|


Laiklik Tanımsız mı?
Mehmed Durmuş
Yargıtay
başkanı Osman Arslan'ın 2006-2007 adli yılının açılış programında
söylediği, "laiklik yeniden tanımlanmalıdır" mealindeki sözleri, bu
alanda bildik bir tartışmayı yeniden yeşertti. Tartışmaya katılan
taraflardan kimilerinin mülahazaları, laiklik kavramıyla ilgili trajik
yanılsamaların devam ettiğini göstermektedir. Laiklikle ilgili kadîm
yanılgılardan biri, laikliğin, asıl vatanında 'en iyi', en azından
bizden 'daha iyi' tatbik edildiği, sadece bizde 'din düşmanlığı' olarak
uygulandığı şeklindedir. Bu iddianın temelinde, laikliğin din ve vicdan
özgürlüğü demek olduğu ve devletin bütün dinlere ve düşüncelere eşit
mesafede durması anlamına geldiği kanaati yatmaktadır. Bizde laiklik,
bir 'kaza' eseri olarak, 'haksız' yere din düşmanlığı biçiminde
uygulandığına göre, tanımsız laikliği tanımlı hale getirmek bu sorunu
giderecektir! Bu açıdan, Yargıtay Başkanı'nın çağrısı, ilgili kesimlerde
ciddi bir heyecan uyandırmaktadır.
Laikliğin tanımlanmasını isteyen her bir kesimin kendine göre ayrı bir
kasdı bulunsa gerektir. Örneğin, Türkiye'nin en yüksek yargı
kurumlarından birinin başkanı, bu talebi seslendirirken, laiklikle
ilgili özel bir sorunun buna sebep olduğunu farzetmek müşkildir. Yine,
ANAP veya DYP gibi partilerin üst düzey yöneticileri laiklik yeniden
tanımlanmalı diyorlarsa, laikliğin özüyle ilgili bir rahatsızlıklarının
olmadığına kesin gözüyle bakabiliriz.
Kanaatimce esas mesele, Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinde, önemli
demokratik reformlardan geçtiği gerçeğiyle ilgilidir. Türkiye'de AKP'nin
Cumhurbaşkanını seçip seçmemesi de esasında sorunun bizzat kendisi
değil, demokratik reformlara evet mi, hayır mı tartışmasının önemli bir
halkasıdır. İşte bu minvalde, AB yolunda, AB'lilerce mümkün olduğunca
beraber ıslanmaya gayret göstererek, ağır aksak da olsa ilerleyen
Türkiye'nin, sadece din, ulus, medeniyet v.b. anlayışını değil, laiklik
kavramını da gözden geçirmesi, seyr ü seferin bir parçasıdır.
Türkiye'nin, "ulus devlet aşamasını aşmak olarak" da tanımlanan (Eser
Karakaş) Avrupa Birliği projesini iyi değerlendirmek gerekir.
2000'lerdeki bu AB'ne uyum süreci, Türkiye'nin 1920'lerdeki Kemalist
devrimden sonra ikinci büyük devrim sayılacak kadar(1) önemlidir. Bu
süreçte, Türkiye'nin A'dan Z'ye her kurumunun gözden geçirildiği
malumdur. Velev ki AB'ne giriş rüyası gerçekleşmese bile, laiklik
politikalarının gözden geçirilmesinin, laik-demokratik ve sosyal bir
hukuk devleti olarak tanımlanan rejimi gençleştireceği, çağa uyumlu hale
getireceği, ömrünü uzatacağı hususunda, liberal demokratlar kuşku
duymamaktadırlar. Ama kuşku duyan başka birileri var elbette.
