Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 327 | Mart  2006

                   

 

 


Kapitalizm

Terimsel anlamı sermaye taraftarlığı (Anamalcılık) olan ve üretim araçlarının devlet yerine, özel sektörün elinde olması ve piyasa kurallarının üretim süreçlerine hakim olması esasına dayanan kapitalizm, Batı dünyasına özgü bir takım özel süreçlerin sonucunda ortaya çıkmış bir ekonomik sistemdir. Bu süreçleri, ana hatlarıyla, tımar sistemine bağlı olarak ayakta duran toprak sisteminin (feodalizm) 14. ve 15. yüzyıllarda çökmesi, ardından ekonomide altın ve gümüş gibi değerli madenlerin hakimiyeti esasına dayanan, müdahaleci Merkantalist sistemin 16.-18. yüzyıllarda hakim olması ve nihayet, Sanayileşme ile birlikte, üretim araçlarının ve giderek üretim tarzı ve ilişkilerinin köklü biçimde değişmesi olarak sıralamak mümkündür. Temelde ekonomik bir sistem olmakla birlikte, gerek Rönenans, Reform, coğrafi keşifler ve bilimlerin gelişmesi ile başlayan 'yeni' sürecin bir parçası olması ve gerekse emperyalizm (sömürgecilik) döneminden itibaren, küresel düzeyde politik etkileri olması nedeniyle, kapitalizmin ideolojik ve siyasal mahiyeti de vardır.
Her ne kadar kapitalizmin köklerinin ilk çağa kadar uzandığı ileri sürülse de, bir 'sistem' olarak kapitalizm, 'Ortaçağ'ın sonlarına doğru gelişmeye başlamıştır. Çünkü kapitalist ekonominin temelini oluşturan 'sermaye' kavramı, 'özel anlam'ını bu dönemde kazanmıştır. Terimsel olarak üretim sürecinde kullanılan aletleri, madenleri, ekilebilir toprakları vs. sermaye olarak adlandırmak mümkün olmakla beraber, kapitalizm, bu ekonomik parametrelerin 'özel mülkiyet' altında bulunduğu ve kişisel kazanç için kullanıldığı bir ekonomik sistemdir. Bu yeni ekonomik örgütlenme tarzı, tımar sistemine dayalı feodalitenin çökmesi sonucunda toprak mülkiyetinin el değiştirmesi ve giderek yeni üretim araçlarının, üretim sürecine dahil olmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu modelin belirleyici öğesi, üretimin tüketimi aşan bölümünün, üretim kapasitesinin genişletilmesi amacıyla kullanılmasıdır ve bu süreç zaman içinde 'sermaye birikimi'ni doğurmuştur. Bu nedenle, sermayenin özel mülkiyetin elinde olması ve ihtiyaç için değil pazar için mal üretme esasına dayanan kapitalist örgütlenme, önceki ekonomik sistemlerden farklı ve kendine özgüdür.
Kalvin ve Luther'in, Reformasyon döneminde yeni bir 'Protestan Etik' (Weber) oluşturarak, çalışmayı ve kazancı meşrulaştıran, tutumluluğu öven dini söyleminin, Hobbes'un 'birey' ve 'hak' kavramlarına yaptığı vurgunun (Leviathan) ve Locke'un 'mülkiyet'i asli bir 'hak' olarak tanımlayan teorisinin (Yönetme Üzerine İki Deneme) dolaylı katkılarıyla gelişen kapitalizm, Sanayi Devrimi ile birlikte, bir dönüm noktasına girmiştir. Bu evrede 'özel girişimciler' olarak adlandırılabilecek güçler, ekonomik faaliyetin merkezi haline gelmiştir. Merkantalist dönemde güçlü monarşilerin uyguladığı politikalar sonucunda güç kazanan bu aktörler, yeni dönemde, ekonomik aktivitenin ticaretten sanayiye kayması, teknik bilginin sanayiye uygulanması ve Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları sonucunda feodalizmin kalıntılarının da ortadan kaldırılması neticesinde, birincil ekonomik güç noktasına gelmişlerdir. Bu aşamada, bir dönem özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların korunmasının aracı olan devlet, esas itibarıyla piyasanın işleyişine karışmayan, düzenleyici bir aygıt olarak işlev görmeye başlamış, ücretleri ise loncalar yerine 'piyasa'ların belirlemesi gerektiği fikri ağırlık kazanmıştır. İdeolojik çerçevesini Adam Smith'in çizdiği (Ulusların Zenginliği) ve Serbest Rekabet Kapitalizmi olarak nitelendirilebilecek bu yeni evrede, kendi kendine işleyen ve kendini sürekli düzenleyen piyasa ortamında, bireylerin, rekabete dayalı mücadele sayesinde çıkarlarını maksimize edeceği, işbölümü sayesinde verimliğin artacağı ve bunun, son tahlilde ulusal zenginliğin artmasına neden olacağı görüşü ağırlık kazanmıştır.
