Ülkemizin önde gelen Avrupa Birliği (AB) uzmanlarından Cengiz Aktar'a
göre Türkiye'nin AB'den başka alternatifi yok. Ama Avrupalı
politikacının da kendisine 'Türkiyesiz ne yaparız' sorusunu sorması
gerek. Aktar, Türkiye'nin verebileceği en güçlü mesajın AB normlarına
uymakta göstereceği şevk ve iddia olduğunu düşünüyor.
Yaz
rehavetinin ardından eylülle birlikte 301'inci maddeden başlayarak ardı
ardına gelişen olaylar ve yapılan açıklamalarla ülke gerçekleri ile bir
kez daha yüz yüze geldik. Herkes ülkesini seviyor ve farklı yöntemlerle
onun için bir şeyler yapmaya çalışıyordu ama bir anda ortalık toz duman
oldu. Ve tüm bu tartışmaların ekseninde de Avrupa Birliği (AB) ile
ilişkilerimiz vardı. AB-Türkiye ilişkilerini 1989 yılından beri yakından
takip eden ender uzmanlardan biri olan Cengiz Aktar'la AB'den başlayarak
Fransa-Türkiye, Kıbrıs sorunu, asker sivil ilişkileri, milliyetçilik
kıskacında siyaset gibi gündemdeki konuları konuştuk.
Size
belki de binlerce kez sorulan bir soruyla başlamak istiyorum. AB üyesi
olacak mıyız? Herkesin kafasında kültür başta olmak üzere pek çok bahane
var ama diğer yandan süreç hızla ilerliyor.
Boş
bir soru değil ama bu soru neredeyse Türkiye'nin çalışmasını engelliyor.
Özellikle sokaktaki insan başından beri sorduğumuzda "Evet, AB'yi
istiyorum ama onlar bizi almaz" gibi bir önsezi içerisindeydi. Haklı
tabii. Çünkü AB'ye aday olan ülkeler içerisinde katılım tarihi olmayan,
itilip kakılan, en az katılım öncesi yardım alan, ikide bir Avusturya,
Fransa gibi AB ülkelerinin, hakkında olumsuz konuştuğu başka bir aday
yok. Dolayısıyla böyle bir engel var, doğru ama büyük resmi görmeye
çalıştığımızda bu olumsuzluğun Türkiye'nin yolunu kesmemesi gerekiyor.
Hiç kolay değil çünkü teşvik yok. Bazı ülkelerden menfi yönden tespit
var. Mesela Fransız cumhurbaşkanlığına aday olan Nicholas Sarkozy, "Siz,
ağzınızla kuş tutsanız AB üyesi olamazsınız" diyor.
Evet,
bir yazınızda Fransa ile Türkiye ilişkilerine "şizofrenik" diyorsunuz.
Bu aşk ve nefret gibi sınırlarda dolaşan ilişkinin yoluna girme umudu
var mı?
Fransızlar bu kafada giderse ben ekonomik alanda çok iyi giden
Türkiye-Fransa ilişkilerinin çok zarar göreceğini düşünüyorum. Bir
yandan Türkiye'de yatırım yapan, Türkiye'ye güvenen, Türkiye'nin ne
olduğunu anlamaya çalışan, burada oturan bir sürü Fransız var. Buna
mukabil Türkiye'yi itip-kakan, sadece bizi değil, aynı insanlar
Bulgaristan'ı da Romanya'yı da itip-kakıyor.
Bu
bakışa daha çok siyasi elitler mi sahip?
Halkta
da var. Siyasi elitler, halka ne olup bittiğini anlatacaklarına yine
halkın Türkiye konusundaki klişelerini doğruymuş gibi kabullenip ucuz
popülizm yapıyorlar. Fransa ile olan ilişkilerimizde yapısal sorunlar
var. Çünkü iki ülke aslında o kadar çok birbirine benziyor ki. İdari
sistem, jakoben ordu, tarım toplumu oluşu ve tabii ki laiklik. İngiliz
sekülerizmi değil de devleti dine karşı koruma ilkesi uygulayan Fransız
laikliği. Tüm bunlar bize Fransa'dan ithal. Ve Türkiye belki Fransa'nın
aksine bu konuda özellikle AKP hükümeti ile birlikte yol almaya çalışan,
laikliğin daha çağdaş bir tanımını yapmaya çalışan bir ülke. Bu,
Fransızlara çok batıyor, rahatsız ediyor.
