Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 327 | Mart  2006

                   

 

 


Döndü ve Alaaddin AYDIN/KAYSERİ


SORU-1: Rabbimiz Ahzap suresinin 36. ayetinde "Allah ve elçisi bir işe hükmettiği zaman erkek ve kadın müminlerin seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" buyurulmaktadır. Burada Peygamberin hükmetmesi nedir? Günümüze bu ayeti nasıl taşıyacağız? Peygamber Allah'ın hükmünden ayrı bir hüküm koyabilir şeklinde mi anlayacağız?

CEVAP-1: Allah (c.c), Peygamberlerin görev ve sorumluluklarıyla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah kafirler topluluğunu doğru yola erdirmez."(5/67) Bununla birlikte Peygamber (a.s) insanlarla muhatap olurken nerede duracağını ve kimin adına konuşacağını belirleyen bir ilkeyi daha hatırlatıyor ve şöyle buyuruyor:
"Ben size Rabbimin gönderdiklerini tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve ben Allah'tan (gelen bilgi ile) sizin bilmediklerinizi biliyorum."(7/62) Peygamberler toplumun karşısına çıktığı günden itibaren elçi olarak yapıp ettiklerinin hepsini Allah için yaptıklarını hem kendi kelimeleri ile ifade etmiş; hem de yukarıdaki ayetler de olduğu gibi aldığı vahiyleri okuyarak açıklamıştır. Hiçbir zaman bunları kendine mal etmemiş ve insanları kendine çağırmamıştır. Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu, dinin Allah'a mahsus olduğunu, inananların ilki olmakla emr olunduğunu ve bunları söylemeye Rabbi tarafından memur edildiğini okuduğu vahyin tarihi seyri içerisinde devamlı hatırlatmıştır.
Bununla birlikte sadece sorunuza konu olan ayeti değil Kur'an'ın bütününü hem zamanımıza hem de tüm zamanlara taşımanın inananlara verilmiş bir görev olduğunun idraki içinde olmalıyız. Kur'an tarihin bir döneminde yaşanan hayatın içine gönderilmiştir. Bu yaşam tarzını insanlara anlatan, yaşayan ve inananları da buna göre yaşamaya çağıran peygamber, bu fikrin uygulayıcısı idi. Yüklenmiş olduğu misyon gereği şahsında şu sıfatları da toplamış oluyordu: Peygamberlik, Liderlik, Hakimlik, Komutanlık ve Aile Reisliği. Böylece bugünkü manada yasama hariç yürütme ve yargıyı Allah'ın elçisi yalnız başına yapmaya çalışıyordu. İslam'da yasama esas itibariyle vahye dayanması nedeniyle ilahidir. Ancak yürütme gerçekleştirilirken ameli konularda ilgili hüküm yoksa, içtihatlar yapılarak meselelere çözümler getirilir. Ancak içtihad meşruiyetini vahyin ilkelerine uygunluğundan alır. Kur’an’ın belirlerdiği hukukun ilkelerine aykırı olamaz. Bu nedenle içtihadlar içinde esas belirleyici kriter Kur’an’dır.
Peygamber yaşadığı toplumda yüklendiği bu sorumluluklarını yerine getirirken herhangi bir konuda hükmünü verdiği zaman kadın ve erkek müminler için muhayyerlik yoktur. Allah'ın koyduğu yasayı insanlara hem tebliğ eden, hem de uygulayan Allah'ın Elçisi olduğuna göre bu hüküm karşısında insanlar muhayyer olabilir mi? İşte böyle bir durumda hükme karşı gelen "sapıklığa düşmekle" nitelendirilmektedir.
