|

“Hayvanlar Çiftliği” ve “1984” Romanları Bağlamında
Emperyalizme İngiliz Bakışı
Murat KİRİŞÇİ
1933 yılında yazdığı ve 1934 yılında
yayınlanan "Burma Günleri" romanıyla, Burma ve Hindistan'daki İngiliz
sömürgeciliğini anlatan/eleştiren George Orwell'ın sömürgeciliğe karşı
olan bir söylem geliştirdiği iddia edilmektedir. Orwell, İngiltere'nin,
üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olduğu dönemlerdeki politik ve
sosyal yaklaşımlarını göz önüne sermeye çalışmış ve romanlarda
oluşturduğu karakterlerin anlatımında gösterdiği ustalıkla bunu da ciddi
biçimde yakalamıştır.
Sömürgeciliğe getirdiği eleştirileri ile tanınan ya da bu şekilde
yorumlarla öne çıkan Orwell, daha sonraki yapıtlarından "Hayvanlar
Çiftliği" ve "1984" romanlarıyla siyasal hicvi, edebiyatın toplumla,
toplumsal ideoloji ve söylemlerle etkileşimi açısından sıklıkla
değerlendirilmiştir. Türkiye'de birçok defa basılan "Hayvanlar Çiftliği"
dikkatle okunduğunda Sovyet devrim tarihine yabancı olmayanların hemen
çözecekleri tiplemeler ve benzetmelerle kaleme alınmıştır ve burada
Orwell, sosyalizmin ideolojik ve teroik tüm yanlarını eleştirmiştir.
Bu yazımızda konunun bu yönünden yola çıkarak Orwel'ın emperyalist bakış
açısını, sömürgeciliği eleştirir görünürken neler empoze etmeye
çalıştığını ifade etmeye çalışacağız.
Romanlardan Kısa Kesitler
Hayvanlar Çiftliği
Alkolik, umursamaz bir çiftçi olan Mr. Jones, Manor adlı çiftliğin
sahibidir ve çiftlikteki tüm hayvanlar onun zalimane davranışlarına
katlanmaktadırlar. Mr. Jones'un komşularında olduğu bir gün, domuz Old
Major diğer hayvanları çevresine toplar ve bu kötü şartların tek
sebebinin insanlar olduğundan bahseder. Bundan dolayı herkesin katılması
gereken bir direniş ve isyanı sunar. Bu sunum diğer hayvanları da
heyecanlandırmıştır, ancak bu heyecanın oluşturduğu gürültüyü Mr. Jones
duyar ve çok kızar. Hayvanların olduğu yere gelip oradaki kalabalığı
dağıtmak isterken Old Major adlı domuzu öldürür. Bu ölüm bir anlık
şaşkınlığa yol açar, ancak Snowball ve Napoleon adlı iki domuz, Old
Major'un söylemini tekrarlar ve bu yolda gitme kararı alırlar. Diğer
hayvanları da örgütleyerek ciddi bir birliktelik ve güç kazanırlar.
Zaman kollayarak birkaç ay içinde Mr. Jones ve ailesini çiftlikten
kovarlar. Artık güç ve iktidar hayvanlarındır. Bu sebeple çiftliğin ismi
değişmiş "Hayvanlar Çiftliği" olmuş ve "Animalism(Hayvanizm)" adlı bir
öğreti doğmuştur. Bu öğretiye göre; "Bütün hayvanlar eşittir ve dört
ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötüdür."
İktidarın ilk zamanları gayet mutlu geçmekle birlikte yavaş yavaş devran
değişmeye başlar ve "eşitlik" ilkesi ortadan kalkar. Hayvanizm
ilkelerinin yazılı olduğu metinde değişimler olduğu görülür: "Bütün
hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir".
Beyin takımı olarak kendini tanımlayan domuzlar, diğer hayvanlardan daha
akıllı oldukları ve daha önemli işler yaptıkları için ister istemez bir
sınıf oluşturmuş ve böylece ilk anayasayı çiğnemişlerdi. Devrimin
öncülüğünü yapan az sayıdaki domuz, kalabalık diğer hayvan gruplarını
aldatmaya ve sömürmeye başlar. İlkelere ihanet edilir ve insanların
düzeninden çok daha acımasız ve kötü bir düzen kurarlar.
