|

Derin Devlet, Komplo Teorileri ve Müslümanların Duruşu
A. Burak BİRCAN
Son
dönemlerde gündemin önemli maddelerinden birini "derin devlet" kavramı
ve bu kavram kapsamında değerlendirilebilecek olaylar işgal ederken,
diğerini de bu kavram ile çok yakın anlamlarda algılanan "Komplo
Teorileri" oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti gibi Batı tarafından
kurulmuş ve/veya şekillendirilmiş bir devletle, militarist bir
ulus-devlet yapısından konjonktürel olarak demokratik cumhuriyete doğru
bir evrilmenin söz konusu olduğu bir periyotta böyle şeylerin öne
çıkmasını doğal karşılamak gerekir zaten. Aynı zamanda, şu hususun altı
da çizilmeli ki bu değişim/evrilme, her zaman olduğu gibi yine iç
dinamiklerin belirleyici olduğu bir süreçle değil, dış dinamiklerin
zorlamasıyla gerçekleşmektedir. Bu durumda değişimin amacını ve ne
getirip ne götüreceğini anlamak belirleyici bir özellik olarak
karşımızdadır. Bilindiği üzere, bu değişim sürecinin şekillenmesinde
Türkiye'nin AB'ne üyelik çabaları önemli bir yer tutmaktadır. Ancak, en
az bu kadar önemli olan bir etken de ABD'nin bu sürece destek vermesi ve
bundan hayati yararlar ummasıdır. Zira ABD ve Batı'nın bölgesel
planlarında, Türkiye Cumhuriyeti'nin "Laik-demokratik" müslüman kimliğe
sahip olması ve bu kimliğe uygun bir yeniden yapılanmanın AB
çerçevesinde garantiye alınması büyük bir önem arz etmektedir.
Dolayısıyla böyle bir kırılma noktasında, Türkiye'deki sisteme yön veren
odakların ve onların arkasındaki "derin güçler"in daha çok sahneye
çıkması ve bu güçlerin arasındaki iktidar ve çıkar kavgaları sırasında
bazı gizemli boyutların da medyaya saçılması çok da anormal gelişmeler
olarak değerlendirilmemelidir…
Öyle ki komplo teorileri içeren romanlar best-seller oluyor, şimdiye
kadar hiç görülmeyen bir üslupla "derin devlet" kavramını belirli bir
bakış açısıyla irdeleyen TV dizileri ve filmler vizyona giriyor, medyada
devletin görünmeyen çehresiyle ilgili anılar birbiri ardınca
yayınlanıyor… Askeri cuntaların başında ve en yakınında duranlar,
istihbaratçılar, derin devlet ile içli-dışlı çalışan yarı-resmi
gazeteciler/medya mensupları, özel harpçiler ve geçmişte derin devletin
sol ve sağ kanatlarında belirli misyonlar yüklenen sözde kahramanlar…
devleti ve derinini kendi anlayışlarına ve çakırlarına uygun bir biçimde
ortaya koymaya ya da kamufle etmeye gayret ediyorlar. En önemlisi de,
etrafımızda yaşanan savaşlar, cinayetler, en iğrenç işkenceler, sömürü,
kısacası zulmün her türlüsü bölge insanının bu tür konulara ve olaylara
ilgisini giderek artırıyor olması. Buna karşın, geçmişte bu tür gündemi
ideolojik nedenlerle öne çıkarmakta yarar uman bir kısım sol çevreler,
nedense şimdilerde konunun özüne değinmekten özenle kaçınmaktadırlar. Bu
ahlaki olmayan yaklaşım, bir yandan onların çıkarları için yararlı
gördükleri derin çevrelerin deşifre olmamasını sağlarken, diğer yandan
da yüzeysel bir yaklaşım ile bu kapsamdaki tüm olumsuzlukları
ülkücü-milliyetçi kanada yıkmalarına imkan tanımaktadır. Susurluk
