|

Kapitalizm
Terimsel
anlamı sermaye taraftarlığı (Anamalcılık) olan ve üretim araçlarının
devlet yerine, özel sektörün elinde olması ve piyasa kurallarının üretim
süreçlerine hakim olması esasına dayanan kapitalizm, Batı dünyasına özgü
bir takım özel süreçlerin sonucunda ortaya çıkmış bir ekonomik
sistemdir. Bu süreçleri, ana hatlarıyla, tımar sistemine bağlı olarak
ayakta duran toprak sisteminin (feodalizm) 14. ve 15. yüzyıllarda
çökmesi, ardından ekonomide altın ve gümüş gibi değerli madenlerin
hakimiyeti esasına dayanan, müdahaleci Merkantalist sistemin 16.-18.
yüzyıllarda hakim olması ve nihayet, Sanayileşme ile birlikte, üretim
araçlarının ve giderek üretim tarzı ve ilişkilerinin köklü biçimde
değişmesi olarak sıralamak mümkündür. Temelde ekonomik bir sistem
olmakla birlikte, gerek Rönenans, Reform, coğrafi keşifler ve bilimlerin
gelişmesi ile başlayan 'yeni' sürecin bir parçası olması ve gerekse
emperyalizm (sömürgecilik) döneminden itibaren, küresel düzeyde politik
etkileri olması nedeniyle, kapitalizmin ideolojik ve siyasal mahiyeti de
vardır.
Her ne kadar kapitalizmin köklerinin ilk çağa kadar uzandığı ileri
sürülse de, bir 'sistem' olarak kapitalizm, 'Ortaçağ'ın sonlarına doğru
gelişmeye başlamıştır. Çünkü kapitalist ekonominin temelini oluşturan
'sermaye' kavramı, 'özel anlam'ını bu dönemde kazanmıştır. Terimsel
olarak üretim sürecinde kullanılan aletleri, madenleri, ekilebilir
toprakları vs. sermaye olarak adlandırmak mümkün olmakla beraber,
kapitalizm, bu ekonomik parametrelerin 'özel mülkiyet' altında bulunduğu
ve kişisel kazanç için kullanıldığı bir ekonomik sistemdir. Bu yeni
ekonomik örgütlenme tarzı, tımar sistemine dayalı feodalitenin çökmesi
sonucunda toprak mülkiyetinin el değiştirmesi ve giderek yeni üretim
araçlarının, üretim sürecine dahil olmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu
modelin belirleyici öğesi, üretimin tüketimi aşan bölümünün, üretim
kapasitesinin genişletilmesi amacıyla kullanılmasıdır ve bu süreç zaman
içinde 'sermaye birikimi'ni doğurmuştur. Bu nedenle, sermayenin özel
mülkiyetin elinde olması ve ihtiyaç için değil pazar için mal üretme
esasına dayanan kapitalist örgütlenme, önceki ekonomik sistemlerden
farklı ve kendine özgüdür.
Kalvin ve Luther'in, Reformasyon döneminde yeni bir 'Protestan Etik'
(Weber) oluşturarak, çalışmayı ve kazancı meşrulaştıran, tutumluluğu
öven dini söyleminin, Hobbes'un 'birey' ve 'hak' kavramlarına yaptığı
vurgunun (Leviathan) ve Locke'un 'mülkiyet'i asli bir 'hak' olarak
tanımlayan teorisinin (Yönetme Üzerine İki Deneme) dolaylı katkılarıyla
gelişen kapitalizm, Sanayi Devrimi ile birlikte, bir dönüm noktasına
girmiştir. Bu evrede 'özel girişimciler' olarak adlandırılabilecek
güçler, ekonomik faaliyetin merkezi haline gelmiştir. Merkantalist
dönemde güçlü monarşilerin uyguladığı politikalar sonucunda güç kazanan
bu aktörler, yeni dönemde, ekonomik aktivitenin ticaretten sanayiye
kayması, teknik bilginin sanayiye uygulanması ve Fransız Devrimi ve
Napolyon Savaşları sonucunda feodalizmin kalıntılarının da ortadan
kaldırılması neticesinde, birincil ekonomik güç noktasına gelmişlerdir.
