Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 335 | Kasım  2006

                   

 

 


Nobel Ödülü Orhan Pamuk’a Niçin Verildi?

Nobel Edebiyat Ödülü, bu yıl ilk defa bir Türk yazara verildi. Son birkaç yıl içinde, özellikle Türklerin Ermeni ve Kürtlere karşı uyguladığı politikaları sert bir dille eleştirdiği için gündemde adı sıkça geçen yazar Orhan Pamuk, bu kez Türk yazarların 'makus talihi'ni yenmeyi başardı ve İsveç Kraliyet Akademisi'nce mükafatlandırıldı! Ödülü, kendi durdukları yer zaviyesinden değerlendiren kesimler, genelde iki ana gruba ayrılarak konuyu değerlendirdiler. Kimileri için, bu durumu, konjonktürel şartları dikkate alınmadan, sadece edebi değeri açısından değerlendirmek gerekiyordu, kimileri için ise, asıl önemli olan, hadisenin 'siyasal' boyutuydu. Pamuk'un da dahil olduğu modern-batılı değerleri benimseyen kesimler ilk grubu, geleneksel-milliyetçi-muhafazakar kesimler ise ikinci grubu oluşturuyordu. Hadisenin sağlıklı bir şekilde değerlendirmesini yapan ise, yine çok olmadı. Biz ise, konunun 'siyasal ilkeler' açısından değerlendirildiğinde, ödülün 'anlam ve önemi'nin gayet açık bir şekilde algılanabileceğini düşünüyoruz.
Öncelikle şu hususun altını çizmeyi yararlı görüyoruz: ödüllendirme, genel değer yargılarından bağımsız bir fiil olarak görülemez. Yani siyasal, ideolojik veya toplumsal gruplar, meşru görüp yücelttikleri değerleri, normalin ötesinde destekleyen kişi, kurum veya örgütleri ödüllendirmek isterler. Bu, aslında, ödüllendirilecek kişinin taltif edilmesinin yanı sıra (ve belki de aslında), yüceltilen değerlere duyulan saygının da bir göstergesidir. Bununla birlikte, ödüllendirme, aynı zamanda, o değerleri benimsemeyenleri (bir bakıma) te'dip etme veya cezalandırma aracıdır. Çünkü böylece, o değerleri destekleyen kişi, destek vermeyenlerin zararına olmak üzere, ödülü verenlerce desteklenmekte ve ayrıcalıklı kılınmaktadır. Bu genel ilkelerden yola çıktığımızda, her ideolojik veya siyasal grubun, kendi görüşlerini 'destekleyen' kişi ya da kurumları, değişik vesilelerle ödüllendirmek istemesini doğal karşılamak gerekir. Laik, demokratik, modern değerleri benimseyen kişi veya kuruluşların, aynı zihniyetin bağlılarını ödüllendirmeleri, geleneksel, muhafazakar, milliyetçi değerleri benimseyen kişi veya kuruluşların da, bu zihniyet sahiplerini ödüllendirmeleri doğaldır. Fakat burada sorun, bu boyutun göz ardı edilip, ödüllerin 'genelleştirilmesi' gayretinden çıkmaktadır. Herhangi bir dalda ödül alan kişi, ödülü verenlerin değer yargılarından bağımsız olarak yüceltilmekte ve ödül de bir nevi 'evrenselleştirilme'ye çalışılmaktadır. İşte yanlışlık buradadır. Teknik alanlarda nisbeten daha az karşılaşılan bu durumla, siyasal ve ideolojik alanlarda sıklıkla karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni de gayet açıktır: insan, nihayetinde, 'siyasal' ve 'ideolojik' bir varlıktır; değer yargıları olmayan insan tasavvur edilemez.
Konuya bu açıdan bakıldığında, Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmesinde şaşacak bir şey yoktur. Çünkü Pamuk, batılı değerlere bağlı bir yazardır. Garip olan, Nobel ödülünü verecek kurulun, yücelttikleri değerlere aykırı bir kişiyi ödüllendirmesidir ki, bunun örneğini bulmak zordur. Pamuk, ödülün gerekçesi açıklanırken de ifade edildiği gibi, "geleneksel olan ile modern olanı uyumlu bir şekilde birleştirmeyi başarmış" bir yazardır. Bu tabir, Pamuk'un niçin ödüllendirildiğini yeterince izah etmektedir. Burada, "Pamuk gibi aynı değerleri paylaşan, örneğin bir Yaşar Kemal veya Aziz Nesin gibi isimler niçin ödül alamadı?" sorusu sorulabilir. Bu sorunun cevabını ise, hadisenin 'siyasal' boyutunda aramak gerekmektedir.