Burada bilinmelidir ki, elçinin hükmetmesi, kendisini elçi seçenin hükmünden başkası değildir. Allah'ın o konudaki hükmü ne ise Peygamber de onunla hükmediyor. İcraatı yapan peygamber olduğu için böyle ifade edilmektedir.
Bununla birlikte toplumun Lideri, ordunun Komutanı olarak savaşa veya barışa verdiği kararlar konusunda da durum aynıdır. Kur'an'da bu hadiselerle ilgili birebir hüküm olmaması asla muhayyerliği gerektirmez. Bu konuda genel kural şudur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan Emir sahiplerine de itaat edin. Eğer herhangi bir konuda ayrılığa düşerseniz, onu Allah'a ve peygambere arz edin. Eğer Allah'a ve Ahiret gününe inanıyorsanız bu sizin için daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir."(4/59) Burada yine Allah'a ve Resule arz etmeyi farklı zeminlere çekmemek için Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (yani kim de peygambere isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur. Fakat sen müteessir olma) biz seni onlara koruyucu göndermedik."(4/80)
Bunun böyle anlaşılması gerekir. Devletler hukukunda da bugün dahi durum böyle değil mi? Bir devletin elçisi olan kimse o devleti temsil eder. Onun söylediği söz, verdiği beyanat lehte ve aleyhte o devleti bağlayıcıdır. Bu göreve atanan kimse de bunun bilincinde olarak konuşur. Yine ona yapılan iltifat ve hakaret de temsil ettiği devlete yapılmış kabul edilir. Durumun anlaşılması açısından bu konu bu minval üzere düşünülmelidir.
Peygamberlerin kendilerine mahsus Allah tarafından seçilerek verilmiş olan elçilik sıfatı dışındaki sıfatları, peygamberlerden sonra bu devleti ve toplumu sevk ve idare edecek olan Emir'ül -Mü'minin için de aynen geçerlidir. Bu makama müminler tarafından getirilmiş olan kimseler de Allah'ın vahyinden hareketle bu görevi icra edecektir. Bu nedenledir ki, Emirin hükmü/kararı gizli ve açık Müslümanları ve tüm toplumu bağlayıcıdır.(4/59)
Bununla birlikte Kur'an'ın bütün ayetleri inmiş olduğu asra, mevzu bahis olan olaya, muayyen bir zemine ve zamana mahsus değildir. Kıyamete kadar insanlara yol gösteren bir rehber, hakkı ve batılı ortaya koyan Furkan, inananlar için Rablerinden bir öğüt, dünya ve Ahiret saadeti sunan bir yaşam tarzı olmaya devam edecektir.
Sorunuzun son cümlesiyle alakalı "Peygamberlerin Allah'ın dinine ilavelerde bulunması" gibi bir anlayışın İslam'da kabulü mümkün değildir. Dinin sahibi olan Allah, "Dini Allah'a has kılmayı" (39/ 2,11,14, 40/65, 7/29), "Emrolunduğu gibi doğru olmayı" (11/112), "Dinini tamamlayıp kemale erdirdiğini" (5/3), peygamberin görevinin, "Allah'tan aldığını tebliğ etmek olduğunu" (7/68, 5/92) bildirmiş; "Ey Muhammed! Sen dosdoğru bir yoldasın. Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Bu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür. Hepiniz ondan sorumlu tutulacaksınız"(43/43-44) buyurmuştur. Peygamber (a.s) da O'na sarılmış, Kur'an'ı ahlak edinmiş ve bir ömür boyu da bu Sünnetinden ayrılmamıştır. Onu dine ilaveler yapmakla itham etmek, Peygambere yapılan en büyük haksızlıktır.

