|

Bir
AKP Analizi (I): Dün
Cüneyt Ülsever/ 21.02.2006/ Hürriyet
Son dönemde
yaşananlar, AKP'nin bir transformasyondan geçtiğini gösteriyor. Bu
transformasyon, köklü bir değişim veya aslına geri dönmek olarak
görülebilir. Hatta, çok basit bir yaklaşımla hükümetin ve özellikle
Başbakan'ın, tıpkı metal yorgunluğu gibi, çok erken de olsa iktidar
yorgunluğuna yakalandığı da söylenebilir.
Ancak, hızlı bir seviye değişimi olduğunu kimse inkár edemez.
Önümüzdeki üç gün AKP'yi üç değişik açıdan analiz etmeye çalışacağım.
Zira, AKP liderliğinde Türkiye'nin bir yol ağzına geldiğini düşünüyorum
ve özellikle bu yılın ikinci yarısından itibaren Türkiye'nin çok ama çok
ısınacağına inanıyorum.
Analizimi üç boyuta oturtacağım: Dün, bugün ve yarın!
Bugün "dün"ü yazacağım.
* * *
AKP'nin kısa geçmişine bakıldığında onu yaratan en önemli faktörün 28
Şubat dönemi olduğu görülecektir.
Başında ABD'den de onay aldığına inandığım 28 Şubat dönemi, şahsi kanıma
göre, üç olası gelişime ve onların tetiklediği varsayımlara tepki olarak
doğmuştu: Erbakan ve arkadaşları i) rejimi değiştirmeye yönelebilirlerdi
(statüko), ii) ülkeyi Batı ittifakından çıkarmaya çalışabilirlerdi
(ABD), iii) yükselen muhafazakár Anadolu burjuvazisi yeni bir paylaşım
talep edebilirdi (İstanbul burjuvazisi)!
Erbakan'a tepki duyan statüko, ABD ve İstanbul burjuvazisi, bir güçlü
müttefik arkasında rahatlıkla birleştiler: TSK!
TSK, Erbakan ve ekibini püskürtmeyi başarıyla gerçekleştirdi. Ancak,
dikte etmekten başka bir yönteme akıl yoramayan o dönemin çapsız
generalleri ve onların sayesinde iktidar olan daha çapsız kukla
siyasiler, üç alanda çok büyük hata yaptılar.
i) "Rejimi koruma" güdüsünü "din karşıtlığı" görüntüsü veren siyasete
çevirdiler. ii) Ekonomik mücadeleyi bazı siyasi ve askeri aktörlerin
adını kirleten bir rant ekonomisi haline getirdiler. iii) Cumhuriyet ile
demokrasi arasında ilki lehine o kadar açık tavır koydular ki, ruhunda
zerre kadar demokratik kriterlere bağlılık hisseden insanları dahi
karşılarına aldılar.
Kanımca, en büyük hatalarını da İstanbul'un başarılı belediye başkanını
zırva bir bahaneyle mahkûm ederek gerçekleştirdiler.
Bugün açıkça ortaya çıktığı gibi, asker-sivil bürokratlar, Recep Tayyip
Erdoğan'dan şahsi donanım ve becerilerini fazlasıyla aşan bir kahraman
yarattılar!
* * *
28 Şubat döneminin ne istemediğini bilse de, ne istediğini bilmeyen
"ortak aklı", bir yandan mahkûm ettiği Erbakan'ı bölmek için alternatif
ararken, diğer yanda uluslararası arenanın yükselen "sert İslamcı
siyasete" karşı "yumuşak İslamcı siyaset" alternatifi üretmeye
başlaması, gözleri Türkiye'de Erdoğan'a çevirdi.
Recep Tayyip Erdoğan bu dönemde muhteşem pragmatik güdüleri ile
Erbakan'dan umudu kesen muhafazakárları, Erbakan'a bir türlü ısınamamış
genç Anadolu Aslanlarını, liberal demokratları, yolsuzluk çamuruna
batmış partilerinden kopan merkez sağ seçmeni ve nihayetinde 11 Eylül
sonrası Müslüman dünyada kendine yeni bir müttefik arayan ABD'yi kendi
safına çekmeyi becerdi.
Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsünün Milli Görüş'ü farklılaştırarak Necmettin
Erbakan'ın partisini bölmeleri, tarihte nadir görülen bir tabu
parçalamasıdır!
AKP, 3 Kasım'da Erdoğan'ın muazzam pragmatizmi sayesinde birleştirdiği
milletin ne istediğini değil, neyi istemediğini ortaya koyduğu bir
seçimde iktidar oldu!
