Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 335 | Kasım  2006

                   

 

 


                           

Laiklik Tanımsız mı?

                                                                                                                  Mehmed Durmuş

Yargıtay başkanı Osman Arslan'ın 2006-2007 adli yılının açılış programında söylediği, "laiklik yeniden tanımlanmalıdır" mealindeki sözleri, bu alanda bildik bir tartışmayı yeniden yeşertti. Tartışmaya katılan taraflardan kimilerinin mülahazaları, laiklik kavramıyla ilgili trajik yanılsamaların devam ettiğini göstermektedir. Laiklikle ilgili kadîm yanılgılardan biri, laikliğin, asıl vatanında 'en iyi', en azından bizden 'daha iyi' tatbik edildiği, sadece bizde 'din düşmanlığı' olarak uygulandığı şeklindedir. Bu iddianın temelinde, laikliğin din ve vicdan özgürlüğü demek olduğu ve devletin bütün dinlere ve düşüncelere eşit mesafede durması anlamına geldiği kanaati yatmaktadır. Bizde laiklik, bir 'kaza' eseri olarak, 'haksız' yere din düşmanlığı biçiminde uygulandığına göre, tanımsız laikliği tanımlı hale getirmek bu sorunu giderecektir! Bu açıdan, Yargıtay Başkanı'nın çağrısı, ilgili kesimlerde ciddi bir heyecan uyandırmaktadır.
Laikliğin tanımlanmasını isteyen her bir kesimin kendine göre ayrı bir kasdı bulunsa gerektir. Örneğin, Türkiye'nin en yüksek yargı kurumlarından birinin başkanı, bu talebi seslendirirken, laiklikle ilgili özel bir sorunun buna sebep olduğunu farzetmek müşkildir. Yine, ANAP veya DYP gibi partilerin üst düzey yöneticileri laiklik yeniden tanımlanmalı diyorlarsa, laikliğin özüyle ilgili bir rahatsızlıklarının olmadığına kesin gözüyle bakabiliriz.
Kanaatimce esas mesele, Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinde, önemli demokratik reformlardan geçtiği gerçeğiyle ilgilidir. Türkiye'de AKP'nin Cumhurbaşkanını seçip seçmemesi de esasında sorunun bizzat kendisi değil, demokratik reformlara evet mi, hayır mı tartışmasının önemli bir halkasıdır. İşte bu minvalde, AB yolunda, AB'lilerce mümkün olduğunca beraber ıslanmaya gayret göstererek, ağır aksak da olsa ilerleyen Türkiye'nin, sadece din, ulus, medeniyet v.b. anlayışını değil, laiklik kavramını da gözden geçirmesi, seyr ü seferin bir parçasıdır. Türkiye'nin, "ulus devlet aşamasını aşmak olarak" da tanımlanan (Eser Karakaş) Avrupa Birliği projesini iyi değerlendirmek gerekir. 2000'lerdeki bu AB'ne uyum süreci, Türkiye'nin 1920'lerdeki Kemalist devrimden sonra ikinci büyük devrim sayılacak kadar(1) önemlidir. Bu süreçte, Türkiye'nin A'dan Z'ye her kurumunun gözden geçirildiği malumdur. Velev ki AB'ne giriş rüyası gerçekleşmese bile, laiklik politikalarının gözden geçirilmesinin, laik-demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan rejimi gençleştireceği, çağa uyumlu hale getireceği, ömrünü uzatacağı hususunda, liberal demokratlar kuşku duymamaktadırlar. Ama kuşku duyan başka birileri var elbette.