skandalıyla yoğunlaşarak devam eden bu tavır, hala Türkiye'nin güçlü
derin odağına yaslanarak devam etmekte, değişen konjonktüre rağmen
ezberlerini bozmamaya özen göstermektedir malum çevreler…
Bu çerçevede, derin güçler denildiğinde genel anlamıyla global sistemi
idare eden/kontrolü altında bulunduran görünen güçlerin görünmeyen
boyutları ifade edilirken, devletler bazında ise, çoğu zaman global
sistemin bir uzantısı olan devletlerin organizasyonu içinde net olarak
görülemeyen ve/veya devlet örgütlenmesinin ciddiyetine, bağımsız ve
kendi mantığı içerisinde şeffaf olup olmamasına bağlı olarak özgün bir
legaliteye sahip derin yapılanmalardır. Dolayısıyla "derin güçler" ve
"derin devlet" kavramlarını iyi anlayabilmemiz için dünya sisteminin
işleyişindeki bir temel ilkeyi dikkatlerinize sunmak zorunluluğu ortaya
çıkmaktadır…
Bilindiği gibi, uluslararası ilişkilerde devletler stratejik ve taktik
yeteneklerine göre farklı kategorilerde değerlendirilirler. Global
ilişkilerin ana çizgilerinin belirlenmesinde başat rol oynayan
devletler, bu ilişkileri belirli düzeye kadar etkileme gücüne sahip
devletler, bölgesel politikaların uygulanmasında belirli bir etkinliğe
sahip güçler/ devletler ve diğerleri… Bu temel mantık içerisinde büyük
devletler olarak anılan güçler, stratejik planlamalarında başat
gücün/güçlerin amaçlarını ve stratejilerini öncelikle dikkate almak
durumundadırlar. Bölgesel güçler ise başat güçlerin yanısıra büyük
devletlerin de parametrelerini göz önünde tutmak durumuyla karşı
karşıyadırlar. Dolayısıyla diğerleri olarak tavsif ettiğimiz güçler,
ancak büyük güçlerin çatıştığı dar alanlarda taktik esnekliğe sahip
olabilmektedirler. Ki bu tür fırsatları ciddi ve tutarlı bir
ideoloji/din altyapısıyla konjonktürden azami yararlanarak yapacakları
her türlü ataklarla taktik esnekliklerini genişletme imkanına sahip
olabileceklerdir. Ama burada belirleyici olan hususun, ideolojinin/dinin
tüm insanlığı kuşatıcı bir alternatif medeniyet projesini taşıyacak
dinamiklere ne kadar sahip olduğudur. İdeolojik olarak bu tür
yetenekleri kısıtlı olan küçük organizasyonların global sistemi kontrol
eden güç odaklarının tercihleri doğrultusunda iniş ve çıkışlar
yaşamaları ise kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çakır. Burada güç
olmanın ne anlama geldiği çok iyi kavranmalıdır. Bu iyi anlaşılamadığı
takdirde ortaya çıkan büyük beklentilerin akim kalması kaçınılmaz
olacaktır. Örneğin Türkiye gibi Batı'ya öykünen bir devletin tüm tarihi
arka-planına ve zorlayıcı medeniyet mirasına rağmen, bırakın büyük
devlet olmasını, bölgesel stratejik bir güç haline gelmesi bile
konjonktürel gelişmelere bağlıdır. Ve jeopolitik, jeostratejik ve tarihi
arkaplanları nedeniyle ancak büyük güçlerin yedeğinde bazı kazanımlar ve
taktik esneklikler elde edebilirler. Ne var ki, bu konjonktürel
kazanımlarını koruyabilmek ve daha ileriye taşıyabilmek için güçlü bir
ideolojiye ve buna bağlı bir medeniyet projesine ihtiyaçları vardır.