Bir de
-tabii daha amiyane- Fransızlar Türkiye'yi bildiğini zannediyor ama
bilmiyor. Ha biz Fransızları biliyor muyuz, biz de bilmiyoruz tabii.
Böyle karşılıklı bir iletişimsizlik, cehalet hüküm sürüyor. Mesela
Fransa'da Türkiye hakkında iki tane atıp tutan adam eski Cumhurbaşkanı
Valery Giscard d'estang ve yeni aday Sarkozy de Türkiye'ye hiç gelmedi.
Dolayısıyla bunlar ezberden konuşuyor. Böyle bir şey olabilir mi?
Türkiye diğer gezegende bir ülke değil ki.
Bu
ayın 12'sinde Ermeni soykırımını reddetmenin cezalandırılması ile ilgili
yasa taslağı tekrar gündeme geliyor. Ve bu sefer geçebilir de. Bu,
gergin olan ilişkileri çok daha gerecek ve hatta kopma noktasına
getirecektir. Allah herkese akıl fikir versin.
Kopenhag siyasi kriterlerine uyumsuzluk yüzünden ilişkilerde bir kopma
yaşanmasını bekliyor musunuz?
Valla,
muhtemelen 8 Kasım'da çıkacak olan Avrupa Komisyonu'nun yıllık ilerleme
raporunda, -ki üstünde durulması gereken de o zaten- "Türkiye siyasi
kriteri yeterince yerine getiriyor" ifadesi kullanılacak. Bunun bir
anlamı var. Bu, müzakerelere yeni başlayan ülkeler için kullanılan bir
ifade. Yani bu, bir yıl boyunca siyasi kriterde hiçbir inkişaf olmadı
demek. Bu, iyi bir şey değil ama bundan dolayı müzakereler durmaz.
AB,
Kıbrıs konusunda çözümü unutmuşa benzer. Sadece limanlar meselesi varmış
gibi davranıyor. Çözümün otomatik olacağını varsayıyor olabilirler mi?
İş
tıkanmış durumda, her iki taraf da birbirinden taviz istiyor. Burada
Türk tarafı yalnız değil, Kıbrıs tarafı da aynı şeyleri istiyor. Avrupa
Birliği de Kıbrıs Cumhuriyeti'nin rehinesi durumunda ve katiyen 26 Nisan
2004'te "kuzey"in üzerindeki ekonomik izolasyonları kaldırmak üzere
attığı adımı teyit etmiyor. Burada bir zıtlaşma var. Sorun herhalde
geçiştirilecek ve Türkiye'nin Gümrük Birliği'nin ek protokolünü
onaylayıp uygulamamasından dolayı Kıbrıs Cumhuriyeti'ni engellemek
amacıyla gümrük birliğini birebir ilgilendiren müzakere başlıkları
açılmayacak. Şimdilik ortalıktaki en olası çözüm bu.
Babacan'ın Brüksel'e yeterince gitmediği, AB ülkeleri ile temasta
bulunmadığı söyleniyor. Diğer aday ülkelerin durumu nasıldı? Daha mı çok
temas olurdu?
Çok
sıkı fıkı ilişkiler olurdu. 2004'te üye olan 10 ülke 2007'nin başında
üye olacak olan Romanya, Bulgaristan ve bizimle birlikte müzakere eden
Hırvatistan'ın bütün ekipleri resmen Brüksel'e kamp kurmuşlardı. Bir
kere asıl işleriydi. Halbuki bizim başmüzakerecinin tali işi müzakere.
Dolayısıyla Türkiye'nin Avrupa'da görünür olmadığını söylemek abartı
olmayacak.
Hırvatistan'ın başmüzakerecisi Drobniyak zaten yıllardır bu işi yapan
bir adam. Daha önce Hırvatistan'ın Brüksel'deki AB kurumları nezdindeki
temsilcisiydi. Zaten devamlı orada oturuyor ve başka bir iş yapmıyor. AB
komisyon yetkilileri, "Bunun suratını görmekten bıktık, sizinkinin de
suratını unuttuk" diyorlar. Dolayısıyla çok büyük bir üslup ve çalışma
adabı farkı var. Bir de yumurta kapıya dayanınca Avrupa'ya gitmekle
olmuyor bu işler. AB ülkeleri ile arkadaşlık ilişkileri kurması lazım bu
işi yapan bu seviyedeki bir insanın.