SORU -2 : Yüce Allah Necm suresi 3. ayetinde " O hevasından konuşmaz. Ancak kendisine vahyolunanı söyler" buyuruyor. Bu ayeti nasıl anlamalıyız? Peygamberimizin ağzından çıkan her sözün vahiy olduğunu söyleyenler bu ayete dayanıyorlar, doğru mudur?

CEVAP-2: Ayetin mesajını doğru anlamak için, önce bulunduğu ortamı dikkate alıp sonra da Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirmeliyiz ki doğru bir sonuca ulaşalım. Dikkat ederseniz surenin birinci ayeti yeminle başlıyor:
"Battığı zaman yıldıza Andolsun ki, arkadaşınız Muhammed ne sapıttı, ne de azıttı. O hevasına uyarak da konuşmuyor. Söylediği şey kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir. Onu da müthiş kuvvetleri olan biri öğretti..."( 53/1-5)
Ayetleri kendi bütünlüğü içinde anlamaya çalıştığımızda, müşriklerin Muhammed (a.s) ile ilgili birtakım yalan söylemleri vardır ki, Allah: "Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız ne azıttı ne de sapıttı" buyuruyor. Bu toplum arkadaşları Muhammed'i azmak ve atalarının yolundan sapmakla suçluyor. Bütün bunları niçin söylüyorlar peygambere? Allah'ın elçisi olduğunu söyleyerek; Allah'tan aldığı vahiyleri o topluma okuduğu için. Okunan vahyin verdiği mesaj, atalarının dinini yalanlıyor, İslam'ın ise doğru olduğunu söylüyor. Bunu çok iyi anlayan müşrikler işin ciddiyetini gördükleri için, peygamberi kendi istek ve arzularına uyan, atalarının dinini yalanlayarak azan ve sapan, bu nedenle birtakım yalan sözler dizip söyleyen biri olarak göstermeye çalışıyorlar.
İşte bu anlayış ve iddiaların asılsız olduğuna cevap olarak: "O asla hevasından konuşmaz. O'nun konuştukları kendisine (Rabbi tarafından ) vahyolunandır" diye cevap veriliyor. Yalan ve iftiraların bununla da kalmadığını yine Kur'an'ın muhtelif ayetlerinden öğreniyoruz:
Kafirler, “Bu Kur'an Muhammed'in uydurduğu bir yalandır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir" diyerek gerçekten büyük bir haksızlık etmişler ve asılsız bir söz uydurmuşlardır.”(25/4)
“Onlara istedikleri bir ayeti getirmediğin zaman 'öteki ayetleri topladığın gibi bunu da derleyip toplasaydın ya!' derler. Deki: 'ben, ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu Kur'an inanan bir toplum için Rabbiniz tarafından gönderilen açık deliller, hidayet rehberi ve rahmettir.'” (7/203)
Bu ayetlerdeki iftiraya cevap olarak da, "O hevasından konuşmaz. O'nun konuştukları ancak kendisine gelen vahiylerdir" diye cevap verilmiştir. Hal böyle olunca peygamberin her konuştuğunun vahiydir anlamına gelmesi mümkün değildir. Bu söz Peygamberimizin getirdiği dinin ilkeleri ve hükümleri ile ilgili olarak Allah'tan aldığı ve "bunlar Rabbimin bana vahyidir" dediği ayetleri ifade eder. Peygamber kendi sözleri için asla vahiydir diyemez, dememiştir de.
"Eğer O (peygamber) Bize atfen, ona (yani vahiylere/Kur'an'a) bazı sözler katmış olsaydı, Biz Onu kıskıvrak yakalardık, sonra onun can damarını koparırdık. Hiç biriniz de onu bundan koruyamazdınız"(69/44-47) ayeti buna imkan vermemektedir.
Bu ve benzeri sözlerin ilmi bir dayanağı yoktur. Güya peygamberi yüceltme, yaptıkları nakilleri güçlendirme adına söylenmiş içi boş sözlerdir. Düz mantıkla düşünseniz bile böyle bir şeyin imkanı söz konusu olamaz. Peygamber de bir insandır. Eşi ve çocuklarıyla ilişkisini sürdürmek, insanlarla münasebetlerini devam ettirmek ve alışveriş yapmak için konuşmaya ihtiyacı vardır ve konuşacaktır. Peygamber olmadan önce kırk yıl nasıl konuştu ise yine öyle konuşacaktır.
Allah onu elçilikle görevlendirdikten sonra İslam'ı anlatmak, gelen ayetleri insanlara duyurmak için ayetleri okuyor, konuyla alakalı daha önce gelmiş olan ayetlerden de okuyarak, kişiye ve ortama göre söylenmesi gerekenleri de kendi sözü olarak söylüyordu. Bunların birini diğerine karıştırmıyordu. Elimizde bulunan Kur'an bunun en açık delilidir. Gelen vahiyleri vahiy olarak okumuş ve yazdırmış iken, kendi sözlerini yazdırmamış ve yazılmasını da istememiştir.