Ancak 19. yüzyılda, kapitalizmin hem ulusal hem uluslararası ölçekte giderek tam bir 'sömürü düzeni' mahiyetine bürünmesi, çalışan ve yoksul kesimleri (bu arada yeni doğan 'işçi' sınıfını) giderek daha çok yoksullaştırdı. Kapitalizm bu evrede 'vahşi' bir hüviyete büründü. Kadın ve çocukların dahi hiçbir iş güvencesi olmadan günde 18 saate kadar çalıştırıldığı bu şartlar, bilhassa "zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri kalmayan işçi sınıfı"nın tepkisini beraberinde getirdi. Önceleri mülkiyeti 'hırsızlık' olarak gören Proudhon ve toplumların ekonomik alt-yapı temelinde sürekli geliştiğini düşünerek tarihsel materyalizme öncülük etmiş olan Saint-Simon gibi teorisyenlerin 'sömürü düzeni'ni değiştirmeyi hedefleyen 'toplumcu' düşünceleri, daha sonra, 'işçi sınıfı'nın teorisyeni Marx tarafından sistemleştirildi ve Marx, Das Kapital'de, kapitalizme alternatif bir 'ekonomik sistem' olarak sosyalizmi önerdi. Marx'ın, kapitalizmin çöküşünün 'devrimci' yöntemle ve işçi sınıfının ('proleterya') önderliğinde gerçekleşeceği yönündeki vurgusu, zaman içerisinde kapitalizme karşı fiilen mücadele veren 'devrimci' sosyalist hareketi ortaya çıkardı. Emperyalizmi, kapitalizmin en son evresi olarak gören Lenin, Ekim Devrimi ile, bu hareketin Rusya'da başarılı olmasını sağladı. Ancak kapitalizme yönelik bu sosyalist itiraz, aslında kapitalist gelişim sürecinde yeni bir evreye girildiğinin de göstergesiydi. Bu evrede kapitalizm, 'kendini yeniden üretme' ihtiyacını hissetti ve sosyalist eleştiriyi 'içselleştirme' yollarını aradı.
I. Dünya Savaşı, bu açıdan bir dönüm noktası oldu. Savaştan sonra uluslararası piyasaların daralması, bankacılık alanında hegemonyanın Avrupa'dan ABD'ye geçmesi ve dış ticaretin önündeki engellere yenilerinin eklenmesiyle birlikte kriz dönemine giren kapitalizm, hem 1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı fırsatı kullanarak, hem de kol gücüne ve ‘emeğe’ bağımlılığı azaltan yeni üretim araçlarının sunduğu fırsatları kullanmasını bilerek, kendisini yeniden üretmenin yolunu buldu. Bu noktada, yükselen itiraz seslerini absorbe etmek için, Keynes'in ekonomik önerileri doğrultusunda, 'Refah Devleti' modeli devreye sokuldu. Bu, bir yandan, kapitalist gelişmenin temel felsefesi olan Laissez Faire'nin ("bırakınız yapsınlar") terk edilmesi anlamına geliyordu ama öte yandan, aslında, devlete pazarda regülator ('düzenleyici') rolü verip, sosyal politikalar uygulamak suretiyle, kapitalizmin önünü açıyordu. Nitekim 1929 Bunalımı'nın kapitalist sistemin geleceğini tehlikeye sokacağını düşünenler, II. Dünya Savaşı'ndan sonra yanıldıklarını anladılar. Çünkü kapitalizm, (üstelik bu kez yeni bir forma bürünerek) yaşamakta olduğunu gösterdi. Bu kez, çalışanların ve ('işçi sınıfı'nın) sıkıntılarını hafifletecek sosyal politikalar uygulamak suretiyle, sosyalist itirazı içselleştirip etkisizleştirdi. 1970'lerin sonları ve 1980'li yıllarda ise Yeni Sağ'ın 'Serbest Pazar' kavramı etrafında uyguladığı liberal politikalar küreselleşti. Sosyalist Kamp'ın dağıldığı bu evrede ideolojik üstünlüğünü ilan eden kapitalizm, pazar hakimiyetini iyice pekiştirdi. Aslında 'küreselleşme olgusu', zaten kapitalizmin, rakibini mağlup ettiğinin ve gücünü artırdığının bir göstergesiydi. Nitekim, bu dönemde ortaya çıkan 'küreselleşme karşıtı' (veya 'sistem-karşıtı') hareketler de, kapitalist sistemin işleyişini ciddi manada etkileyecek bir güce ulaşamadı.
