|

Döndü ve Alaaddin AYDIN/KAYSERİ
SORU-1: Rabbimiz Ahzap suresinin 36. ayetinde "Allah ve elçisi bir işe
hükmettiği zaman erkek ve kadın müminlerin seçme hakkı yoktur. Kim Allah
ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur"
buyurulmaktadır. Burada Peygamberin hükmetmesi nedir? Günümüze bu ayeti
nasıl taşıyacağız? Peygamber Allah'ın hükmünden ayrı bir hüküm koyabilir
şeklinde mi anlayacağız?
CEVAP-1: Allah (c.c), Peygamberlerin görev ve sorumluluklarıyla ilgili
olarak şöyle buyuruyor: "Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ
et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni
insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah kafirler topluluğunu doğru yola
erdirmez."(5/67) Bununla birlikte Peygamber (a.s) insanlarla muhatap
olurken nerede duracağını ve kimin adına konuşacağını belirleyen bir
ilkeyi daha hatırlatıyor ve şöyle buyuruyor:
"Ben size Rabbimin gönderdiklerini tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum
ve ben Allah'tan (gelen bilgi ile) sizin bilmediklerinizi
biliyorum."(7/62) Peygamberler toplumun karşısına çıktığı günden
itibaren elçi olarak yapıp ettiklerinin hepsini Allah için yaptıklarını
hem kendi kelimeleri ile ifade etmiş; hem de yukarıdaki ayetler de
olduğu gibi aldığı vahiyleri okuyarak açıklamıştır. Hiçbir zaman bunları
kendine mal etmemiş ve insanları kendine çağırmamıştır. Allah'ın kulu ve
elçisi olduğunu, dinin Allah'a mahsus olduğunu, inananların ilki olmakla
emr olunduğunu ve bunları söylemeye Rabbi tarafından memur edildiğini
okuduğu vahyin tarihi seyri içerisinde devamlı hatırlatmıştır.
Bununla birlikte sadece sorunuza konu olan ayeti değil Kur'an'ın
bütününü hem zamanımıza hem de tüm zamanlara taşımanın inananlara
verilmiş bir görev olduğunun idraki içinde olmalıyız. Kur'an tarihin bir
döneminde yaşanan hayatın içine gönderilmiştir. Bu yaşam tarzını
insanlara anlatan, yaşayan ve inananları da buna göre yaşamaya çağıran
peygamber, bu fikrin uygulayıcısı idi. Yüklenmiş olduğu misyon gereği
şahsında şu sıfatları da toplamış oluyordu: Peygamberlik, Liderlik,
Hakimlik, Komutanlık ve Aile Reisliği. Böylece bugünkü manada yasama
hariç yürütme ve yargıyı Allah'ın elçisi yalnız başına yapmaya
çalışıyordu. İslam'da yasama esas itibariyle vahye dayanması nedeniyle
ilahidir. Ancak yürütme gerçekleştirilirken ameli konularda ilgili hüküm
yoksa, içtihatlar yapılarak meselelere çözümler getirilir. Ancak içtihad
meşruiyetini vahyin ilkelerine uygunluğundan alır. Kur’an’ın
belirlerdiği hukukun ilkelerine aykırı olamaz. Bu nedenle içtihadlar
içinde esas belirleyici kriter Kur’an’dır.
Peygamber yaşadığı toplumda yüklendiği bu sorumluluklarını yerine
getirirken herhangi bir konuda hükmünü verdiği zaman kadın ve erkek
müminler için muhayyerlik yoktur. Allah'ın koyduğu yasayı insanlara hem
tebliğ eden, hem de uygulayan Allah'ın Elçisi olduğuna göre bu hüküm
karşısında insanlar muhayyer olabilir mi? İşte böyle bir durumda hükme
karşı gelen "sapıklığa düşmekle" nitelendirilmektedir.
Burada bilinmelidir ki, elçinin hükmetmesi, kendisini elçi seçenin
hükmünden başkası değildir. Allah'ın o konudaki hükmü ne ise Peygamber
de onunla hükmediyor. İcraatı yapan peygamber olduğu için böyle ifade
edilmektedir.