SORU-3: İslam Dini resim yapma, karikatür çizme, heykel yapmaya nasıl bakar? Batılı kafirlerin peygamberimizin karikatürlerini yapması konusunda düşünceniz nedir?

CEVAP-3: Resim ve heykel konusunda İslam'ın ortaya koyduğu anlayış çok açıktır. Hz. Adem'den bugüne kadar meydana koyduğu medeniyette ve tevhidi anlayışta bunlara yer vermemiştir. Yehuda ve Nasara'nın mabetlerini bunlarla doldurması onların tevhitten uzaklaşıp hevalarını ilah edinmelerinden sonra ortaya koydukları bir duruştur. Hiçbir peygamberin bunlara tevessül etmeyişi tesadüf olmasa gerek. İslam bu duruşu gösterirken batıla dalanların yaptığı ilk iş ise Samiri'de olduğu gibi bu işe tevessül etmek olmuştur.
Resim konusunda insanların cinselliğini afişe etmeyen, sadece kimliklerinin doğru bilinmesi için günlük hayatta kullanılan resimlerin kullanılmasında bir beis görülmemektedir. Ancak herhangi bir insanın şahsiyetini rencide etmek, istihza etmek ve hakaret etmek amacıyla çizilen karikatürler böyle değerlendirilemez. Bu tür davranışların 49/11 ve 6/108’de tasvip edilmediğini görüyoruz.
Heykel konusunda Allah, Kur'an'da elleriyle yontulan şeylerden bir şeyler ummanın batıllığını yüzlerce ayette ifade ederek, bunların hiçbir şeye kadir olmadığını; hatta bulundukları yerden yıkılsalar geriye kalkamayacaklarını ve bir sinek onlardan bir şeyi kapıp götürse geriye alamayacakların ifade ederek, "isteyen de aciz istenen de" buyurarak edindikleri sahte ilahların durumlarını akledenlerin dikkatine sunmuştur.
İnsanlarla, inançlarla istihza etmek, iftira etmek ve onlara karşı karalama kampanyaları düzenlemek ise İslam'ın asla tasvip etmediği bir yoldur.
"Ey iman edenler! bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizle alay etmeyin, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İnandıktan sonra yoldan çıkmakla nitelenmek ne kötüdür. Tövbe etmeyenler zalimlerdir."(49/11)
"Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeden aşırı gidip Allah'a sövmesinler. Biz böylece her millete yaptıklarını süslü gösteririz. Sonra dönüşleri Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir." (6/108)
Allah insanları iki temel özelliğe göre tasnif ediyor, Ehli İslam, Ehli Küfür diye. İnsanlık tarihi boyunca inananlar imanının, kafirler de küfrünün gereğini yapmışlardır. Bu kural böyle gelmiş böyle de gidecektir. Kur'an'da müşriklerin bütün peygamberler için söyledikleri, yapıp ettikleri ayrıntılarıyla anlatılıyor. Mecnun, şair, azgın, sapık, fitneci , bölücü, atalarının dinini inkar eden, ilahlarımıza söven, Karı ile kocanın, baba ile oğulun arasını açan …v.b. bunların tümüne Allah şöyle cevap veriyor:
"(Ey Muhammed) Onların söylediklerine sabret. Güçlü kulumuz Davud'u hatırla . O daima Allah'a yönelirdi."(38/17)
"Seni yalanlıyorlarsa bil ki, senden önce de nice elçiler yalanlanmıştır. Bütün işler Allah'a döndürülür."(35/4)
"Kim Allah'a çağırana (Muhammed'e) karşılık vermezse, ne yeryüzünde Allah'ı aciz bırakabilir, ne de ondan başka bir hamisi vardır. Onlar açık bir sapıklık içindedirler."(46/32) Bize yakışan vereceğimiz tepkilerin Kur'ani olmasıdır. Bizim sevgimizin, nefretimizin, dostluğumuzun ve de düşmanlığımızın keyfi olmaması gerekir. Yanlışa karşı çıkmak yeni bir yanlışı icra etmek olamamalı. Müslüman'a yakışan bir tepki olmalı ki o "mücadelenin en güzeli olsun."