Türkiye'de sürekli bir irtica tehlikesi gören, rejimin her geçen gün irtica gruplarınca kuşatıldığına inanan muhafazakarlar (neo-conlar) ise, tıpkı hababam sınıfı filmindeki, "ben kül yutmam" sloganıyla masaların üstünde gezerek, öğrencilere kopya çektirmemenin öğretmenliğin en yüksek hedefi sanısıyla hareket eden yaşlı öğretmen misali, kül yutmamak için, laikliğin tanımını yapmak türünden hiçbir girişime sıcak bakmadıkları gibi, bilakis bunun altında mutlaka bir art niyet aramaktalar ve ne pahasına olursa olsun, kül yutmamaya çalışmaktadırlar. Aslında bu, çok eski bir hikayedir; eskiden de krallar sık sık, toplumun en çok aşağıladıkları kesiminden bir çocuğun büyüyüp, saltanatını elinden alacağı rüyasını görürlermiş ve bu rüya onları kahredermiş…
Kısacası, jakoben laiklerin durumunu kabz, reformist laiklerin durumunu ise, bast kavramıyla açıklamak mümkündür. Şüphesiz, kabz halindekileri tamamen 'haksız' görmemek gerekir. Fakat, kaygısını çektikleri şeyin hayatiyetini uzatmak için, bast halindekilerin uyarılarına kulak asarak, birlikte, kendilerini kabz haline sokmuş bulunan açmazları yeniden masaya yatırıp, laikliğin tanımını yapmak dahil, seksen yıllık kurumlarını, kıbleleri olan batının (AB-ABD) kurumlarına uyumlu hale getirmekten başka seçenekleri görünmemektedir.
Reformist ya da ılımlı laiklik anlayışına sahip olanlar, tabi ki laikliğin tanımının yapılmasını, "laik rejimi yıkıp yerine bir din devleti kurmak isteyen radikal İslamcılar" ya da "irtica" adına istiyor değiller. Onlar, laiklik adına icra edilen politikalardan, "laik rejime bağlı ama dindar kesimler; kendilerine kanun önünde eşit muamele yapılmadığına inanan Aleviler ve gayrimüslim yurttaşlar ve tabii ki Türkiye'nin çağdaş uygarlığı yakalamasını, yani yerel değil evrensel demokrasi ve laiklik standartlarına kavuşmasını savunan özgürlükçü demokrasi yanlıları"nın şikayetçi olduklarının bilincindedirler.(2) Jakobenlerle ılımlıları karşı karşıya getiren ayrışma noktası işte burasıdır. Bunun için, artık 21. yüzyılın şartlarına uymayan elbisenin daha şık yenisi ile değiştirilmesinin zamanının geldiğine inanılmaktadır. Şöyle denmektedir: "Cumhuriyetin ilk yıllarında tek parti yönetiminde ve o günün koşullarına göre belirlenen, askeri yönetimlerin yaptığı anayasalarda tanımlanan laiklik, seksen sene sonra bugünün dünyasındaki Türkiye toplumunun ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktır."(3)
Yargıtay başkanının konuşmasında da bu kaygı izlenmektedir. Başkan, "yaşanan kargaşanın devlete ve 'bizatihi laikliğin kendisine zarar verir hale gelmesinden' duyulan rahatsızlığı" dile getirmiştir.(4) Bunu söylerken, hiç kimsenin, "devlet düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacı güdeme[yeceğinin]" altını çizmeyi de ihmal etmemiştir.
İşte tam bu noktada, laiklik politikalarının nesnesi olan kesimler, bu 'değişim' sırasında "acaba bize de bir pay düşer mi?" gibi bir umut izhar etmektedirler. Mesela Vakit gazetesi yazarı Arif Çevikel, laikliğin tarif edilmesi halinde, "elden gidiyor" diye bağırarak yapılan birtakım soygunların, hukuksuzlukların v.b. olmayacağını, tüm 'organize işler'in köküne kibrit suyu döküleceğini ve kokusunun çıkacağını ileri sürmektedir. Çevikel'e göre, laikliğin tarifinin yapılması durumunda, şunlar