Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 327 | Mart  2006

                   

 

 


Bir AKP Analizi (I): Dün

Cüneyt Ülsever/ 21.02.2006/ Hürriyet

Son dönemde yaşananlar, AKP'nin bir transformasyondan geçtiğini gösteriyor. Bu transformasyon, köklü bir değişim veya aslına geri dönmek olarak görülebilir. Hatta, çok basit bir yaklaşımla hükümetin ve özellikle Başbakan'ın, tıpkı metal yorgunluğu gibi, çok erken de olsa iktidar yorgunluğuna yakalandığı da söylenebilir.
Ancak, hızlı bir seviye değişimi olduğunu kimse inkár edemez.
Önümüzdeki üç gün AKP'yi üç değişik açıdan analiz etmeye çalışacağım. Zira, AKP liderliğinde Türkiye'nin bir yol ağzına geldiğini düşünüyorum ve özellikle bu yılın ikinci yarısından itibaren Türkiye'nin çok ama çok ısınacağına inanıyorum.
Analizimi üç boyuta oturtacağım: Dün, bugün ve yarın!
Bugün "dün"ü yazacağım.
* * *
AKP'nin kısa geçmişine bakıldığında onu yaratan en önemli faktörün 28 Şubat dönemi olduğu görülecektir.
Başında ABD'den de onay aldığına inandığım 28 Şubat dönemi, şahsi kanıma göre, üç olası gelişime ve onların tetiklediği varsayımlara tepki olarak doğmuştu: Erbakan ve arkadaşları i) rejimi değiştirmeye yönelebilirlerdi (statüko), ii) ülkeyi Batı ittifakından çıkarmaya çalışabilirlerdi (ABD), iii) yükselen muhafazakár Anadolu burjuvazisi yeni bir paylaşım talep edebilirdi (İstanbul burjuvazisi)!
Erbakan'a tepki duyan statüko, ABD ve İstanbul burjuvazisi, bir güçlü müttefik arkasında rahatlıkla birleştiler: TSK!
TSK, Erbakan ve ekibini püskürtmeyi başarıyla gerçekleştirdi. Ancak, dikte etmekten başka bir yönteme akıl yoramayan o dönemin çapsız generalleri ve onların sayesinde iktidar olan daha çapsız kukla siyasiler, üç alanda çok büyük hata yaptılar.
i) "Rejimi koruma" güdüsünü "din karşıtlığı" görüntüsü veren siyasete çevirdiler. ii) Ekonomik mücadeleyi bazı siyasi ve askeri aktörlerin adını kirleten bir rant ekonomisi haline getirdiler. iii) Cumhuriyet ile demokrasi arasında ilki lehine o kadar açık tavır koydular ki, ruhunda zerre kadar demokratik kriterlere bağlılık hisseden insanları dahi karşılarına aldılar.
Kanımca, en büyük hatalarını da İstanbul'un başarılı belediye başkanını zırva bir bahaneyle mahkûm ederek gerçekleştirdiler.
Bugün açıkça ortaya çıktığı gibi, asker-sivil bürokratlar, Recep Tayyip Erdoğan'dan şahsi donanım ve becerilerini fazlasıyla aşan bir kahraman yarattılar!
* * *
28 Şubat döneminin ne istemediğini bilse de, ne istediğini bilmeyen "ortak aklı", bir yandan mahkûm ettiği Erbakan'ı bölmek için alternatif ararken, diğer yanda uluslararası arenanın yükselen "sert İslamcı siyasete" karşı "yumuşak İslamcı siyaset" alternatifi üretmeye başlaması, gözleri Türkiye'de Erdoğan'a çevirdi.
Recep Tayyip Erdoğan bu dönemde muhteşem pragmatik güdüleri ile Erbakan'dan umudu kesen muhafazakárları, Erbakan'a bir türlü ısınamamış genç Anadolu Aslanlarını, liberal demokratları, yolsuzluk çamuruna batmış partilerinden kopan merkez sağ seçmeni ve nihayetinde 11 Eylül sonrası Müslüman dünyada kendine yeni bir müttefik arayan ABD'yi kendi safına çekmeyi becerdi.
Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsünün Milli Görüş'ü farklılaştırarak Necmettin Erbakan'ın partisini bölmeleri, tarihte nadir görülen bir tabu parçalamasıdır!
AKP, 3 Kasım'da Erdoğan'ın muazzam pragmatizmi sayesinde birleştirdiği milletin ne istediğini değil, neyi istemediğini ortaya koyduğu bir seçimde iktidar oldu!
Yarın, "bugün".

