstruction of
Metaphysics", Religion, Ontotheology and Deconstruction, der. Henry Ruf,
(New York: Paragon House, 1989), s. 48.
(7)Yine bkz. H. Smith, agm, s. 50-51.
(8) Realizm, anti-realizm, teolojik realizm ve anti-realizm kavramlarına
ilişkin genel bir giriş için bkz. Roger Trigg, "Theological realism and
antirealism" A Companion to Philosophy of Religion, der. Philip L.
Quinn, Charles Taliaferro, (Malden, Mass.: Blackwell, 1997), s. 213-215.
(9) Bkz. Shabbir Akhtar, The Light in the Enlightenment: Christianity
and the Secular Heritage, (Lon-don: Grey Seal Books, 1990), s. 63 vd.
Cupitt'in tipik örneklerinden birini temsil ettiği bu realist-olmayan
(non-realist) teolojileri değişik felsefi noktalardan hareketle bugünkü
Batı düşüncesinde savunan birçok düşünüre rastlamak mümkündür. Bkz.
age., s, 63-91.
(10) Bkz. Anthony C. Thiselton, Interpreting God and the Postmodern
Self: On Meaning, Manipula-tion and Promise, (Edinburg: T&T Clark,
1995), s. 81-86. Yine bkz. R. Trigg, agm., s. 216.
(11) Aslında böyle bir anlayış Hegel'in felsefesinde/teolojisinde
gözlemlenen antropomorfik yapının ve özellikle de Tanrı-Evren
koşutluğunun süreç içerisinde ortaya çıkardığı doğal bir sonuç olarak
görülebilir.
(12) Heidegger'in görüşleri için bkz. Henry Ruf, "The Origin of the
Debate over Ontotheology and Deconstruction in the Texts of Wittgenstein
and Derrida", Religion, Ontotheology and Deconstruction, der. Henry Ruf,
(New York: Paragon House, 1989), s. 4-5.
(13)Heidegger, "Letter on Humanism", Basic Writings, der. David Krell,
(London: Roultedge and Kegan Paul, 1978), s.210 (Ruf, agm.'den naklen,
s.18).
(14) George Kovacs, The Question of God in Heiddegger's Phenomenology,
(Evanston, Illinois: Northwestern-University Press, 1990), s. 24-25.
(15) Age., s. 187-188.
(16) Heidegger'in konudaki görüşlerine ilişkin bkz. age., s. 41-45.
(17) Bkz. Rudolf Bultmann, Jesus Christ and Mythology, (New York:
Charles Scribner's Son, 1958), s. 38.
(18) Bultmann, New Testament and Mythology and Other Basic Writings,
der. ve İng. çev. S. M. Ogden, (Philadelphia: Fortress Press, 1989), s.
9.
(19) Jesus Christ and Mythology, s. 69
(20) New Testament and Mythology, s. 99.
(21) New Testament and Mythology, s. 114.
(22) Bilindiği gibi Derrida, Heidegger'in Batı metafiziksel düşüncesini
ontoteolojik olmak noktasında eleştirilerine katılmakla birlikte bunu
yeterli görmemekte, Heidegger'in bu yaklaşımının, Batı metafiziğinde
egemen yaklaşım olarak kabul ettiği, söz-merkezcilik (logocentrism) veya
daha doğrusu anlam-merkezcilikten yeterince arınmadığı noktasında
eleştirmektedir. Derrida'ya göre, bu tür bir anlam-merkezciliğinin temel
belirtisi mevcudiyet (presence) metafiziği çerçevesinde sözcüklerin
aşkın delaletlerinin (anlamlarının) zihinde hazır bulundukları
iddiasıdır. Daha geniş bilgi için bkz. Ruf, agm., s. 20-38.
(23) Bkz. Wittgenstein, Philosophical Investigations, İng. çev. G.E.M.
Anscombe, (Oxford: Basil Blackwell, 1953), özellikle § 7, § 43. H.
Smith'in işaret ettiği gibi Wittgenstein'in bu anlam ve doğruluk
anlayışı R. Rorty gibi pragmatist felsefecilerin doğruluk anlayışıyla
bir yerde örtüşmektedir. Bkz. agm., s. 57,
(24) Bkz. R. Trigg, agm., s. 214-215. Aslında bu anlayış dinsel doğrular
gibi, bilimsel doğruluk iddialarını da tamamen uzlaşımsal bir alanla
sınırlamaktadır. Wittgestein'ın geç dönem felsefesini izleyerek
geliştirilen din felsefelerine ilişkin daha geniş bilgi ve eleştirel bir
değerlendirme için bkz. Kai Nielsen, "Wittgensteinian Fideism",
Contempomry Philosophy of Religion, der. S.M. Cahn, D. Shatz, (New York:
Oxford Universty Press, 1982), s.237-254.
(25) Bu tür bir varlık anlayışının günümüzdeki en önemli temsilcisi W.V.
Quine'dir. Bkz. From a Logical Point of View, (Cam. Massachusetts:
Harvard University Press, 1953).
(26) Yine bkz. S.R.L. Clark, age., s. 2-7.
(27)Cupitt, The Sea of Faith: Christianity in Change, (London: BBC,
1984), s. 7; S. Akhtar, A Faith for Ali Seasons, (Chicago: Ivan R. Dee,
Inc. Pub., 1990), s. 11'den naklen.
(28) Hasan Hanafi, "Teoloji mi Antropoloji mi?", çev. M.S. Yazıcıoğlu,
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXIII (1978), s.
506-512.
(29) Hanafi, agm., s. 511.
(30) Hanafi, agm., s. 507.
(31) Hanafi, agm., s. 508.
(32)( L. Feuerbach, "God as a Projection of the Human Mind", İng. çev.
G. Eliot, The Existence of God, der. J. Hick, (New York: Macmillan Pub.
Co., 1964), s. 191.
(33) Feuerbach, agm., s. 193.
(34) Hanafi, agm., s. 506.
(35) Hanafi, agm., s. 513.
(36) Hanafi, agm., s. 511-512.
(37) Hanafi, agm., s. 514.
(38) Hanafi, agm., s. 521.
(39) Hanafi, agm., s. 528.
(40) Hanafi, agm., s. 529.
(41) Abdülkerim Suruş, "Dini Bilginin Evrimi ve Gerilemesi", çev. A,H.
Adanalı, İslâmî Araştırmalar IX (1996), sayı: 1-2-3-4, s.76.
(42) Burada Frege'nin "anlam referansı belirler" tezi hatırlanmalıdır.
(43) Nasr Hâmid Ebû Zeyd, Nakd'ul-hitab ed-dlnl (Kahire 1992), s. 93-94.
(44) Ebû Zeyd'in bu konudaki düşünceleri daha geniş bir irdeleme ve
eleştiriye muhtaç görünüyor, ancak burada bu konuya daha fazla
girmeyeceğiz. |