|

Nobel
Ödülü Orhan Pamuk’a Niçin Verildi?
Nobel
Edebiyat Ödülü, bu yıl ilk defa bir Türk yazara verildi. Son birkaç yıl
içinde, özellikle Türklerin Ermeni ve Kürtlere karşı uyguladığı
politikaları sert bir dille eleştirdiği için gündemde adı sıkça geçen
yazar Orhan Pamuk, bu kez Türk yazarların 'makus talihi'ni yenmeyi
başardı ve İsveç Kraliyet Akademisi'nce mükafatlandırıldı! Ödülü, kendi
durdukları yer zaviyesinden değerlendiren kesimler, genelde iki ana
gruba ayrılarak konuyu değerlendirdiler. Kimileri için, bu durumu,
konjonktürel şartları dikkate alınmadan, sadece edebi değeri açısından
değerlendirmek gerekiyordu, kimileri için ise, asıl önemli olan,
hadisenin 'siyasal' boyutuydu. Pamuk'un da dahil olduğu modern-batılı
değerleri benimseyen kesimler ilk grubu,
geleneksel-milliyetçi-muhafazakar kesimler ise ikinci grubu
oluşturuyordu. Hadisenin sağlıklı bir şekilde değerlendirmesini yapan
ise, yine çok olmadı. Biz ise, konunun 'siyasal ilkeler' açısından
değerlendirildiğinde, ödülün 'anlam ve önemi'nin gayet açık bir şekilde
algılanabileceğini düşünüyoruz.
Öncelikle şu hususun altını çizmeyi yararlı görüyoruz: ödüllendirme,
genel değer yargılarından bağımsız bir fiil olarak görülemez. Yani
siyasal, ideolojik veya toplumsal gruplar, meşru görüp yücelttikleri
değerleri, normalin ötesinde destekleyen kişi, kurum veya örgütleri
ödüllendirmek isterler. Bu, aslında, ödüllendirilecek kişinin taltif
edilmesinin yanı sıra (ve belki de aslında), yüceltilen değerlere
duyulan saygının da bir göstergesidir. Bununla birlikte, ödüllendirme,
aynı zamanda, o değerleri benimsemeyenleri (bir bakıma) te'dip etme veya
cezalandırma aracıdır. Çünkü böylece, o değerleri destekleyen kişi,
destek vermeyenlerin zararına olmak üzere, ödülü verenlerce
desteklenmekte ve ayrıcalıklı kılınmaktadır. Bu genel ilkelerden yola
çıktığımızda, her ideolojik veya siyasal grubun, kendi görüşlerini
'destekleyen' kişi ya da kurumları, değişik vesilelerle ödüllendirmek
istemesini doğal karşılamak gerekir. Laik, demokratik, modern değerleri
benimseyen kişi veya kuruluşların, aynı zihniyetin bağlılarını
ödüllendirmeleri, geleneksel, muhafazakar, milliyetçi değerleri
benimseyen kişi veya kuruluşların da, bu zihniyet sahiplerini
ödüllendirmeleri doğaldır. Fakat burada sorun, bu boyutun göz ardı
edilip, ödüllerin 'genelleştirilmesi' gayretinden çıkmaktadır. Herhangi
bir dalda ödül alan kişi, ödülü verenlerin değer yargılarından bağımsız
olarak yüceltilmekte ve ödül de bir nevi 'evrenselleştirilme'ye
çalışılmaktadır. İşte yanlışlık buradadır. Teknik alanlarda nisbeten
daha az karşılaşılan bu durumla, siyasal ve ideolojik alanlarda sıklıkla
karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni de gayet açıktır: insan, nihayetinde,
'siyasal' ve 'ideolojik' bir varlıktır; değer yargıları olmayan insan
tasavvur edilemez.
Konuya bu açıdan bakıldığında, Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'ne
layık görülmesinde şaşacak bir şey yoktur. Çünkü Pamuk, batılı değerlere
bağlı bir yazardır. Garip olan, Nobel ödülünü verecek kurulun,
yücelttikleri değerlere aykırı bir kişiyi ödüllendirmesidir ki, bunun
örneğini bulmak zordur. Pamuk, ödülün gerekçesi açıklanırken de ifade
edildiği gibi, "geleneksel olan ile modern olanı uyumlu bir şekilde
birleştirmeyi başarmış" bir yazardır. Bu tabir, Pamuk'un niçin
ödüllendirildiğini yeterince izah etmektedir. Burada, "Pamuk gibi aynı
değerleri paylaşan, örneğin bir Yaşar Kemal veya Aziz Nesin gibi isimler
niçin ödül alamadı?" sorusu sorulabilir. Bu sorunun cevabını ise,
hadisenin 'siyasal' boyutunda aramak gerekmektedir.