Wallerstein'in ifadesiyle, yaklaşık 500 yıldır bir 'dünya sistemi' olarak varlığını sürdüren kapitalizmin, 19. ve 20. yüzyıllarda karşılaştığı 'iç' muhalefet(ler)i içselleştirmeyi ve kendini yeniden üretmeyi başarabilmiş olması, Fukuyama gibilerinin iddia ettiği gibi, liberal-kapitalist öngörünün 'nihai' başarısını göstermemektedir. Bunu, daha çok, kapitalist sistemin 'içselleştirme başarısı'yla ve kapitalizme muhalif olarak ortaya çıkan sosyalizmin ve (daha sonraları 'küreselleşme karşıtları'nın) ideolojik ve pratik zaaflarıyla izah etmek mümkündür. İdeolojik zaaf, kapitalizmle özdeş bir terminolojiden hareket edilmesidir. Örneğin, önerdikleri modeller farklı olsa da, hem kapitalist hem de sosyalist söylemin ekonomik öngörüleri, üretim ilişkileri ve üretim tarzı (yani 'mülkiyet' kavramı) üzerinde yoğunlaşır. Kapitalistler, bu konuda bireyin azami ölçüde özgür bırakılmasını savunurken, sosyalistler, mülkiyetin 'devlet' kontrolünde olması gerektiğini öne sürerler. Fakat kapitalistler, sosyalistlerin zeminini, sistemin asıllarına zarar vermeyecek 'sosyal devlet' ilkesini devreye sokarak yumuşatmayı bilmişlerdir. İşte bu, ortak terminolojinin 'imkanları' sayesinde mümkün olabilmiştir. 'İnsan' tanımı, 'kalkınma', 'ilerleme' hatta 'demokrasi' gibi başka kavramlar hususunda da, kapitalistler ile sosyalistler arasında ortak noktalar vardır. Kapitalizmin muhaliflerini bertaraf etmesi, işte, yapısal bir değişiklik içermeyen bu 'kendini yenileyebilme' ('revizyonizm') özelliği sayesindedir. Bu nedenle son çeyrek asırda ortaya çıkan 'sistem-karşıtı' hareketlerin de, bu noktada, önceki sosyalist hareketlerden (özü itibarıyla) farkı yoktur. Fakat, küreselleşme evresini yaşayan kapitalizme karşı, Brzezinski ve Huntington gibi kimi stratejistlerin de altını çizdiği gibi, 'kendi dışından' yönelen 'potansiyel' tehditler vardır ve bunlar arasında en çok dikkat çeken, İslam'dır. Toynbee gibi tarihçilerin de tespit ettiği gibi, Batı'ya (sadece ekonomik değil, her alanda) alternatif olma potansiyeli taşıyan tek sistem olarak İslam görünmektedir. Bunun da başlıca nedeni, 'meşrulaştırıcı kavramsal araçlar' olarak çok farklı bir kökenden beslenmiş olmasıdır.
Kapitalist sistemin temel kavramları, sermaye, özel mülkiyet, özel teşebbüs özgürlüğü, rekabet ve kâr amacıdır. Bir kapitalist sistem, sermaye üzerindeki mülkiyetin özel ellerde olduğu sistemdir. Bireyin, değer taşıyan nesneler üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkı anlamına gelen 'özel mülkiyet', kapitalist ekonomilerin en belirgin kurumudur ve ortadan kalkması durumunda bir kapitalist ekonominin varlığından bahsedilemez. Özel teşebbüs özgürlüğü, belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli nitelik ve nicelikteki üretim araçlarının bir araya getirilmesi ve eşgüdüm içinde çalışmalarının sağlanmasıdır. Rekabet, 'etkinlik' ve 'verimlilik' kriterleri çerçevesinde, uzun ömürlü bir ekonomik örgütlenmeyi temin etmek ve mal üretiminde yüksek verimlilik sağlamak için, serbest pazar kurallarının işlemesini öngören temel kapitalist kurumlardan biridir. Kapitalizmin kilit kurumu olarak nitelendirilebilecek olan kâr elde etme amacı ise, kapitalist ekonomilerin merkezi denetim organı olan kâr güdüsünden kaynaklanır ve bu güdünün, 'risk' almayı seven müteşebbisi, üretim araçlarını en verimli üretim süreçlerinde kullanmak üzere harekete geçirdiği düşünülür. Bu da kapitalist düzenin bir nevi 'iç denetim' mekanizması işlevi görür.