Bununla birlikte toplumun Lideri, ordunun Komutanı olarak savaşa veya
barışa verdiği kararlar konusunda da durum aynıdır. Kur'an'da bu
hadiselerle ilgili birebir hüküm olmaması asla muhayyerliği gerektirmez.
Bu konuda genel kural şudur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden
olan Emir sahiplerine de itaat edin. Eğer herhangi bir konuda ayrılığa
düşerseniz, onu Allah'a ve peygambere arz edin. Eğer Allah'a ve Ahiret
gününe inanıyorsanız bu sizin için daha hayırlı ve netice bakımından
daha güzeldir."(4/59) Burada yine Allah'a ve Resule arz etmeyi farklı
zeminlere çekmemek için Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz
çevirirse (yani kim de peygambere isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur.
Fakat sen müteessir olma) biz seni onlara koruyucu göndermedik."(4/80)
Bunun böyle anlaşılması gerekir. Devletler hukukunda da bugün dahi durum
böyle değil mi? Bir devletin elçisi olan kimse o devleti temsil eder.
Onun söylediği söz, verdiği beyanat lehte ve aleyhte o devleti
bağlayıcıdır. Bu göreve atanan kimse de bunun bilincinde olarak konuşur.
Yine ona yapılan iltifat ve hakaret de temsil ettiği devlete yapılmış
kabul edilir. Durumun anlaşılması açısından bu konu bu minval üzere
düşünülmelidir.
Peygamberlerin kendilerine mahsus Allah tarafından seçilerek verilmiş
olan elçilik sıfatı dışındaki sıfatları, peygamberlerden sonra bu
devleti ve toplumu sevk ve idare edecek olan Emir'ül -Mü'minin için de
aynen geçerlidir. Bu makama müminler tarafından getirilmiş olan kimseler
de Allah'ın vahyinden hareketle bu görevi icra edecektir. Bu nedenledir
ki, Emirin hükmü/kararı gizli ve açık Müslümanları ve tüm toplumu
bağlayıcıdır.(4/59)
Bununla birlikte Kur'an'ın bütün ayetleri inmiş olduğu asra, mevzu bahis
olan olaya, muayyen bir zemine ve zamana mahsus değildir. Kıyamete kadar
insanlara yol gösteren bir rehber, hakkı ve batılı ortaya koyan Furkan,
inananlar için Rablerinden bir öğüt, dünya ve Ahiret saadeti sunan bir
yaşam tarzı olmaya devam edecektir.
Sorunuzun son cümlesiyle alakalı "Peygamberlerin Allah'ın dinine
ilavelerde bulunması" gibi bir anlayışın İslam'da kabulü mümkün
değildir. Dinin sahibi olan Allah, "Dini Allah'a has kılmayı" (39/
2,11,14, 40/65, 7/29), "Emrolunduğu gibi doğru olmayı" (11/112), "Dinini
tamamlayıp kemale erdirdiğini" (5/3), peygamberin görevinin, "Allah'tan
aldığını tebliğ etmek olduğunu" (7/68, 5/92) bildirmiş; "Ey Muhammed!
Sen dosdoğru bir yoldasın. Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Bu Kur'an
sana ve kavmine bir öğüttür. Hepiniz ondan sorumlu
tutulacaksınız"(43/43-44) buyurmuştur. Peygamber (a.s) da O'na sarılmış,
Kur'an'ı ahlak edinmiş ve bir ömür boyu da bu Sünnetinden ayrılmamıştır.
Onu dine ilaveler yapmakla itham etmek, Peygambere yapılan en büyük
haksızlıktır.
SORU -2 : Yüce Allah Necm suresi 3. ayetinde " O hevasından konuşmaz.
Ancak kendisine vahyolunanı söyler" buyuruyor. Bu ayeti nasıl
anlamalıyız? Peygamberimizin ağzından çıkan her sözün vahiy olduğunu
söyleyenler bu ayete dayanıyorlar, doğru mudur?
