Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 327 | Mart  2006

                   

 

 


Derin Devlet, Komplo Teorileri ve Müslümanların Duruşu

A. Burak BİRCAN

Son dönemlerde gündemin önemli maddelerinden birini "derin devlet" kavramı ve bu kavram kapsamında değerlendirilebilecek olaylar işgal ederken, diğerini de bu kavram ile çok yakın anlamlarda algılanan "Komplo Teorileri" oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti gibi Batı tarafından kurulmuş ve/veya şekillendirilmiş bir devletle, militarist bir ulus-devlet yapısından konjonktürel olarak demokratik cumhuriyete doğru bir evrilmenin söz konusu olduğu bir periyotta böyle şeylerin öne çıkmasını doğal karşılamak gerekir zaten. Aynı zamanda, şu hususun altı da çizilmeli ki bu değişim/evrilme, her zaman olduğu gibi yine iç dinamiklerin belirleyici olduğu bir süreçle değil, dış dinamiklerin zorlamasıyla gerçekleşmektedir. Bu durumda değişimin amacını ve ne getirip ne götüreceğini anlamak belirleyici bir özellik olarak karşımızdadır. Bilindiği üzere, bu değişim sürecinin şekillenmesinde Türkiye'nin AB'ne üyelik çabaları önemli bir yer tutmaktadır. Ancak, en az bu kadar önemli olan bir etken de ABD'nin bu sürece destek vermesi ve bundan hayati yararlar ummasıdır. Zira ABD ve Batı'nın bölgesel planlarında, Türkiye Cumhuriyeti'nin "Laik-demokratik" müslüman kimliğe sahip olması ve bu kimliğe uygun bir yeniden yapılanmanın AB çerçevesinde garantiye alınması büyük bir önem arz etmektedir. Dolayısıyla böyle bir kırılma noktasında, Türkiye'deki sisteme yön veren odakların ve onların arkasındaki "derin güçler"in daha çok sahneye çıkması ve bu güçlerin arasındaki iktidar ve çıkar kavgaları sırasında bazı gizemli boyutların da medyaya saçılması çok da anormal gelişmeler olarak değerlendirilmemelidir…
Öyle ki komplo teorileri içeren romanlar best-seller oluyor, şimdiye kadar hiç görülmeyen bir üslupla "derin devlet" kavramını belirli bir bakış açısıyla irdeleyen TV dizileri ve filmler vizyona giriyor, medyada devletin görünmeyen çehresiyle ilgili anılar birbiri ardınca yayınlanıyor… Askeri cuntaların başında ve en yakınında duranlar, istihbaratçılar, derin devlet ile içli-dışlı çalışan yarı-resmi gazeteciler/medya mensupları, özel harpçiler ve geçmişte derin devletin sol ve sağ kanatlarında belirli misyonlar yüklenen sözde kahramanlar… devleti ve derinini kendi anlayışlarına ve çakırlarına uygun bir biçimde ortaya koymaya ya da kamufle etmeye gayret ediyorlar. En önemlisi de, etrafımızda yaşanan savaşlar, cinayetler, en iğrenç işkenceler, sömürü, kısacası zulmün her türlüsü bölge insanının bu tür konulara ve olaylara ilgisini giderek artırıyor olması. Buna karşın, geçmişte bu tür gündemi ideolojik nedenlerle öne çıkarmakta yarar uman bir kısım sol çevreler, nedense şimdilerde konunun özüne değinmekten özenle kaçınmaktadırlar. Bu ahlaki olmayan yaklaşım, bir yandan onların çıkarları için yararlı gördükleri derin çevrelerin deşifre olmamasını sağlarken, diğer yandan da yüzeysel bir yaklaşım ile bu kapsamdaki tüm olumsuzlukları ülkücü-milliyetçi kanada yıkmalarına imkan tanımaktadır. Susurluk skandalıyla yoğunlaşarak devam eden bu tavır, hala Türkiye'nin güçlü derin odağına yaslanarak devam etmekte, değişen konjonktüre rağmen ezberlerini bozmamaya özen göstermektedir malum çevreler…