Bir AKP Analizi (II) Bugün!

Cüneyt Ülsever/ 22.02.2006/ Hürriyet

28 Şubat'ın yarattığı "tepki siyaseti"ni AKP doğru değerlendirdi ve Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü önce Milli Görüş'ü parçaladılar, sonra Recep Tayyip Erdoğan'ın muhteşem pragmatik güdüleri ile Erbakan'dan umudu kesen muhafazakarların, Erbakan'a bir türlü ısınamamış genç Anadolu Aslanlarının, liberal demokratların, yolsuzluk çamuruna batmış partilerinden kopan merkez sağ seçmenin 3 Kasım'da desteğini aldılar.
AKP'yi, omurgası Milli Görüşçülerden oluşan bir koalisyon kurarak iktidara taşıdılar.
Ancak, yine de bir eksik vardı! İktidar olmuşlardı ama gerek içeride, gerek dışarıda tam anlamı ile meşruiyet kazanamamışlardı. Gizli ajandaları olup olmadığı hálá tartışılıyordu.
Rüştlerini ispat etmeleri için imdatlarına Kopenhag Kriterleri ve IMF reçeteleri yetişti.
Hükümet bu iki politikaya ipe sarılır gibi sarıldı! Ülke kazandı.
Ancak, en büyük kazanımı AKP elde etmişti: Meşruiyetini pekiştirdi!
* * *
Meşruiyet Hükümet'e önce bir rahatlama, sonra da hedef değişikliği getirdi. 3 Kasım'dan beri dış müşteriye servis veren iktidar artık iç müşteriye dönmek zorundaydı. Şimdi sıra onlardaydı. 17 Aralık sonrası AKP de "yok birbirimizden farkımız!" şiarına sığındı ve tabanına hizmet dağıtmaya başladı.
Devletin özünde "başkalarının parasını başkaları için harcama kapısı" olduğunu keşfetme sırası kendine geldiğine inanan AKP, özellikle yerel yönetimler üzerinden kendi tabanına arpalık dağıtmaya başladı, kadrolar Milli Görüşçüler tarafından dolduruldu.
Bürokraside garabet bir "vekalet" sistematiği devreye girdi. AKP'ye diğer partilerden katılanlar açıkça dışlandı, partiden kopmaları için özel gayret gösterildi.
İç müşteriye hizmet verme gayreti eninde sonunda büyük ihaleleri de rant kapısı haline getirince partinin bütün cilası dökülmeye başladı.
"Şimdi sıra bizimkilerde!" anlayışı ile AKP diğerlerine benzemeye başlayınca ortaya klasik bir rantiyer partisi çıktı ama benim AKP ile en büyük sıkıntım partinin son 6 aydır büyük bir hızla anlamsızlaştırılmasıdır!
AB ve IMF'in "yol haritası" tüketilince hep beraber görmeye başladık ki, parti liderlik başta olmak üzere siyaset üretemiyor! Çapı ve aklı proje üretmeye elverişli değil!
Şimdi su soruları sorun kendinize:
AKP hükümeti kendi tabanının 3 yıldır hangi (iş, aş, türban, imam hatipler v.b.) sorununu çözmüştür?
AKP denince ileriye dönük olarak aklınıza hangi proje geliyor?
AKP, tabanın iş ve aş sorunları üzerine henüz hiçbir çözüm üretemediği gibi, türban ve imam hatip gibi konuları da amaçlı olarak çözmemektedir.
AKP'nin ileriye dönük sadece ve sadece bir tek projesi vardır:
Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmak!
Bu hedef sadece onun değil, AKP içinde alternatif üretmeye çalışanların da ortak hedefidir!
* * *
Parlamenter demokrasilerde hükümet Başbakan'ın liderliği ile kimlik bulur.
İktidarı Başbakan'ın hayalleri ve ufku ileri taşır!
Bugün itibarıyla Başbakan'ın Türkiye'nin en can alıcı konularında; istihdam, yatırım, Kürt meselesi, Ortadoğu, Kuzey Irak, İran, Suriye ve en son gördüğümüz gibi HAMAS vb. kafasında herhangi bir "politika" yoktur.
Onun için, HAMAS meselesinde olduğu gibi, sabah başka, öğlen başka davranıyor, onun için kendisini sorgulayan herkese adeta kişiliğine saldırılmış gibi ateş püskürüyor!
Yarın "yarın"!