Bu aşamada, bir dönem özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların
korunmasının aracı olan devlet, esas itibarıyla piyasanın işleyişine
karışmayan, düzenleyici bir aygıt olarak işlev görmeye başlamış,
ücretleri ise loncalar yerine 'piyasa'ların belirlemesi gerektiği fikri
ağırlık kazanmıştır. İdeolojik çerçevesini Adam Smith'in çizdiği
(Ulusların Zenginliği) ve Serbest Rekabet Kapitalizmi olarak
nitelendirilebilecek bu yeni evrede, kendi kendine işleyen ve kendini
sürekli düzenleyen piyasa ortamında, bireylerin, rekabete dayalı
mücadele sayesinde çıkarlarını maksimize edeceği, işbölümü sayesinde
verimliğin artacağı ve bunun, son tahlilde ulusal zenginliğin artmasına
neden olacağı görüşü ağırlık kazanmıştır.
Ancak 19. yüzyılda, kapitalizmin hem ulusal hem uluslararası ölçekte
giderek tam bir 'sömürü düzeni' mahiyetine bürünmesi, çalışan ve yoksul
kesimleri (bu arada yeni doğan 'işçi' sınıfını) giderek daha çok
yoksullaştırdı. Kapitalizm bu evrede 'vahşi' bir hüviyete büründü. Kadın
ve çocukların dahi hiçbir iş güvencesi olmadan günde 18 saate kadar
çalıştırıldığı bu şartlar, bilhassa "zincirlerinden başka kaybedecek bir
şeyleri kalmayan işçi sınıfı"nın tepkisini beraberinde getirdi. Önceleri
mülkiyeti 'hırsızlık' olarak gören Proudhon ve toplumların ekonomik
alt-yapı temelinde sürekli geliştiğini düşünerek tarihsel materyalizme
öncülük etmiş olan Saint-Simon gibi teorisyenlerin 'sömürü düzeni'ni
değiştirmeyi hedefleyen 'toplumcu' düşünceleri, daha sonra, 'işçi
sınıfı'nın teorisyeni Marx tarafından sistemleştirildi ve Marx, Das
Kapital'de, kapitalizme alternatif bir 'ekonomik sistem' olarak
sosyalizmi önerdi. Marx'ın, kapitalizmin çöküşünün 'devrimci' yöntemle
ve işçi sınıfının ('proleterya') önderliğinde gerçekleşeceği yönündeki
vurgusu, zaman içerisinde kapitalizme karşı fiilen mücadele veren
'devrimci' sosyalist hareketi ortaya çıkardı. Emperyalizmi, kapitalizmin
en son evresi olarak gören Lenin, Ekim Devrimi ile, bu hareketin
Rusya'da başarılı olmasını sağladı. Ancak kapitalizme yönelik bu
sosyalist itiraz, aslında kapitalist gelişim sürecinde yeni bir evreye
girildiğinin de göstergesiydi. Bu evrede kapitalizm, 'kendini yeniden
üretme' ihtiyacını hissetti ve sosyalist eleştiriyi 'içselleştirme'
yollarını aradı.