Aksi takdirde bazı hamasi duyguların ortaya çıkardığı büyük beklentilere
cevap verebilmeleri, dahası global sistemin işleyişini etkileyebilecek
bir güç haline gelmeleri mümkün olamayacaktır. Bu çerçevede ABD ve AB
kıskacında bir Türkiye'nin bölge insanına, hele hele Müslümanlara bir
çıkış yolu sunabilmesi bahse konu bile değildir. Şu anki yapısıyla
Türkiye, olsa olsa insanımız için Batı'nın "Truva Atı" işlevini gören
bir konuma sahip gözükmektedir.
İşte, genel hatlarıyla böyle bir dünyada global güçler, uluslararası
kurumların görünen ve görünmeyen faaliyetleriyle, çok-uluslu şirketlerin
dev ekonomik yapılarıyla, istihbarat örgütleri ve onların yerel
uzantılarıyla, en önemlisi de global sisteme yön veren güçlerle gönüllü
işbirliği içerisinde olan aristokratı-elitiyle global derin devletin
unsurları olarak yıkıcı, bölücü, sömürücü hegemonik çabalarını aralıksız
sürdürmektedirler. Dolayısıyla bu global derin güçlerin gönüllü
işbirlikçilerle ittifakı sonucunda devletlerin niteliklerine göre
değişik versiyonları olan "derin devlet"ler karşımıza çıkmaktadırlar.
Daha açık bir ifadeyle global derin güçler, diğer devletlerin içindeki
“derin” odaklarla bir şekilde ilişki kurarak, global faaliyetlerin bir
uzantısı olarak hareket etmektedirler. Yani "derin devlet" kavramının
içerisinde, büyük oranda, global güçlerin belirleyici, koordine edici
etkisi yer almaktadır. Burada devletlerin gücü, dolayısıyla dış etkiye
ne kadar açık olduğu da, derin devlet kavramındaki dış boyutun etkisini
belirleyen unsurlardır. Genelde askeri ve sivil bürokrasi başta olmak
üzere, iş çevreleri ve medya ile global güçlerin çok sıkı ilişkileri söz
konusu olmaktadır. Uluslararası terör örgütleri ve mafya da bu derin
güçlerin operasyonel enstrümanları olarak görülebilirler…
Tüm bu bilgiler ışığında Türkiye'deki "derin devlet" tartışmalarına bir
göz atmak, insanımızın konu hakkındaki yanlış bilgilendirilmesini ve
yönlendirilmesini kısmen de olsa önleyecektir. Çünkü, çok derin ve
gizemli bir atmosferde sunulan bu olgular, kamuoyunda, bir yandan
korkulan, baş edilmesi mümkün olmayan, görünmeyen güçler olarak
şekillenip umutsuzluğa çanak tutarken, diğer yandan tüm
başarısızlıkların ve ihanetlerin mazereti olarak sunularak kolaycı,
indirgemeci bir mantığa dönüşebilmektedir. Oysa konu hiç de düşünüldüğü
kadar gizemli olmadığı gibi algılanması da çok zor değildir. Nitekim
aşağıda dikkatinize sunacağımız derin devlet tanımları, algılamaları ve
değerlendirmeleri de bu görüşümüzü destekleyecektir…
"DERİN DEVLET" ALGILAMALARI:
Die Welt'ten B. Kalnoky, "Askeri-bürokratik sınıftan oluşan 'derin
devlet' kendini Atatürk'ün mirasının ve ulus-devletçi ilkelerinin
koruyucusu olarak algılıyor. 'Derin Devlet', hem bürokrasiye, hem
yargıya, hem siyasete ve idari personele sızmasıyla ve gerekli yasaların
çıkarılmasıyla işliyor" diyor.
