|

“Bize
Dokunmayan Batı Medeniyeti Bin Yıl Yaşasın”
Nuray Mert/ 12.10.2006/ Radikal
'Montesquieu'nun, Voltaire'in çocukları bunu nasıl yapar?'mış.
'Fransızlar Voltaire'in, Türkler Mevlana'nın çocukları' kafasında olan
'çiçek çocukları'nın dünyada olan biteni kavrama imkânı yok. Dahası, bu
bakış aslında naif ve masum da değil.
Voltaire ve Montesquieu gibi Aydınlanma filozoflarının aynı zamanda
oryantalist bakışın temsilcileri olması ve iyi örnek olmadıkları
meselesini bir yana bırakalım. Ne Fransa, ne genelde Batı medeniyeti,
özgürlükçü düşünceden ibaret, ne de Osmanlı dönemi baştan aşağı tarihin
pespembe bir sayfası. Batı medeniyeti özgürlükçü düşüncenin olduğu
kadar, sömürgeciliğin, katliamların, kanlı hesaplaşmaların ürünü. Benzer
bir şekilde, Osmanlı tarihi, hem büyük bir kültür ve medeniyetin ama
aynı zamanda baskının, zulmün tarihi. İnsanlık tarihinin iki yüzü var,
bunlardan birini inkâr ederek kimsenin kimseye söyleyecek fazla şeyi
yok. İnsanlık tarihini ancak, tarihin bu iki yüzünü birlikte görenler
sorgulayabilir, o veya bu millet, mezhep, grup mensupları değil.
Fransa'nın, Ermeni soykırımını inkâr edenleri cezalandırmayı öngören ve
bugün meclise sunacağı yasa tasarısından söz ediyorum. Bu Fransızlar,
Türkler ve Ermeniler arası bir hesaplaşma değil. Fransa'nın AB içindeki
iktidar mücadelesiyle, Batı emperyalizminin kendi içindeki iktidar
mücadeleleri ve tüm dünyada giriştiği yeni kuşatma harekâtıyla ilgili
bir mesele. Ve nihayet, Batı'nın zenginler kulübüne arka kapıdan girmeye
çalışan bir bölge gücü olan Türkiye ile ilişkilerine dair bir mesele. Ne
aklı, ne akıl tutulması? Akıl tutulması, bunlardan habersiz olmak veya
habersiz görünmeye çalışmak.
Bakın,
Lübnan Ermenileri, Türklerin BM gücüne asker göndermesine karşı
çıktılar, Fransa onları dinledi mi? AB içindeki iç cepheleşmeler, AB'nin
İsrail'i kınaması yönünde bir tartışma ve sonuç yarattı mı? Yani bu bir
Ermeni muhabbeti veya 'AB'nin yaramaz çocuğu Fransa'nın bir çılgınlığı'
meselesi değil. Tarihte de hiç öyle olmadı. Hıristiyan bir azınlık olan
Ermeniler, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasını paylaşmaya
girişen Batılı emperyal güçlerden kapanın elinde kaldı. Misyoner
faaliyeteri ile bir kısmı mezheplerini değiştirdi, yaşadıkları toplumla
bağları koptu, milliyetçi kışkırtmalarla isyan ettikleri Osmanlı
tarafından cezalandırıldılar ve nihayetinde Birinci Dünya Savaşı'nın
kanlı hesaplaşmaları içinde canlarından, mallarından oldular,
topraklarından kovuldular. Emperyalist hesaplar, hesaplaşmalar hep
güçsüzler, onların zaafları üzerinden yürütülür. Şimdi de aynı şey
oluyor, orta güçte bir devlet, tarihi bir husumet, bir zaaf alanı
üzerinden terbiye edilmeye çalışılıyor. Türkiye, fiyatı ne olursa olsun
Batı'nın zenginler kulübünün kapısını bu kadar zorladığı sürece, ne
geçmişiyle, ne hiçbir şeyle barışması, sağlıklı bir ilişki kurması
imkânsız. Batı tarafından terslenince, Cezayir'i hatırlamak/hatırlatmak
gibi taktikler, gittiğimiz yolun ne kadar sahte, ikiyüzlülük taşlarıyla
döşendiğinin en iyi göstergesi.
Neresinden baksanız ikiyüzlülük taşan bu tartışmanın neresinden
tutacağız? 'Batı medeniyeti bu mu?' ikiyüzlü bir soru, 'Batı'ya rağmen
Batı medeniyetine sahip çıkalım' başka bir ikiyüzlülük. 'Onlar kendi
yaptığına baksın' laf değil. Bu öyle bir konu ki, 'Peki ne oldu düşünce
özgürlüğüne, bu yasa düşünce özgürlüğüne karşı değil mi?' itirazı çok
naif kalıyor. 11 Eylül'den bu yana, Batı ülkelerinde, İslamcılara
ilişkin olarak, 'düşünce özgürlüğüne kısıtlama getirilebilir mi?'
tartışılıyor. Birçok kişisel özgürlük, 'terör' gerekçesiyle kısıtlandı,
haberimiz var mı? 'Bize dokunmayan Batı medeniyeti bin yıl yaşasın'
kafası ile mi Batı'yla tartışacağız?
Dünya
yansa kendi bir avuç samanımızdan başka derdimiz olmayacak, iş bize
dönünce bozum olacağız, ne yazık ki Türkiye'nin şimdilik ufku bu kadar.
Ufku bu kadar olanın başına daha neler gelir, göreceğiz.
|