I. Dünya Savaşı, bu açıdan bir dönüm noktası oldu. Savaştan sonra
uluslararası piyasaların daralması, bankacılık alanında hegemonyanın
Avrupa'dan ABD'ye geçmesi ve dış ticaretin önündeki engellere
yenilerinin eklenmesiyle birlikte kriz dönemine giren kapitalizm, hem
1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı fırsatı kullanarak, hem de kol gücüne
ve ‘emeğe’ bağımlılığı azaltan yeni üretim araçlarının sunduğu
fırsatları kullanmasını bilerek, kendisini yeniden üretmenin yolunu
buldu. Bu noktada, yükselen itiraz seslerini absorbe etmek için,
Keynes'in ekonomik önerileri doğrultusunda, 'Refah Devleti' modeli
devreye sokuldu. Bu, bir yandan, kapitalist gelişmenin temel felsefesi
olan Laissez Faire'nin ("bırakınız yapsınlar") terk edilmesi anlamına
geliyordu ama öte yandan, aslında, devlete pazarda regülator
('düzenleyici') rolü verip, sosyal politikalar uygulamak suretiyle,
kapitalizmin önünü açıyordu. Nitekim 1929 Bunalımı'nın kapitalist
sistemin geleceğini tehlikeye sokacağını düşünenler, II. Dünya
Savaşı'ndan sonra yanıldıklarını anladılar. Çünkü kapitalizm, (üstelik
bu kez yeni bir forma bürünerek) yaşamakta olduğunu gösterdi. Bu kez,
çalışanların ve ('işçi sınıfı'nın) sıkıntılarını hafifletecek sosyal
politikalar uygulamak suretiyle, sosyalist itirazı içselleştirip
etkisizleştirdi. 1970'lerin sonları ve 1980'li yıllarda ise Yeni Sağ'ın
'Serbest Pazar' kavramı etrafında uyguladığı liberal politikalar
küreselleşti. Sosyalist Kamp'ın dağıldığı bu evrede ideolojik
üstünlüğünü ilan eden kapitalizm, pazar hakimiyetini iyice pekiştirdi.
Aslında 'küreselleşme olgusu', zaten kapitalizmin, rakibini mağlup
ettiğinin ve gücünü artırdığının bir göstergesiydi. Nitekim, bu dönemde
ortaya çıkan 'küreselleşme karşıtı' (veya 'sistem-karşıtı') hareketler
de, kapitalist sistemin işleyişini ciddi manada etkileyecek bir güce
ulaşamadı.
Wallerstein'in ifadesiyle, yaklaşık 500 yıldır bir 'dünya sistemi'
olarak varlığını sürdüren kapitalizmin, 19. ve 20. yüzyıllarda
karşılaştığı 'iç' muhalefet(ler)i içselleştirmeyi ve kendini yeniden
üretmeyi başarabilmiş olması, Fukuyama gibilerinin iddia ettiği gibi,
liberal-kapitalist öngörünün 'nihai' başarısını göstermemektedir. Bunu,
daha çok, kapitalist sistemin 'içselleştirme başarısı'yla ve kapitalizme
muhalif olarak ortaya çıkan sosyalizmin ve (daha sonraları 'küreselleşme
karşıtları'nın) ideolojik ve pratik zaaflarıyla izah etmek mümkündür.
İdeolojik zaaf, kapitalizmle özdeş bir terminolojiden hareket
edilmesidir. Örneğin, önerdikleri modeller farklı olsa da, hem
kapitalist hem de sosyalist söylemin ekonomik öngörüleri, üretim
ilişkileri ve üretim tarzı (yani 'mülkiyet' kavramı) üzerinde
yoğunlaşır. Kapitalistler, bu konuda bireyin azami ölçüde özgür
bırakılmasını savunurken, sosyalistler, mülkiyetin 'devlet' kontrolünde
olması gerektiğini öne sürerler. Fakat kapitalistler, sosyalistlerin
zeminini, sistemin asıllarına zarar vermeyecek 'sosyal devlet' ilkesini
devreye sokarak yumuşatmayı bilmişlerdir. İşte bu, ortak terminolojinin
'imkanları' sayesinde mümkün olabilmiştir. 'İnsan' tanımı, 'kalkınma',
'ilerleme' hatta 'demokrasi' gibi başka kavramlar hususunda da,
kapitalistler ile sosyalistler arasında ortak noktalar vardır.