"… Türkiye'de hukuka bağlı 'görünen' devlet'in dışında, hukuk-dışı,
'gizli' bir devletin varlığının hiç şüpheye yer bırakmayacak bir
biçimde, açıkça kabullenilmiş olmasıdır derin devlet" şeklinde
tanımlıyor Vahap Coşkun…
Prof. Ümit Özdağ ise kendisiyle Yarın Dergisi'nin yaptığı bir
röportajda, "Derin devlet, demokratik sürece, demokratik süreç içinde
ona paralel olarak beliren seçilmiş politikacıların ortaya koyduğu
devlet ve toplumla ilgili sınırlı politikalarını hedefler olarak
algılamayıp onların ötesinde, onlardan bağımsız olarak bürokratik
elitin, devlet için ve toplum için belirlediği daha uzun dönem ve
perspektifi kapsadığı, hedeflediği iddia edilen, düşünülen; seçimle
gelen demokratik elite de sanki kendi düşüncesiymiş gibi empoze edilen
temel ve uzun dönemli politikaların ürünüdür" tanımını yapıyor ve
ekliyor: “Bu çerçevede baktığımızda bir Mozambik'te, Peru'da derin
devletle karşılaşmayız ama bir ABD'de, İngiltere'de çok daha güçlü bir
derin devlet süreci karşımıza çıkar…” Yine aynı Ümit Özdağ, konuyla
ilgili bir tartışma programında, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran güç
Batı'dır. PKK'yı derin devlet kurdu. Diyarbakır'a 15 genç gönderdiler bu
iş için" diyen Abdülmelik Fırat'a verdiği cevapta da şöyle konuşuyor:
"Türkiye'de derin devlet yok. Eğer derin devlet olsaydı şu an siz benim
karşımda oturamazdınız." Devam ediyor Özdağ, "Derin devlet bir ülkenin
stratejik zekasıdır. Türkiye'nin stratejik zekası yok. Olsaydı siz
burada oturamazdınız diyorum."…
Keza Sabah Gazetesi'nden Ö. Lütfü Mete de; "Kendini devlet diye satmaya
çalışan bir takım birimler ve kurumlar vardır ama bunların bazıları
tamamen, bazıları kısmen kokuşmuş ve derin çete halini almıştır" derken
benzer bir mantıkla bu kavramı idealleştirmeye gayret ediyor. Ama
CIA'nın Türkiye'deki İstasyon Şefi'nin "Bizim çocuklar becerdi…" (M. Ali
Birand'ın 12 Eylül adlı kitabından) alıntısıyla da bir gerçeğe parmak
basmadan geçemiyor Ö. Lütfü Mete: "Derin çetelerimizin bazıları tamamen
veya kısmen yabancı gizli servislerin denetimine girmiştir. Dolayısıyla
bu topraklarda Türkiye'nin kendi derin devleti değil, başkalarının derin
devleti karanlık icraatlarını sürdürmektedir."
Benzer şekilde "Derin devlet diye bir şey yok" iddiasında bulunan
Saadettin Tantan ise, "Kontrgerilla yok mu?" diye kendisine sorulduğunda
da "TSK büyük değişim geçirmiş vaziyette…" şeklinde kaçamak cevaplar
vermeyi yeğlemektedir. "İtalya Gladio'yu temizledi. Yunanistan,
Portekiz, İspanya Cuntalarla hesaplaştı. Türkiye bunu yapamadı. Neden?"
sorusuna ise Tantan, "Yapamayışının altında yatan neden Türk sermayesi
kimlikleşememesidir. Bu nedenle ülkesini ve halkını sahiplenemiyor…"
cevabını vermektedir. Ancak, kimlikleşemeyen sadece Türk sermayesi mi?
Sanki Türk siyaseti, medyası, bürokrasisi kimliğini netleştirdi mi?
sorularına bir cevap veremiyor Tantan…
Ahmet Özcan'ın tanımı ise derin devlet kavramını idealleştiren bir
yaklaşıma sahip. "Derin devlet yaşadığımız coğrafyanın tarihsel
hegemonya biçimidir." "Derin devlet, mutlak ve kutsal hiyerarşi, merkezi
hegemonya ve statükonun değişerek devamı gibi temel özelliklerdir.
