|

Asker
ve Siyasetçi
Ergun Babahan/ 18.10.2006/ Sabah
"Asker
sınıfı kendini toplumun bir ifadesi olarak görmüştür. Meşrutiyet subayı
orduyu yalnızca Osmanlı devletinin kilit siyasal kurumu olarak görmüyor,
varisi olduğu siyasal erki, öncelikleri ve ayrıcalıkları sahiplenerek
koruyan, kendine özgü ayrı bir siyasal kimliğe sahip, kutsal ve
dokunulmaz bir kurum olarak kabul ediyordu.
Ne zaman ki farklı örgütler ya da gruplar devleti subay sınıfının
pençesinden çekip alacak siyasal bir güç edinmeye kalkışmış ya da bunu
başarmışsa, subaylar üstünlüklerini yeniden kurmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisi ve dağılması ve arkasından geriye
kalan yaşamsal topraklarının işgal edilmesi, toplumsal kurumları yabancı
denetim altına sokmuştur.
Subay sınıfı, yabancı varlığını üstünlüğünün erimesinin esas nedeni
olarak algılayınca, üniformalarından aldıklarına inandıkları
kurtarıcılık vasıfları nedeniyle Türk ulusunun kaderiyle kendilerini
iyice özdeşleştirdiler.
Bu yüzden iddia ediyorum ki, neredeyse sürekli iç karışıklıkların ve dış
çatışmaların yaşandığı bir dönemde, kaos içinde düzenin yeniden
kurulabilmesi amacıyla çekirdek örgütlenmesi için birincil ve
yönlendirici kuvvet orduydu. Gerek 1909'da, gerekse 1919'da askerler
eylemlerini bu gerekçeyle meşrulaştırmış, böylesi durumlarda gelecekteki
seçenekleri mümkün kılabilecek tek seçeneğin ordu olduğunu ileri
sürmüşlerdir."
Naim Tufan "Jön Türklerin Yükselişi" adlı kitabında Meşrutiyet'ten bu
yana ordunun siyasetteki rolünü bu şekilde değerlendiriyor.
Gerçekten de ordu o tarihten bu yana, o dönemde meşrutiyeti, Cumhuriyet
döneminde de sınırlarını kendilerinin belirledikleri demokratik bir
rejimi sürdürüp korumayı amaçlamıştır.
Şimdi gerek AB yolunda atılan adımlar, gerekse iktidardaki partinin
yapısı orduyu açıkça rahatsız etmektedir.
Ancak bu rahatsızlık Mehmet Ağar örneğinde olduğu gibi, iktidarla
sınırlı kalmamaktadır. Ordu, muhalefetin siyaset alanının sınırlarını da
belirleme çabası içindedir.
Türkiye'nin sivil siyasete soyunan liderleri de ordunun bu rolünü
içselleştirmiştir açıkçası.
O yüzden Demirel ve İnönü Kürt realitesini tanımakla kalmış, Yılmaz "AB
yolu Diyarbakır'dan geçer" dedikten sonra bir daha sesini çıkarmamış,
Çiller İspanya yolunda Bask modelinden söz edip sonra sözünü geri almış,
Erdoğan ise Kürt Sorunu dedikten sonra bir daha sorun kelimesini ağzına
almaktan çekinmiştir.
Ama Türkiye'nin geldiği noktada bu durum 10 yıl öncesinden çok farklıdır.
Askerin siyasetteki rolü toplumun önemli bir kesiminde rahatsızlık
yaratabiliyor.
Bütün müdahalelerin onay mercii Washington'ın AB'yi tek hedef olarak
göstermesi, ordunun da AB hedefini bir kalemde silip atamıyor olması
oyun sahasını daraltıyor.
Bu açık komutanların balans ayarı olarak gördükleri açıklamalarla
kapatılmaya çalışılıyor.
AB'de tren kazası meydana gelmediği sürece bu gerilim ortamının böyle
süreceği anlaşılıyor. Ancak AB projesinin kazaya uğraması her şeyi sil
baştan yaptırabilir tabii. |