Kapitalizmin muhaliflerini bertaraf etmesi, işte, yapısal bir değişiklik
içermeyen bu 'kendini yenileyebilme' ('revizyonizm') özelliği
sayesindedir. Bu nedenle son çeyrek asırda ortaya çıkan 'sistem-karşıtı'
hareketlerin de, bu noktada, önceki sosyalist hareketlerden (özü
itibarıyla) farkı yoktur. Fakat, küreselleşme evresini yaşayan
kapitalizme karşı, Brzezinski ve Huntington gibi kimi stratejistlerin de
altını çizdiği gibi, 'kendi dışından' yönelen 'potansiyel' tehditler
vardır ve bunlar arasında en çok dikkat çeken, İslam'dır. Toynbee gibi
tarihçilerin de tespit ettiği gibi, Batı'ya (sadece ekonomik değil, her
alanda) alternatif olma potansiyeli taşıyan tek sistem olarak İslam
görünmektedir. Bunun da başlıca nedeni, 'meşrulaştırıcı kavramsal
araçlar' olarak çok farklı bir kökenden beslenmiş olmasıdır.
Kapitalist sistemin temel kavramları, sermaye, özel mülkiyet, özel
teşebbüs özgürlüğü, rekabet ve kâr amacıdır. Bir kapitalist sistem,
sermaye üzerindeki mülkiyetin özel ellerde olduğu sistemdir. Bireyin,
değer taşıyan nesneler üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkı
anlamına gelen 'özel mülkiyet', kapitalist ekonomilerin en belirgin
kurumudur ve ortadan kalkması durumunda bir kapitalist ekonominin
varlığından bahsedilemez. Özel teşebbüs özgürlüğü, belirli mal ve
hizmetlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli nitelik ve nicelikteki
üretim araçlarının bir araya getirilmesi ve eşgüdüm içinde
çalışmalarının sağlanmasıdır. Rekabet, 'etkinlik' ve 'verimlilik'
kriterleri çerçevesinde, uzun ömürlü bir ekonomik örgütlenmeyi temin
etmek ve mal üretiminde yüksek verimlilik sağlamak için, serbest pazar
kurallarının işlemesini öngören temel kapitalist kurumlardan biridir.
Kapitalizmin kilit kurumu olarak nitelendirilebilecek olan kâr elde etme
amacı ise, kapitalist ekonomilerin merkezi denetim organı olan kâr
güdüsünden kaynaklanır ve bu güdünün, 'risk' almayı seven müteşebbisi,
üretim araçlarını en verimli üretim süreçlerinde kullanmak üzere
harekete geçirdiği düşünülür. Bu da kapitalist düzenin bir nevi 'iç
denetim' mekanizması işlevi görür.
Kapitalist ekonominin ideolojik temellerini ise şu üç kavram oluşturur:
birey, özgürlük ve ilerleme. 'İnsan'ı kendi başına bir amaç olarak
gören; 'birey'i, rasyonel bir varlık olarak kabul edip, ona çıkarlarını
maksimize etmek için sınırsız 'özgürlük' tanıyan ve bu bireylerden
oluşan toplumun, sürekli 'ilerleyeceği' varsayımından hareket eden
kapitalizm, sonunda kendine özgü bir 'ahlak' ve bu ahlakın doğal sonucu
olan 'sömürü düzeni' yaratmıştır. Kapitalist ahlak, diğergamlığı ve
fedakarlığı küçümsemiş; bireyin mutluluğu ve yararını 'doğru' ve
'iyi'nin tek kriteri sayan 'pragmatik' yaklaşımı nedeniyle, bireyin
'bencilleşmesi'ne neden olmuştur. Ayrıca kapitalizm, 'ilerleme'
kavramına yüklediği ideolojik anlam dolayısıyla, dünyadaki (doğal, mali
vs.) kaynakların yağmalanması neticesini veren eski ve yeni
emperyalizmler üretmiştir. İşte bu nedenle, kapitalizm eleştirilerinin
(ya da analizlerinin), bu ekonomik örgütlenme modelinin
felsefi/ideolojik kökenlerine inilmeden yapılmaması gereklidir. Çünkü
kapitalizmi eleştirmek, aslında, aynı zamanda, liberalizmi, pragmatizmi
ve modernizmi (dolayısıyla hümanizm, rasyonalizm ve sekülarizmi) de
eleştirmek demektir.