CEVAP-2: Ayetin mesajını doğru anlamak için, önce bulunduğu ortamı
dikkate alıp sonra da Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirmeliyiz
ki doğru bir sonuca ulaşalım. Dikkat ederseniz surenin birinci ayeti
yeminle başlıyor:
"Battığı zaman yıldıza Andolsun ki, arkadaşınız Muhammed ne sapıttı, ne
de azıttı. O hevasına uyarak da konuşmuyor. Söylediği şey kendisine
vahyedilenden başka bir şey değildir. Onu da müthiş kuvvetleri olan biri
öğretti..."( 53/1-5)
Ayetleri kendi bütünlüğü içinde anlamaya çalıştığımızda, müşriklerin
Muhammed (a.s) ile ilgili birtakım yalan söylemleri vardır ki, Allah:
"Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız ne azıttı ne de
sapıttı" buyuruyor. Bu toplum arkadaşları Muhammed'i azmak ve atalarının
yolundan sapmakla suçluyor. Bütün bunları niçin söylüyorlar peygambere?
Allah'ın elçisi olduğunu söyleyerek; Allah'tan aldığı vahiyleri o
topluma okuduğu için. Okunan vahyin verdiği mesaj, atalarının dinini
yalanlıyor, İslam'ın ise doğru olduğunu söylüyor. Bunu çok iyi anlayan
müşrikler işin ciddiyetini gördükleri için, peygamberi kendi istek ve
arzularına uyan, atalarının dinini yalanlayarak azan ve sapan, bu
nedenle birtakım yalan sözler dizip söyleyen biri olarak göstermeye
çalışıyorlar.
İşte bu anlayış ve iddiaların asılsız olduğuna cevap olarak: "O asla
hevasından konuşmaz. O'nun konuştukları kendisine (Rabbi tarafından )
vahyolunandır" diye cevap veriliyor. Yalan ve iftiraların bununla da
kalmadığını yine Kur'an'ın muhtelif ayetlerinden öğreniyoruz:
Kafirler, “Bu Kur'an Muhammed'in uydurduğu bir yalandır. Ona başka bir
topluluk yardım etmiştir" diyerek gerçekten büyük bir haksızlık etmişler
ve asılsız bir söz uydurmuşlardır.”(25/4)
“Onlara istedikleri bir ayeti getirmediğin zaman 'öteki ayetleri
topladığın gibi bunu da derleyip toplasaydın ya!' derler. Deki: 'ben,
ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu Kur'an inanan bir toplum
için Rabbiniz tarafından gönderilen açık deliller, hidayet rehberi ve
rahmettir.'” (7/203)
Bu ayetlerdeki iftiraya cevap olarak da, "O hevasından konuşmaz. O'nun
konuştukları ancak kendisine gelen vahiylerdir" diye cevap verilmiştir.
Hal böyle olunca peygamberin her konuştuğunun vahiydir anlamına gelmesi
mümkün değildir. Bu söz Peygamberimizin getirdiği dinin ilkeleri ve
hükümleri ile ilgili olarak Allah'tan aldığı ve "bunlar Rabbimin bana
vahyidir" dediği ayetleri ifade eder. Peygamber kendi sözleri için asla
vahiydir diyemez, dememiştir de.
"Eğer O (peygamber) Bize atfen, ona (yani vahiylere/Kur'an'a) bazı
sözler katmış olsaydı, Biz Onu kıskıvrak yakalardık, sonra onun can
damarını koparırdık. Hiç biriniz de onu bundan koruyamazdınız"(69/44-47)
ayeti buna imkan vermemektedir.
Bu ve benzeri sözlerin ilmi bir dayanağı yoktur. Güya peygamberi
yüceltme, yaptıkları nakilleri güçlendirme adına söylenmiş içi boş
sözlerdir. Düz mantıkla düşünseniz bile böyle bir şeyin imkanı söz
konusu olamaz. Peygamber de bir insandır. Eşi ve çocuklarıyla ilişkisini
sürdürmek, insanlarla münasebetlerini devam ettirmek ve alışveriş yapmak
için konuşmaya ihtiyacı vardır ve konuşacaktır. Peygamber olmadan önce
kırk yıl nasıl konuştu ise yine öyle konuşacaktır.