SORU-4: Hac'da şeytan taşlama farz bir ibadet midir? Kur'an'da yeri var mıdır?

CEVAP-4: Haccın farzları üçtür: Niyetle ihrama girme, Arafat'ta vakfe yapma ve Kabe'yi tavaf etme. Ancak İbrahim (a.s) dan bu yana icra edilen(22/27) hac ibadeti hiçbir zaman inkıtaa uğramadan kitlelerce yapılagelen fiili bir sünnettir. Bunun icrası konusunda peygamberimizin ilk ve son olarak yapmış bulunduğu Veda Haccı'nda "haccı ve umreyi benim yaptığım gibi yapın ve bunların yapılış biçimini benden öğrenin" buyurduğunu bu ümmet hafızalarına kazımıştır. Peygamberimizin yaptığı gibi yapmak bu ümmetin vazgeçilmezidir. Cemrelere taş atmanın hacdaki hükmü ise vacip'tir. Hacc ibadetiyle kastedilenin hikmetlerini ise Allah şöyle açıklamaktadır:
"Allah Kabe'yi, O saygıdeğer evi, haram ayı, hacc ve kurbanı, gerdanlıkları (kurban için hacca gönderilen hayvanların boynuna asılan süsleri), insanlar için küfre baş kaldırma/kıyam yeri kıldık. Bunlar Allah'ın yerde ve gökte olan her şeyi bildiğini sizin de bilmeniz içindir."(5/97)
Bunların hepsine anlam kazandıran işte bu anlayıştır. İnsanlar oraya niçin geldiğinin farkında değilse; bu ibadetle Allah'ın verdiği mesajı anlamıyor ve maksadı ilahinin farkında değil ise; on iki ay insanlık haccetse ne yazar? Cemrelere taş değil de top atsa ne yazar? Önemli olan emrin gereği gibi anlaşılması ve maksadın hasıl olmasıdır. Namaz kılmak eğilip doğrulmak, oruç tutmak da aç durmak olmadığı gibi; hacca gitmek de Mekke'ye ve çevresine yapılan turistik ziyaret değildir. Bunun ilahi maksada uygun olarak yapılması gerekir ki, "Allah'ın bildiklerine siz de şahit olasınız."
Cemrelere atılan taşlar, insanın kendinde bulunan şeytani duygu ve düşüncelerle birlikte yeryüzündeki bütün tağutlara atıldığının idraki içinde olmalıdır. Kabe'de Allah için pervane, Arafat'ta küfre karşı kıyam, Müzdelife'ye yürüyüşün Hak yolunda sefer, Mina'da Allah için kurban, Mikat'ta kefenini giyip dünyaya veda etmenin terennümü içinde olmalıyız. Dünyada mahşeri yaşayarak, huzuru ilahide el bağlayıp bağışlanma arzusuyla yalvarıp yakarmalıyız ki haccımız hacc olsun.

SORU -5: Kur'an'da Cenabı Allah "Dileseydik onları doğru yola iletirdik" buyuruyor. İnanmayanlar Allah dilemediği için mi inanmıyorlar?