Bu çerçevede, derin güçler denildiğinde genel anlamıyla global sistemi idare eden/kontrolü altında bulunduran görünen güçlerin görünmeyen boyutları ifade edilirken, devletler bazında ise, çoğu zaman global sistemin bir uzantısı olan devletlerin organizasyonu içinde net olarak görülemeyen ve/veya devlet örgütlenmesinin ciddiyetine, bağımsız ve kendi mantığı içerisinde şeffaf olup olmamasına bağlı olarak özgün bir legaliteye sahip derin yapılanmalardır. Dolayısıyla "derin güçler" ve "derin devlet" kavramlarını iyi anlayabilmemiz için dünya sisteminin işleyişindeki bir temel ilkeyi dikkatlerinize sunmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır…
Bilindiği gibi, uluslararası ilişkilerde devletler stratejik ve taktik yeteneklerine göre farklı kategorilerde değerlendirilirler. Global ilişkilerin ana çizgilerinin belirlenmesinde başat rol oynayan devletler, bu ilişkileri belirli düzeye kadar etkileme gücüne sahip devletler, bölgesel politikaların uygulanmasında belirli bir etkinliğe sahip güçler/ devletler ve diğerleri… Bu temel mantık içerisinde büyük devletler olarak anılan güçler, stratejik planlamalarında başat gücün/güçlerin amaçlarını ve stratejilerini öncelikle dikkate almak durumundadırlar. Bölgesel güçler ise başat güçlerin yanısıra büyük devletlerin de parametrelerini göz önünde tutmak durumuyla karşı karşıyadırlar. Dolayısıyla diğerleri olarak tavsif ettiğimiz güçler, ancak büyük güçlerin çatıştığı dar alanlarda taktik esnekliğe sahip olabilmektedirler. Ki bu tür fırsatları ciddi ve tutarlı bir ideoloji/din altyapısıyla konjonktürden azami yararlanarak yapacakları her türlü ataklarla taktik esnekliklerini genişletme imkanına sahip olabileceklerdir. Ama burada belirleyici olan hususun, ideolojinin/dinin tüm insanlığı kuşatıcı bir alternatif medeniyet projesini taşıyacak dinamiklere ne kadar sahip olduğudur. İdeolojik olarak bu tür yetenekleri kısıtlı olan küçük organizasyonların global sistemi kontrol eden güç odaklarının tercihleri doğrultusunda iniş ve çıkışlar yaşamaları ise kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çakır. Burada güç olmanın ne anlama geldiği çok iyi kavranmalıdır. Bu iyi anlaşılamadığı takdirde ortaya çıkan büyük beklentilerin akim kalması kaçınılmaz olacaktır. Örneğin Türkiye gibi Batı'ya öykünen bir devletin tüm tarihi arka-planına ve zorlayıcı medeniyet mirasına rağmen, bırakın büyük devlet olmasını, bölgesel stratejik bir güç haline gelmesi bile konjonktürel gelişmelere bağlıdır. Ve jeopolitik, jeostratejik ve tarihi arkaplanları nedeniyle ancak büyük güçlerin yedeğinde bazı kazanımlar ve taktik esneklikler elde edebilirler. Ne var ki, bu konjonktürel kazanımlarını koruyabilmek ve daha ileriye taşıyabilmek için güçlü bir ideolojiye ve buna bağlı bir medeniyet projesine ihtiyaçları vardır. Aksi takdirde bazı hamasi duyguların ortaya çıkardığı büyük beklentilere cevap verebilmeleri, dahası global sistemin işleyişini etkileyebilecek bir güç haline gelmeleri mümkün olamayacaktır. Bu çerçevede ABD ve AB kıskacında bir Türkiye'nin bölge insanına, hele hele Müslümanlara bir çıkış yolu sunabilmesi bahse konu bile değildir. Şu anki yapısıyla Türkiye, olsa olsa insanımız için Batı'nın "Truva Atı" işlevini gören bir konuma sahip gözükmektedir.
