|

Farkında Olmak
Abdullah ARICI
Daha çocuktum. Anneannem elimden tutmuş bir yakınımıza misafirliğe
gidiyordu. Onu geciktirdiğimden, elimi bazen sert bir şekilde çekiyor,
hızlı yürümemi beden diliyle anlatıyordu. Ben ise önüme bile
bakmıyordum, başımı kaldırmış, gökyüzünü seyrediyorum. Her ne kadar
büyüklerin dünyası için önemsiz ve bildik görünse de, o anda
kırlangıçlar bana çok ilginç geliyordu. Gökyüzünde daireler çizerek
uçuyorlar ve neredeyse bir nokta kadardılar. Kırlangıçlarla insanlar
arasında ne gibi bir ilişki var, diye kendi kendime soruyorum.
Kırlangıçlar, yalnız, biz gökyüzüne baktığımızda boşluk görmeyelim diye
mi varlar? Bu hayat insan merkezli de, kırlangıçlar sadece bir fon mu
oluşturuyorlar? Kaç kişi başını gökyüzüne kaldırıp onları seyrediyor,
sadece bu kadar minik bir rolü onlara çok görmeyip?
Çocukluğumun geçtiği şehirde evlerin çatısı yoktu. Bunun nedeni kışların
çok yağışlı geçmemesi, özellikle fazla kar yağışının olmamasıdır. Çatı
olmadığından evlerin damına çıkıp çevreyi ve gökyüzünü seyredebilme
imkanı vardı. Çocukluğumda bir gün tek başıma damda oynarken aniden
yağmur serpiştirmeye başladı. (Daha çocukluğumdan itibaren yağmura karşı
bir tutkunluğum vardır.) İlk düşen damlalar, betonun sıcaklığından hemen
buharlaşıyordu. 'Bir yağmur damlasının hayatı bu kadarcık mıydı?' diye
düşündüm. Dünya üzerinde ne gibi bir iz bırakmıştı acaba? İnsan hayatı
da, (bu kadar kısa olmasa da) gelip geçecek diye düşündüm. Onun hayatı
bir saniyeydi, bizimki altmış-yetmiş yıl. Önemli olan bu süreyi nasıl
doldurduğumuzdu. İnsan, yaratılmış en değerli varlık olduğunu, çevreyi
algıladığı, kafa yorduğu, yaratıcısının sonsuz kudretinin belirtileri
olan diğer varlıklar üzerinde düşündüğü sürece kanıtlar. Tüm varlıklar
üzerlerine düşen görevi layıkıyla yerine getiriyor. İnsanın görevi ise
bunların farkına varması, yaratıcısını aklı ile, kalbi ile tanıması
kabul etmesidir. Farkında olmak, bu evrende ben de varım demektir.
Farkında olmayan bir insanın ise, insanlığı bile tehlike altındadır.
Köy yerinde, bir aileyi sevmeyen kişiler,o ailedeki en cahil (bilinçsiz)
kişiyi överler. Bununla hem o ailedeki diğer bireyleri yıpratmış
olurlar, hem de cahil olanı minnet yükü altında bıraktıklarından daha
iyi yönetebilirler. Bu köylü kurnazlığı, ülkeler arası ilişkilere
uygulandığında, karşımıza hiçte yabancı olmadığımız bir tablo çıkar. Bir
ülkeyi uzun vadede kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen
ülkeler, o ülkedeki en kolay yönetilebilen kesimleri desteklerler. En
bilinçli kesimlere ise diş biler, kötülemekle kalmaz, o ülke yönetimine
bunları saf dışı bırakması için baskı uygularlar. Bir Meksika atasözü:
“Sakın zeki olma senden daha zekiler şimdi hapiste” diyor. Yani
bilinçsiz bireyler, topluluklar, herkesin işine geliyor da, bilinçli
birey, bilinçli toplum deyince birden suratlar asılıyor.