Kapitalist ekonominin ideolojik temellerini ise şu üç kavram oluşturur: birey, özgürlük ve ilerleme. 'İnsan'ı kendi başına bir amaç olarak gören; 'birey'i, rasyonel bir varlık olarak kabul edip, ona çıkarlarını maksimize etmek için sınırsız 'özgürlük' tanıyan ve bu bireylerden oluşan toplumun, sürekli 'ilerleyeceği' varsayımından hareket eden kapitalizm, sonunda kendine özgü bir 'ahlak' ve bu ahlakın doğal sonucu olan 'sömürü düzeni' yaratmıştır. Kapitalist ahlak, diğergamlığı ve fedakarlığı küçümsemiş; bireyin mutluluğu ve yararını 'doğru' ve 'iyi'nin tek kriteri sayan 'pragmatik' yaklaşımı nedeniyle, bireyin 'bencilleşmesi'ne neden olmuştur. Ayrıca kapitalizm, 'ilerleme' kavramına yüklediği ideolojik anlam dolayısıyla, dünyadaki (doğal, mali vs.) kaynakların yağmalanması neticesini veren eski ve yeni emperyalizmler üretmiştir. İşte bu nedenle, kapitalizm eleştirilerinin (ya da analizlerinin), bu ekonomik örgütlenme modelinin felsefi/ideolojik kökenlerine inilmeden yapılmaması gereklidir. Çünkü kapitalizmi eleştirmek, aslında, aynı zamanda, liberalizmi, pragmatizmi ve modernizmi (dolayısıyla hümanizm, rasyonalizm ve sekülarizmi) de eleştirmek demektir.
İslam ile kapitalizmin uyuşmazlığı noktasına da buradan bakmak gerekir. Elbette İslam'ın diğergamlık, fedakarlık ve paylaşmayı esas alan zekat, sadaka, infak, ihsan, karz-ı hasen gibi pek çok kurumları ile kapitalizmin 'çıkarcı', 'faydacı' ahlakından kaynaklanan emperyalist/sömürgeci karakterinin bağdaşmazlığı rahatlıkla ortaya konulabilir. Ancak bundan önce, kapitalizmi besleyen hümanist, bireyci, akılcı, seküler, özgürlükçü ve ilerlemeci dünya görüşü ve yaşam tarzının ('din'in) İslam'la bağdaşmadığı hususu üzerinde durulmalıdır. Çünkü her ahlakın felsefi temelleri vardır. Aynı şekilde hiçbir ekonomik sistem de, felsefi temeline inilmeden sağlıklı bir şekilde anlaşılamaz ve eleştirilemez. Bu nedenle çıkarcı ve sömürüye dayalı kapitalizmi eleştirirken, öncelikle kapitalisti, doğuştan gelen 'özgürlük ve haklarla' mücehhez 'birey' olarak gören anlayışı/ideolojiyi eleştirmek gerekir. Çünkü başkalarını düşünmeyi (altruizm) küçümseyip, başkalarının yoksulluğu pahasına kendi çıkarını maksimize etmeyi meşru gören bu 'birey'dir. Yine mülkiyet üzerinde sınırsız tasarruf hakkını savunarak, sonuçta küresel ölçekte doğal kaynakların talanına yol açan da bu bireydir. Yaşam standardı açısından aralarında uçurum bulunan 'Kuzey' ve 'Güney' diye iki bölgenin ortaya çıkmasının ardındaki temel faktör de yine bu 'birey'dir. O halde, kapitalist ekonominin sağlıklı eleştirisi, ancak öncelikle felsefi/ideolojik planda yürütülecek bir eleştirel çabayla mümkündür.