İslam ile kapitalizmin uyuşmazlığı noktasına da buradan bakmak gerekir.
Elbette İslam'ın diğergamlık, fedakarlık ve paylaşmayı esas alan zekat,
sadaka, infak, ihsan, karz-ı hasen gibi pek çok kurumları ile
kapitalizmin 'çıkarcı', 'faydacı' ahlakından kaynaklanan
emperyalist/sömürgeci karakterinin bağdaşmazlığı rahatlıkla ortaya
konulabilir. Ancak bundan önce, kapitalizmi besleyen hümanist, bireyci,
akılcı, seküler, özgürlükçü ve ilerlemeci dünya görüşü ve yaşam tarzının
('din'in) İslam'la bağdaşmadığı hususu üzerinde durulmalıdır. Çünkü her
ahlakın felsefi temelleri vardır. Aynı şekilde hiçbir ekonomik sistem
de, felsefi temeline inilmeden sağlıklı bir şekilde anlaşılamaz ve
eleştirilemez. Bu nedenle çıkarcı ve sömürüye dayalı kapitalizmi
eleştirirken, öncelikle kapitalisti, doğuştan gelen 'özgürlük ve
haklarla' mücehhez 'birey' olarak gören anlayışı/ideolojiyi eleştirmek
gerekir. Çünkü başkalarını düşünmeyi (altruizm) küçümseyip, başkalarının
yoksulluğu pahasına kendi çıkarını maksimize etmeyi meşru gören bu
'birey'dir. Yine mülkiyet üzerinde sınırsız tasarruf hakkını savunarak,
sonuçta küresel ölçekte doğal kaynakların talanına yol açan da bu
bireydir. Yaşam standardı açısından aralarında uçurum bulunan 'Kuzey' ve
'Güney' diye iki bölgenin ortaya çıkmasının ardındaki temel faktör de
yine bu 'birey'dir. O halde, kapitalist ekonominin sağlıklı eleştirisi,
ancak öncelikle felsefi/ideolojik planda yürütülecek bir eleştirel
çabayla mümkündür.
Kapitalizmin 'birey'i, başkalarından önce kendini düşünen, kâr güdüsü
ile hareket eden 'çıkarcı' bir 'insan' profili çizerken, İslam'ın
'mü'min'i, her şeyden önce 'kul'dur; hareketlerine Allah'ı razı etme
ilkesi yön verir ve bu yüzden başkalarını düşünür ve fedakardır.