Allah onu elçilikle görevlendirdikten sonra İslam'ı anlatmak, gelen
ayetleri insanlara duyurmak için ayetleri okuyor, konuyla alakalı daha
önce gelmiş olan ayetlerden de okuyarak, kişiye ve ortama göre
söylenmesi gerekenleri de kendi sözü olarak söylüyordu. Bunların birini
diğerine karıştırmıyordu. Elimizde bulunan Kur'an bunun en açık
delilidir. Gelen vahiyleri vahiy olarak okumuş ve yazdırmış iken, kendi
sözlerini yazdırmamış ve yazılmasını da istememiştir.
SORU-3: İslam Dini resim yapma, karikatür çizme, heykel yapmaya nasıl
bakar? Batılı kafirlerin peygamberimizin karikatürlerini yapması
konusunda düşünceniz nedir?
CEVAP-3: Resim ve heykel konusunda İslam'ın ortaya koyduğu anlayış çok
açıktır. Hz. Adem'den bugüne kadar meydana koyduğu medeniyette ve
tevhidi anlayışta bunlara yer vermemiştir. Yehuda ve Nasara'nın
mabetlerini bunlarla doldurması onların tevhitten uzaklaşıp hevalarını
ilah edinmelerinden sonra ortaya koydukları bir duruştur. Hiçbir
peygamberin bunlara tevessül etmeyişi tesadüf olmasa gerek. İslam bu
duruşu gösterirken batıla dalanların yaptığı ilk iş ise Samiri'de olduğu
gibi bu işe tevessül etmek olmuştur.
Resim konusunda insanların cinselliğini afişe etmeyen, sadece
kimliklerinin doğru bilinmesi için günlük hayatta kullanılan resimlerin
kullanılmasında bir beis görülmemektedir. Ancak herhangi bir insanın
şahsiyetini rencide etmek, istihza etmek ve hakaret etmek amacıyla
çizilen karikatürler böyle değerlendirilemez. Bu tür davranışların 49/11
ve 6/108’de tasvip edilmediğini görüyoruz.
Heykel konusunda Allah, Kur'an'da elleriyle yontulan şeylerden bir
şeyler ummanın batıllığını yüzlerce ayette ifade ederek, bunların hiçbir
şeye kadir olmadığını; hatta bulundukları yerden yıkılsalar geriye
kalkamayacaklarını ve bir sinek onlardan bir şeyi kapıp götürse geriye
alamayacakların ifade ederek, "isteyen de aciz istenen de" buyurarak
edindikleri sahte ilahların durumlarını akledenlerin dikkatine
sunmuştur.
İnsanlarla, inançlarla istihza etmek, iftira etmek ve onlara karşı
karalama kampanyaları düzenlemek ise İslam'ın asla tasvip etmediği bir
yoldur.
"Ey iman edenler! bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, belki
de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya
almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizle alay
etmeyin, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İnandıktan sonra yoldan
çıkmakla nitelenmek ne kötüdür. Tövbe etmeyenler zalimlerdir."(49/11)
"Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeden
aşırı gidip Allah'a sövmesinler. Biz böylece her millete yaptıklarını
süslü gösteririz. Sonra dönüşleri Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını
kendilerine bildirecektir." (6/108)
Allah insanları iki temel özelliğe göre tasnif ediyor, Ehli İslam, Ehli
Küfür diye. İnsanlık tarihi boyunca inananlar imanının, kafirler de
küfrünün gereğini yapmışlardır. Bu kural böyle gelmiş böyle de
gidecektir. Kur'an'da müşriklerin bütün peygamberler için söyledikleri,
yapıp ettikleri ayrıntılarıyla anlatılıyor. Mecnun, şair, azgın, sapık,
fitneci , bölücü, atalarının dinini inkar eden, ilahlarımıza söven, Karı
ile kocanın, baba ile oğulun arasını açan …v.b. bunların tümüne Allah
şöyle cevap veriyor:
"(Ey Muhammed) Onların söylediklerine sabret. Güçlü kulumuz Davud'u
hatırla . O daima Allah'a yönelirdi."(38/17)
"Seni yalanlıyorlarsa bil ki, senden önce de nice elçiler
yalanlanmıştır. Bütün işler Allah'a döndürülür."(35/4)
"Kim Allah'a çağırana (Muhammed'e) karşılık vermezse, ne yeryüzünde
Allah'ı aciz bırakabilir, ne de ondan başka bir hamisi vardır. Onlar
açık bir sapıklık içindedirler."(46/32) Bize yakışan vereceğimiz
tepkilerin Kur'ani olmasıdır. Bizim sevgimizin, nefretimizin,
dostluğumuzun ve de düşmanlığımızın keyfi olmaması gerekir. Yanlışa
karşı çıkmak yeni bir yanlışı icra etmek olamamalı. Müslüman'a yakışan
bir tepki olmalı ki o "mücadelenin en güzeli olsun."