Kapitalizmin 'birey'i, başkalarından önce kendini düşünen, kâr güdüsü ile hareket eden 'çıkarcı' bir 'insan' profili çizerken, İslam'ın 'mü'min'i, her şeyden önce 'kul'dur; hareketlerine Allah'ı razı etme ilkesi yön verir ve bu yüzden başkalarını düşünür ve fedakardır. Kapitalizmin 'birey'i haklar konusunda 'sınırlar'dan azami ölçüde kurtulmayı hedeflerken, İslam'ın 'mü'min'inin hareketlerini 'hududullah' ve 'takva' kriterleri belirler. Bu nedenle de mü'min her söz ve fiilinde 'ölçülü'dür. Kapitalizmin 'birey'i, her alanda özgürlük alanlarını genişletmeyi hedeflediği için, mülkiyet üzerinde sınırsız tasarruf etme ve tüketme ideali ile hareket ederken, 'mü'min' hududullah ölçüsünde mal ve mülk sahibi olur, ancak "o mallar, içinizde sadece zenginler arasında dolaşan bir devlet(nimet) olmasın" ayeti (Haşr:7) gereğince, muhtaçların o nimet üzerindeki 'hakk'larını onlara vermesi gerektiğine inanır ve infak, zekat, karz-ı hasen gibi müesseselerle bu 'fazla'yı hak sahiplerine verir. Ayrıca mü'min sahip oldukları üzerinde hasîs davranıp cimrilik yapmaz (Furkan:67) ve sorumsuzca harcamadan da kaçınır, yani 'israf etmez.' (A'raf:31). Doğayı, tüketilecek bir 'kaynak' olarak gören 'birey', kâr güdüsüyle hareket ettiği için, 'çevre'yi tahrip ederken, 'mü'min', mülkün gerçek sahibi olarak Allah'ı gördüğü için (Ali İmran:26; Maide:17), mülkün 'zilyedi' olarak davranmaya özen gösterir ve çevreye, insanlara ve hatta hayvanlara karşı ölçülü davranır. 'Birey'in hareketlerine, rekabet koşulları içinde kâr elde etme amacı yön verirken, mü'minin davranışlarını yönlendiren "hayırlarda yarışma" ilkesidir (Bakara:148; Maide:48). 'Birey'in yarışında, 'kazanan'ın yanında mutlaka bir 'kaybeden' var iken, "hayırlarda yarışan" müminlerin müsabakasından, herkes (ama az ama çok) kazançlı çıkar!
Ancak mü'minin fedakar ve iyiliksever oluşu, onun 'toplum adına' kendini feda etmesi anlamına da gelmez. Mü'min bu konuda da 'ölçülere' (hudutlara) uyar. Toplumu birey adına feda eden kapitalist yaklaşımı reddeden mü'min, aynı şekilde bireyi toplum adına feda eden 'sosyalist' öneriyi de olumlamaz. Aslında mü'min için "ne toplum adına bireyi, ne de birey adına toplumu feda etmemek" şeklinde ifade edilen kuralın bir anlamı da yoktur. Çünkü ne mü'min bir 'birey'dir ne de 'Ümmet' bir 'toplum'dur. 'Birey' ve 'toplum', Batı terminolojisinde kendine özgü anlamlar yüklenmiş iki eril kavram olarak, mü'min tanımının beraberinde getirdiği 'kulluk', 'ölçülülük' (Takva) ve 'ilay-ı kelimetullah' ilkesiyle hareket eden topluluk -ümmet' nosyonlarıyla çelişir. 'Kul' bireyden, 'ümmet' de 'toplum'dan farklıdır. Dolayısıyla Batı'nın/kapitalizmin kendine özgü gelişim sürecinde teşekkül eden 'sivil toplum/politik toplum' ayrımı veya 'özel alan/kamusal alan' ayrımı yahut da 'birey'/'işçi' ayrımının, İslami terminolojide meşru bir zemini yoktur. Bu nedenledir ki, mü'minin fedakarlığıyla, "toplum adına bireyi feda eden sosyalizm ve birey adına toplumu feda eden kapitalizm" arasında hiçbir bağ yoktur. Burada esas olan, mü'minin kulluk görevinin gereği olarak Hukukullah ve Hukukulibad'ın gereklerini yerine getirmesidir. Gerektiğinde mümin, Dar'ül-İslam'ın savunulması için 'cihad' eder; gerektiğinde de, Emir'ül Mü'min'in yaptığı haksızlığı düzeltmek için 'tek başına' cehd gösterir. Bu nedenle 'özelleştirme' ve 'devletleştirme' şeklinde farklılaşan kapitalist ve sosyalist pratiklerin, mü'min için temelde bir değeri yoktur. Mü'min'in bu iki konudaki uygulaması da 'kendine özgü'dür. Kimileri onun uygulamasını 'özelleştirme', kimileri de 'devletleştirme' pratiğine yakın bulursa da, bu, aslında ciddi bir yanılsamanın eseridir. Çünkü benzerlikler, asla 'aynılık' anlamına gelmez. Bu farkı yakalamak için de, başta söylediğimiz gibi, temel felsefi referans farklılıklarını iyi özümsemek gerekir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...