Türkiye'de sürekli bir irtica tehlikesi gören, rejimin her geçen gün
irtica gruplarınca kuşatıldığına inanan muhafazakarlar (neo-conlar) ise,
tıpkı hababam sınıfı filmindeki, "ben kül yutmam" sloganıyla masaların
üstünde gezerek, öğrencilere kopya çektirmemenin öğretmenliğin en yüksek
hedefi sanısıyla hareket eden yaşlı öğretmen misali, kül yutmamak için,
laikliğin tanımını yapmak türünden hiçbir girişime sıcak bakmadıkları
gibi, bilakis bunun altında mutlaka bir art niyet aramaktalar ve ne
pahasına olursa olsun, kül yutmamaya çalışmaktadırlar. Aslında bu, çok
eski bir hikayedir; eskiden de krallar sık sık, toplumun en çok
aşağıladıkları kesiminden bir çocuğun büyüyüp, saltanatını elinden
alacağı rüyasını görürlermiş ve bu rüya onları kahredermiş…
Kısacası, jakoben laiklerin durumunu kabz, reformist laiklerin durumunu
ise, bast kavramıyla açıklamak mümkündür. Şüphesiz, kabz halindekileri
tamamen 'haksız' görmemek gerekir. Fakat, kaygısını çektikleri şeyin
hayatiyetini uzatmak için, bast halindekilerin uyarılarına kulak asarak,
birlikte, kendilerini kabz haline sokmuş bulunan açmazları yeniden
masaya yatırıp, laikliğin tanımını yapmak dahil, seksen yıllık
kurumlarını, kıbleleri olan batının (AB-ABD) kurumlarına uyumlu hale
getirmekten başka seçenekleri görünmemektedir.
Reformist ya da ılımlı laiklik anlayışına sahip olanlar, tabi ki
laikliğin tanımının yapılmasını, "laik rejimi yıkıp yerine bir din
devleti kurmak isteyen radikal İslamcılar" ya da "irtica" adına istiyor
değiller. Onlar, laiklik adına icra edilen politikalardan, "laik rejime
bağlı ama dindar kesimler; kendilerine kanun önünde eşit muamele
yapılmadığına inanan Aleviler ve gayrimüslim yurttaşlar ve tabii ki
Türkiye'nin çağdaş uygarlığı yakalamasını, yani yerel değil evrensel
demokrasi ve laiklik standartlarına kavuşmasını savunan özgürlükçü
demokrasi yanlıları"nın şikayetçi olduklarının bilincindedirler.(2)
Jakobenlerle ılımlıları karşı karşıya getiren ayrışma noktası işte
burasıdır. Bunun için, artık 21. yüzyılın şartlarına uymayan elbisenin
daha şık yenisi ile değiştirilmesinin zamanının geldiğine
inanılmaktadır. Şöyle denmektedir: "Cumhuriyetin ilk yıllarında tek
parti yönetiminde ve o günün koşullarına göre belirlenen, askeri
yönetimlerin yaptığı anayasalarda tanımlanan laiklik, seksen sene sonra
bugünün dünyasındaki Türkiye toplumunun ihtiyaçlarına cevap vermekten
uzaktır."(3)
Yargıtay başkanının konuşmasında da bu kaygı izlenmektedir. Başkan,
"yaşanan kargaşanın devlete ve 'bizatihi laikliğin kendisine zarar verir
hale gelmesinden' duyulan rahatsızlığı" dile getirmiştir.(4) Bunu
söylerken, hiç kimsenin, "devlet düzenini kısmen de olsa din kurallarına
dayandırma amacı güdeme[yeceğinin]" altını çizmeyi de ihmal etmemiştir.
İşte tam bu noktada, laiklik politikalarının nesnesi olan kesimler, bu
'değişim' sırasında "acaba bize de bir pay düşer mi?" gibi bir umut
izhar etmektedirler. Mesela Vakit gazetesi yazarı Arif Çevikel,
laikliğin tarif edilmesi halinde, "elden gidiyor" diye bağırarak yapılan
birtakım soygunların, hukuksuzlukların v.b. olmayacağını, tüm 'organize
işler'in köküne kibrit suyu döküleceğini ve kokusunun çıkacağını ileri
sürmektedir. Çevikel'e göre, laikliğin tarifinin yapılması durumunda,
şunlar da ortadan kalkacaktır: Rektörler kara cübbelerini giyip sokağa
dökülemeyecek, orduya darbe çağrısı yapamayacak, çıkar gruplarının
menfaatlerini savunamayacaklar; darbe yapılmayacak, çünkü ortada darbe
gerekçesi kalmayacak. Darbe girişimcilerine birileri mutlaka, "siz hangi
tarife göre kendinizi laik, karşınızdakini mürteci sayıyorsunuz?"; "bu
memlekette sizden başka laik yok mu?" diye soracaktır. Andıç türü
belgelerle gazetecilerin ipi çekilmeyecek. Postmodern darbeler de
yapılmayacak, laikliği korumak adına, çıkar grupları, yedi sülalelerinin
geleceğini garanti altına almaya kalkışamayacak; faili meçhul cinayetler
planlayıp, devşirilmiş kesimleri de sokağa dökerek minareleri ve ezanı
yuhalatamayacaklar; özel finans kurumlarının camlarını indiremeyecekler;
İslam'a irtica-gericilik salyalarıyla saldıramayacaklar; tesettür
mayosuyla denize giren kadın ve erkekleri laiklik namına taciz
edemeyecekler. Çevikel'in şu tespiti daha da ilginç: Laikliğin tarifi
yapıldığı zaman, laikliğin İslam'ın karşısında bir din olmadığı ortaya
çıkacaktır! Ayrıca Mehmed Akif'e küfür etmek için gerekçe kalmayacak,
Kur'an öğrenmeye, İslamî tesettüre, İslamî nikaha karşı çıkmanın
gerekçesi kalmayacak, kadınlar ve çocuklar belki bir rahat yüzü görecek
ila ahir…(5)
Zannederim, Arif Çevikel'in laikliğin tarifinin yapılması durumunda
bekledikleri, dindar kesimin çoğunluğunun da beklentisidir. Fakat bu
beklentilerin hemen hemen hiçbiri, bir umut olmanın ötesinde, gerçekçi
temele dayanmamaktadır. Bu kadar da değil, beklentilerin bir kısmı,
laiklikle ilgili oldukça iyimser bir bakış açısını da yansıtmaktadır.