1984
Birbirleriyle savaş halinde olan ve yeryüzünü tamamen ele geçirip,
özgür düşünceyi kaldırmak için, insan aklından geçenleri okumayı ve çok
kısa bir zamanda milyonlarca insanı öldürmeyi amaç edinen üç süper
devlete ayrılmış bir dünyada, her tarafa yerleştirilmiş tele ekranlar ve
mikrofonlar arasında sürekli izlendiğini bilerek yaşamaktan daha kötüsü
de vardır. Sürekli izlendiğini düşünmek ve bunu düşündüğünü belli
etmemek; insanların Big Brother (Büyük Birader), yani devletin lideri
tarafından sürekli gözetlendiği bir dünyada yaşamak. Çünkü her şeyin
gölgeler dünyasında solup gittiği bu zamanda, işlenebilecek en büyük suç
düşünce suçudur ve iktidardaki parti yenikonuş'la dildeki sözcük
sayısını azaltarak düşünme sınırlarını daraltmayı amaçlamaktadır.
Bu düzen içinde yaşayan Winston Smith, geçmiş olayların kaydedildiği
belgeleri partinin çıkarları doğrultusunda değiştirmekle görevli bir
parti üyesidir. Gerçeğin her an değiştiği bir ortamda halk ve parti
üyeleri için hiçbir şey ifade etmeyen tekdüze bir yaşamda yapabileceği
en büyük suçu işler: düşünür ve kabullenemeyeceği birçok şey arasında
yitip gitmekte olduğunun farkına varır ve bu aşamada düşünce polisi
devreye girer.
Değerlendirme
Politik hiciv, İngiliz edebiyatının önemli bölümlerinden biridir ve
en güçlü silahlarındandır. Psikolojik bir savaşı ifade eder; tıpkı
günümüzün sinema dünyası ve Hollywood'u gibi. Bu anlamda, Hayvanlar
Çiftliği, politik bir fabl özelliği taşımaktadır ve temel amacı Stalin
ve reel sosyalizm eleştirisidir. Aslında daha temel bir amacı bu romanda
yakalamak mümkündür: Zayıflayan ve dağılmanın eşiğine gelmiş bir İngiliz
İmparatorluğu’nun dağılmasını önlemek ve imparatorluğun tekrar eski
günlerinde olduğu gibi güçlü, büyük ve üzerinde güneş batmayan hale geri
döndürmek.
Orwell, komünizmin büyük bir tehlike olduğunu düşünüyordu. Bugünse aynı
tehlike İslam ülkeleri için düşünülmekte ve bu tehlikeye karşı "önleyici
savaş" taktiği kullanılmaktadır. Eğer Orwell bugün yaşamış olsaydı ve bu
romanı kaleme alsaydı muhtemelen bu tehdit ve tehlikeyi İslam ve bu
dinin mensupları olarak tanımlayacaktı. Çünkü romandaki asıl amaç,
sömürgeci zihniyetin, jakoben halinin değiştirilmesi, daha yumuşak ve
sevecen bir hal alarak sömürüyü devam ettirirken gelişmesi ve
büyümesidir.
Roman dikkatle okunursa, zulüm altında olanlar aslında haklıdırlar ama
bilinçsizlik yüzünden bu haklılıklarını nasıl ortaya koyacaklarını
bilememektedirler. Bunu yapmak isteseler de bilinç düzeyine ulaşabilecek
yetenekleri yoktur. Dolayısıyla onların haklılık için yapmaları
gerekenleri Orwell bir tavsiye olarak sömürgeci zihniyete yöneltmekte ve
yapılan işkence ve zulmü kaldırarak bu insanları sömürmenin daha
"ılımlı" bir yönünü bulmak gerektiğini satır aralarında ifade
etmektedir.
