|

Laikliğin İrticai Yorumu
Etyen Mahçupyan/ 09.10.2006/ Zaman
Sosyal bilimciler Türkiye'de laikliğin hakemlik işlevi gören bir yönetim
ilkesinden ziyade iktidar alanını belirleyen bir siyasi süzgeç olduğunu
yıllar önce keşfettiler.
Elitist yapı kendi meşruiyetini öyle bir laiklik tanımı üzerine
oturtmaktaydı ki, sadece dindar hassasiyetleri olan vatandaşlar değil,
istenmeyen sosyal ve iktisadi gruplar da neredeyse yasal yoldan yönetim
kadrolarının dışına itilebilmekteydi. 80 darbesi sonrasında bu totaliter
anlayış kamusal alana da taşındı. Topluma hizmet veren kurumlar bu
laikliğin kıskacı altına sokuldu. Dindar oldukları varsayılanların
sokakta görünmelerinin bile laiklik açısından zaaf oluşturduğu kanaati
üzerinden bir devlet siyaseti yürütüldü.
Bugün bu totaliter söylemin taşıyıcılarından biri bizzat
Cumhurbaşkanı'nın kendisi... Laiklik uğruna temel hak ve özgürlüklerin
sınırlanabileceğini söyleyen Sezer, "dinin bireyin manevi yaşamını
aşarak toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez" demekte. Yani bu
laiklik anlayışına göre din toplumsal niteliği olmayan, kişisel
dünyalarımızda kendi kendimize yaşayacağımız bir olgu... Temel sosyoloji
bilgisinden bu denli uzak, hayali bir din algısı bize garip gelebilir.
Ama Cumhurbaşkanı, söylediği sözü anlamlı kılan bir ideolojinin içinden
bakmakta ve söz konusu bakış laikliğin üç ayağından sadece biri üzerinde
yoğunlaşan otoriter zihniyetin uzantısı. Çünkü dinin devlet işlerine
karışamaması vazgeçilmez bir unsur olsa bile; laiklik aynı anda dinsel
ve felsefi inançların kamusal alanda yaşanabilir kılınması ve devletin
farklı dini ve felsefi akımlar karşısında nötr kalmasını ifade eder.
Ülkemizdeki kadim cemaatçi çekişme ataerkil zihniyettekilerin sadece din
ve vicdan özgürlüğüne yoğunlaşmalarına neden olurken, otoriter
zihniyetteki Kemalist bakış da sadece dinin kamusal alanın dışına
itilmesini 'laiklik' saymakta.
Ne var ki laikliği tüm boyutlarıyla ve dengeli bir bütünlük olarak
kavramak ve hayata geçirmek de mümkün. Ama bu 'laikliği yeniden
tanımlayalım' demek olur ve Genelkurmay Başkanı'na kalırsa caiz değildir...
Diğer bir deyişle Genelkurmay Başkanı, Türkiye'de demokrat bir laiklik
anlayışının geçerli kılınması talebini 'irtica' olarak değerlendirirken,
gerçekte kendisinin epeyce sığ bir laiklik algılamasına sıkıştığını
göremiyor. Eğer herhangi bir kavramın gerçekten 'irticai' yorumundan söz
edeceksek, bunun toplumsal değişimi hazmetmekte zorlanan bir bakış için
kullanılması doğal olurdu. Oysa Türkiye'de resmi ideolojinin otoriter
zihniyet içinde şekillenmiş olması, her alanda otoriter bakışı 'ilericilik'
haline getirerek dünyaya adapte olamayan bir devlet sistematiği
üretmekte. Böylece topluma her bakışında çevresinde 'irtica'
algılayanların, her şeyden önce toplumun yaşamakta olduğu dinamikten ne
denli uzak kaldığını da anlamış oluyoruz. Toplumu anlamayanların o
toplumun yeni taleplerini kuşatmakta ne denli zorlanacaklarını tahmin
etmek ise hiç zor değil...
Dolayısıyla bir generalin "bu mihraklar ya ülkeyi terk edecekler ya da
Anadolu denizinde boğulacaklardır" demesine de pek şaşırmıyoruz. Ülkeyi
terk edecek olanların sayısının ne olacağı gibi mizahi kısımları bir
yana koyalım, bu cümle söz konusu otoriter zihniyetin elinde toplumsal
talepleri kuşatıp yönetecek hiçbir araç olmadığının basit bir itirafı...
Çünkü otoriter zihniyet toplumsal kimliği kendinden mülhem doğrular
üzerinden inşa ettiği için, bu hayali kimliğe oturmayan gerçek vatandaşı
da ancak ülkeden çıkartarak veya 'bir iç denizde boğarak' sorun çözmeye
çalışmakta.
Kısacası Türkiye'nin meselesi rejimin otoriter zihniyete dayanması ve
devletin bunu topluma karşı bir güç nesnesi olarak kullanmasıdır. 'İrtica'
bu düzeni ayakta tutan elverişli hayaletlerden biri sadece... |