CEVAP-5: Bu ifadelerin geçtiği ayetlerde ifade edilmek istenen şey şudur: Allah eşyayı yaratırken dilediği eşyaya dilediği özelliği vermiştir. Bunun adına eşyanın tabiatı diyoruz. Her eşya yani yaratılan, kendi özelliğini icra edecek demektir. Ateşin yakması, soğuğun dondurması gibi. İnsanı da hem iman hem de inkar edecek özellikte yaratmış, onun benliğine "Fücuru ve takvayı koymuştur" ve "dileyen iman etsin dileyen inkar, ancak sonuçta dönüşünüz banadır ve hesabı bana vereceksiniz" buyurmuştur. İnsanın bu özellikte olmasını dileyen Allah'tır. "Eğer böyle olmalarını değil de melekler gibi olmalarını isteseydik, onların hepsi Allah'a inanan kullar olurlardı" demektir. Bu nedenle inanan kendi gayretiyle inanmış, inkar eden de kendi gayretiyle inkar etmiş olmaktadır. Her ikisine de Allah bir müdahalede bulunmuyor.
Allah bir şeyi isterse yapar. O'nun istek ve gücüne karşı koyacak kimse yoktur. O istiyor ki verilen özellikleri doğru kullanın. Aksi halde sonuç aleyhinize olacaktır .
"Allah'ın ayetlerine inanmayanlara Allah yol göstermez. Onlara acı bir azap vardır."(16/104)
"Allah kimi doğru yola koymak isterse onun gönlünü İslam'a açar. Kimi de şaşırtmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi onun gönlünü dar ve sıkıntılı yapar. İşte inanmayanların üstüne pisliği böyle koyarız."(6/125)
"Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi inanırdı. Öyle iken sen onları inanmaya mı zorlayacaksın?" (10/99) Bu ayetlerde geçen dileme fiili de yukarıda izah etmeye çalıştığımız anlamda kullanılmaktadır. Eşyaya verdiği özellik gereği dolu testi su almadığı gibi bir kafadan batıl düşünce çıkmadan da hak girmez. Ayrıca bilmeliyiz ki, Allah yarattığı eşyaya mahkum değildir ve O'nun için imkansızlık da söz konusu değildir. Fakat Allah vaadinden de asla dönmez.

SORU-6: Anne-baba, hayattayken malının tümünü istediği evladına verebilir mi? Vasiyet ederek öldükten sonra malının tümünü istediği evladına bırakabilir mi? Bu durumda hiç ya da az miras alan evladın anne ve babaya karşı tutumu nasıl olacaktır?