Romanda dikkate değer diğer bir anlatım,
isyancıların/devrimcilerin/haksızlığa karşı olanların domuz olarak
tanımlanmasıdır. Bir fabl geleneği olarak hayvanları kullanmayı anlamak
mümkündür, ancak domuzun bu konuda çok masum bir seçim olduğunu kabul
etmek mümkün değildir. Domuz bir aşağılama şekli olarak ortaya
koyulmakta ve iktidarı ele geçirince karşı oldukları haksızlıkların
tümünü bu grubun daha şiddetli bir biçimde yaptığı ortaya çıkmaktadır.
Yani bir hareketin, bir düşüncenin önderi olmak, eğer Batı zihniyetine
karşı ise, ciddi anlamda aşağılanmayı hak etmektedir. Mesela Napoleon,
bir hareketin -Old Major'dan sonraki- kurucusu ve eyleme geçiren
aktivisti olarak kitapta yeterince ele alınırken, hayvanizm ilkelerine
ihanet ettiği çok fazla ortaya koyulmaz. Çünkü Napoleon'da aslında
değişik de olsa bir emperyalist proje dizayn etmekte ve bu işi icraya
koymaktadır.
Bu romandaki anlatım açık olarak göstermektedir ki, Orwell, bir özgürlük
davasının umutsuzluğundan bahsederken bu savaşın anlamsızlığını yoğun
bir şekilde işlemektedir. Haksızlığa karşı çıkmanın dayanılmaz
hafifliğini görmek için, sömürgeciliğe karşı çıkmanın ve ayaklanmanın
sonuçlarının olumsuzluğu yoğun bir şekilde işlenmektedir. Özgürlük
sonrası elde edilenlerin kısa bir zamanda sömürgecilikten daha kötü
sonuçlar doğurduğu düşündürülerek dinamizmi sömürgeciliği kabullenmeye
yönlendirmektedir.
Orwell'ın 1984 romanında anlattığı dünya; mutlak umutsuzluk taşıyan,
düzen karşıtı ve düşünen Winston'ı, her zaman her yerde olan bir nevi
tanrı Big Brother'ı, kitleleri kendisine mecbur eden zorba partisi,
kişinin adeta kendinden bile şüphe edebileceği Okyanusya'sı, belgelerin
sürekli yok edildiği arşiv dairesi, düşünenlerin suçlu olduğu,
hapishanelere düşürüldüğü ve hatta aklını kaçıracak kadar işkencelere
maruz kaldığı bir dünya. Şimdi bakalım dünyamıza: Bu kadar
bilgi-enformasyon bombardımanına tabi tutulan cinsellik adı altında
sapkınlığa itilen ve sahte imajlar peşinde koşturulan bir dünyada,
akışına bilinçli ya da bilinçsiz kapılıp gittiğimiz, egemenlerin bize
çaktırmadan empoze ettiği(zorba parti) kültürle yaşadığımız, uydular
vasıtasıyla istenildiği an gözetlenebildiğimiz (big brother), insanlığın
temel değerlerinin yok edilmeye çalışıldığı(arşiv dairesi), medya
vasıtasıyla çeşitli işkencelerden geçtiğimiz bir dünya değil mi bu?
Evet, böyle bir dünyada yaşıyoruz. Müslüman dünya, inançlarını,
temelleri üzerinde tekrar inşa etmeye başlamadığı, peygamber örnekliğini
yaşamadıkları için bu günler var. Orwell'in ait olduğu Batı dünyası ise,
1984 romanında anlatılan her türlü vahşeti uyguluyor. Orwell ise, 1984
romanında her ne kadar bu durumu eleştiriyor gibi görünse de, ne
yaparsak yapalım düzelmeyecek bir dünya vardır diyor ve Winston
gibilerinin her zaman az olduğunu ve güçlerinin bu düzeni sarsmaya
yetmeyeceğini gizli bir şifreleme metoduyla okuyucuya aktarıyor. İkna
odasında(evet, şaşırmayın, yanlış okumuyorsunuz) sorgulanan Winston
aslında bir direniş abidesi olacakmış gibi beklenirken karşısındaki güce
sığınarak ikna odasından kurtuluyor.