SORU-4: Hac'da şeytan taşlama farz bir ibadet midir? Kur'an'da yeri
var mıdır?
CEVAP-4: Haccın farzları üçtür: Niyetle ihrama girme, Arafat'ta vakfe
yapma ve Kabe'yi tavaf etme. Ancak İbrahim (a.s) dan bu yana icra
edilen(22/27) hac ibadeti hiçbir zaman inkıtaa uğramadan kitlelerce
yapılagelen fiili bir sünnettir. Bunun icrası konusunda peygamberimizin
ilk ve son olarak yapmış bulunduğu Veda Haccı'nda "haccı ve umreyi benim
yaptığım gibi yapın ve bunların yapılış biçimini benden öğrenin"
buyurduğunu bu ümmet hafızalarına kazımıştır. Peygamberimizin yaptığı
gibi yapmak bu ümmetin vazgeçilmezidir. Cemrelere taş atmanın hacdaki
hükmü ise vacip'tir. Hacc ibadetiyle kastedilenin hikmetlerini ise Allah
şöyle açıklamaktadır:
"Allah Kabe'yi, O saygıdeğer evi, haram ayı, hacc ve kurbanı,
gerdanlıkları (kurban için hacca gönderilen hayvanların boynuna asılan
süsleri), insanlar için küfre baş kaldırma/kıyam yeri kıldık. Bunlar
Allah'ın yerde ve gökte olan her şeyi bildiğini sizin de bilmeniz
içindir."(5/97)
Bunların hepsine anlam kazandıran işte bu anlayıştır. İnsanlar oraya
niçin geldiğinin farkında değilse; bu ibadetle Allah'ın verdiği mesajı
anlamıyor ve maksadı ilahinin farkında değil ise; on iki ay insanlık
haccetse ne yazar? Cemrelere taş değil de top atsa ne yazar? Önemli olan
emrin gereği gibi anlaşılması ve maksadın hasıl olmasıdır. Namaz kılmak
eğilip doğrulmak, oruç tutmak da aç durmak olmadığı gibi; hacca gitmek
de Mekke'ye ve çevresine yapılan turistik ziyaret değildir. Bunun ilahi
maksada uygun olarak yapılması gerekir ki, "Allah'ın bildiklerine siz de
şahit olasınız."
Cemrelere atılan taşlar, insanın kendinde bulunan şeytani duygu ve
düşüncelerle birlikte yeryüzündeki bütün tağutlara atıldığının idraki
içinde olmalıdır. Kabe'de Allah için pervane, Arafat'ta küfre karşı
kıyam, Müzdelife'ye yürüyüşün Hak yolunda sefer, Mina'da Allah için
kurban, Mikat'ta kefenini giyip dünyaya veda etmenin terennümü içinde
olmalıyız. Dünyada mahşeri yaşayarak, huzuru ilahide el bağlayıp
bağışlanma arzusuyla yalvarıp yakarmalıyız ki haccımız hacc olsun.
SORU -5: Kur'an'da Cenabı Allah "Dileseydik onları doğru yola
iletirdik" buyuruyor. İnanmayanlar Allah dilemediği için mi
inanmıyorlar?