Yarın, "bugün".
Bir AKP Analizi (II) Bugün!
Cüneyt Ülsever/ 22.02.2006/ Hürriyet
28 Şubat'ın yarattığı "tepki siyaseti"ni AKP doğru değerlendirdi ve
Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü önce Milli Görüş'ü parçaladılar, sonra Recep
Tayyip Erdoğan'ın muhteşem pragmatik güdüleri ile Erbakan'dan umudu
kesen muhafazakarların, Erbakan'a bir türlü ısınamamış genç Anadolu
Aslanlarının, liberal demokratların, yolsuzluk çamuruna batmış
partilerinden kopan merkez sağ seçmenin 3 Kasım'da desteğini aldılar.
AKP'yi, omurgası Milli Görüşçülerden oluşan bir koalisyon kurarak
iktidara taşıdılar.
Ancak, yine de bir eksik vardı! İktidar olmuşlardı ama gerek içeride,
gerek dışarıda tam anlamı ile meşruiyet kazanamamışlardı. Gizli
ajandaları olup olmadığı hálá tartışılıyordu.
Rüştlerini ispat etmeleri için imdatlarına Kopenhag Kriterleri ve IMF
reçeteleri yetişti.
Hükümet bu iki politikaya ipe sarılır gibi sarıldı! Ülke kazandı.
Ancak, en büyük kazanımı AKP elde etmişti: Meşruiyetini pekiştirdi!
* * *
Meşruiyet Hükümet'e önce bir rahatlama, sonra da hedef değişikliği
getirdi. 3 Kasım'dan beri dış müşteriye servis veren iktidar artık iç
müşteriye dönmek zorundaydı. Şimdi sıra onlardaydı. 17 Aralık sonrası
AKP de "yok birbirimizden farkımız!" şiarına sığındı ve tabanına hizmet
dağıtmaya başladı.
Devletin özünde "başkalarının parasını başkaları için harcama kapısı"
olduğunu keşfetme sırası kendine geldiğine inanan AKP, özellikle yerel
yönetimler üzerinden kendi tabanına arpalık dağıtmaya başladı, kadrolar
Milli Görüşçüler tarafından dolduruldu.
Bürokraside garabet bir "vekalet" sistematiği devreye girdi. AKP'ye
diğer partilerden katılanlar açıkça dışlandı, partiden kopmaları için
özel gayret gösterildi.
İç müşteriye hizmet verme gayreti eninde sonunda büyük ihaleleri de rant
kapısı haline getirince partinin bütün cilası dökülmeye başladı.
"Şimdi sıra bizimkilerde!" anlayışı ile AKP diğerlerine benzemeye
başlayınca ortaya klasik bir rantiyer partisi çıktı ama benim AKP ile en
büyük sıkıntım partinin son 6 aydır büyük bir hızla
anlamsızlaştırılmasıdır!
AB ve IMF'in "yol haritası" tüketilince hep beraber görmeye başladık ki,
parti liderlik başta olmak üzere siyaset üretemiyor! Çapı ve aklı proje
üretmeye elverişli değil!
Şimdi su soruları sorun kendinize:
AKP hükümeti kendi tabanının 3 yıldır hangi (iş, aş, türban, imam
hatipler v.b.) sorununu çözmüştür?
AKP denince ileriye dönük olarak aklınıza hangi proje geliyor?
AKP, tabanın iş ve aş sorunları üzerine henüz hiçbir çözüm üretemediği
gibi, türban ve imam hatip gibi konuları da amaçlı olarak çözmemektedir.
AKP'nin ileriye dönük sadece ve sadece bir tek projesi vardır:
Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmak!
Bu hedef sadece onun değil, AKP içinde alternatif üretmeye çalışanların
da ortak hedefidir!
* * *
Parlamenter demokrasilerde hükümet Başbakan'ın liderliği ile kimlik
bulur.
İktidarı Başbakan'ın hayalleri ve ufku ileri taşır!
Bugün itibarıyla Başbakan'ın Türkiye'nin en can alıcı konularında;
istihdam, yatırım, Kürt meselesi, Ortadoğu, Kuzey Irak, İran, Suriye ve
en son gördüğümüz gibi HAMAS vb. kafasında herhangi bir "politika"
yoktur.
Onun için, HAMAS meselesinde olduğu gibi, sabah başka, öğlen başka
davranıyor, onun için kendisini sorgulayan herkese adeta kişiliğine
saldırılmış gibi ateş püskürüyor!
Yarın "yarın"!
Bir AKP Analizi (III): Yarın!