da ortadan kalkacaktır: Rektörler kara cübbelerini giyip sokağa dökülemeyecek, orduya darbe çağrısı yapamayacak, çıkar gruplarının menfaatlerini savunamayacaklar; darbe yapılmayacak, çünkü ortada darbe gerekçesi kalmayacak. Darbe girişimcilerine birileri mutlaka, "siz hangi tarife göre kendinizi laik, karşınızdakini mürteci sayıyorsunuz?"; "bu memlekette sizden başka laik yok mu?" diye soracaktır. Andıç türü belgelerle gazetecilerin ipi çekilmeyecek. Postmodern darbeler de yapılmayacak, laikliği korumak adına, çıkar grupları, yedi sülalelerinin geleceğini garanti altına almaya kalkışamayacak; faili meçhul cinayetler planlayıp, devşirilmiş kesimleri de sokağa dökerek minareleri ve ezanı yuhalatamayacaklar; özel finans kurumlarının camlarını indiremeyecekler; İslam'a irtica-gericilik salyalarıyla saldıramayacaklar; tesettür mayosuyla denize giren kadın ve erkekleri laiklik namına taciz edemeyecekler. Çevikel'in şu tespiti daha da ilginç: Laikliğin tarifi yapıldığı zaman, laikliğin İslam'ın karşısında bir din olmadığı ortaya çıkacaktır! Ayrıca Mehmed Akif'e küfür etmek için gerekçe kalmayacak, Kur'an öğrenmeye, İslamî tesettüre, İslamî nikaha karşı çıkmanın gerekçesi kalmayacak, kadınlar ve çocuklar belki bir rahat yüzü görecek ila ahir…(5)
Zannederim, Arif Çevikel'in laikliğin tarifinin yapılması durumunda bekledikleri, dindar kesimin çoğunluğunun da beklentisidir. Fakat bu beklentilerin hemen hemen hiçbiri, bir umut olmanın ötesinde, gerçekçi temele dayanmamaktadır. Bu kadar da değil, beklentilerin bir kısmı, laiklikle ilgili oldukça iyimser bir bakış açısını da yansıtmaktadır. Mesela, laikliğin tarifinin yapılması durumunda, laikliğin İslam'ın karşısında bir din olmadığının ortaya çıkacağı iddia edilmektedir. Laikliğin İslam'ın karşısında bir 'din' olduğundan kuşku duyulamayacağına biraz sonra değineceğiz.
Burada iki türlü ciddi yanılgıdan bahsedebiliriz. Birincisi şudur: Bir defa, ilgili yazıda bir kısmı sıralanan, laiklik adına işlenen cürümler, laikliğin ne türlü tanımı yapılırsa yapılsın yine işlenmemesi için hiçbir yasal engelin olacağını zannetmiyorum. Çünkü, nasıl ki Avrupa İnsan hakları Mahkemesi (AİHM), başörtülü resmi ile okula kaydı yapılmadığı için kendisine şikayette bulunan Müslüman bir kız öğrenciyi haksız, şikayet edilen makamı 'haklı' buluyor, gerekçesini de, başörtüsünü açmasının diğer birtakım dindarlık vecibelerini yerine getirmesine mani olmadığı gibi bir yoruma dayandırıyorsa,(6) sayın Çevikel'in sıraladığı cürümlerin hepsi ve daha fazlası da, böyle bir yorumla, icra edilebilir, hiçbir yasal engelle de karşılaşılmaz.
İkincisi ise, laiklik, "tanım yapıyoruz" diyerek tamamen bir kuşa çevrilmez, ortadan kaldırılmazsa -ki bu muhaldir-, laikliğin yapılacak bütün tanımları, sözü edilen türden ve daha fazla cürümlerin işlenmesine elverir nitelikte olacaktır. Bunun da gerekçelerini biraz sonra belirtmeye çalışacağım.
Laikliğin Tanımı
Laikliğin birden fazla tanımının yapıldığı doğrudur. Kimileri Türkiye'de laikliği doğru dürüst bilen hiç kimsenin bulunmadığını dahi ileri sürebilmektedir. Biz bu yazıda laikliğin tanımına yönelik detaylara girmeyeceğiz. Ancak yine de, birkaç tanıma yer vermemiz gerekir ki, laikliğin 'tanımlı' mı, 'tanımsız' mı olduğuna ilişkin bir kanaat belirtebilelim.
