|

Rejim
Tartışmaları
Ali Bayramoğlu/ 11.10.2006/ Yeni Şafak
Türkiye uzun yıllardır derin bir girdaba kapılmışçasına rejim
tartışmalarının içinde kavrulup gider. Kendisiyle, kendi
farklılıklarıyla, kendi tarihiyle tanışmayan, barışmayan bir toplumsal
dokunun dışa yansımasıdır aslında bu girdap.
Kendisiyle kavga eden, kendisine ait kültürel, tarihi, dini her unsuru
güne yönelik siyasi işlevlerle faydacı bir şekilde tanımlayan, böyle
yaptıkça o unsurlarla ya da o unsurlar etrafında çatışma yaşayan ve
çatışmayı siyaset olarak tanımlayan bir dokudur bu.
Bu dokunun milliyetçiliği de, solculuğu da, İslamcılığı da, liberalliği
de kendisine has olur. Malum çatışmadan, dipsiz bütünleşme krizinden,
aşırı siyasallaşmadan ve faydacılıktan beslenir.
Türkiye'nin temel sorularından birisi kendi kültürü, tarihi, toplumsal
farlılıkları ve dinamikleriyle yüzleşme sorunudur.
Bir ülkenin, bir kültürün kendisiyle konuşmasının, kendisiyle
yüzleşmesinin kimi önkoşulları vardır.
İlk ön koşul siyasi ve entelektüel açıdan üzerindeki 'kavrukluğu' bir
kenara atabilmesi, özellikle düşünceyi, düşünce faaliyetini sorgulamayı
ve korkmadan sonuna kadar gitmeyi, faydacı tutum karşıtlığı ya da
ilkesel duruşun öncüsü haline getirebilmesidir.
Düşünsel dünyamızı, fikir dünyamız nerede duruyor?
Yasaklanmak, kısıtlanmak bir yana, düşüncenin kendi dinamiğiyle sindiği,
silindiği bir evreden geçiyoruz. İktidar kavgalarının, ilkesizliği bu
denli tahrik ettiği, düşüncenin içini bu denli boşalttığı, daha da öte
ilkeler, düşünceler üzerine bu denli tahakküm kurduğu pek az dönem
olmuştur, herhalde.
Bugün ülkenin kendi sorunlarını tartışması meşru sayılmıyor.
Düşünce insanları ülkenin damardan meselelerinde siyasi ve milli faydayı
esas almaya itiliyor.
Ermeni sorununu ya da tarihi, Kürt meselesini, laikliği, tesettürü
tartışmak siyasi düzeyde, toplum nezdinde ve akademide makbul değil.
Ne var ki, özgür düşünce ve fikir üretimi, bir toplumun can damarıdır.
Dengeli ve doğal gelişmenin ana rehberidir. Serbest teşebbüs adımları ve
bireysel kararlardan siyasi kararlara, edebiyattan müziğe kadar; özgür
düşünce, yaratıcılığın onsuz olmaz atmosferini oluşturur. Yaratıcılık
ise kültürel, ekonomik ve siyasi refahın temel koşulunu...
Demokrasinin anlamı da burada gizlidir.
Zira, fikir üretimini, düşünceyi, özgür ve rekabetçi tartışma besler;
tartışmayı mümkün kılan ise demokrasidir.
Tartışmanın temel işlevi 'ötekini' dinlemek ve anlamaksa; anlamak farklı
görüşler arasında etkileşime yol açıyorsa; etkileşim de zengin ve
yaratıcı bir kimlik üretiyorsa... Bu, eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve
kuralların kendiliğinden oluşumu ve onun etrafında şekillenen bir
toplumsal mutabakat demektir, demokrat bir zihniyet demektir...
Demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen de işte bu mutabakat ve
zihniyettir...
İş kelimelere dökülünce basit görünür. Ama pek de öyle değildir.
Bu mutabakatın olmadığı, bu zihniyetin yerleşmediği diyarlarda,
demokrasi yalnızca kendi çıkarlarımız adına kullanacağımız bir silaha
dönüşür çünkü. Demokratlık, bir siyasi mücadele aracı haline, çıkar
savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik haline geliverir.
Türkiye de işte böyle bir diyardır.
Bu diyarlardan birisidir...
Oysa demokrasi ve demokratlık, bizde olanın tersine, herşeyden önce
kendini sorgulama ve mutlak kılmama çabasıdır. Ve bu çabanın ötekilerin,
bizden farklı olanların varlığıyla, talepleriyle ilişki içinde olmasıdır.
Farklı olanı anlamak böyle mümkün olur ve bu, demokratlığın ana
koşuludur. Yani farklı olanı anlamak yetmez, onunla birlikte bir şeyler
inşa etmek iradesi gerekir.
Bu nedenle, demokratın merceği topluma dönüktür; devlete, siyasi
merkezlere değil.
|