Cüneyt Ülsever/ 23.02.2006/ Hürriyet
28 Şubat döneminde çapsız yöneticiler; rejimi koruma güdüsünü "din
karşıtı" bir görüntüye, cumhuriyeti demokrasi üstü bir kavrama,
yönetmeyi "devlet sırtından zengin olma" gayretine çevirince bütün
kapılar AKP'ye açıldı! (AKP'nin dünü)
Geniş halk kesiminin desteğini almasına rağmen meşruiyet kazanmak için
iktidarının ilk döneminde bütün varlığıyla Kopenhag Kriterleri ve IMF
reçetelerine sarılan hükümet, 17 Aralık'ta karnesini başarıyla aldıktan
sonra bu sefer de iç müşteriye döndü ve kendi yandaşlarına ulufe ve
makam dağıtma derdine düştü.
Ancak, bugün AKP'yi teslim alan görüntü hızla "anlamsızlaştırılan" bir
partiye dönüşmesidir! AKP'nin aklında kendi varlığına anlam kazandıran
tek bir proje yoktur. Daha doğrusu vardır; o da Recep Tayyip Erdoğan'ı
cumhurbaşkanı yapmaktır! (AKP'nin bugünü)
Peki "yarın" ne olacak?
* * *
Artık birkaç bakanın ve Başbakan'ın yakın çevresinin ülkeyi yönetme
kapasitelerinin olmadığı aşikárdır. Bu çevre katiyen yeni ve cazip
politikalar üretemiyor.
Başbakan iktidarına yeniden anlam kazandırmak istiyorsa, kadrolarını
büyük çapta değiştirmek zorundadır. Ancak, Başbakan'ın bunu
becerebileceğini ummuyorum.
* * *
Öte yanda Türkiye'nin 2006 ve 2007'de makus talihini Ortadoğu'da
yaşanacakların belirleyeceğini düşünüyorum ve ısrarla bu konuda yazılar
yazıyorum.
Rusya-Çin-Hindistan ittifakını desteklememesi için 2006'nın ikinci
yarısından itibaren ABD-AB-İsrail ittifakının İran'a açık müdahalesi söz
konusudur.
İran açısından ABD-AB-İsrail ittifakını rahatsız eden, bu ülkenin salt
nükleer enerji çalışmaları değil, bizzat rejiminin kendisidir.
Rejim değişmeden Batı, "İran meselesi"nde rahatlamayacaktır!
21. yüzyılın hükümranlık mücadelesinin verildiği bir ortamda ülkelerle
teke tek ve bağımsız ilişkiler geliştirmek için uğraşmayı ben
anlamıyorum. Dayatılan bir yol ağzında; ülke ya o yöne, ya da bu yöne
gidecektir. Bir üçüncü yol yoktur. Hele hele biraz o yöne, biraz bu yöne
gitmeye hiç imkán yoktur. Yemezler!
1 Mart Tezkeresi'ni de, "ABD Irak'a kuzeyden giremezse savaş çıkmaz"
saflığında yüzüne gözüne bulaştıran akıl, bugün de zamanında aynı aklı
taşıyan bir gazeteci ve kime hizmet ettiği karışık bir ithal gazeteciden
medet umuyorsa, belli ki ortada şahsiyetli bir politika değil, ya amaçlı
yönlendirme, ya da derin bir akıl yoksunluğu vardır!
Başbakan, HAMAS'a sabah verdiği randevudan öğle vakti caymak zorunda
kalıyor ve tıpkı "Kürt meselesinde" kendisini Apo ile aynı çizgiye
itenlere yapamadığı gibi, yine hesap soramıyorsa, ben "yarın"dan çok ama
çok endişe duyarım.
* * *
HAMAS'ın Türkiye'ye davet edilen askeri kanadı "terör" üzerinde
uzmanlaşmış ve büyük çapta İran tarafından finanse edilen bir örgüttür.
Bu kanadın dere geçerken taraf değiştirip, "öbür taraf"a (Batı) geçmesi
eşyanın tabiatına aykırıdır. İstese dahi yapamaz. Bizimkilerin HAMAS'a
akıl vermeye kalkması koca bir zırvadır. Bu kadar basit bir hesabı dahi
yapamayanlar ile çok zor bir döneme gireceğimizi öngörmek beni çok ama
çok rahatsız ediyor. Türkiye'nin "yarın"ı konusunda çok endişeliyim.
AKP giderek beter anlamsızlaşıyor, dilerim sürekli yalpalayan yönetim
önüne çıkacak engebeleri tek başına aşar! Aksini düşünmek dahi
istemiyorum. |