CEVAP-6: İnsan hayatta iken malının sahibidir, onda dilediği gibi tasarruf edebilir. Ancak malı kazanırken kazanma yollarının meşruluğuna dikkat etmesi gerektiği gibi, harcama yaparken de aynı hassasiyeti gözetmesi gerekir. Kazanırken de harcarken de Allah'ın belirlediği meşruiyet sınırlarını korumak ve gözetmek zorundadır. Konu Allah'ın kitabında sınırları belirlenmiş miras olunca, bu sınırları dikkate almak bir müslüman için elzemdir. Çünkü müslüman adil olmak zorunadır. Kur'an'ın ilkelerini dikkate almadan da adaletin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Bu konuyla ilgili hüküm şöyledir:
“Allah çocuklarınızın payları konusunda size şunu emrediyor: Ölenin yaptığı vasiyet yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra, erkeğe iki kadın payı verilir. Çocuklar ikiden fazla kadın iseler ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa ana babadan her birine, bıraktığı malın altıda biri verilir. Eğer çocuğu yok, ana babası da ona mirasçı olmuşsa anasına üçte bir düşer. Eğer ölenin kardeşleri varsa anasına altıda bir düşer. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından takdir edilmiş paylardır. Şüphesiz Allah i-lim ve hikmet sahibidir.” (4/11)
“Yaptıkları vasiyet yerine getirildikten veya borç ödendikten sonra, eşlerinizin çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir; eğer çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin de çocuğunuz yoksa ettiğiniz vasiyet veya borçtan sonra, bıraktıklarınızın dörtte biri eşlerinizindir; eğer çocuğunuz varsa bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkeğe ya da kadına kelale yoluyla (ana babası veya çocuğu olmadığı halde) mirasçı olunuyorsa ve bunun bir erkek veya kız kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan çok iseler üçte birine ortak olurlar. Bu taksim kimse zarar görmeden yapılan vasiyetten veya borçtan sonra olacaktır. Bunlar Allah tarafından tavsiye edilmiştir. Allah bilendir, halimdir.” (4/12)
“Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada temellidirler, işte büyük kurtuluş budur.” (4/13)
“Kim Allah'a ve peygamberine isyan eder ve yasalarını çiğnerse, onu temelli kalacağı cehenneme sokar. Onun için alçaltıcı azap vardır.” (4/14)
“Ana-Babanın, akrabanın ve kendileriyle akit yaptıklarınızın bıraktıklarından her biri için varisler belirledik.; onlara paylarını verin. Allah her şeye şahiddir.” (4/33)
Özellikle vasiyet konusunda: "sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer bir servet bırakıyorsa, ana babaya ve yakınlara uygun bir tarzda vasiyet etmesi üzerinize farz kılındı.
Bunu işittikten sonra değiştiren olursa, günahı değiştirenindir.Allah işitendir, bilendir.
Vasiyet edenin haksızlık yapacağından veya günaha gireceğinden korkarsanız, ilgililerin arasını bulana bir günah yoktur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. (2/180-182)
Burada son ayette bahsedilen vasiyeti yapan kimsenin günaha girmesi nasıl olur? Vasiyeti yaparken adaleti gözetmez ise günaha girer. Bunun için adalet şarttır. Bu konudaki adalet ise Allah'ın belirlediği payları her bir hak sahibine isabet edecek şekilde yapmaktır. Malın miktarında ve değerinde adil olmaya çalışırken, neyin kime ait olduğunu belirlemede bir sorun yoktur.
Vasiyet daha ziyade, -kişinin malının üçte birini geçmemek kaydıyla- mirastan pay alamayanlara verilecek kısmı belirlemede, borçların ödenmesinde, terekenin üçte birini geçmemek kaydıyla birilerine verilecek sadaka konusunda ve malların kişilere tahsisinde olması gerekir. Varislere verilecek paylar Allah tarafından belirlenmiştir. Bunlara müdahale eden haddi aşmakla (4/13) suçlanmaktadır.
Ayrıca peygamberimizin veda hutbesinde ve Tirmizi' nin Amr ibn-i Harice (r.a) den yaptığı bir rivayette şöyle Nakledilmektedir: “Allah Azze ve Celle her hak sahibine hakkını verdi. Artık varise vasiyet yoktur. Çocuk da kimin yatağında olmuşsa ona aittir. Zaniye düşen de mahrumiyettir.”
Hal böyle olunca müslüman, çocukları arasında böyle bir adaletsizliğe gidemez. Allah her birinin paylarını belirlemiştir. Ana - Baba ve çocuklar eğer inanan kimseler ise bu taksimata uymaları ve adaletten ayrılmamaları gerekir. Haddi aşanlar ise sonucuna katlanacaklardır.
Anne veya baba böyle bir haksızlık yaparak çocuklarından birini veya ikisini mirasından mahrum bırakmış ise, onun hesabını Allah soracaktır. Biliyoruz ki yanlış yanlışla düzeltilmez . Çocuk için Allah'ın emri: "Ana ve babaya iyilik etmektir." O üzerine düşen görevini yapmaya çalışır. Allah, babanın yaptığını oğluna, oğlunun yaptığını da babasına sormayacağını ve herkesin yaptığı ile hesaba çekileceğini bildiriyor. Siz Rabbinizin sizden istediğini yapın. Allah dilediğini aziz dilediğini de zelil eder. Ölüden diriyi diriden de ölüyü çıkarır ve dilediğini de hesapsız rızıklandırır. Rızkı veren O'dur. Siz Onun emrine ram olun ve Allah'ın, zalimle mazlumu asla bir kefeye koymayacağından da emin olun...

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...