Şimdinin dünyası, Orwell'in anlattığı kültür hapishanesine dönüşmüş
durumda. Big Brother da hayatta ve Anglo-Saxon bir anlayışla dünyayı
gözetliyor. Bu anlayışa karşı çıkacak Winston'lar ise, ikna odalarına şu
ya da bu şekilde sokuluyorlar. 1984 romanında olduğu gibi ne yapılırsa
yapılsın Big Brother'a kafa tutmak, ona karşı olmak mümkün değil. Big
Brother, insanlar için medya gibi bir "düşünce polisi" oluşturmuş
durumda. Kimlik sahibi olmak isteyenler bu polis vasıtasıyla yavaş yavaş
ve sessizce, hissettirmeden manipüle ediliyor ve tektipleştiriliyor,
sessizleşiyorlar. 11 Eylül'den bu yana tüm dünyada Müslümanlar ekranlara
gelirken, arkadan gösterilen silahlar, kan ve gözyaşı, Müslümanları
terörist olarak algılatılıyor olmasıyla Orwell'ın eleştiriyor görünürken
gizliden gizleye bizlere verdiği "bu güç yıkılamaz" mesajı eşdeğerdir.
Bu mesajı kabullenmiş olanlar artık hiç dert etmeden, düşünmeden, bir
zevk haliyle bu durumu meşrulaştırıyor ve içselleştiriyorlar. Bu durumda
da kimlik o kadar hızla yok oluyor ki fark etmeye fırsat bile kalmıyor.
"Biri Bizi Gözetlerken" hiç de sıkılmıyor hatta hoşlanıyor insanlar.
İktidarın ortaya attığı "yenikonuş" dili, düşünmeyi sınırlandırmak için
kelimelerin azaltılmasını öngörmektedir. Bugünse tersinden de olsa böyle
bir "yenikonuş" dili mevcuttur. Özellikle İslam'ın tüm dünyaya karşı tek
muhalefet gücü olduğu için dini argümanlar/kavramlar/yaşam formları yeni
bir şekilde tanımlanarak düşünsel dinamizmin ortadan kaldırılmasına
çalışılmaktadır. "Dinlerarası diyalog", "hoşgörü", "ılımlı İslam" gibi
zenginlikler(!) dinamizmin yönünü göstermektedir. Bugün hayvan
çiftliğinin haksızlığa uğrayanları, İslam coğrafyasının insanlarıdır ve
bu insanlara Mr. Jones'a muhalefetin anlamsızlığı empoze edilmeye
çalışılmakta, evrensel olduğu iddia edilen Batı tarzı yaşam biçimi ile
Big Brother'ın bu coğrafyadaki insanların kimliğini ortadan kaldırmak
için verdiği mücadele görülmektedir. İslam'ın temel şiarları bu sömürge
zihniyetinin ağzında sakız gibi kullanılarak, itikadi ve hatta ameli tüm
sistemler değişik kavramlaştırma çalışmaları içinde yok edilmeye
çalışılmaktadır. Emperyalist zihniyete karşı çıkanlar domuza
benzetilirken, bu işi inatla sürdürmeye çalışanlarda Guantanamo gibi
üslerde bir arşiv dairesi marifetiyle ortadan kaldırılmaktadır. Batı
tarzı yaşamın bir çok sorunu olmasına rağmen terörize olmuş bir
İslamdan(!) çok daha iyi olduğu sürekli olarak işlenmektedir.
Bu iki kitap dün olduğu gibi bugün de emperyalist dalgaya ve emperyalist
yaşam biçimine karşı gelecekler için düşünceyi ve muhalefeti yok etmeyi
amaçlayan iyi bir kalkan, iyi bir örtüdür. Müslümanlara düşen ise, bu ve
bunun gibi daha birçok "üstlerine büründürülmüş örtü"lerden kurtulmak ve
Hak'kın sesini haykırmaktır. |