Bilinmelidir ki, her ideoloji veya değer yargısının mutlaka bir 'siyasal uzanımı' vardır. Yani insanlar, sahip oldukları düşünce ve değerlerin, son tahlilde, toplum yaşamına hakim olmasını isterler. Bu insan tabiatında bulunan bir özelliktir. Bu nedenle, toplumların daima bir 'üst hukuku' veya 'hakim siyasi düzeni' olmuştur. Bu alan, 'hakimiyet' alanıdır ve hakim ideolojinin egemenliği bu alanda hissedilir. Demokrasilerde bu alana 'kayıtsız ve şartsız' olarak halk hakimdir; teokrasilerde 'din adamları', İslami düzende ise Allah (veya O'nun indirdiği vahiy). Batı siyasal düzeninin temelini oluşturan demokraside, rasyonel insanın kararları, yasadır. Çoğunluk esasına göre işleyen sistemde, bu yasalar her türlü bağın üzerindedir ve kişilerin yaşamlarını belirler. İşte Batı insanı, rasyonalizm, hümanizm ve sekülarizm ekseninde şekillenen bir zihniyetin sahibidir ve siyasi düzenine de bu kavramlar yön vermektedir. Her ne kadar post-modern dönemde bu kavramlar eski popülaritelerini yitirmişlerse de, siyasi düzen, hala bu değerler üzerinde işlemektedir. İşte Nobel Edebiyat Ödülü'nün verilme gerekçeleri üzerinde dururken, bu hususun mutlaka göz önüne alınması gerekir. Bu, şu demektir: Nobel Edebiyat Ödülü, bu kavramları benimsemeyen ve bu kavramların dünyada yaygınlaşması uğrunda çalışmışlığını kanıtlamayan kişilere verilmez.
Nobel ödülünün Orhan Pamuk'a verilişinin gerekçelerini bu kavramlar temelinde değerlendirdiğimizde, Pamuk'un siyasi duruşunun, alınan kararda etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Pamuk'un sırf Nobel ödülünü almak için "Türkler son yüzyılda 1 milyon Ermeni'yi ve 30 bin Kürdü katletti" sözünü söylediğini ileri sürmek belki aşırılık olur, ancak genel anlayışı ve siyasi duruşunun ödülü almasında katkısı olduğu inkar edilemez. Ayrıca öteden beri bilinmektedir ki, Nobel kurulu gibi evrensel ölçekte faaliyet gösteren örgütler, bu ödülleri dağıtırken, dünyadaki siyasi konjonktürü dikkate alır ve ödüllendirmeyi buna göre yapar. Örneğin SSCB aleyhinde bir kampanya yürütülüyorsa, bu tür ödüller, SSCB içinde, insan hakları ve özgürlükler mücadelesi veren Soljenitsin'e gider; eğer Kuzey Kore üzerine bir yeni siyasi politik yaklaşım benimsenecekse, BM'nin Genel Sekreteri Güney Kore'li olur; eğer Ortadoğu üzerine yeni bir strateji düşünülüyorsa, Nobel Ödülü bir Türk'e verilir! Bunun örneklerini çoğaltmak mümkündür. Nitekim Pamuk'tan önce bu ödülü alan Mısır'lı Necip Mahfuz için de bu söylediklerimiz aynen geçerlidir. Necip Mahfuz da, Mısır'da batılı değerleri savunan bir edebiyatçıdır ve bu konuda 'siyasi' bir duruşu da vardır. Eğer bu ödül Mahfuz'a verilmişse, bilinmelidir ki, Batılı değerlerin savunucuları, Mısır'daki ideolojik mücadelede, taraftarlarına destek vermek istemişlerdir! İşte Nobel ödülünün bir Türk'e verilmesini de bu açıdan değerlendirmek mümkündür.
Peki bu noktada ne gibi öngörülerde bulunabiliriz? Elbette ki Ortadoğu'nun yeni dünya düzeninde artan önemine dikkat çekebiliriz. Nitekim BOP'ta Türkiye'nin pozisyonuna dair yapılan tartışmalar bu görüşümüzü desteklemektedir. Eğer Ortadoğu'ya yeniden çeki-düzen verilecekse ve bunun temelini, insan hakları ve özgürlükler oluşturacaksa, Türkiye'nin bu projede 'anlamlı' bir yeri olacağına kuşku yoktur. Bu demek değildir ki, bir Türk yazarın Nobel ödülü alması, Türkiye'nin yakın ve orta vadeli geleceğinin ipotek edilmesi ile eş anlamlıdır. Hayır, bu ödülün Türkiye'ye verilmesi, batılı değerlere bağlılığını kanıtlama çabası gösterenlere verilmiş bir açık çektir. Bu kesimlerin, 'ağabeyleri' tarafından görüldüğü ve destekleneceği anlamına gelmektedir. Bunun dışında, şu an için daha somut bir şey söylemek de mümkün değildir. Fakat tabii ki bu desteği de küçümsememek gerekir. Çünkü bundan önce bu ülkedeki batıcılara böyle bir destek verilmemiştir. Bu desteğin bu dönemde veriliyor oluşunun elbette bir anlamı olacaktır.