CEVAP-5: Bu ifadelerin geçtiği ayetlerde ifade edilmek istenen şey
şudur: Allah eşyayı yaratırken dilediği eşyaya dilediği özelliği
vermiştir. Bunun adına eşyanın tabiatı diyoruz. Her eşya yani yaratılan,
kendi özelliğini icra edecek demektir. Ateşin yakması, soğuğun
dondurması gibi. İnsanı da hem iman hem de inkar edecek özellikte
yaratmış, onun benliğine "Fücuru ve takvayı koymuştur" ve "dileyen iman
etsin dileyen inkar, ancak sonuçta dönüşünüz banadır ve hesabı bana
vereceksiniz" buyurmuştur. İnsanın bu özellikte olmasını dileyen
Allah'tır. "Eğer böyle olmalarını değil de melekler gibi olmalarını
isteseydik, onların hepsi Allah'a inanan kullar olurlardı" demektir. Bu
nedenle inanan kendi gayretiyle inanmış, inkar eden de kendi gayretiyle
inkar etmiş olmaktadır. Her ikisine de Allah bir müdahalede bulunmuyor.
Allah bir şeyi isterse yapar. O'nun istek ve gücüne karşı koyacak kimse
yoktur. O istiyor ki verilen özellikleri doğru kullanın. Aksi halde
sonuç aleyhinize olacaktır .
"Allah'ın ayetlerine inanmayanlara Allah yol göstermez. Onlara acı bir
azap vardır."(16/104)
"Allah kimi doğru yola koymak isterse onun gönlünü İslam'a açar. Kimi de
şaşırtmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi onun gönlünü dar ve sıkıntılı
yapar. İşte inanmayanların üstüne pisliği böyle koyarız."(6/125)
"Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi inanırdı. Öyle iken sen onları
inanmaya mı zorlayacaksın?" (10/99) Bu ayetlerde geçen dileme fiili de
yukarıda izah etmeye çalıştığımız anlamda kullanılmaktadır. Eşyaya
verdiği özellik gereği dolu testi su almadığı gibi bir kafadan batıl
düşünce çıkmadan da hak girmez. Ayrıca bilmeliyiz ki, Allah yarattığı
eşyaya mahkum değildir ve O'nun için imkansızlık da söz konusu değildir.
Fakat Allah vaadinden de asla dönmez.
SORU-6: Anne-baba, hayattayken malının tümünü istediği evladına
verebilir mi? Vasiyet ederek öldükten sonra malının tümünü istediği
evladına bırakabilir mi? Bu durumda hiç ya da az miras alan evladın anne
ve babaya karşı tutumu nasıl olacaktır?
CEVAP-6: İnsan hayatta iken malının sahibidir, onda dilediği gibi
tasarruf edebilir. Ancak malı kazanırken kazanma yollarının meşruluğuna
dikkat etmesi gerektiği gibi, harcama yaparken de aynı hassasiyeti
gözetmesi gerekir. Kazanırken de harcarken de Allah'ın belirlediği
meşruiyet sınırlarını korumak ve gözetmek zorundadır. Konu Allah'ın
kitabında sınırları belirlenmiş miras olunca, bu sınırları dikkate almak
bir müslüman için elzemdir. Çünkü müslüman adil olmak zorunadır.
Kur'an'ın ilkelerini dikkate almadan da adaletin gerçekleştirilmesi
mümkün değildir. Bu konuyla ilgili hüküm şöyledir:
“Allah çocuklarınızın payları konusunda size şunu emrediyor: Ölenin
yaptığı vasiyet yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra, erkeğe
iki kadın payı verilir. Çocuklar ikiden fazla kadın iseler ölünün
bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı
onundur. Ölenin çocuğu varsa ana babadan her birine, bıraktığı malın
altıda biri verilir. Eğer çocuğu yok, ana babası da ona mirasçı olmuşsa
anasına üçte bir düşer. Eğer ölenin kardeşleri varsa anasına altıda bir
düşer. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size fayda bakımından
daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından takdir edilmiş
paylardır. Şüphesiz Allah i-lim ve hikmet sahibidir.” (4/11)
“Yaptıkları vasiyet yerine getirildikten veya borç ödendikten sonra,
eşlerinizin çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir; eğer
çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin de çocuğunuz
yoksa ettiğiniz vasiyet veya borçtan sonra, bıraktıklarınızın dörtte
biri eşlerinizindir; eğer çocuğunuz varsa bıraktıklarınızın sekizde biri
onlarındır. Eğer bir erkeğe ya da kadına kelale yoluyla (ana babası veya
çocuğu olmadığı halde) mirasçı olunuyorsa ve bunun bir erkek veya kız
kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan çok iseler üçte
birine ortak olurlar. Bu taksim kimse zarar görmeden yapılan vasiyetten
veya borçtan sonra olacaktır. Bunlar Allah tarafından tavsiye
edilmiştir. Allah bilendir, halimdir.” (4/12)
“Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse
Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada
temellidirler, işte büyük kurtuluş budur.” (4/13)
“Kim Allah'a ve peygamberine isyan eder ve yasalarını çiğnerse, onu
temelli kalacağı cehenneme sokar. Onun için alçaltıcı azap vardır.”