Laiklik herkesin bildiği gibi, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım sosyal hayatta, din kurallarına tabi olmayan hukuk anlayışı; felsefî bakımdan, inanç yerine aklın egemenliği; siyasi alanda ise siyasi iktidarın dinî iktidardan ayrılması olarak tezahür edecektir.(7) Ahlaki ve toplumsal bakımdan laiklik, "ahlaki fiillerin ve yaşamın dini etkilerden kurtarılıp, aklın ilkeleri ve bilimsel gelişmelere bağlanması" anlamına gelmektedir.(8)
CHP'nin 1947 yılındaki kongresinde laiklik şu şekilde tanımlanmıştır: "Laiklik yalnız din ile siyasetin arasında bir alaka kurulmaması değil, sosyal hayatın her yönü ile din arasında bir münasebet kurulmamasıdır. Binaenaleyh laiklik, sosyal hayatın her yönünü zamanın, müsbet bilimin verilerine uydurmayı tazammun eder."(9)
Laik cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal'in, Cumhuriyet'in 15. yıldönümünde CHP'ye hazırlattığı bir kitapta yaptığı tanım, bizim anlatmaya çalıştığımız esas meseleyi vuzuha kavuşturacak niteliktedir. Şöyle demiş: "Türkiye Cumhuriyeti dinlerden ve dinlerin koyduğu naslardan değil, hayatın kendinden ve onun müspet icap ve ihtiyaçlarından mülhem olarak işleyen bir devlet mekanizmasıdır. Devlet ve dünya işlerinde dinin hiç bir tesiri yoktur. İşte bu prensibe laiklik derler."(10)
Laikliğin ve çok genel olarak "üzerimizdeki kutsal kubbenin kalkması" olarak tanımlanan sekülerliğin tanımları kim tarafından nasıl yapılırsa yapılsın, hiç değişmeyen, hep sabit kalan temel vurgu şuradadır: Toplumsal ve siyasi hayatı düzenleyen, din olmayacaktır. Siyaset, temelini dine dayandırmayacaktır. Toplumsal hayat dini kurallara göre değil, aklın, bilimin, çağın gerekleri doğrultusunda teşekkül edecektir. Bunun nedeni, niçini ayrı bir tartışma konusudur. Fakat laikliğin tanımı budur.
İşte laiklikle ilgili bütün mesele burada düğümlenmektedir. Yani, devlet ve dünya işlerinde dinin hiçbir tesirinin olmaması… Peki bu yüzde yüz uygulanabilir bir şey midir? Elbette değildir. İki açıdan böyledir, birincisi, seksen yıllık laik Cumhuriyet uygulamasında devlet hiçbir zaman kendi işlerini dinden tamamen soyutlamamıştır. Her dönemde Din'i siyasete alet etmiş, din istismarcılığı yapmıştır. Genel olarak bir isim vermek gerekirse, bunun adı islamizasyondur. İkincisi ise, sonuçta devletin hükmettiği toplum, öyle veya böyle, dini referans alan, kendini dinle ifade eden ve şöyle veya böyle bir dinî yaşantı içinde olan bir toplumdur. Devlet, ne yaparsa yapsın, dinin kökünü tamamen kazımanın mümkün olmadığını ve fakat buna gerek de olmadığını bilmektedir. Çünkü halka, itaat kültürü en iyi yine dinle şırınga edilebilmektedir. Dolayısıyla halkın dini inanç ve pratikleri bir biçimde 'devlet işleri'ne mutlaka yansımaktadır. Süleyman Demirel gibi bir başbakan ve cumhurbaşkanının Cuma namazı kılmasıyla devlet hiçbir şey kaybetmemiş, bilakis çok şey kazanmıştır. Bu gerçeğin farkında olan Cumhuriyet kurucuları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak, hem halkın dini ihtiyaçlarına kontrollü şekilde cevap vermeyi hedeflemiş, hem de 'din işleri'ni halkın kendi insafına terk ederek, istenmeyen mecralara kayılması gibi bir riski bertaraf etmişlerdir.
Gayrı resmi bir Sünni İslam’ı temsil ettiği öne sürülen Diyanet teşkilatını örnek göstererek, ilkokuldan beri öğretilen "dinin devletten, devletin de dinden ayrışması" şeklindeki laiklik tanımını saçma bulanlara (Eser Karakaş) karşın, Diyanet'in "Büyük Atatürk'ün eşsiz bir buluşu" ve çok iyi bir model olduğunu ileri sürenler de vardır.(11)
Türkiye'nin laikliği kendine özgüdür. Diyanet teşkilatı, İmam-Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri, Kur'an kursları ve benzeri birçok resmi, yarı-resmî din eğitimi veren kurumlar ve dini hizmetler yapan vakıflar, derneklerle din Türk toplumu üzerinde oldukça etkindir. Avrupa birliği sürecinin de devletin bu dinî kurumları, kendi kontrolünden çıkartıp, tamamen özerkleştirmesi gibi bir uygulamayı getirmesi imkansız görünmektedir. Avrupa Birliği'nin de böyle bir ödev vereceğini beklememek gerekir. Bununla beraber, 'Sünni İslam'ın dışında diğer bazı dinî grupların da durumlarının 'iyileştirilmesi' gibi reformlar beklenmelidir.
