|

Ah İstanbul!..
Dücane CÜNDİOĞLU*
Okumanın insanı yalnızlaştırdığı, buna mukabil dinlemenin ise insanları
bir araya getirdiği söylenir. Sohbet'in bizim kültürümüzde ne denli
kaynaştırıcı bir olgu olduğu dikkate alınırsa, millet olarak 'okumak'
hususundaki isteksizliğimize karşın, niçin konuşmaya (=karşılıklı
konmaya) daha düşkün olduğumuz, sanırım böylelikle daha iyi anlaşılır.
Batılıların okumaya çok düşkün oldukları söylenir; hatta misal sadedinde
otobüste ve metroda bile insanların çokluk kitap okudukları aktarılır.
Doğru, Batılılar ne yazık ki metroda bile kitap okuyorlar.
Evet, ne yazık ki metroda bile okuyorlar.
Peki niçin okuyorlar?
Bilgilenmek için mi? Elbette hayır! Yalnız oldukları için... Sohbet
edecek, konuşacak kimse bulamadıkları için...
Az sayılmayacak süreler içinde, hem Berlin, hem Paris metrosunda şahsen
gözlemde bulunmak imkânı buldum. Eğer kişisel gözlemlerime itibar edecek
olursanız, kitap okuyanların önemli bir kısmını, orta yaşlı veya orta
yaşın üstündeki insanların, bilhassa kadınların teşkil ettiğini
söyleyebilirim.
Yorgun, yalnız ve yaşlı yüzler... Konuşacak bir çift söze, hatta biraz
olsun lâflamaya dahi hasret gözler...
Belki 'yalnız' sözcüğünü kullanmamam gerekirdi, zira onlar sadece yalnız
değiller, aslında kelimenin tam anlamıyla tek başınalar... Batı'nın o
ünlü bireyciliğinin kurbanları, hakikaten tek başınalar.... Darren
Aronofsky'nin "Requiem for a Dream" filminde tasvir edildiği kadar tek
başınalar....
Hadi niçin okuduklarını bir kenara bırakalım, düşünmek gerekmez mi acaba
bu insanlar ne okuyorlar?
Sıkıcı (!) felsefe kitapları okuyacak değiller ya, pekâlâ cep kitapları,
ucuz piyasa romanları ve magazin dergileri... Bilgilenmek için değil,
eğlenmek için, dinlenmek için, kendilerini eve atana değin ne kadar
mümkünse o kadar meşgul etmek için...
Evlerinde kitap okumuyorlar, onun yerine tv seyrediyorlar... Sonra,
ertesi sabah metroya bindiklerinde bıraktıkları yerden tekrar okumaya
devam ediyorlar...
Bizse okumuyoruz, konuşuyoruz... Boş konuşuyoruz, dolu konuşuyoruz ama
her halukârda konuşuyoruz. Ne iyi ki konuşuyoruz. Konuştuğumuz kadar da
dinliyoruz, dinlemek zorunda kalıyoruz.
Hatırlanacak olursa, evlerimize televizyon girdiğinde ilk şikayetimiz,
bu aptal kutusundan dolayı misafirlerimizle iki çift laf etmekten mahrum
kaldığımız üzerineydi. Şimdi çocuklarımızın bilgisayarlar tarafından
esir alındıklarını görünce, onlar adına da biz şikayet eder olduk. Ne
gariptir ki çocuklar da bilgisayarlarını, onlara bilgi saydırmak
amacıyla değil, chat yapmak için kullanıyorlar.
Konuşmak ve dinlemek, insanları birbirine yaklaştırır. Sohbet gönlün
gıdasıdır, gönülleri birbirine yakınlaştırır.
"Dervişlerin sohbetinden Muhammed'in kokusu gelir" der büyüklerimiz. Pek
tabii ki boşa yapılan konuşmalardan, boşuna yapılan konuşmalardan değil,
ehlinin konuşmalarından, dervişlerin konuşmalarından; hak için, hakikat
için yapılan konuşmalardan...
Hep söylenir ya, biz de bir kez daha hatırlatalım: Kur'an'ın ilk emri
dahi OKU!
Lâkin biraz düşünmeli değil mi, nasıl bir okuma çağrısıdır bu?
Yalnız olan'ın, terki terkedip kendisine okunanı bundan böyle
başkalarına okuması için yapılan bir çağrı! İnzivadan çıkması,
insanların arasına karışıp artık insanlara okuması için yapılan bir
çağrı!
Söz değerliydi... Değerli olan, değerli olanın sözüydü. Dostun sözüydü.
Okumanın hakkı verilmeliydi; her şeyden evvel okuyana kulak
verilmeliydi...
Şimdilerde sohbet ehlini bulmak zor; sohbete salih kimseler bulmak da en
az ehlini bulmak kadar zor. Çünkü dost bulmak zor. (Dostluk ve sohbet...
Birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki sözcük... Hemen hatırlayalım:
Efendimizin (s.a) dostlarına 'sahabî' (çoğ. ashab, sahabe) denir; yani
sohbet ehli...)
Sohbette dostu bulmalı; dostu sohbet aracılığıyla bulmalı...
Dosttan da, sohbetten de önce dostun da, sohbetin de bulunacağı o
mukaddes beldede bulunmalı...
Ah İstanbul...
*Yeni Şafak 29/01/2006
|