Bu anlamı, AB süreciyle de izah etmek mümkündür. Aslında ödülü, bir anlamda Türkiye'nin AB sürecinde bir biçimde 'ilerleme' kaydettiği veya kaydetme azmi gösterdiğine yormak da mümkündür. Burada Türkiye'ye verilen mesaj açıktır: "eğer bizim değerlerimize uyma başarısı veya bu yönde açık bir arzu veya gayret gösterirseniz, biz de bu çabanızı zayi etmeyiz, sizi ödüllendiririz." O yüzden, Nobel ödülünün Pamuk'a verilmesini, Türkiye'nin (veya ülkedeki bazı kesimlerin) Avrupa nezdindeki itibarının arttığı şeklinde yorumlamak da, 'ilerleme süreci'nin devamı yönünde AB içinde tavır koyan kesimlerin bir manevrası olarak değerlendirmek de mümkündür. Zira artık gayet net bir şekilde bilinmektedir ki, Türkiye'nin AB üyeliğini gerek AB gerekse Türkiye içinde destekleyen çevrelerle, bu sürecin akamete uğramasını isteyen çevreler, bir 'sistem-içi' mücadele içerisindedirler ve bu çevreler, önlerine çıkan fırsatları kendi lehlerine kullanmaktadırlar. Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş olması, AB sürecini destekleyen çevrelerin hanesine yazılmış bir olumlu not olarak görülebilir.
Bu noktada değinilmesi gereken bir başka konu da, Pamuk'un romanlarının 'edebi değeri' üzerine olmalıdır. Bizim düşüncemize göre, Nobel Edebiyat Ödülü, 'belirli' bir edebi değeri haiz olmayan eserlere verilmez. Bu her şeyden önce, ödülü veren kurumun kendi saygınlığıyla ilgili bir husustur. Bu yüzden ödülü veren kurum, Pamuk'ta olsun, başka örneklerde olsun, adayın eserlerinin 'edebi' yönden belirli bir kalitede olmasına dikkat etmek durumundadır. Pamuk'un eserlerinin, bu açıdan bir 'değeri' olduğu söylenebilir. Fakat tabii ki bu husus da görecelidir. Çünkü romanın konusundan tutun, cümlelerin edebi değerine varıncaya kadar, ödüle aday olan eserin, hakim Batılı değerlere uygunluğu esastır. Bu yoksa, adayın ödüle layık görülme şansı çok azdır. Örneğin Radikal İslamcı bir romancının eseri ile Salman Rüşdi'nin eseri ödüle aday gösterilse ve 'edebi değer' açısından Radikal İslamcı romancının eseri daha başarılı olsa, ödülü bu kişinin kazanması çok zordur. Böyle olduğu içindir ki, bugüne kadar Nobel ödülünü, Nobel 'değerler'ine aykırı görüş ve tavrı olan bir İslamcı alabilmiş değildir. Ödülün Jean Paul Sartre tarafından reddedilmiş olmasını, objektif bir değerlendirme sonucu ödüllendirmenin yapıldığına delil göstermek ise, inandırıcı değildir. Çünkü Sartre da, son tahlilde, temel Batılı değerlere bağlılığını kanıtlamış bir isimdir, sadece yönelimi ve duruşu açısından farklılığı vardır.
Son olarak, Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal gibi isimlerin bugüne kadar ödüllendirilmemiş olmasını, biraz da bu tür isimlerin görüş ve duruşları açısından 'sorunlu' addedilmesiyle açıklayabiliriz. Çünkü Batı 'haşarı' çocuğundan çok, 'uslu' çocuğunu sever. Marksizm, Ateizm, Etnik Milliyetçilik vs. de Batı'nın 'çocukları'dır ancak sekülarizm ve liberalizm gibi 'has oğlan'lar arasında değildirler. Bu yüzden, has oğlan dururken, haşarı çocuk (istisnai durumlar hariç) tercih edilmez. Fakat bu çocuklar da yeri ve zamanı geldiğinde işe yaramaktadırlar. Örneğin Marksizmin veya etnik milliyetçiliğin İslam dünyasında böylesi bir işlev gördüğüne kuşku yoktur. Bununla birlikte, küresel politika, bir takım 'idealize edilmiş' değerlere dayandığı için, haşarı çocukların ödüllendirilmeleri de ancak istisnai olabilir. İşte Türkiye'de, kendilerini modernizasyon sürecinin çocukları olarak gören bazı isimlere, bu tür uluslararası ödüllerin 'ihsan edilmemesi'nin nedeni budur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info