İşte, genel hatlarıyla böyle bir dünyada global güçler, uluslararası kurumların görünen ve görünmeyen faaliyetleriyle, çok-uluslu şirketlerin dev ekonomik yapılarıyla, istihbarat örgütleri ve onların yerel uzantılarıyla, en önemlisi de global sisteme yön veren güçlerle gönüllü işbirliği içerisinde olan aristokratı-elitiyle global derin devletin unsurları olarak yıkıcı, bölücü, sömürücü hegemonik çabalarını aralıksız sürdürmektedirler. Dolayısıyla bu global derin güçlerin gönüllü işbirlikçilerle ittifakı sonucunda devletlerin niteliklerine göre değişik versiyonları olan "derin devlet"ler karşımıza çıkmaktadırlar. Daha açık bir ifadeyle global derin güçler, diğer devletlerin içindeki “derin” odaklarla bir şekilde ilişki kurarak, global faaliyetlerin bir uzantısı olarak hareket etmektedirler. Yani "derin devlet" kavramının içerisinde, büyük oranda, global güçlerin belirleyici, koordine edici etkisi yer almaktadır. Burada devletlerin gücü, dolayısıyla dış etkiye ne kadar açık olduğu da, derin devlet kavramındaki dış boyutun etkisini belirleyen unsurlardır. Genelde askeri ve sivil bürokrasi başta olmak üzere, iş çevreleri ve medya ile global güçlerin çok sıkı ilişkileri söz konusu olmaktadır. Uluslararası terör örgütleri ve mafya da bu derin güçlerin operasyonel enstrümanları olarak görülebilirler…
Tüm bu bilgiler ışığında Türkiye'deki "derin devlet" tartışmalarına bir göz atmak, insanımızın konu hakkındaki yanlış bilgilendirilmesini ve yönlendirilmesini kısmen de olsa önleyecektir. Çünkü, çok derin ve gizemli bir atmosferde sunulan bu olgular, kamuoyunda, bir yandan korkulan, baş edilmesi mümkün olmayan, görünmeyen güçler olarak şekillenip umutsuzluğa çanak tutarken, diğer yandan tüm başarısızlıkların ve ihanetlerin mazereti olarak sunularak kolaycı, indirgemeci bir mantığa dönüşebilmektedir. Oysa konu hiç de düşünüldüğü kadar gizemli olmadığı gibi algılanması da çok zor değildir. Nitekim aşağıda dikkatinize sunacağımız derin devlet tanımları, algılamaları ve değerlendirmeleri de bu görüşümüzü destekleyecektir…
"DERİN DEVLET" ALGILAMALARI:
Die Welt'ten B. Kalnoky, "Askeri-bürokratik sınıftan oluşan 'derin devlet' kendini Atatürk'ün mirasının ve ulus-devletçi ilkelerinin koruyucusu olarak algılıyor. 'Derin Devlet', hem bürokrasiye, hem yargıya, hem siyasete ve idari personele sızmasıyla ve gerekli yasaların çıkarılmasıyla işliyor" diyor.
"… Türkiye'de hukuka bağlı 'görünen' devlet'in dışında, hukuk-dışı, 'gizli' bir devletin varlığının hiç şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde, açıkça kabullenilmiş olmasıdır derin devlet" şeklinde tanımlıyor Vahap Coşkun…
Prof. Ümit Özdağ ise kendisiyle Yarın Dergisi'nin yaptığı bir röportajda, "Derin devlet, demokratik sürece, demokratik süreç içinde ona paralel olarak beliren seçilmiş politikacıların ortaya koyduğu devlet ve toplumla ilgili sınırlı politikalarını hedefler olarak algılamayıp onların ötesinde, onlardan bağımsız olarak bürokratik elitin, devlet için ve toplum için belirlediği daha uzun dönem ve perspektifi kapsadığı, hedeflediği iddia edilen, düşünülen; seçimle gelen demokratik elite de sanki kendi düşüncesiymiş gibi empoze edilen temel ve uzun dönemli politikaların ürünüdür" tanımını yapıyor ve ekliyor: “Bu çerçevede baktığımızda bir Mozambik'te, Peru'da derin devletle karşılaşmayız ama bir ABD'de, İngiltere'de çok daha güçlü bir derin devlet süreci karşımıza çıkar…” Yine aynı Ümit Özdağ, konuyla ilgili bir tartışma programında, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran güç Batı'dır. PKK'yı derin devlet kurdu. Diyarbakır'a 15 genç gönderdiler bu iş için" diyen Abdülmelik Fırat'a verdiği cevapta da şöyle konuşuyor: "Türkiye'de derin devlet yok. Eğer derin devlet olsaydı şu an siz benim karşımda oturamazdınız." Devam ediyor Özdağ, "Derin devlet bir ülkenin stratejik zekasıdır. Türkiye'nin stratejik zekası yok. Olsaydı siz burada oturamazdınız diyorum."…
Keza Sabah Gazetesi'nden Ö. Lütfü Mete de; "Kendini devlet diye satmaya çalışan bir takım birimler ve kurumlar vardır ama bunların bazıları tamamen, bazıları kısmen kokuşmuş ve derin çete halini almıştır" derken benzer bir mantıkla bu kavramı idealleştirmeye gayret ediyor. Ama CIA'nın Türkiye'deki İstasyon Şefi'nin "Bizim çocuklar becerdi…" (M. Ali Birand'ın 12 Eylül adlı kitabından) alıntısıyla da bir gerçeğe parmak basmadan geçemiyor Ö. Lütfü Mete: "Derin çetelerimizin bazıları tamamen veya kısmen yabancı gizli servislerin denetimine girmiştir. Dolayısıyla bu topraklarda Türkiye'nin kendi derin devleti değil, başkalarının derin devleti karanlık icraatlarını sürdürmektedir."