(4/14)
“Ana-Babanın, akrabanın ve kendileriyle akit yaptıklarınızın
bıraktıklarından her biri için varisler belirledik.; onlara paylarını
verin. Allah her şeye şahiddir.” (4/33)
Özellikle vasiyet konusunda: "sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer bir
servet bırakıyorsa, ana babaya ve yakınlara uygun bir tarzda vasiyet
etmesi üzerinize farz kılındı.
Bunu işittikten sonra değiştiren olursa, günahı değiştirenindir.Allah
işitendir, bilendir.
Vasiyet edenin haksızlık yapacağından veya günaha gireceğinden
korkarsanız, ilgililerin arasını bulana bir günah yoktur. Allah çok
bağışlayan ve çok merhamet edendir. (2/180-182)
Burada son ayette bahsedilen vasiyeti yapan kimsenin günaha girmesi
nasıl olur? Vasiyeti yaparken adaleti gözetmez ise günaha girer. Bunun
için adalet şarttır. Bu konudaki adalet ise Allah'ın belirlediği payları
her bir hak sahibine isabet edecek şekilde yapmaktır. Malın miktarında
ve değerinde adil olmaya çalışırken, neyin kime ait olduğunu belirlemede
bir sorun yoktur.
Vasiyet daha ziyade, -kişinin malının üçte birini geçmemek kaydıyla-
mirastan pay alamayanlara verilecek kısmı belirlemede, borçların
ödenmesinde, terekenin üçte birini geçmemek kaydıyla birilerine
verilecek sadaka konusunda ve malların kişilere tahsisinde olması
gerekir. Varislere verilecek paylar Allah tarafından belirlenmiştir.
Bunlara müdahale eden haddi aşmakla (4/13) suçlanmaktadır.
Ayrıca peygamberimizin veda hutbesinde ve Tirmizi' nin Amr ibn-i Harice
(r.a) den yaptığı bir rivayette şöyle Nakledilmektedir: “Allah Azze ve
Celle her hak sahibine hakkını verdi. Artık varise vasiyet yoktur. Çocuk
da kimin yatağında olmuşsa ona aittir. Zaniye düşen de mahrumiyettir.”
Hal böyle olunca müslüman, çocukları arasında böyle bir adaletsizliğe
gidemez. Allah her birinin paylarını belirlemiştir. Ana - Baba ve
çocuklar eğer inanan kimseler ise bu taksimata uymaları ve adaletten
ayrılmamaları gerekir. Haddi aşanlar ise sonucuna katlanacaklardır.
Anne veya baba böyle bir haksızlık yaparak çocuklarından birini veya
ikisini mirasından mahrum bırakmış ise, onun hesabını Allah soracaktır.
Biliyoruz ki yanlış yanlışla düzeltilmez . Çocuk için Allah'ın emri:
"Ana ve babaya iyilik etmektir." O üzerine düşen görevini yapmaya
çalışır. Allah, babanın yaptığını oğluna, oğlunun yaptığını da babasına
sormayacağını ve herkesin yaptığı ile hesaba çekileceğini bildiriyor.
Siz Rabbinizin sizden istediğini yapın. Allah dilediğini aziz dilediğini
de zelil eder. Ölüden diriyi diriden de ölüyü çıkarır ve dilediğini de
hesapsız rızıklandırır. Rızkı veren O'dur. Siz Onun emrine ram olun ve
Allah'ın, zalimle mazlumu asla bir kefeye koymayacağından da emin
olun... |