Bir AKP Analizi (III): Yarın!

Cüneyt Ülsever/ 23.02.2006/ Hürriyet

28 Şubat döneminde çapsız yöneticiler; rejimi koruma güdüsünü "din karşıtı" bir görüntüye, cumhuriyeti demokrasi üstü bir kavrama, yönetmeyi "devlet sırtından zengin olma" gayretine çevirince bütün kapılar AKP'ye açıldı! (AKP'nin dünü)
Geniş halk kesiminin desteğini almasına rağmen meşruiyet kazanmak için iktidarının ilk döneminde bütün varlığıyla Kopenhag Kriterleri ve IMF reçetelerine sarılan hükümet, 17 Aralık'ta karnesini başarıyla aldıktan sonra bu sefer de iç müşteriye döndü ve kendi yandaşlarına ulufe ve makam dağıtma derdine düştü.
Ancak, bugün AKP'yi teslim alan görüntü hızla "anlamsızlaştırılan" bir partiye dönüşmesidir! AKP'nin aklında kendi varlığına anlam kazandıran tek bir proje yoktur. Daha doğrusu vardır; o da Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmaktır! (AKP'nin bugünü)
Peki "yarın" ne olacak?
* * *
Artık birkaç bakanın ve Başbakan'ın yakın çevresinin ülkeyi yönetme kapasitelerinin olmadığı aşikárdır. Bu çevre katiyen yeni ve cazip politikalar üretemiyor.
Başbakan iktidarına yeniden anlam kazandırmak istiyorsa, kadrolarını büyük çapta değiştirmek zorundadır. Ancak, Başbakan'ın bunu becerebileceğini ummuyorum.
* * *
Öte yanda Türkiye'nin 2006 ve 2007'de makus talihini Ortadoğu'da yaşanacakların belirleyeceğini düşünüyorum ve ısrarla bu konuda yazılar yazıyorum.
Rusya-Çin-Hindistan ittifakını desteklememesi için 2006'nın ikinci yarısından itibaren ABD-AB-İsrail ittifakının İran'a açık müdahalesi söz konusudur.
İran açısından ABD-AB-İsrail ittifakını rahatsız eden, bu ülkenin salt nükleer enerji çalışmaları değil, bizzat rejiminin kendisidir.
Rejim değişmeden Batı, "İran meselesi"nde rahatlamayacaktır!
21. yüzyılın hükümranlık mücadelesinin verildiği bir ortamda ülkelerle teke tek ve bağımsız ilişkiler geliştirmek için uğraşmayı ben anlamıyorum. Dayatılan bir yol ağzında; ülke ya o yöne, ya da bu yöne gidecektir. Bir üçüncü yol yoktur. Hele hele biraz o yöne, biraz bu yöne gitmeye hiç imkán yoktur. Yemezler!
1 Mart Tezkeresi'ni de, "ABD Irak'a kuzeyden giremezse savaş çıkmaz" saflığında yüzüne gözüne bulaştıran akıl, bugün de zamanında aynı aklı taşıyan bir gazeteci ve kime hizmet ettiği karışık bir ithal gazeteciden medet umuyorsa, belli ki ortada şahsiyetli bir politika değil, ya amaçlı yönlendirme, ya da derin bir akıl yoksunluğu vardır!
Başbakan, HAMAS'a sabah verdiği randevudan öğle vakti caymak zorunda kalıyor ve tıpkı "Kürt meselesinde" kendisini Apo ile aynı çizgiye itenlere yapamadığı gibi, yine hesap soramıyorsa, ben "yarın"dan çok ama çok endişe duyarım.
* * *
HAMAS'ın Türkiye'ye davet edilen askeri kanadı "terör" üzerinde uzmanlaşmış ve büyük çapta İran tarafından finanse edilen bir örgüttür. Bu kanadın dere geçerken taraf değiştirip, "öbür taraf"a (Batı) geçmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İstese dahi yapamaz. Bizimkilerin HAMAS'a akıl vermeye kalkması koca bir zırvadır. Bu kadar basit bir hesabı dahi yapamayanlar ile çok zor bir döneme gireceğimizi öngörmek beni çok ama çok rahatsız ediyor. Türkiye'nin "yarın"ı konusunda çok endişeliyim.
AKP giderek beter anlamsızlaşıyor, dilerim sürekli yalpalayan yönetim önüne çıkacak engebeleri tek başına aşar! Aksini düşünmek dahi istemiyorum.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...