Bilinmelidir ki, her ideoloji veya değer yargısının mutlaka bir 'siyasal
uzanımı' vardır. Yani insanlar, sahip oldukları düşünce ve değerlerin,
son tahlilde, toplum yaşamına hakim olmasını isterler. Bu insan
tabiatında bulunan bir özelliktir. Bu nedenle, toplumların daima bir
'üst hukuku' veya 'hakim siyasi düzeni' olmuştur. Bu alan, 'hakimiyet'
alanıdır ve hakim ideolojinin egemenliği bu alanda hissedilir.
Demokrasilerde bu alana 'kayıtsız ve şartsız' olarak halk hakimdir;
teokrasilerde 'din adamları', İslami düzende ise Allah (veya O'nun
indirdiği vahiy). Batı siyasal düzeninin temelini oluşturan demokraside,
rasyonel insanın kararları, yasadır. Çoğunluk esasına göre işleyen
sistemde, bu yasalar her türlü bağın üzerindedir ve kişilerin
yaşamlarını belirler. İşte Batı insanı, rasyonalizm, hümanizm ve
sekülarizm ekseninde şekillenen bir zihniyetin sahibidir ve siyasi
düzenine de bu kavramlar yön vermektedir. Her ne kadar post-modern
dönemde bu kavramlar eski popülaritelerini yitirmişlerse de, siyasi
düzen, hala bu değerler üzerinde işlemektedir. İşte Nobel Edebiyat
Ödülü'nün verilme gerekçeleri üzerinde dururken, bu hususun mutlaka göz
önüne alınması gerekir. Bu, şu demektir: Nobel Edebiyat Ödülü, bu
kavramları benimsemeyen ve bu kavramların dünyada yaygınlaşması uğrunda
çalışmışlığını kanıtlamayan kişilere verilmez.
Nobel ödülünün Orhan Pamuk'a verilişinin gerekçelerini bu kavramlar
temelinde değerlendirdiğimizde, Pamuk'un siyasi duruşunun, alınan
kararda etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Pamuk'un sırf Nobel
ödülünü almak için "Türkler son yüzyılda 1 milyon Ermeni'yi ve 30 bin
Kürdü katletti" sözünü söylediğini ileri sürmek belki aşırılık olur,
ancak genel anlayışı ve siyasi duruşunun ödülü almasında katkısı olduğu
inkar edilemez. Ayrıca öteden beri bilinmektedir ki, Nobel kurulu gibi
evrensel ölçekte faaliyet gösteren örgütler, bu ödülleri dağıtırken,
dünyadaki siyasi konjonktürü dikkate alır ve ödüllendirmeyi buna göre
yapar. Örneğin SSCB aleyhinde bir kampanya yürütülüyorsa, bu tür
ödüller, SSCB içinde, insan hakları ve özgürlükler mücadelesi veren
Soljenitsin'e gider; eğer Kuzey Kore üzerine bir yeni siyasi politik
yaklaşım benimsenecekse, BM'nin Genel Sekreteri Güney Kore'li olur; eğer
Ortadoğu üzerine yeni bir strateji düşünülüyorsa, Nobel Ödülü bir Türk'e
verilir! Bunun örneklerini çoğaltmak mümkündür. Nitekim Pamuk'tan önce
bu ödülü alan Mısır'lı Necip Mahfuz için de bu söylediklerimiz aynen
geçerlidir. Necip Mahfuz da, Mısır'da batılı değerleri savunan bir
edebiyatçıdır ve bu konuda 'siyasi' bir duruşu da vardır. Eğer bu ödül
Mahfuz'a verilmişse, bilinmelidir ki, Batılı değerlerin savunucuları,
Mısır'daki ideolojik mücadelede, taraftarlarına destek vermek
istemişlerdir! İşte Nobel ödülünün bir Türk'e verilmesini de bu açıdan
değerlendirmek mümkündür.
Peki bu noktada ne gibi öngörülerde bulunabiliriz? Elbette ki
Ortadoğu'nun yeni dünya düzeninde artan önemine dikkat çekebiliriz.
Nitekim BOP'ta Türkiye'nin pozisyonuna dair yapılan tartışmalar bu
görüşümüzü desteklemektedir. Eğer Ortadoğu'ya yeniden çeki-düzen
verilecekse ve bunun temelini, insan hakları ve özgürlükler
oluşturacaksa, Türkiye'nin bu projede 'anlamlı' bir yeri olacağına kuşku
yoktur. Bu demek değildir ki, bir Türk yazarın Nobel ödülü alması,
Türkiye'nin yakın ve orta vadeli geleceğinin ipotek edilmesi ile eş
anlamlıdır. Hayır, bu ödülün Türkiye'ye verilmesi, batılı değerlere
bağlılığını kanıtlama çabası gösterenlere verilmiş bir açık çektir. Bu
kesimlerin, 'ağabeyleri' tarafından görüldüğü ve destekleneceği anlamına
gelmektedir. Bunun dışında, şu an için daha somut bir şey söylemek de
mümkün değildir. Fakat tabii ki bu desteği de küçümsememek gerekir.