Dinler bu özelliğin dile gelmesi, konuşması ve yeniden üretilmesini
sağladıkları ölçüde 'Derin Devlet'in bileşeni olarak güçlenir ve devleti
güçlendirirler. "Derin Devlet, hegemonik özelliğiyle, yani otorite,
iktidar ve güç ilişkilerinin hemen tüm toplumsal ilişkilerde belirleyici
oluşuyla görünür. "Derin devletin ruhu tabii ki öncelikle ve asıl olarak
"Devlet" aygıtında mündemiçtir. Devlet aygıtı, temel kurumları ve
politikalarını bu ruhla teçhiz eder. Bu anlamda "reel devlet", "derin
devlet"in evidir, bedenidir, formudur. Ancak normal şartlar altında
"devlet cihazı" her devlet gibi çalışır. Büyük kriz ve bunalım
dönemlerinde ya da üstesinden gelinemeyen sorunlar karşısında "derin
devlet" açığa çıkar…
Mehmet Zahid Demirtaş ise, 'Yüzyıllık Derinlik' adlı yazısında "MİT'in
ve Derin Devlet'in içinde kavgalar çıkmasaydı haberimiz bile
olmayacaktı. Son gelişmelerde yalnızca dev bir buzdağının ucunu
görmekteyiz" tespitinde bulunurken NATO, ABD ve İsrail ile iç içe bir
derin devlet varlığından söz etmektedir.
Eski bir Savunma Bakanı ise Milliyet Gazetesi'ne verdiği röportajda,
konuyla ilgili olarak Türkiye'deki sistemin işleyişinden hareketle bazı
ipuçları vermektedir: “Türkiye'de savunma politikasını Genelkurmay ve
Dışişleri birlikte oluştururlar. Güçlü ülkelerde ise savunma ile ilgili
politikalar, harcamalar, silahların üretilmesi, seçilmesi, satın
alınmasına aralarında askeri uzmanların da bulunduğu askeri konularda
uzmanlaşmış siviller karar verir. Bunlar Bakanın da danışmanlarıdır. Ama
Türkiye'de durum farklıdır…”
Amerikan Foreign Affairs Dergisi'nde çıkan "Türk Askerinin Avrupa
Yürüyüşü" başlıklı makalede ise konuyla ilgili şu cümleler dikkat
çekmektedir: "AB'ye uyum sürecinde Türk generallerinin katlandıkları
adaptasyon fedakarlığının altında iki neden yatıyor. Birincisi,
Türkiye'nin AB üyeliğini, neredeyse bir yüzyıldır destekledikleri
modernleşme sürecinin son halkası olarak görmeleri. İkinci nedeni AB
üyeliğine giden sürecin çok uzun zamandır mücadele ettikleri İslamcılık
ve Kürt ayrılıkçılığı gibi sorunlara karşı en iyi çare olduğuna
inanmaları…" Söz konusu makalede askerlerin bazı kaygılarından da
bahsedilmektedir. Bu kaygıların en başında ise, reform sürecinde Türk
askeri liderliğinin kendi geleneksel konumundan nereye kadar
gerileyeceği, bir başka deyişle ödün vermek zorunda kalacağıdır. Zira bu
sürece ABD'nin de büyük önem atfediyor olması "Türkiye'nin özel
koşulları" gerekçesiyle direnilmesini de engellemektedir.
Sonuç olarak, uluslararası, bölgesel ve ulusal bazdaki gizli
yapılanmalar ve/veya gizli olmamakla birlikte görünürdeki misyonlarının
ötesinde görevler üstelenen legal veya illegal yapıların belirli bir
mantıkla, yüksek amaçlar uğruna yönlendirilmeleriyle derin güçler ortaya
çıkmaktadır… Yansımaları da bu gücün çapına, derinliğine misyonuna göre
farklı oluyor. Bu güçler, aslında, sanıldığı kadar gizli sayılmazlar.