Benzer şekilde "Derin devlet diye bir şey yok" iddiasında bulunan Saadettin Tantan ise, "Kontrgerilla yok mu?" diye kendisine sorulduğunda da "TSK büyük değişim geçirmiş vaziyette…" şeklinde kaçamak cevaplar vermeyi yeğlemektedir. "İtalya Gladio'yu temizledi. Yunanistan, Portekiz, İspanya Cuntalarla hesaplaştı. Türkiye bunu yapamadı. Neden?" sorusuna ise Tantan, "Yapamayışının altında yatan neden Türk sermayesi kimlikleşememesidir. Bu nedenle ülkesini ve halkını sahiplenemiyor…" cevabını vermektedir. Ancak, kimlikleşemeyen sadece Türk sermayesi mi? Sanki Türk siyaseti, medyası, bürokrasisi kimliğini netleştirdi mi? sorularına bir cevap veremiyor Tantan…
Ahmet Özcan'ın tanımı ise derin devlet kavramını idealleştiren bir yaklaşıma sahip. "Derin devlet yaşadığımız coğrafyanın tarihsel hegemonya biçimidir." "Derin devlet, mutlak ve kutsal hiyerarşi, merkezi hegemonya ve statükonun değişerek devamı gibi temel özelliklerdir. Dinler bu özelliğin dile gelmesi, konuşması ve yeniden üretilmesini sağladıkları ölçüde 'Derin Devlet'in bileşeni olarak güçlenir ve devleti güçlendirirler. "Derin Devlet, hegemonik özelliğiyle, yani otorite, iktidar ve güç ilişkilerinin hemen tüm toplumsal ilişkilerde belirleyici oluşuyla görünür. "Derin devletin ruhu tabii ki öncelikle ve asıl olarak "Devlet" aygıtında mündemiçtir. Devlet aygıtı, temel kurumları ve politikalarını bu ruhla teçhiz eder. Bu anlamda "reel devlet", "derin devlet"in evidir, bedenidir, formudur. Ancak normal şartlar altında "devlet cihazı" her devlet gibi çalışır. Büyük kriz ve bunalım dönemlerinde ya da üstesinden gelinemeyen sorunlar karşısında "derin devlet" açığa çıkar…
Mehmet Zahid Demirtaş ise, 'Yüzyıllık Derinlik' adlı yazısında "MİT'in ve Derin Devlet'in içinde kavgalar çıkmasaydı haberimiz bile olmayacaktı. Son gelişmelerde yalnızca dev bir buzdağının ucunu görmekteyiz" tespitinde bulunurken NATO, ABD ve İsrail ile iç içe bir derin devlet varlığından söz etmektedir.
Eski bir Savunma Bakanı ise Milliyet Gazetesi'ne verdiği röportajda, konuyla ilgili olarak Türkiye'deki sistemin işleyişinden hareketle bazı ipuçları vermektedir: “Türkiye'de savunma politikasını Genelkurmay ve Dışişleri birlikte oluştururlar. Güçlü ülkelerde ise savunma ile ilgili politikalar, harcamalar, silahların üretilmesi, seçilmesi, satın alınmasına aralarında askeri uzmanların da bulunduğu askeri konularda uzmanlaşmış siviller karar verir. Bunlar Bakanın da danışmanlarıdır. Ama Türkiye'de durum farklıdır…”
Amerikan Foreign Affairs Dergisi'nde çıkan "Türk Askerinin Avrupa Yürüyüşü" başlıklı makalede ise konuyla ilgili şu cümleler dikkat çekmektedir: "AB'ye uyum sürecinde Türk generallerinin katlandıkları adaptasyon fedakarlığının altında iki neden yatıyor. Birincisi, Türkiye'nin AB üyeliğini, neredeyse bir yüzyıldır destekledikleri modernleşme sürecinin son halkası olarak görmeleri. İkinci nedeni AB üyeliğine giden sürecin çok uzun zamandır mücadele ettikleri İslamcılık ve Kürt ayrılıkçılığı gibi sorunlara karşı en iyi çare olduğuna inanmaları…" Söz konusu makalede askerlerin bazı kaygılarından da bahsedilmektedir. Bu kaygıların en başında ise, reform sürecinde Türk askeri liderliğinin kendi geleneksel konumundan nereye kadar gerileyeceği, bir başka deyişle ödün vermek zorunda kalacağıdır. Zira bu sürece ABD'nin de büyük önem atfediyor olması "Türkiye'nin özel koşulları" gerekçesiyle direnilmesini de engellemektedir.