İlerleme Raporu'nda 301. madde de gündeme gelecek, 301 değişmeden
üyelik mümkün mü?
Çok
revaçta bir madde ama 301, siyasi kriterler bölümünde sayılacak dünya
kadar eksiklikten sadece biri. Anti-terör yasasından da Alevilerin,
Romanların durumundan da söz edilecek. "Bunu değiştirin ya da adam edin"
diyecekler. Zaten onu Türkiye'deki demokratlar ve liberaller de
söylüyor.
AB'nin eleştirdiği bir başka alan da asker-sivil ilişkileri. Sizce
hafta başında yapılan açıklamalar Türkiye'nin üyelik perspektifini
etkiler mi?
Bu,
yapısal bir konu. Aşağı yukarı Türkiye ile ilgili 1998'den beri
yayımlanan bütün ilerleme raporlarında var. Bu sefer de girecektir.
Avrupa Birliği'nde siyasete karışan ordu yok. Çünkü AB kuruluş
felsefesi, bunu engellemek üzere var. Avrupa, 1945'te AB'yi kurmaya
başladığında "Biz nasıl bu kıtada bir daha savaşmayız" sorusundan yola
çıkarak çareler arıyor ve AB kuruluyor. Burada temel bir anlayış farkı
var.
AB
üyesi ülkeler, Türkiye'deki işleyişi Türkiye'de ordunun özel yerinden
dolayı siyasete karışıyor olmasını katiyen anlamaz. Biz ne yaparsak
yapalım, istediğimiz brifingi verelim, "Etrafımız düşman dolu" diyelim,
bu gerekçeleri anlamaları mümkün değil. TSK'nın rejimin güvencesi olduğu
yaklaşımı maalesef AB normları, standartları, felsefesi ve işleyişiyle
hiç uygun bir yaklaşım değil. Bunun ara yolu yok. Bunu herkesin
anlamasında yarar var. Hem Avrupa Birliği üyesi olmak istemek -ki
generallerin aşağı yukarı hepsi bunu söylüyor- hem de onların tahayyül
ettiği şekilde ve kendi rollerinin hiç değişmeden eskiden olduğu gibi
devam edeceği bir AB üyeliği mümkün değil.
Hem
sağda hem solda milliyetçi söylemin alevlenmesinin -ki bu içe kapanmayı
getiriyor- AB sürecine olumsuz katkısı olacak mı?
Ben
buna gönülsüzler koalisyonu diyorum. Yani hem Türkiye'de hem Avrupa
Birliği'nde Türkiye'nin AB ile bütünleşmesini istemeyenler var. Bunlar
sanki telefonlaşarak çalışıyorlar. Birinin yaptığı öbürünün ekmeğine yağ
sürüyor. Bu olumsuzluk girdabı ülkeyi aşağı doğru çekiyor.
Ayrıca
burada Avrupa Birliği de yok. AB Türkiye'de gözle görülür değil.
Ankara'da bir tane büro var. Kalabalıklar ama kalabalık olmaları da
normal, koskoca Türkiye'yi bir tek bürodan gözlemlemek tabii ki
yetmiyor. Yerel büroları yok. Karşılıklı gönülsüzlükle bu iş böyle
inceldiği yerden kopsun mantığı ile gidiyor.
Çare
var mı, ne yapmalıyız?
Umarım
hem Avrupa Birliği hem Türkiye tarafında bir toparlanma olur. Çünkü
Türkiye'nin AB ile bütünleşmesi bütün tarafların, bölgenin hatta
dünyanın kazanacağı bir gelişme olacaktır. Türkiye'nin AB ile
bütünleşmemesi de tam tersine herkesin kaybedeceği bir sonuç olacaktır.
AP
raporu gayri ciddi bir havada
Avrupa
Parlamentosu Raporu'nun içinde hepimizin bildiği pek çok eksikler var.