Amaçları ve bu doğrultuda yaptıklarının yansımaları algılanabilir, bazen
de somut olarak görülebilir. Üstelik, tam anlamıyla olmasa da bu
güçlerle ilgili olarak zaman zaman kamuoyu bilgilendirilir. Bu iki
şekilde ortaya çıkar: 1) Kontrollü ve manipülatif amaçlı bilgilendirme,
2) Muhalif organizasyonlar tarafından deşifre amaçlı olarak yapılan
spekülatif bilgilendirme…
Bu güçlerin eylemlerinin yasallığı ulusal ve uluslararası hukuk
açısından hep tartışma konusudur. Çoğu zaman eylemlerinin (gerçek…)
failleri yakalanamazsa da verilmek istenen mesaj konunun muhataplarınca
muhakkak algılanır. Düşünsel/ideolojik-siyasi, ekonomik, kültürel
boyutlarıyla yansımalarına hayatın her alanında rastlamamız mümkündür.
Derin güçler, sık sık komplo teorilerinin aktörleri olarak sunulurlar.
Ancak bu yapılırken güçleri aşırı şekilde abartılır. Adeta her şeyi
çepeçevre kuşatan (haşa) güçler olarak algılanırlar. Bu boyutuyla, derin
güçler, psikolojik savaşın tüm tekniklerini kullanırlar. Bazen de, tam
tersine, böyle güçlerin hiç olmadığı, tamamen komplodan ibaret olduğu
iddia edilir. Bu da yanlış bir yaklaşımdır…
Bu güçler, "sistem içi" güç ve çıkar mücadelesi verenler açısından
önemli olduğu gibi "sistem dışı" bir duruş sergileyenler açısından da
bilinmesi gereken unsurlardır. Dolayısıyla kendini İslâm ile tavsif
edenler, şu hususu kesin olarak bilmelidirler ki, Allah'ın izni olmadan,
O'nun vaaz ettiği kurallar dışında hiçbir şeyin olması mümkün değildir.
Yapılması gereken, aklımızı kullanarak Allah'ın kitabını ve
peygamberlerinin uygulamalarını doğru kavrayarak perde arkasındaki
düzenleri tertipleri ve planları doğru okumak ve gerekli tedbirleri
almaktır. Herkesin bir hesabı varsa Allah'ın da bir hesabı olduğunu
unutmadan Kur'an bilinciyle düşüncelerine ve davranışlarına yön
vermektir. Hayatı Kur'an'ın perspektifinde okurken haddi aşmamaktır. Bir
taraftan Müslüman olduğunu iddia ederken diğer taraftan "demokratik
tövbe" ile sistemin amentüsünü tekrarlayarak sistem içi mücadeleye kabul
edilmek adına her türlü zillete razı olmamaktır. Diyalog, hoşgörü vb.
kavramların altını ne idüğü belirsiz izahlarla doldurup ABD ile, Batı
ile kol kola hareketin ne anlama geldiğini doğru kavramaktır. Tamamen
onların dinine girmeden kafirlerin kendilerinden razı olmayacağını hiç
unutmamaktır.
Dahası, tarihi okurken analitik bir yaklaşımla neden-sonuç ilişkisini
kurmaya çalışmak yerine her şeyi bir özneye bağlayarak indirgemeci bir
mantıkla olayların akışına teslim olmamaktır. Her taşın altında Yahudi,
Farmason, Rotaryen, Sabetaist aramak yerine yapılan hataları ve
yapılmayanları değerlendirmektir. Allah'tan daha çok ABD ve Batı'dan
korkarak, onların her şeyi (?!) yapabileceğini vehmederek global
sistemin kabul edebileceği bir duruş sergilememektir. Tam tersine,
azgınları, haddi aşanları Rabbine havale ederek ve O'nun sahih
çizgisinden hiç sapmadan yapabileceklerini Allah için yapmaya devam
etmektir. Belirli bir sistemin içinde yaşamakla birlikte tüm
peygamberlerin ve muvahhidlerin yaptığı gibi "sistem dışı" duruşunu her
halükarda koruyabilmek, kısa vadeli hesaplar yerine Ahiret'i hedefleyen
uzun erimli çabalardan vazgeçmemektir. |