Mesela, laikliğin tarifinin yapılması durumunda, laikliğin İslam'ın
karşısında bir din olmadığının ortaya çıkacağı iddia edilmektedir.
Laikliğin İslam'ın karşısında bir 'din' olduğundan kuşku
duyulamayacağına biraz sonra değineceğiz.
Burada iki türlü ciddi yanılgıdan bahsedebiliriz. Birincisi şudur: Bir
defa, ilgili yazıda bir kısmı sıralanan, laiklik adına işlenen cürümler,
laikliğin ne türlü tanımı yapılırsa yapılsın yine işlenmemesi için
hiçbir yasal engelin olacağını zannetmiyorum. Çünkü, nasıl ki Avrupa
İnsan hakları Mahkemesi (AİHM), başörtülü resmi ile okula kaydı
yapılmadığı için kendisine şikayette bulunan Müslüman bir kız öğrenciyi
haksız, şikayet edilen makamı 'haklı' buluyor, gerekçesini de,
başörtüsünü açmasının diğer birtakım dindarlık vecibelerini yerine
getirmesine mani olmadığı gibi bir yoruma dayandırıyorsa,(6) sayın
Çevikel'in sıraladığı cürümlerin hepsi ve daha fazlası da, böyle bir
yorumla, icra edilebilir, hiçbir yasal engelle de karşılaşılmaz.
İkincisi ise, laiklik, "tanım yapıyoruz" diyerek tamamen bir kuşa
çevrilmez, ortadan kaldırılmazsa -ki bu muhaldir-, laikliğin yapılacak
bütün tanımları, sözü edilen türden ve daha fazla cürümlerin işlenmesine
elverir nitelikte olacaktır. Bunun da gerekçelerini biraz sonra
belirtmeye çalışacağım.
Laikliğin Tanımı
Laikliğin birden fazla tanımının yapıldığı doğrudur. Kimileri Türkiye'de
laikliği doğru dürüst bilen hiç kimsenin bulunmadığını dahi ileri
sürebilmektedir. Biz bu yazıda laikliğin tanımına yönelik detaylara
girmeyeceğiz. Ancak yine de, birkaç tanıma yer vermemiz gerekir ki,
laikliğin 'tanımlı' mı, 'tanımsız' mı olduğuna ilişkin bir kanaat
belirtebilelim.
Laiklik herkesin bildiği gibi, devlet işleri ile din işlerinin
birbirinden ayrılması olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım sosyal hayatta,
din kurallarına tabi olmayan hukuk anlayışı; felsefî bakımdan, inanç
yerine aklın egemenliği; siyasi alanda ise siyasi iktidarın dinî
iktidardan ayrılması olarak tezahür edecektir.(7) Ahlaki ve toplumsal
bakımdan laiklik, "ahlaki fiillerin ve yaşamın dini etkilerden
kurtarılıp, aklın ilkeleri ve bilimsel gelişmelere bağlanması" anlamına
gelmektedir.(8)
CHP'nin 1947 yılındaki kongresinde laiklik şu şekilde tanımlanmıştır:
"Laiklik yalnız din ile siyasetin arasında bir alaka kurulmaması değil,
sosyal hayatın her yönü ile din arasında bir münasebet kurulmamasıdır.