Çünkü bundan önce bu ülkedeki batıcılara böyle bir destek verilmemiştir.
Bu desteğin bu dönemde veriliyor oluşunun elbette bir anlamı olacaktır.
Bu anlamı, AB süreciyle de izah etmek mümkündür. Aslında ödülü, bir
anlamda Türkiye'nin AB sürecinde bir biçimde 'ilerleme' kaydettiği veya
kaydetme azmi gösterdiğine yormak da mümkündür. Burada Türkiye'ye
verilen mesaj açıktır: "eğer bizim değerlerimize uyma başarısı veya bu
yönde açık bir arzu veya gayret gösterirseniz, biz de bu çabanızı zayi
etmeyiz, sizi ödüllendiririz." O yüzden, Nobel ödülünün Pamuk'a
verilmesini, Türkiye'nin (veya ülkedeki bazı kesimlerin) Avrupa
nezdindeki itibarının arttığı şeklinde yorumlamak da, 'ilerleme
süreci'nin devamı yönünde AB içinde tavır koyan kesimlerin bir manevrası
olarak değerlendirmek de mümkündür. Zira artık gayet net bir şekilde
bilinmektedir ki, Türkiye'nin AB üyeliğini gerek AB gerekse Türkiye
içinde destekleyen çevrelerle, bu sürecin akamete uğramasını isteyen
çevreler, bir 'sistem-içi' mücadele içerisindedirler ve bu çevreler,
önlerine çıkan fırsatları kendi lehlerine kullanmaktadırlar. Nobel
ödülünün Pamuk'a verilmiş olması, AB sürecini destekleyen çevrelerin
hanesine yazılmış bir olumlu not olarak görülebilir.
Bu noktada değinilmesi gereken bir başka konu da, Pamuk'un romanlarının
'edebi değeri' üzerine olmalıdır. Bizim düşüncemize göre, Nobel Edebiyat
Ödülü, 'belirli' bir edebi değeri haiz olmayan eserlere verilmez. Bu her
şeyden önce, ödülü veren kurumun kendi saygınlığıyla ilgili bir
husustur. Bu yüzden ödülü veren kurum, Pamuk'ta olsun, başka örneklerde
olsun, adayın eserlerinin 'edebi' yönden belirli bir kalitede olmasına
dikkat etmek durumundadır. Pamuk'un eserlerinin, bu açıdan bir 'değeri'
olduğu söylenebilir. Fakat tabii ki bu husus da görecelidir. Çünkü
romanın konusundan tutun, cümlelerin edebi değerine varıncaya kadar,
ödüle aday olan eserin, hakim Batılı değerlere uygunluğu esastır. Bu
yoksa, adayın ödüle layık görülme şansı çok azdır. Örneğin Radikal
İslamcı bir romancının eseri ile Salman Rüşdi'nin eseri ödüle aday
gösterilse ve 'edebi değer' açısından Radikal İslamcı romancının eseri
daha başarılı olsa, ödülü bu kişinin kazanması çok zordur. Böyle olduğu
içindir ki, bugüne kadar Nobel ödülünü, Nobel 'değerler'ine aykırı görüş
ve tavrı olan bir İslamcı alabilmiş değildir. Ödülün Jean Paul Sartre
tarafından reddedilmiş olmasını, objektif bir değerlendirme sonucu
ödüllendirmenin yapıldığına delil göstermek ise, inandırıcı değildir.
Çünkü Sartre da, son tahlilde, temel Batılı değerlere bağlılığını
kanıtlamış bir isimdir, sadece yönelimi ve duruşu açısından farklılığı
vardır.
Son olarak, Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal gibi isimlerin bugüne kadar
ödüllendirilmemiş olmasını, biraz da bu tür isimlerin görüş ve duruşları
açısından 'sorunlu' addedilmesiyle açıklayabiliriz. Çünkü Batı 'haşarı'
çocuğundan çok, 'uslu' çocuğunu sever. Marksizm, Ateizm, Etnik
Milliyetçilik vs. de Batı'nın 'çocukları'dır ancak sekülarizm ve
liberalizm gibi 'has oğlan'lar arasında değildirler. Bu yüzden, has
oğlan dururken, haşarı çocuk (istisnai durumlar hariç) tercih edilmez.
Fakat bu çocuklar da yeri ve zamanı geldiğinde işe yaramaktadırlar.
Örneğin Marksizmin veya etnik milliyetçiliğin İslam dünyasında böylesi
bir işlev gördüğüne kuşku yoktur. Bununla birlikte, küresel politika,
bir takım 'idealize edilmiş' değerlere dayandığı için, haşarı çocukların
ödüllendirilmeleri de ancak istisnai olabilir. İşte Türkiye'de,
kendilerini modernizasyon sürecinin çocukları olarak gören bazı
isimlere, bu tür uluslararası ödüllerin 'ihsan edilmemesi'nin nedeni
budur. |