Kapitalizmin 'birey'i haklar konusunda 'sınırlar'dan azami ölçüde
kurtulmayı hedeflerken, İslam'ın 'mü'min'inin hareketlerini 'hududullah'
ve 'takva' kriterleri belirler. Bu nedenle de mü'min her söz ve fiilinde
'ölçülü'dür. Kapitalizmin 'birey'i, her alanda özgürlük alanlarını
genişletmeyi hedeflediği için, mülkiyet üzerinde sınırsız tasarruf etme
ve tüketme ideali ile hareket ederken, 'mü'min' hududullah ölçüsünde mal
ve mülk sahibi olur, ancak "o mallar, içinizde sadece zenginler arasında
dolaşan bir devlet(nimet) olmasın" ayeti (Haşr:7) gereğince, muhtaçların
o nimet üzerindeki 'hakk'larını onlara vermesi gerektiğine inanır ve
infak, zekat, karz-ı hasen gibi müesseselerle bu 'fazla'yı hak
sahiplerine verir. Ayrıca mü'min sahip oldukları üzerinde hasîs davranıp
cimrilik yapmaz (Furkan:67) ve sorumsuzca harcamadan da kaçınır, yani
'israf etmez.' (A'raf:31). Doğayı, tüketilecek bir 'kaynak' olarak gören
'birey', kâr güdüsüyle hareket ettiği için, 'çevre'yi tahrip ederken,
'mü'min', mülkün gerçek sahibi olarak Allah'ı gördüğü için (Ali
İmran:26; Maide:17), mülkün 'zilyedi' olarak davranmaya özen gösterir ve
çevreye, insanlara ve hatta hayvanlara karşı ölçülü davranır. 'Birey'in
hareketlerine, rekabet koşulları içinde kâr elde etme amacı yön
verirken, mü'minin davranışlarını yönlendiren "hayırlarda yarışma"
ilkesidir (Bakara:148; Maide:48). 'Birey'in yarışında, 'kazanan'ın
yanında mutlaka bir 'kaybeden' var iken, "hayırlarda yarışan" müminlerin
müsabakasından, herkes (ama az ama çok) kazançlı çıkar!
Ancak mü'minin fedakar ve iyiliksever oluşu, onun 'toplum adına' kendini
feda etmesi anlamına da gelmez. Mü'min bu konuda da 'ölçülere'
(hudutlara) uyar. Toplumu birey adına feda eden kapitalist yaklaşımı
reddeden mü'min, aynı şekilde bireyi toplum adına feda eden 'sosyalist'
öneriyi de olumlamaz. Aslında mü'min için "ne toplum adına bireyi, ne de
birey adına toplumu feda etmemek" şeklinde ifade edilen kuralın bir
anlamı da yoktur. Çünkü ne mü'min bir 'birey'dir ne de 'Ümmet' bir
'toplum'dur. 'Birey' ve 'toplum', Batı terminolojisinde kendine özgü
anlamlar yüklenmiş iki eril kavram olarak, mü'min tanımının beraberinde
getirdiği 'kulluk', 'ölçülülük' (Takva) ve 'ilay-ı kelimetullah'
ilkesiyle hareket eden topluluk -ümmet' nosyonlarıyla çelişir. 'Kul'
bireyden, 'ümmet' de 'toplum'dan farklıdır. Dolayısıyla
Batı'nın/kapitalizmin kendine özgü gelişim sürecinde teşekkül eden
'sivil toplum/politik toplum' ayrımı veya 'özel alan/kamusal alan'
ayrımı yahut da 'birey'/'işçi' ayrımının, İslami terminolojide meşru bir
zemini yoktur. Bu nedenledir ki, mü'minin fedakarlığıyla, "toplum adına
bireyi feda eden sosyalizm ve birey adına toplumu feda eden kapitalizm"
arasında hiçbir bağ yoktur. Burada esas olan, mü'minin kulluk görevinin
gereği olarak Hukukullah ve Hukukulibad'ın gereklerini yerine
getirmesidir. Gerektiğinde mümin, Dar'ül-İslam'ın savunulması için
'cihad' eder; gerektiğinde de, Emir'ül Mü'min'in yaptığı haksızlığı
düzeltmek için 'tek başına' cehd gösterir. Bu nedenle 'özelleştirme' ve
'devletleştirme' şeklinde farklılaşan kapitalist ve sosyalist
pratiklerin, mü'min için temelde bir değeri yoktur. Mü'min'in bu iki
konudaki uygulaması da 'kendine özgü'dür. Kimileri onun uygulamasını
'özelleştirme', kimileri de 'devletleştirme' pratiğine yakın bulursa da,
bu, aslında ciddi bir yanılsamanın eseridir. Çünkü benzerlikler, asla
'aynılık' anlamına gelmez. Bu farkı yakalamak için de, başta
söylediğimiz gibi, temel felsefi referans farklılıklarını iyi özümsemek
gerekir. |