Binaenaleyh laiklik, sosyal hayatın her yönünü zamanın, müsbet bilimin
verilerine uydurmayı tazammun eder."(9)
Laik cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal'in, Cumhuriyet'in 15.
yıldönümünde CHP'ye hazırlattığı bir kitapta yaptığı tanım, bizim
anlatmaya çalıştığımız esas meseleyi vuzuha kavuşturacak niteliktedir.
Şöyle demiş: "Türkiye Cumhuriyeti dinlerden ve dinlerin koyduğu
naslardan değil, hayatın kendinden ve onun müspet icap ve
ihtiyaçlarından mülhem olarak işleyen bir devlet mekanizmasıdır. Devlet
ve dünya işlerinde dinin hiç bir tesiri yoktur. İşte bu prensibe laiklik
derler."(10)
Laikliğin ve çok genel olarak "üzerimizdeki kutsal kubbenin kalkması"
olarak tanımlanan sekülerliğin tanımları kim tarafından nasıl yapılırsa
yapılsın, hiç değişmeyen, hep sabit kalan temel vurgu şuradadır:
Toplumsal ve siyasi hayatı düzenleyen, din olmayacaktır. Siyaset,
temelini dine dayandırmayacaktır. Toplumsal hayat dini kurallara göre
değil, aklın, bilimin, çağın gerekleri doğrultusunda teşekkül edecektir.
Bunun nedeni, niçini ayrı bir tartışma konusudur. Fakat laikliğin tanımı
budur.
İşte laiklikle ilgili bütün mesele burada düğümlenmektedir. Yani, devlet
ve dünya işlerinde dinin hiçbir tesirinin olmaması… Peki bu yüzde yüz
uygulanabilir bir şey midir? Elbette değildir. İki açıdan böyledir,
birincisi, seksen yıllık laik Cumhuriyet uygulamasında devlet hiçbir
zaman kendi işlerini dinden tamamen soyutlamamıştır. Her dönemde Din'i
siyasete alet etmiş, din istismarcılığı yapmıştır. Genel olarak bir isim
vermek gerekirse, bunun adı islamizasyondur. İkincisi ise, sonuçta
devletin hükmettiği toplum, öyle veya böyle, dini referans alan, kendini
dinle ifade eden ve şöyle veya böyle bir dinî yaşantı içinde olan bir
toplumdur. Devlet, ne yaparsa yapsın, dinin kökünü tamamen kazımanın
mümkün olmadığını ve fakat buna gerek de olmadığını bilmektedir. Çünkü
halka, itaat kültürü en iyi yine dinle şırınga edilebilmektedir.
Dolayısıyla halkın dini inanç ve pratikleri bir biçimde 'devlet
işleri'ne mutlaka yansımaktadır. Süleyman Demirel gibi bir başbakan ve
cumhurbaşkanının Cuma namazı kılmasıyla devlet hiçbir şey kaybetmemiş,
bilakis çok şey kazanmıştır. Bu gerçeğin farkında olan Cumhuriyet
kurucuları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak, hem halkın dini
ihtiyaçlarına kontrollü şekilde cevap vermeyi hedeflemiş, hem de 'din
işleri'ni halkın kendi insafına terk ederek, istenmeyen mecralara
kayılması gibi bir riski bertaraf etmişlerdir.
Gayrı resmi bir Sünni İslam’ı temsil ettiği öne sürülen Diyanet
teşkilatını örnek göstererek, ilkokuldan beri öğretilen "dinin
devletten, devletin de dinden ayrışması" şeklindeki laiklik tanımını
saçma bulanlara (Eser Karakaş) karşın, Diyanet'in "Büyük Atatürk'ün
eşsiz bir buluşu" ve çok iyi bir model olduğunu ileri sürenler de
vardır.(11)
Türkiye'nin laikliği kendine özgüdür. Diyanet teşkilatı, İmam-Hatip
okulları ve İlahiyat fakülteleri, Kur'an kursları ve benzeri birçok
resmi, yarı-resmî din eğitimi veren kurumlar ve dini hizmetler yapan
vakıflar, derneklerle din Türk toplumu üzerinde oldukça etkindir. Avrupa
birliği sürecinin de devletin bu dinî kurumları, kendi kontrolünden
çıkartıp, tamamen özerkleştirmesi gibi bir uygulamayı getirmesi imkansız
görünmektedir. Avrupa Birliği'nin de böyle bir ödev vereceğini
beklememek gerekir. Bununla beraber, 'Sünni İslam'ın dışında diğer bazı
dinî grupların da durumlarının 'iyileştirilmesi' gibi reformlar
beklenmelidir.