Bir gün, dost olan iki köy ağası birlikte şehre inelim demişler. Biri
diğerinin köyüne uğramış, birlikte yola çıkmışlar. Yolda ilerlerken o
köyden bir köylüyü görmüşler. Köylü elinde bir şişeyle şehre doğru
gidiyormuş. Ağa sormuş: “Hayırdır, nereye böyle?” Köylü: “Ağam lambanın
gazı bitmişti de, şehre inip alayım dedim” demiş. Ağa da: “Sen boşuna
yorulma, ver şişeyi, ben sana alırım” demiş. Köylü sevinç içerisinde,
köye doğru uzaklaşınca, diğer ağa sormuş: “Köylünün işini görmek hiç
ağaya yakışır mı?” Ağa şöyle cevap vermiş: “İşlerini görmek için değil,
bunlar bugün şehre inse, bir şeyler öğrenir yarın seni de tanımaz, beni
de.”
Farkında olmak, her türlü olayın sebeplerinin, iç yüzünün bilincine
varmak demek. Olayların sonuçlarına takılmayıp, neden kaynaklandığının
farkına varırsak, çoğu şeye şaşırmamaya başlarız. Bir düşünürün dediği
gibi: “Hiçbir şeyden korkmayın, sadece anlamaya çalışın.”
Küçüklüğümde, babamla bir gün tarlaya gitmiştik. Bir köylümüz de
tarlasını sürüyordu. Tam da traktörle iki tarla arasındaki sınırdan
dönerken, diğer bir köylümüzün ağacının, büyük bir dalını kırdı. Yanına
gittiğimizde, babam: “Geçmiş olsun, önemli değil kazara oldu, tarla
sahibini görünce durumu izah edersin” dedi. Köylümüz ise: “Yahu ona
söylememe gerek yok ki, ağacı söksem bile farkına varmaz” dedi. O gün
babamın neden tarlaya her geldiğimizde etrafı iyice bir kolaçan ettiğini
anladım. Tarlaya gelecek herhangi bir zararın çok da büyük olacağından
değil; farkında olduğunun çevrece bilinmesi için.
Kendi çocukluğumdan bilirim, çocuklar tesadüfen bir hayvan ölüsüyle
karşılaşınca, önce çok korkarlar. Yavaş yavaş cesaret alır, herhangi bir
tepki gelip gelmeyeceğini öğrenmek için birkaç taş atarlar. Sonra
herhangi bir tepki gelmediğini görünce, artık onu bir oyun aracı olarak
kullanır; bir hayli eğlenirler. Halkı kendi istedikleri gibi, çıkarları
doğrultusunda yönetmek isteyen kesimler de, önce birkaç denemeyle
gelecek tepkileri ölçerler. Tepki az veya hiç yoksa dozu arttırırlar.
Eğer yine tepki yoksa veya kabul edilebilir düzeyde ise artık alacakları
verimi hesap etmeye başlarlar. Elbette ki tepki düzeyi yüksek olsa bile
vazgeçmezler. Sert önlemlerle, baskı ile bunları susturmaya çalışır,
hatta gelecekteki tepkilerini önlemek için bugünden önlemler alırlar.
Her ne kadar sivrilenleri biçip, toplumun bilincini en alt düzeyde
tutmak isteseler de, kökü derinlerde, değerlerine bağlı bir toplumu asla
susturamazlar. Bir yerde okumuştum, yağmur ormanlarında pala ile yol
açıldığında, birkaç gün sonra bitkiler o yolu tekrar kapatıyormuş. Halkı
sömürmek ve kullanmak isteyen kesimlerin en büyük kabusu, insanların
inançlarına sarılarak, bilinçlenerek, farkına vararak bu tür niyetleri
geri püskürtmeleridir, açılan yarayı çabuk kapatmalarıdır.
Farkına varmak, camdaki buğuyu temizleyip, çevreyi net olarak görmeye
benzer. Net gördüğümüz şeyden korkmayız, birdenbire farkına varmadığımız
için şaşırmayız. Ne olduğunu gördüğümüzden önlemimizi önceden almış
oluruz. Köşede bizi korkutmak isteyen birinin olduğunu bilsek, aniden
önümüze çıktığında ne kadar korkarız ki? İplerin kimin elinde olduğunu
bilirsek kuklaların davranışlarına daha gerçekçi tepkiler veririz. |