Ama bunun yanında o kadar aşırı talepler var ki, ilk bölümde saydığı
eksiklerin değerini azaltıp rapora gayri ciddi bir hava veriyor. Bunu
zaten sadece ben değil Avrupa Parlamentosu'ndaki liberaller ve yeşiller
de söylüyor. Her ne kadar raporları bağlayıcı değilse de AP, Avrupa
kamuoyunun bir nevi sözcüsü konumunda. Türkiye inşallah günün birinde
hazır olduğunda katılım anlaşmasını onaylayacak kurumlardan bir tanesi.
Aday ülkelerin hazırlık dönemlerinde çok işe yarayabilecek bir kurum ama
sanki Türkiye'nin AB'ye üye olmaması için çalışan bir kurum görüntüsünü
veriyor. Bu da Türkiye'de AB'ye girmek istemeyenlerin değirmenine su
taşıyor.
Türkiye'nin gidecek başka yeri yok
Valla
Türkiye'nin başka gidecek yeri, başka yarını ve alternatifi yok.
Türkiye'de bunu pek çok söyleyen insan var ama Avrupa'da "Biz Türkiyesiz
ne yaparız" diye soran politikacı yok. Bu resmi görebilen Avrupalı
devlet adamı üç beş tane var. İnsanların kafasında şablonlar var. İslam
korkusu var. Sokaktaki basit Avrupalı insanın kafasında "İslam tehlikeli
bir dindir, Türkiye İslam ülkesidir, dolayısıyla Türkiye tehlikelidir"
gibi düz mantığı var. Türkiye'nin verebileceği en güçlü mesaj, Avrupa
Birliği normlarına uymakta göstereceği şevk ve iddia olacaktır. Türkiye
dört dörtlük hazırlandığında her şeye rağmen Avrupalı siyasetçi "Bunlar
ciddi, dışlamamız mümkün değildir" diye düşünmek zorunda kalacaktır.
AB
üyesi olmasak da kültür başkenti olduk
AB
üyesi olmayıp da en önemli kenti, Avrupa'nın kültür başkenti olacak bir
Türkiye bu işten çok faydalanacak. Avrupalılar da faydalanacak. Çünkü
İstanbul'un Avrupa Birliği'nden önce bir Avrupa Birliği olan Osmanlı
İmparatorluğu'nun başkenti olduğunu anlayacaklar, biz anlatabilirsek.
Yasa tasarımız hazırlandı, Başbakanlık Müsteşarlığı'nda. 13 Kasım'da da
25 ülkenin kültür bakanları son imzayı atacaklar ve düğmeye basacağız.
Kültür Bakanlığı bize Atlas Pasajı'ndaki yerini verdi, bayrağımızı oraya
astık. Diğer teknik çalışmalar son hızıyla sürüyor. Bu tabii sadece dar
bir ekibin değil tüm İstanbulluların işi. Belki Türkiye'yi Avrupa
Birliği üyesi yapamadık daha ama İstanbul'u Avrupa kültür başkenti
yapacağız inşallah...
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER'DE GÖREV ALDI
1955
doğumlu Cengiz Aktar, Galatasaray Lisesi'nin ardından Sorbonne
Üniversitesi'ni bitirdi. Ardından aynı üniversitede doktora yaptı.
1989-1994 yılları arasında Birleşmiş Milletler'de Avrupa Birliği'nin göç
ve iltica politikalarını araştıran hükümetler arası danışma kurulunun
ikinci başkanı olarak görev yaptı. 1994'ten itibaren beş yıl süreyle de
BM'nin Slovenya Temsilciliği'ni yönetti. Galatasaray Üniversitesi'nde
çalıştı. Halen Bahçeşehir Üniversitesi AB Merkezi Direktörlüğü görevini
sürdürüyor. Vatan, Turkish Daily News gazetelerinde köşe yazarlığı ve
Açık Radyo'da AB üzerine yorum yapıyor. "Türkiye'nin Batılılaştırılması"
(Ayrıntı, 1993), "Avrupa Yol Ayrımında Türkiye" (İletişim, 2001),
"Avrupa Okumaları" (Kanat, 2004) adlı kitapları ve "Avrupa Birliği'nin
Genişleme Süreci" (İletişim, 2002), Paris'te Lettres aux
Turco-sceptiques- "Türkiye'den Kuşku Duyanlara Mektuplar 2004" adlı iki
derlemesi var.