Sonuç olarak şunu demek istiyoruz: Laikliğin anayasada net bir tanımının
olmadığı doğrudur. Fakat bu, iç politikayla ilgili bilinçli bir
tutumdur. Laikliğin felsefî ve siyasi tanımı bellidir. Laikliğin yeniden
tanımının yapılmasını talep edenler, yapılacak bu tanımın en fazla,
İslam'la daha bir uzlaştırılarak yapılacağını bilmek istemiyorlar. Mekke
müşriklerinin Ebu Talip kanalıyla, Muhammed Mustafa(sav)e, bizim Lat,
Menat, Hubel ve Uzza putlarımıza dil uzatma, biz de senin Allah’ına
saygı gösterelim yollu uzlaşma teklifleri, günümüzde laiklik olarak
tesmiye edilmektedir. Evet laiklik İslam'ın karşısında kesinlikle bir
'din'dir. Hem de öyle bir dindir ki, 'evrenin hareket ettiricisi' olarak
'saygı' duysa bile, Allah'ın fiillerini, O'nun indirdiklerini, O'nun vaz
ettiği hayat düzenini kesinlikle beğenmemekte, bunun yerine, kendisi
hayat tarzı belirlemekte, bu hayat tarzı yerine, Allah'ın hayat tarzını
önerenleri de mürteci saymaktadır. Eğer laiklik bir 'din' değilse, o
halde, Muhammed (sav)in, kendisini ayrıştırdığı, kendileriyle baş başa
bıraktığı Mekkeliler'in dinleri de din olmamak gerekir.
Laiklik, yeryüzünde Allah'ın inzal ettiklerinin egemen olmasını kesin
bir dille reddettiğine göre, İslam'ın 'zulüm' olarak tanımladığı her
türlü cürmü, her türlü laiklik tanımına dayandırmak olasıdır.
Müslüman bir zihin, laikliğin yeni yapılacak bir tanımından hiçbir
şekilde medet beklememelidir. Bu, laiklikle ilgili hayat-memat kaygısı
olanların bir iç meselesidir. Laiklik yetmiş türlü 'yeniden' tarif
edilse, bunlardan hiçbirinde, Allah'ın Rabbül âlemîn, Muhammed'in
Rasûlullah, Kur'an'ın ise insanlığın hayatını tanzim etmek üzere
Allah'ın inzal ettiği vahiy kitabı olduğunun tasdîki yer almayacaktır.
Hepsinde de bilinçli ve kararlı bir biçimde bunların küfrü âmir hüküm
olacaktır. Müslümanın meselesi ise, yine uzlaşmacıların laikliğin ve
'din ve vicdan hürriyeti' adını verdikleri mevhum kavramın referansı
olarak yorumladıkları Kafirûn suresini hakkıyla okumak, hakkıyla iman
etmek ve üzerine gelen her türlü seküler salvoyu bu surenin, hiçbir
silahta mevcut olmayan gücü ile def etmek olmalıdır.
Dipnotlar
(1) Baskın Oran, Neşe Düzel'le Röportaj, Radikal, 02.10.2006.
(2) Şahin Alpay, Laiklik Uygulamaları Niçin Tartışılıyor?, Zaman,
03.10.2006.
(3) Şahin Alpay, Laiklik Uygulamaları Niçin Tartışılıyor?, Zaman,
03.10.2006.
(4) İsmail Küçükkaya, Laiklik Tanımı, Akşam, 14.09.2006.
(5) Arif Çevikel, Laiklik Neden Tarif Edilemez?, Anadolu'da Vakit,
11.09.2006.
(6) AİHM'nin Bir Gözü Kapalı, Yeni Şafak, 18.10.2006.
(7) Ünver Günay-Harun Güngör-A.Vehbi Ecer, Laiklik, Din ve Türkiye,
Ank-1997, s. 8.
(8) İhsan Toker, İslam ve Laiklik, İslami Araştırmalar Dergisi,
VIII/3-4, 1995.
(9) Mustafa Erdoğan, Sekülerizm, Laiklik ve Din, İslami Araştırmalar,
VIII/3-4, 1995.
(10) Murat Yetkin, İşte Resmi Tarih, İşte Laiklik Tanımı, Radikal,
08.10.2006.
(11) İsmail Küçükkaya, Laiklik Tanımı, Akşam, 14.09.2006. |