Sonuç olarak, uluslararası, bölgesel ve ulusal bazdaki gizli yapılanmalar ve/veya gizli olmamakla birlikte görünürdeki misyonlarının ötesinde görevler üstelenen legal veya illegal yapıların belirli bir mantıkla, yüksek amaçlar uğruna yönlendirilmeleriyle derin güçler ortaya çıkmaktadır… Yansımaları da bu gücün çapına, derinliğine misyonuna göre farklı oluyor. Bu güçler, aslında, sanıldığı kadar gizli sayılmazlar. Amaçları ve bu doğrultuda yaptıklarının yansımaları algılanabilir, bazen de somut olarak görülebilir. Üstelik, tam anlamıyla olmasa da bu güçlerle ilgili olarak zaman zaman kamuoyu bilgilendirilir. Bu iki şekilde ortaya çıkar: 1) Kontrollü ve manipülatif amaçlı bilgilendirme, 2) Muhalif organizasyonlar tarafından deşifre amaçlı olarak yapılan spekülatif bilgilendirme…
Bu güçlerin eylemlerinin yasallığı ulusal ve uluslararası hukuk açısından hep tartışma konusudur. Çoğu zaman eylemlerinin (gerçek…) failleri yakalanamazsa da verilmek istenen mesaj konunun muhataplarınca muhakkak algılanır. Düşünsel/ideolojik-siyasi, ekonomik, kültürel boyutlarıyla yansımalarına hayatın her alanında rastlamamız mümkündür.
Derin güçler, sık sık komplo teorilerinin aktörleri olarak sunulurlar. Ancak bu yapılırken güçleri aşırı şekilde abartılır. Adeta her şeyi çepeçevre kuşatan (haşa) güçler olarak algılanırlar. Bu boyutuyla, derin güçler, psikolojik savaşın tüm tekniklerini kullanırlar. Bazen de, tam tersine, böyle güçlerin hiç olmadığı, tamamen komplodan ibaret olduğu iddia edilir. Bu da yanlış bir yaklaşımdır…
Bu güçler, "sistem içi" güç ve çıkar mücadelesi verenler açısından önemli olduğu gibi "sistem dışı" bir duruş sergileyenler açısından da bilinmesi gereken unsurlardır. Dolayısıyla kendini İslâm ile tavsif edenler, şu hususu kesin olarak bilmelidirler ki, Allah'ın izni olmadan, O'nun vaaz ettiği kurallar dışında hiçbir şeyin olması mümkün değildir. Yapılması gereken, aklımızı kullanarak Allah'ın kitabını ve peygamberlerinin uygulamalarını doğru kavrayarak perde arkasındaki düzenleri tertipleri ve planları doğru okumak ve gerekli tedbirleri almaktır. Herkesin bir hesabı varsa Allah'ın da bir hesabı olduğunu unutmadan Kur'an bilinciyle düşüncelerine ve davranışlarına yön vermektir. Hayatı Kur'an'ın perspektifinde okurken haddi aşmamaktır. Bir taraftan Müslüman olduğunu iddia ederken diğer taraftan "demokratik tövbe" ile sistemin amentüsünü tekrarlayarak sistem içi mücadeleye kabul edilmek adına her türlü zillete razı olmamaktır. Diyalog, hoşgörü vb. kavramların altını ne idüğü belirsiz izahlarla doldurup ABD ile, Batı ile kol kola hareketin ne anlama geldiğini doğru kavramaktır. Tamamen onların dinine girmeden kafirlerin kendilerinden razı olmayacağını hiç unutmamaktır.
Dahası, tarihi okurken analitik bir yaklaşımla neden-sonuç ilişkisini kurmaya çalışmak yerine her şeyi bir özneye bağlayarak indirgemeci bir mantıkla olayların akışına teslim olmamaktır. Her taşın altında Yahudi, Farmason, Rotaryen, Sabetaist aramak yerine yapılan hataları ve yapılmayanları değerlendirmektir. Allah'tan daha çok ABD ve Batı'dan korkarak, onların her şeyi (?!) yapabileceğini vehmederek global sistemin kabul edebileceği bir duruş sergilememektir. Tam tersine, azgınları, haddi aşanları Rabbine havale ederek ve O'nun sahih çizgisinden hiç sapmadan yapabileceklerini Allah için yapmaya devam etmektir. Belirli bir sistemin içinde yaşamakla birlikte tüm peygamberlerin ve muvahhidlerin yaptığı gibi "sistem dışı" duruşunu her halükarda koruyabilmek, kısa vadeli hesaplar yerine Ahiret'i hedefleyen uzun erimli çabalardan vazgeçmemektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...