Sonuç olarak şunu demek istiyoruz: Laikliğin anayasada net bir tanımının olmadığı doğrudur. Fakat bu, iç politikayla ilgili bilinçli bir tutumdur. Laikliğin felsefî ve siyasi tanımı bellidir. Laikliğin yeniden tanımının yapılmasını talep edenler, yapılacak bu tanımın en fazla, İslam'la daha bir uzlaştırılarak yapılacağını bilmek istemiyorlar. Mekke müşriklerinin Ebu Talip kanalıyla, Muhammed Mustafa(sav)e, bizim Lat, Menat, Hubel ve Uzza putlarımıza dil uzatma, biz de senin Allah’ına saygı gösterelim yollu uzlaşma teklifleri, günümüzde laiklik olarak tesmiye edilmektedir. Evet laiklik İslam'ın karşısında kesinlikle bir 'din'dir. Hem de öyle bir dindir ki, 'evrenin hareket ettiricisi' olarak 'saygı' duysa bile, Allah'ın fiillerini, O'nun indirdiklerini, O'nun vaz ettiği hayat düzenini kesinlikle beğenmemekte, bunun yerine, kendisi hayat tarzı belirlemekte, bu hayat tarzı yerine, Allah'ın hayat tarzını önerenleri de mürteci saymaktadır. Eğer laiklik bir 'din' değilse, o halde, Muhammed (sav)in, kendisini ayrıştırdığı, kendileriyle baş başa bıraktığı Mekkeliler'in dinleri de din olmamak gerekir.
Laiklik, yeryüzünde Allah'ın inzal ettiklerinin egemen olmasını kesin bir dille reddettiğine göre, İslam'ın 'zulüm' olarak tanımladığı her türlü cürmü, her türlü laiklik tanımına dayandırmak olasıdır.
Müslüman bir zihin, laikliğin yeni yapılacak bir tanımından hiçbir şekilde medet beklememelidir. Bu, laiklikle ilgili hayat-memat kaygısı olanların bir iç meselesidir. Laiklik yetmiş türlü 'yeniden' tarif edilse, bunlardan hiçbirinde, Allah'ın Rabbül âlemîn, Muhammed'in Rasûlullah, Kur'an'ın ise insanlığın hayatını tanzim etmek üzere Allah'ın inzal ettiği vahiy kitabı olduğunun tasdîki yer almayacaktır. Hepsinde de bilinçli ve kararlı bir biçimde bunların küfrü âmir hüküm olacaktır. Müslümanın meselesi ise, yine uzlaşmacıların laikliğin ve 'din ve vicdan hürriyeti' adını verdikleri mevhum kavramın referansı olarak yorumladıkları Kafirûn suresini hakkıyla okumak, hakkıyla iman etmek ve üzerine gelen her türlü seküler salvoyu bu surenin, hiçbir silahta mevcut olmayan gücü ile def etmek olmalıdır.


Dipnotlar
(1) Baskın Oran, Neşe Düzel'le Röportaj, Radikal, 02.10.2006.
(2) Şahin Alpay, Laiklik Uygulamaları Niçin Tartışılıyor?, Zaman, 03.10.2006.
(3) Şahin Alpay, Laiklik Uygulamaları Niçin Tartışılıyor?, Zaman, 03.10.2006.
(4) İsmail Küçükkaya, Laiklik Tanımı, Akşam, 14.09.2006.
(5) Arif Çevikel, Laiklik Neden Tarif Edilemez?, Anadolu'da Vakit, 11.09.2006.
(6) AİHM'nin Bir Gözü Kapalı, Yeni Şafak, 18.10.2006.
(7) Ünver Günay-Harun Güngör-A.Vehbi Ecer, Laiklik, Din ve Türkiye, Ank-1997, s. 8.
(8) İhsan Toker, İslam ve Laiklik, İslami Araştırmalar Dergisi, VIII/3-4, 1995.
(9) Mustafa Erdoğan, Sekülerizm, Laiklik ve Din, İslami Araştırmalar, VIII/3-4, 1995.
(10) Murat Yetkin, İşte Resmi Tarih, İşte Laiklik Tanımı, Radikal, 08.10.2006.
(11) İsmail Küçükkaya, Laiklik Tanımı, Akşam, 14.09.2006.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...